psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2009 Salı

Çizgi Roman Dünyasında Savunma Mekanizmaları

Psikoloji, insan davranışlarının her alanına nüfus eder, ama sıradan ve günlük eylemler söz konusu olduğunda göz ardı edilir. Edebiyat dünyasında bir türlü üvey evlat muamelesi görmekten kurtulamamış zavallı çizgi romanlar, genellikle çocukça bir eğlence olarak görüldüğü için dışlanır. Halbuki günümüzde çizgi roman dünyası, milyarlarca dolarlık bir endüstridir. Attığı sağlam adımların sonucunda tüm dünyada, sadece çocuklar ve gençler tarafından değil, ciddi, ağırbaşlı yetişkinler tarafından da okunur hale gelmiştir.

Manga’nın milyonlarca alıcısıyla büyük ve karlı bir iş kolu olduğu Japonya’da, her gün neredeyse yarım milyon çizgi roman dergisi satılmaktadır. Bunların çok büyük bir yüzdesi, özel ya da halka açık yerlerde, özel kütüphanelerde, ve sadece Tokyo’ da sayıları 300’ ü aşan Manga Café’ lerde yetişkinlere satılmaktadır. Avrupa’daki çizgi roman talebini de göz ardı etmemek gerekir. Özellikle Fransa ve İtalya’da çocukları, gençleri ve yetişkinleri besleyen, kayda değer bir çizgi roman endüstrisi mevcuttur. Çizgi romanların ikinci dünya savaşı sonrasındaki on yılda daha çok gençlere pazarlandığı Amerika’da son on yılda, özellikle çizgi roman isimleri ve okur sayısında genç-yetişkinlerin hedeflendiği pazarda patlama meydana geldi. Bir çok yetişkin, “Batman”, “Örümcek Adam” ve “X-Men” gibi, Hollywood filmlerince diriltilen nostalji rüzgarlarında, popüler çizgi romanların girdabına kapıldı. Bu gerçekler dikkate alındığında, çizgi roman psikolojisini incelemekten kaçınmak, önemli ve yayılımcı bir insan görüngüsünü dikkate almamak olur.

Çizgi romanların, psikolojik yönleri dahil, incelendiği bir çok çalışma olmasına rağmen, bu konuda gerçek anlamda psikolojik bir araştırmaya rastlanmamaktadır. 1950`lerin bilimsel araştırmalarından daha az olduğunu çürüten, çizgi romanların popülerliğini, süper kahraman kültünü ve ırksal yaklaşımları araştıran, sayısız makale vardır. Ayrıca, okur yazarlığın gelişiminde çizgi romanların etkisini araştıran eğitime yönelik çalışmalar ve sosyolojik incelemeler de mevcuttur- Japonya’daki “Ladies Comics-Bayanların Çizgi Romanları” adlı araştırmada, romantik fantezileri ve baştan çıkarmaları inceleyen Arkansan Üniversitesindeki Kinko Ito`nun çalışmaları gibi.

Bunların yanı sıra, Manga ve çizgi romanlarla ilgili Japon toplumunu biçimlendiren çeşitli çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmalarda psikolojik olarak çok ilginç bilgilere rastlanmasına karşın, bunların hiçbiri psikolojik birer çalışma değildir. Çizgi romanlara ilişkin psikolojik çalışmaların çoğu İtalya`dan çıkmaktadır. Imbasciati ve C. Castelli’nin “Psychology of Comics-Çizgi Romanların Psikolojisi”, M. Mongai’nın “Psychoanalysis and Comics-Psikoanaliz ve Çizgi Romanlar”, ve M. Minelli’nin “Notes of Psychology of Comics-Çizgi Roman Psikolojisi Üzerine Notlar” bunlardan bazılarıdır. Ne yazık ki bunlar arasından sadece Marco Minelli`nin (1992) “İtalyan Çizgi Roman Psikolojisi” adlı çalışmasının bir kısmı İngilizