Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.
Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?
Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.
Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?
Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.
Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.
Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?
Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.
Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?
Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.
Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.
Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?
Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.
Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.
Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.
Elif Yılmaz
Bilim Teknik, Aralık 2003
Özel Arama
İntihar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İntihar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ağustos 2008 Perşembe
6 Temmuz 2008 Pazar
DOĞUM SONRASI DEPRESYON
Doğumdan hemen sonraki dönem pek çok kadın için adeta bir rüya gibidir. Eve yeni gelen bir bebek aileye neşe ve mutluluk saçtığı kadar stresli de yaratır. Eve yeni bir bireyin katılışı kadınların önemli bir kısmında zihinsel ve duygusal değişikliklere yol açar.
Zihinsel ve duygusal durumu etkileyen bu durumları melankoli, depresyon ve psikoz olarak sınıflandırabiliriz.
Doğum sonrası "Melankoli"
Kadınların yaklaşık % 85'inde doğumdan sonra melankolik bir durum görülür. Bu gerçek bir duygulanım bozukluğundan çok doğumun normal bir parçası olarak kabul edilmelidir. En sık doğumdan sonraki ilk haftada ortaya çıkar.
Annelerde uyku problemleri, ağlama krizleri, üzgün görünme halsizlik, baş ağrıları, konsantrasyon güçlükleri, şaşkınlık, sinirlilik, iştahsızlık problemleri görülebilir. Bu tablo çok önemli değildir. Genelde 1-2 hafta içinde şikayetler kendiliğinden kaybolur. Ancak bu kısa geçiş döneminde ailesinin ve eşinin anlayışlı davranması ve kendisine yardımcı olmaları gereklidir.
Annelerin %10-15'inde melankoli tablosu iki haftadan uzun sürebilir. Bu durumda depresyon söz konusu olabilir ve profesyonel yardım gerekebilir.
Doğum sonrası "Depresyon"
Doğum sonrası depresyon; tanım olarak doğumdan sonraki 4 hafta içinde, herhangi bir zamanda majör depressif bir dönem yaşanmasıdır.
Kadınların bir kısmında görülen doğum sonrası depresyon melankoliden daha farklı ve ciddi bir durumdur. Ancak bazı kadınlarda bu süre 6 haftaya kadar uzayabilir.
Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte doğumdan sonra ani gelişen hormonal değişimlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Başka bir neden de "psikolojik stres" lerdir. Bebeğe karşı aşırı bir sorumluluk duygusunun gelişmesi olayın altında yatan bir diğer sebep olabilir.
Kadının eşiyle olan anlaşmazlıkları ya da ekonomik problemler olayı alevlendirebilir. İlk defa anne olanlar veya eşi ile ayrı olan kadınlar dahi yüksek risk altındadır. Daha önceki gebeliklerinden sonra depresyon yaşayanlarda da daha sık görülür.
Genelde doğumdan sonraki 1-5. günler arasında belirtiler başlar. Hafif depresyonda en sık görülen bulgular halsizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık ve değişik korkulardır. Bunlara genelde uyku problemleri eşlik eder. Biraz daha ileri vakalarda bu belirtilere aksiyete (endişe), panik atak, ağlama krizleri, bebeğe karşı ilgisizlik, ciddi uyku bozuklukları ile ölüm ve intihar düşünceleri eklenir.
Doğum sonrası depresyona % 5 oranında rastlanır. Eskiden sosyal statü ve evlilik ilişkilerinin depresyon ile ilişkisi olmadığı düşünülürken yeni çalışmalarda fakir ve bekar kadınlarda 2 kat daha sık görüldüğü ileri sürülmektedir.
Genç yaşta anne olanlarda da 2-3 kat fazla görülür. Gebelik esnasındaki duygu durumu ile doğum sonrası depresyonun bir ilişkisi bulunamamıştır.
Doğum sonrası depresyonun tedavisi majör depresyon ile hemen hemen aynıdır. Genelde hastalar psikoterapi ve antidepresan ilaçlardan fayda görürler. Emzirenlerde antidepresan kullanımı önerilmediğinden tedavi esnasında kadın doğum ve psikiyatri hekimlerinin birlikte tedavi planı yapmaları uygun olacaktır.
Emzirmenin olumlu etkileri nedeniyle hafif vakalarda ilaç tedavisi yerine sadece psikoterapi yeterli olabilir. Hastaların 2/3'ünde şikayetler en geç 1 yıl içinde kaybolur. Geri kalan vakalarda ise birden fazla sayıda depresif atak görülür.
Doğum sonrası "Psikoz"
Postpartum (doğum sonrası) görülen en ciddi psikolojik hastalıktır. Gebelikten önceki yıla göre karşılaştırıldığında hastalığa yakalanma riski 20 kat fazladır.
Psikoz; düşünce bozukluğu veya gerçekle gerçek olmayanın ilişkinin kaybedilmesi olarak tanımlansa da ciddi duygulanım bozuklukları da bu şekilde sınıflandırılabilir.
Halüsinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görme ya da duyma) veya hezeyanlar (gerçekle ilgisi olmayan şeylere inanma) olabilir. Önceden kestirilemeyen duygu dalgalanmaları görülür. Genelde doğumdan sonra 2 gün-3 hafta arasında belirtiler ortaya çıkar.
Hezeyanlar özellikle bebek üzerine odaklanır. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı aşırı koruyucu obsesyonlar (takıntılar) geliştirebilir. Hatta bazı vakalarda da intihar düşünce ve girişimleri bile olabilir.
Postpartum psikoz son derece acil ve profesyonel yardım gerektiren ciddi bir durumdur. Sıklıkla hastaneye yatırılarak tedavi gerekir. Uygun tedavi ile % 95 oranla hastalar 2-3 ay içinde iyileşir.
Doğum sonrası depresyonda öneriler
Doğum sonu depresyon, hemen her kadında görülebilen, geçici bir dönemdir. Bu dönemi en iyi ve rahat bir biçimde atlatabilmek için aşağıdaki önerilerimizi uygulayınız.
-Kendinizi aşırı derecede yormayınız. Uyku zihinsel sağlık açısından çok önemlidir.
-Bebeğiniz uyurken siz de uyumaya çalışınız.
-Bebeğinizin hareketleri uykunuzu bozuyor ise onu başka bir odaya almayı deneyiniz.
-Eşinizle bir vardiya sistemi geliştirin ve bu şekilde bebekten sadece siz sorumlu olmayınız.
-Bebeğe bakım konusunda etrafınızdaki akraba ve arkadaşlarınızdan yardım isteyin. Bu sayede kendinize dinlenecek zaman ayırın.
-Gebelik esnasında ve emzirme döneminde beslenmenize dikkat edin.
-Kendinizi çaresiz ve güçsüz hissediyorsanız bir psikolog veya psikiyatrdan destek almak için zaman kaybetmeyiniz.
Zihinsel ve duygusal durumu etkileyen bu durumları melankoli, depresyon ve psikoz olarak sınıflandırabiliriz.
Doğum sonrası "Melankoli"
Kadınların yaklaşık % 85'inde doğumdan sonra melankolik bir durum görülür. Bu gerçek bir duygulanım bozukluğundan çok doğumun normal bir parçası olarak kabul edilmelidir. En sık doğumdan sonraki ilk haftada ortaya çıkar.
Annelerde uyku problemleri, ağlama krizleri, üzgün görünme halsizlik, baş ağrıları, konsantrasyon güçlükleri, şaşkınlık, sinirlilik, iştahsızlık problemleri görülebilir. Bu tablo çok önemli değildir. Genelde 1-2 hafta içinde şikayetler kendiliğinden kaybolur. Ancak bu kısa geçiş döneminde ailesinin ve eşinin anlayışlı davranması ve kendisine yardımcı olmaları gereklidir.
Annelerin %10-15'inde melankoli tablosu iki haftadan uzun sürebilir. Bu durumda depresyon söz konusu olabilir ve profesyonel yardım gerekebilir.
Doğum sonrası "Depresyon"
Doğum sonrası depresyon; tanım olarak doğumdan sonraki 4 hafta içinde, herhangi bir zamanda majör depressif bir dönem yaşanmasıdır.
Kadınların bir kısmında görülen doğum sonrası depresyon melankoliden daha farklı ve ciddi bir durumdur. Ancak bazı kadınlarda bu süre 6 haftaya kadar uzayabilir.
Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte doğumdan sonra ani gelişen hormonal değişimlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Başka bir neden de "psikolojik stres" lerdir. Bebeğe karşı aşırı bir sorumluluk duygusunun gelişmesi olayın altında yatan bir diğer sebep olabilir.
Kadının eşiyle olan anlaşmazlıkları ya da ekonomik problemler olayı alevlendirebilir. İlk defa anne olanlar veya eşi ile ayrı olan kadınlar dahi yüksek risk altındadır. Daha önceki gebeliklerinden sonra depresyon yaşayanlarda da daha sık görülür.
Genelde doğumdan sonraki 1-5. günler arasında belirtiler başlar. Hafif depresyonda en sık görülen bulgular halsizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık ve değişik korkulardır. Bunlara genelde uyku problemleri eşlik eder. Biraz daha ileri vakalarda bu belirtilere aksiyete (endişe), panik atak, ağlama krizleri, bebeğe karşı ilgisizlik, ciddi uyku bozuklukları ile ölüm ve intihar düşünceleri eklenir.
Doğum sonrası depresyona % 5 oranında rastlanır. Eskiden sosyal statü ve evlilik ilişkilerinin depresyon ile ilişkisi olmadığı düşünülürken yeni çalışmalarda fakir ve bekar kadınlarda 2 kat daha sık görüldüğü ileri sürülmektedir.
Genç yaşta anne olanlarda da 2-3 kat fazla görülür. Gebelik esnasındaki duygu durumu ile doğum sonrası depresyonun bir ilişkisi bulunamamıştır.
Doğum sonrası depresyonun tedavisi majör depresyon ile hemen hemen aynıdır. Genelde hastalar psikoterapi ve antidepresan ilaçlardan fayda görürler. Emzirenlerde antidepresan kullanımı önerilmediğinden tedavi esnasında kadın doğum ve psikiyatri hekimlerinin birlikte tedavi planı yapmaları uygun olacaktır.
Emzirmenin olumlu etkileri nedeniyle hafif vakalarda ilaç tedavisi yerine sadece psikoterapi yeterli olabilir. Hastaların 2/3'ünde şikayetler en geç 1 yıl içinde kaybolur. Geri kalan vakalarda ise birden fazla sayıda depresif atak görülür.
Doğum sonrası "Psikoz"
Postpartum (doğum sonrası) görülen en ciddi psikolojik hastalıktır. Gebelikten önceki yıla göre karşılaştırıldığında hastalığa yakalanma riski 20 kat fazladır.
Psikoz; düşünce bozukluğu veya gerçekle gerçek olmayanın ilişkinin kaybedilmesi olarak tanımlansa da ciddi duygulanım bozuklukları da bu şekilde sınıflandırılabilir.
Halüsinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görme ya da duyma) veya hezeyanlar (gerçekle ilgisi olmayan şeylere inanma) olabilir. Önceden kestirilemeyen duygu dalgalanmaları görülür. Genelde doğumdan sonra 2 gün-3 hafta arasında belirtiler ortaya çıkar.
Hezeyanlar özellikle bebek üzerine odaklanır. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı aşırı koruyucu obsesyonlar (takıntılar) geliştirebilir. Hatta bazı vakalarda da intihar düşünce ve girişimleri bile olabilir.
Postpartum psikoz son derece acil ve profesyonel yardım gerektiren ciddi bir durumdur. Sıklıkla hastaneye yatırılarak tedavi gerekir. Uygun tedavi ile % 95 oranla hastalar 2-3 ay içinde iyileşir.
Doğum sonrası depresyonda öneriler
Doğum sonu depresyon, hemen her kadında görülebilen, geçici bir dönemdir. Bu dönemi en iyi ve rahat bir biçimde atlatabilmek için aşağıdaki önerilerimizi uygulayınız.
-Kendinizi aşırı derecede yormayınız. Uyku zihinsel sağlık açısından çok önemlidir.
-Bebeğiniz uyurken siz de uyumaya çalışınız.
-Bebeğinizin hareketleri uykunuzu bozuyor ise onu başka bir odaya almayı deneyiniz.
-Eşinizle bir vardiya sistemi geliştirin ve bu şekilde bebekten sadece siz sorumlu olmayınız.
-Bebeğe bakım konusunda etrafınızdaki akraba ve arkadaşlarınızdan yardım isteyin. Bu sayede kendinize dinlenecek zaman ayırın.
-Gebelik esnasında ve emzirme döneminde beslenmenize dikkat edin.
-Kendinizi çaresiz ve güçsüz hissediyorsanız bir psikolog veya psikiyatrdan destek almak için zaman kaybetmeyiniz.
Etiketler:
antidepresan,
Depresyon,
halüsinasyon,
hamilelik,
İntihar,
kadın,
melankoli,
psikoterapi,
psikoz,
Stres,
tedavi,
terapi
17 Şubat 2008 Pazar
İntihar ve Şiddet
İNTİHAR VE ŞİDDETGünümüzde çocuk ve gençlerin kendilerini ya da başka birini öldürmeye yönelik davranışlarındaki artış, yetişkinlerin özellikle de eğitimcilerin çözüm bulmaya çalıştıkları önemli bir sorundur. Çocukların ölüm kavramını belli bir yaştan önce kavrayamadıkları düşüncesi yaygın olmasına rağmen çocuklar ve gençler de kendilerinin veya başkalarının yaşamlarına son verebilmektedirler.
Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren, yetişkinlerin konuşmalarını dinleyerek, ölüm haberlerini duyarak ya da izleyerek, ölen bir hayvanı gördüklerinde, birinin öldüğünü duyduklarında sorular sorarak, ölüme dair bir anlam çıkarmaya uğraşırlar. Ölüm kavramıyla ilgilenirler.
Aynı zamanda, yazılı ve görsel basında çıkan ölüm ve ölüm nedenlerine ilişkin yayınların yanı sıra; kaza, cinayet ya da intihar haberlerinin günümüzde eskisinden daha canlı, daha dramatik ve uzun süreli tekrarlanan konular şeklinde ele alınması da çocukların ölümle karşılaşma ve uğraşma olasılıklarını artırmaktadır (Gould, Shaffer 1986; Pfeffer, 1990).
Çocukluk ve gençlik çağı intihar girişimlerinde yıllık sabit bir artışdan söz edilmekle birlikte, adam öldürme girişimleri ile birlikte bakılınca, ergenler ve çocuklar arasında ölümle sonuçlanabilecek şiddetin yayılma eğiliminde olduğu görülmektedir (Cuddy-Casey, Orvaschel, 1997; National Center for Health Statistics, 1968-1991; National Center for Injury Prevention and Control, Center for Disease Control, Division of Violence Prevention,1995). Ancak şiddete eğilimdeki bu artışa rağmen, çocuklarda “ölümle oyuna” yol açan nedenler ve bilişsel süreçler hakkında çok az şey bilinmektedir.
İNTİHARIN TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI
İntihar “bireyin duygusal, ruhsal ya da sosyal sebeplerin etkisiyle kendi hayatına son vermesi olarak tanımlanmaktadır (National Center for Health Statistics, 1968-1991).
Ulusal halk sağlığı enstitüsü intiharı 3 ana başlıkla sınıflandırmaktadır:
Tamamlanmış intihar (Bilerek, kendine yönelik yapılan ve ölümle sonuçlanan intiharlar için kullanılır).
İntihar girişimi (Ölümle sonuçlanmayan, ancak kendi yaşamına son vermeye yönelik davranışları kapsar).
İntihar düşüncesi (intihar etmeye yönelik planlar yapma, bu konuyu işleme, ancak eyleme geçmeme olarak tanımlanır).
İNTİHAR GİRİŞİMLERİNİN YAYGINLIĞI
Genç bir insanın intihar etmesi oldukça ürkütücü ve anlaşılması zor bir olay olmasına rağmen intihar girişiminde bulunan gençlerin oranı son yıllarda % 300 artış göstermektedir. İntihar girişimleri kızlarda daha sık gözlenirken, erkeklerde ölümle sonuçlanan intiharların daha fazla olduğu görülmektedir (Cuddy-Casey, Orvaschel, 1997; Juon, Ensminger, 1997).
Özellikle 15-19 yaşlar arasında erkeklerde tamamlanmış intihar oranı kızlardan fazladır. Ancak ülkeler arasında intihar oranlarında farklılık gözlenmektedir (Juon, Ensminger,1997). Türkiye'de intihar oranlarının düşük olduğu bildirilmektedir. 1997'de bu oran yüzbinde 3.18'dir. Son yıllarda artış olduğu gözlenmektedir (Bu değerlerin gerçeği ne kadar yansıttğı ise bilinmemektedir).
İNTİHAR GİRİŞİMLERİNİN NEDENLERİ
İntihar girişimlerinin nedenleri, çok geniş bir yelpaze içinde yer almaktadır. Sıklıkla cinsiyet, düşük sosyo ekonomik düzey, göç, anne-baba geçimsizliği, uyumsuzluk, ruhsal bozukluklar, saldırganlık, şiddete eğilim ve düşünce bozuklukları gibi risk faktörleri üzerinde durulmaktadır (Dilsiz, Dilsiz, Ökten,1992; Goldsmith, Frances, Fyer, 1990; Harrington, Bredenkamp, Groothues, ve ark,1994; Harter, Marold, Whitesell, 1992; Monk, 1987;Moscicki, 1994; Platt, 1984; Rao, Weissman, Martine, ve ark., 1993; Smith, Mercy, Conn, 1988; Taneli, Erden, Yılmaztürk, 1982; Woods, Muller, 1988).
Son yıllarda çocukların ölümü anlamalarına ilişkin yapılmış çalışmalarda; çocukların ölümün gerçek anlamını algılayamayışlarının da intihar girişimleri için bir risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir (Candy-Gibbs, Sharp, Petrun, 1984-1985; Speece, Brent, 1992; Townley, Thornburg, 1980; White, Elsom, Prawat, 1978)
Ruhsal bozuklukların intiharla ilişkisini araştıran yayınlarda, intihar girişiminde bulunan erkek çocukların sıklıkla ruhsal bozukluklara ilişkin belirtiler gösterdiğine işaret edilmektedir (Brent, Perper, Goldstein, ve ark.,1988; Harrington, Bredenkamp, Groothues, ve ark, 1994; Harter, Marold, Whitesell, 1992).
Depresyonun yetişkinlerde olduğu gibi gençlerde de önemli bir risk faktörü olduğu vurgulanmaktadır (Brent, Perper, Goldstein, ve ark.,1988; Harrington, Bredenkamp, Groothues, ve ark, 1994).
Problem çözme becerilerinin yetersizliği, stres ve umutsuzluk duyguları ile de intiharın yakın ilişkisi olduğu gösterilmiştir (Harter, Marold, Whitesell, 1992; Fasko, Fasko, 1990-1991).
Mükemmelliyetçilik ve bilişsel faktörler de intihar girişimleri için risk kabul edilmektedir (Blatt, Zuroff,1992; Monk, 1987).
Kendine gerçekçi olmayan standartlar ve hedefler koyma, başarısız olduğunda aldığı eleştiriye katlanamama gibi nedenler çocuk ve gençleri intihar girişimlerine yöneltmektedir (Blatt, Zuroff,1992;Brent, Perper, Goldstein, ve ark., 1988; Harter, Marold, Whitesell, 1992). Özellikle ergenlerde mükemmelliyetçi tutumlarla birlikte eleştiriye karşı aşırı duyarlılığın da intihar düşüncelerini desteklediği üzerinde durulmaktadır (Goldsmith, Frances, Fyer, 1990; Monk, 1987).
Göçler, ailenin parçalanması ve tek ebeveynle sosyal desteklerden yoksun kalarak yaşamak da intihar girirşimleri nedenleri arasında sayılmaktadır (Dilsiz, Dilsiz, Ökten,1992; Moens, Haenen, Woorde, 1988;Platt, 1984).
İşsizlik ve buna bağlı olarak yaşanan ekonomik sorunlar, ailenin ya da çocuğun bağlı olduğu yer ve kişilerden ayrılması, sosyal ilişkilerin kesintiye ve değişime uğraması da intihar girişimleri için risk sayılmaktadır (Dilsiz,Dilsiz, Ökten,1992; Monk, 1987;Moens, Haenen, Woorde, 1988;Platt, 1984).
Aile içindeki geçimsizlikler, ihmal ya da istismar da çocukların intihar girişimleri için risk faktörleri arasında yer almaktadır (Dilsiz,Dilsiz, Ökten, 1992; Juon, Ensminger, 1997; Smith, Mercy, Conn, 1988).
Ayrıca, aile içi şiddet, ayrılık ve kayıp intihar riskini artıran ögeler arasındadır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda, çocuk ve ergen intihar girişimlerinde sıklıkla aile içi sorunlar ve geçimsizliğin gözlendiği bildirilmiştir (Dilsiz, Dilsiz, Ökten,1992; Moens, Haenen, Woorde, 1988; Rook, Pietromonaco,1987).
Yukarıda sözü geçen intihar girişimlerine ilişkin risk faktörleri 3 ana başlık altında toplanabilmektedir.
Bu başlıklar; sosyal bütünleşme, saldırgan davranış/şiddet ve duygusal sorunlar (depresyon, içe çekilme ve benzeri) olarak tanımlanmaktadır. Durkheim’ın (1897) sosyal bütünleşme teorisine göre, insanların grup yaşamına bağlılık geliştirebilmesi intihara karşı bir koruyucu etken olarak düşünülmektedir (Durkheim,1897). İntihar girişimi bir arkadaş grubuna, sosyal ya da spor amaçlı bir klübe bağlı olan kişilerde, yalnız ve arkadaşsız olan çocuklara göre daha az görülmektedir (Durkheim, 1897;Moens, Haenen, Woorde,1988; Rook, Pietromonaco, 1987).
Dini görüşlerle intiharın yakın ilişkisi olduğunu gösteren çalışmalar da bu görüşe destek vermektedir (Fasko, Fasko,1990-1991;Candy-Gibbs, Sharp, Petrun,1984-1985). Bir çok din ise intiharı yasaklamaktadır.
Sosyal bütünleşmenin bozulduğu durumlardan olan, özellikle işsizlik ve göç gibi olgular intihar girişimi oranlarını artıran nedenler arasında sayılmaktadır (Breault, Barkey,1982;Durkheim, Moens, Haenen, Woorde, 1988; Smith, Mercy, Conn, 1988; Stack, 1983).
Sosyal bütünleşmenin intiharı önleyici iki özelliği özelliği bulunmaktadır (Breault, Barkey,1982).
Birincisi, sosyal grup ya da kurumlara dahil olma ve grup normlarına uyma, ikincisi de yaşamın anlamını kavrama ve yaşama bağlanmayı sağlamasıdır. Ancak olumsuz etkilerin yaşandığı, bireyi uyuşturan ve gerçeklerden uzaklaştıran grup ya da bütünleşmelerin ayrı bir risk faktörü olduğu unutulmamalıdır.
İntihar girişimine yatkınlığı olan kişiler, daha çok saldırgan ve şiddete eğilimli ya da depressif ve içe çekilme davranışı gösteren kişilerdir Andrews, Lewinsohn, 1992; Ewing, 1990; Lewinsohn, Rohde, Seeley, 1993). İntihar ve şiddet eğilimlerini araştıran çalışmalarda intihar girişimleri öncesi saldırgan davranışların arttığı bildirilmektedir. Ayrıca intihar girişimlerinin ciddiyetine koşut olarak da saldırgan davranışların arttığı gözlenmektedir (Desjarlais, Eisenberg, Good, Kleinman, 1995;Ewing,1990; Rao, Weissman, Martine, ve ark. 1993; White, Elsom, Prawat,1978;Fasko, Fasko, 1990-1991).
Çocuk ve gençte birini öldürmenin, en tutarlı ve güçlü ilişki gösterdiği değişken aile içi şiddete maruz kalma ya da tanık olmakdır (Townley,Thornburg, 1980).
Son yıllara öğrenim çağındaki çocukların intiharlarına yönelen dikkat içinde başka etkenler de söz konusu edilmektedir. Çocuklar, 9 yaş ve üzerinde, ölümün geri dönülmezliğini ve evrenselliğini anlamaktadırlar. Aynı zamanda, bu yaşlardaki çocuklar gelişimsel olarak zorlu bir dönem olan ergenliğe adım atmaktadırlar. Ağır yaşam koşulları, kişisel etkenler ve beklenmedik olaylar bu yaş çocuklarının üzerindeki baskıyı artırmakta ve onlar risk grupları içinde ön sırayı almaktadırlar (Candy-Gibbs, Sharp, Petrun,1984-1985; Fasko, Fasko, 1990-1991; Speece, Brent, 1992; White, Elsom, Prawat,1978). Ülkemizde erken yaşlardan itibaren çocukların sınav hazırlıkları içine sokulmaları belki de hiç hazır olmadıkları bir yarışın bayrağını taşımak zorunda kalmaları da bu BASKIYI artıran etkenler arasınadır. Okullarda bu baskıyı hiç değilse azaltabilecek sosyal ve sportif etkinliklerin yerini yine yüksek ortalama ya da okul düzeyini koruma telaşı aldığında çocuklar ve gençler okul, dersler, aile, başarı ve başarısızlık kıskacı içinde kalmaktadırlar. (Bu baskı ve sıkışma koruyucu önlemlerle mutlaka rahatlatılmalıdır). Gençler için akademik başarı ve eğitime ilişkin bu baskı lise 1, lise 2 ve lise 3 yıllarına iyi bir üniversiteyi kazanamama korkusu ve kaygısı şeklinde hissedilmektedir. Bir yandan geleceklerine ilişkin önemli bir karar verme zorunluğu, diğer tarafdan kendi istek ve beklentilerine belki de hiç uymayan koşullanmalar arasında kalan gençler kendilerini zorda hissetmektedirler. Yaşamlarının bu özel çağında, kimlik ve kendilik arayışlarının getirdirdiği sorunlar, arkadaş, aile ilişkilerindeki sarsıntılar ile gelecek kaygısı ve korkusu birleşmektedir. Bu durumda yardım alabilecekleri, sorunları, duygu ve düşüncelerini paylaşabilecekleri kendilerini eleştirmeden, yargılamadan, yansız dinleyebilen ve anlamaya çalışan güvenebilecekleri yetişkinlere gereksinim duyarlar. Okullarda, devam ettikleri kurslarda ve evlerinde anlayış, kabul ve desteğe herzamankinden fazla gereksinim olduğu yadsınamaz. Bu nedenle, çocuk ve gençleri içinde bulunulan durum, kişisel özellikler, çevresel etkenler ile bir bütün olarak ele alarak, gerekli yardım ve destek zamanında sağlanmalıdır.
Özetle, Çocuk ve gençlerin intihar ya da şiddete yönelme davranışlarının önlenmesinde, içinde yaşadıkları koşulların yanısıra duygusal ve sosyal desteklerden yoksunluk, depresyon, sevdiği birini kaybetme, bir yere ait olamama, saldırganlık, şiddete eğilim ile mükemmelliyetçi, güvensiz ve çabuk kırılabilir olma gibi özelliklerin bilinmesi yardımcı olacaktır. Çocuk ve gence ondan gelen uyarıları dikkate alarak, izin verdiği ölçüde ancak güvenini kazanarak yardımcı olunabilir.
Çocuk ve genci tanımaya ilişkin temel ögeler tablo içinde aşağıda belirtilmiştir.
İNTİHAR GİRİŞİMLERİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ
-Ailesel risk faktörleri (parçalanmış aileler, istismar, iletişimsizlik, bağlanma sorunları, ailede bir psikopatoloji, çok çocuk olması, ilişki bozukluğu vb.).
-İntihar düşünceleri ve geçmiş girişimler.*
-Stresli yaşam olayları(ayrılık, kayıp, -travmatik yaşantılar-).*
-Şiddetli geçimsizlik,
-Başarısızlık,
-Ailede ya da yakın çevrede intihar girişimlerinin bulunması.*
İNTİHARI YORDAYICI FAKTÖRLER
~Yalnızlık duygusu gözleniyor olması,
~Okulda ya da işte sorunlar yaşanması ve bunların giderek artışı,
~Fiziksel /ruhsal hastalıkların ümitsizlik ve bıkkınlık yaratması,
~Cinsel tercih karmaşası
~Madde bağımlılığı
~Ani duygu durumu değişmeleri(Birden içe kapanma, umutsuzluk, hayattan zevk almama, anlamsızlık gibi)
~İntihar etmekten, kaybolup yok olmaktan, şiddetli ceza verme isteğinden sıkça söz ediyor olunması.
İNTİHAR İLE İLİŞKİLİ DUYGULAR VE EĞİLİMLER
-Derin üzüntü ve umutsuzluk
-Öfke-saldırganlık
-Dürtüsel davranışlar (engellenmeye karşı toleransın düşük olması, duygulanımda düzensizlik, plan yapamama).
-Yoğun hayal kırıklığı (bir işe başlamadan, bir tepki vermeden önce yeterince düşünememek şeklinde kendini gösteren bilişsel bir işlev)
İNTİHARDAN KORUYUCU FAKTÖRLER
~PROBLEM ÇÖZME BECERİLERİnin ortaya çıkarılması,
~Baş etme becerilerinin geliştirilmesi, desteklenmesi
~Sosyal ve sportif etkinliklere katılma, katılımı heveslendirme (Özellikle okullarda)
~YAŞAMI SÜRDÜRME NEDENLERİne farkındalığı artırma: (hayattta kalma ve başetme inancını pekiştirme, belirli bir plan ve hedef koyabilmenin sağlanması, sorumluluklarının farkına vardırma,
~Çocuk ve genç intihar etmekten korkuyor, sosyal açıdan onaylanmaya önem veriyor ya da ahlaki engelleri düşünüyor ise bunları farketmesi desteklenerek de yardımcı olunabilir. Ancak başetme becerilerinin ortaya çıkarılması ve desteklenmesi şarttır.
Kaynaklar
1. Gould, MS. ve Shaffer, D. (1986).The impact of suicide in television movies: Evidence of imitation, New England J Med , 315,690-694.
2. Pfeffer, C. (1990). Preoccupations with death in normal children:The relationship to suicidal behavior, Omega, 20(3), 205-212.
3. Cuddy-Casey, M., Orvaschel, H. (1997). Children’s understanding of death in relation to child suicidality and homicidality, Clin Psychol Rev, 17(1), 33-45.
4. National Center for Injury Prevention and Control, Center for Disease Control, Division of Violence Prevention (1995) Suicide among children, adolescents and young adults United States, 1980-1992 NET News Digest, (19), 1-2.
5. National Center for Health Statistics (1968-1991). Vital statistics of the United States, 2. Mortality-Part A U.S. Government Printing Office, Washington D.C.
6. Juon, HS., Ensminger, ME. (1997). Childhood, adolescent and young adult predictors of suicidal behaviors: A Prospective study of African Americans, Jr Child Psychol Psychiat 38(5),553-563.
7. Taneli, S., Erden, G, Yılmaztürk, M. (1982). Çocuk ve ergenlerde intihar girişimleri, XVIII Ulusal Nörolojik Bilimler ve Psikiyatri Kongre Kitabı, İstanbul.
8. Moscicki, EK. (1994). Gender differences in completed and attempted suicides, Annals of Epidemiol Rev, 4,152-158.
9. Rao, U., Weissman, MM., Martine, JA. ve ark. (1993)Childhood depression and risk of suicide, J Am Acad Child Adoles Psychiat, 32, 21-27.
10. Brent, DA., Perper, JA., Goldstein, CE. ve ark. (1988).Risk factors for adolescent suicide, Arc Gen Psychiat, 45, 581-588.
11. Harrington, R., Bredenkamp, D., Groothues, C. ve ark: (1994).Adult outcomes of childhood and adolescent depression. III:Links with suicidal behaviors, J Child Psychol Psychiat, 35,1309-1319.
12. Harter, S., Marold, DB. ve Whitesell, NR. (1992).Model of psychosocial risk factors leading to suicidal ideation in young adolescents, Dev Psychopathol, 4,167-188.
13. Blatt S, Zuroff D (1992) Interpersonal relatedness and self definition: Two prototypes for deppression, Clin Psychol Rev, 12, 527-562.
14. Goldsmith, SJ, Fyer M, Frances A (1990) Personality and suicide, Suicide Over the Life Cycle içinde, SJ Blumental ve DJ Kupfer (Ed) American Psychiatric Press, Washington D.C., s: 155-176).
15. Woods, PJ. ve Muller, GE. (1988).The contemplation of suicide: Its relationship to irrational beliefs in a client sample and the implications for long range suicide prevention, J Rational-Emotive and Cognitive-Behaviour Theraphy 6, 236-258.
16. Monk, M. (1987). Epidemiology of suicide, Epidemiol Rev 9:51-69.
17. Smith, JC., Mercy, JA. Conn, JM. (1988). Marital status and risk of suicide, Am Jr Public Health 78: 78-80
18. Platt, S. (1984). Unemployment and Suicidal behaviour: A review of literature, Soc Sci Med 19(2), 93-115.
19. Dilsiz, F. Dilsiz A ve Ökten, N. (1992). Bir grup ergen suisidinde demografik özellikler, 1992 Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Günleri: 25-28 Nisan 1992 Kongre Kitabı, Saray Tıp Kitabevleri, 366-369.
20. Durkheim, E. (1897). Suicide (Çev. A Spaulding ve G Simpson 1951) The Free Press, New York.
21. Moens, FG., Haenen, V., Woorde, H. (1988). Epidemiolojical aspects of suicide among the young in selected Europian Countries, J Epid Comm Health, 42, 279-285.
22. Rook, KS., Pietromonaco, P. (1987). Close relationship:Ties that heal or ties that bind? Advances in Personal Relationships, 1, 1-35.
23. Breault, KD., Barkey, K. (1982). A comparative analysis of Durkheim’s theory of egoistic suicide, Sociological Quarterly, 23, 321-331.
24. Stack, S. (1983). The effect of the decline in institutionalized religion on suicide, Jr Scientific Study Rel., 22, 239-242.
25. Shaffer, D. (1974). Suicide in childhood and early adolescence, Jr Child Psychol Psychiat, 15, 275-291.
26. Andrews, JA. & Lewinsohn, PM.(1992). Suicidal attempts among older adolescents: Prevalence and co-occurrence with psychiatric disorders, J Am Acad Child Adoles Psychiat 31, 655-662.
27. Lewinsohn, PM., Rohde, P., Seeley, JR. (1993). Psychosocial characteristics of adolescents with a history of suicide attempt, Jr Am Acad Child Adolesc Psychiat, 32, 60-68.
28. Ewing, CP. (1990). When Children Kill: The Dynamics of Juvenile Homicide , Lexingtonooks, Boston.
29. Desjarlais, R., Eisenberg, L., Good, B., Kleinman, A. (1995). World Mental Health : Problems and Priorities in Low-income Countries. Oxford University Press, New York.
30. White, E., Elsom, B., Prawat, R. (1978). Children’s conceptions of death, Child Dev, 49, 307-310.
31. Speece, M., Brent, S. (1992). The acquisition of a mature understanding of three components of the concepts of death, Death Studies, 16, 221-229.
32. Townley, K., Thornburg, K. (1980). Maturation of the concept of death in elementary school children, Educational Research Quarterly, 5(2), 17-24.
33. Candy-Gibbs, S., Sharp, K, Petrun, C. (1984-1985). The effects of age : object and cultural/religious background on children’s concepts of death, Omega, 154, 329-345.
34. Fasko, S., Fasko, D. (1990-1991). Suicidal behavior in children. Psychology: A Jr Human Beh, 27-28, 10-16.
Doç. Dr. Gülsen Erden
31 Temmuz 2007 Salı
İntihar
İntihar
Tüm ölümlerin % 0.4-0.9 unu oluşturan intihar (öz kıyım) davranışı kişiyi ve çevresini etkilemesi yanında , sonraki nesiller ve toplum üzerindeki etkileri nedeniyle büyük bir toplumsal sorundur. Tüm dünya çapında her gün yaklaşık bin kişi öz kıyım gerçekleştirmektedir. Erkeklerin kadınlardan daha çok intiharı gerçekleştirdiği saptanmıştır. Sonuçlara göre erkeklerde 2-7 kat daha fazla öz kıyıma rastlanmıştır. Erkekler daha şiddetli metotlar (asılma, kendini silahla vurma gibi) yeğlerken, kadınların ilaç ve boğulmayı seçtikleri gözlenmiştir. Etnik gruplar ve azınlık konumunda olanlar birbirlerine daha bağlı olduklarından daha az öz kıyıma yönelirken, göçmenler henüz ortama alışamadıkları için daha yüksek oranlara sahiptirler.
Acı ve düşündürücü olan şey, kişinin bu eylem öncesinde kendisi için olası ağırlaşan tehlikeyi fark etmesi ve bunu kendi beden dili ya da sözel ifadesiyle açıklamasıdır. Bazı vakalarda birey ‘ beni tek başıma bırakmayın, çocuklarıma ya da kendime bir şey yapmaktan korkuyorum’ seklinde uyarı mesajları verebilmekte, pencere kenarları, ecza dolaplarının bulunduğu mekanlara yakın durabilmekte, değerli ve kendince manevi değeri olan şeyleri çevresindekilere verebilmekte, artan yoğunlukta hayatın anlamsızlığından bahsedebilmekte ve tehlikeli eylemleri birer birer deneyebilmektedir. ‘ Selvi gibi ümitler birer iğdeye dönmüş’, intihar dışında yapacak hiçbir şey kalmadığı düşüncesi bilince hakim olmuş, yaşanan her saatin acı , günah ve sorunları arttırmaktan başka bir işe yaramayacağı şeklindeki yaklaşımlar çoğu öz kıyım durumunda görülebilmektedir. Ancak buna rağmen bazı durumlarda gereken adımlar atılamayabilmektedir.
Kişi intiharı sorunlarını giderici, çare bulamadığı acılarını dindirmeye yarayan, katlanamayacağı sonuçları yaşamamasını sağlayıp, daha önce bulamadığı huzur ortamını getirecek bir çözüm olarak görür. Bireyde olum, mezara konmak ve hayata son vermenin sonrasına ait düşünceler bulunmamaktadır.
İntihar girişimlerinde bulunan kişilerin kendilerini ezen, görmemezlikten gelen, kendileri ile ilgili istek, karar ve seçimlerine kulak vermeyen ebeveynlerden; güvenlerini sarsan, kendilerini yüzüstü bırakan arkadaşlardan bahsettikleri gözlenmiştir. Bu durumdaki kişiler kendilerini işe yaramaz, kullanılmış, günahkar , cezalandırılmayı hak etmiş kişiler olarak görebilmektedirler. Bireyler kendilerinin görüş ve duygularının ,daha doğrusu kişiliklerinin değiştiğini görebilmekte ve aklini kaybetme, kendi denetimlerini kaybetme gibi korkular yasayabilmekte ‘o ben gitti ,başka bir ben geldi kendimi tanıyamıyorum’ seklinde konuşabilmektedirler.
Genel olarak intihar davranışlarında ölmek düşüncesi yanında daha iyi şartlarda yasamak yolunda bir kararsızlık ta bulunabilmektedir. Bu nedenle yüksek bir yerden atlamadan önce beklenmekte olduğu düşünülmektedir.
Kişinin kendini topluma ait , onun bir parçası olarak görmesi, çevresinin kendinin arkasında olduğu, sorumluluğu altında onun yardımına muhtaç kişilerin olduğu , bu eylemin günah olduğu düşüncesi, kendine maddi ya da manevi olarak destekçi güçlerin bulunduğu inancı öz kıyımların önüne geçebilmektedir.
Tüm ölümlerin % 0.4-0.9 unu oluşturan intihar (öz kıyım) davranışı kişiyi ve çevresini etkilemesi yanında , sonraki nesiller ve toplum üzerindeki etkileri nedeniyle büyük bir toplumsal sorundur. Tüm dünya çapında her gün yaklaşık bin kişi öz kıyım gerçekleştirmektedir. Erkeklerin kadınlardan daha çok intiharı gerçekleştirdiği saptanmıştır. Sonuçlara göre erkeklerde 2-7 kat daha fazla öz kıyıma rastlanmıştır. Erkekler daha şiddetli metotlar (asılma, kendini silahla vurma gibi) yeğlerken, kadınların ilaç ve boğulmayı seçtikleri gözlenmiştir. Etnik gruplar ve azınlık konumunda olanlar birbirlerine daha bağlı olduklarından daha az öz kıyıma yönelirken, göçmenler henüz ortama alışamadıkları için daha yüksek oranlara sahiptirler.
Acı ve düşündürücü olan şey, kişinin bu eylem öncesinde kendisi için olası ağırlaşan tehlikeyi fark etmesi ve bunu kendi beden dili ya da sözel ifadesiyle açıklamasıdır. Bazı vakalarda birey ‘ beni tek başıma bırakmayın, çocuklarıma ya da kendime bir şey yapmaktan korkuyorum’ seklinde uyarı mesajları verebilmekte, pencere kenarları, ecza dolaplarının bulunduğu mekanlara yakın durabilmekte, değerli ve kendince manevi değeri olan şeyleri çevresindekilere verebilmekte, artan yoğunlukta hayatın anlamsızlığından bahsedebilmekte ve tehlikeli eylemleri birer birer deneyebilmektedir. ‘ Selvi gibi ümitler birer iğdeye dönmüş’, intihar dışında yapacak hiçbir şey kalmadığı düşüncesi bilince hakim olmuş, yaşanan her saatin acı , günah ve sorunları arttırmaktan başka bir işe yaramayacağı şeklindeki yaklaşımlar çoğu öz kıyım durumunda görülebilmektedir. Ancak buna rağmen bazı durumlarda gereken adımlar atılamayabilmektedir.
Kişi intiharı sorunlarını giderici, çare bulamadığı acılarını dindirmeye yarayan, katlanamayacağı sonuçları yaşamamasını sağlayıp, daha önce bulamadığı huzur ortamını getirecek bir çözüm olarak görür. Bireyde olum, mezara konmak ve hayata son vermenin sonrasına ait düşünceler bulunmamaktadır.
İntihar girişimlerinde bulunan kişilerin kendilerini ezen, görmemezlikten gelen, kendileri ile ilgili istek, karar ve seçimlerine kulak vermeyen ebeveynlerden; güvenlerini sarsan, kendilerini yüzüstü bırakan arkadaşlardan bahsettikleri gözlenmiştir. Bu durumdaki kişiler kendilerini işe yaramaz, kullanılmış, günahkar , cezalandırılmayı hak etmiş kişiler olarak görebilmektedirler. Bireyler kendilerinin görüş ve duygularının ,daha doğrusu kişiliklerinin değiştiğini görebilmekte ve aklini kaybetme, kendi denetimlerini kaybetme gibi korkular yasayabilmekte ‘o ben gitti ,başka bir ben geldi kendimi tanıyamıyorum’ seklinde konuşabilmektedirler.
Genel olarak intihar davranışlarında ölmek düşüncesi yanında daha iyi şartlarda yasamak yolunda bir kararsızlık ta bulunabilmektedir. Bu nedenle yüksek bir yerden atlamadan önce beklenmekte olduğu düşünülmektedir.
Kişinin kendini topluma ait , onun bir parçası olarak görmesi, çevresinin kendinin arkasında olduğu, sorumluluğu altında onun yardımına muhtaç kişilerin olduğu , bu eylemin günah olduğu düşüncesi, kendine maddi ya da manevi olarak destekçi güçlerin bulunduğu inancı öz kıyımların önüne geçebilmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




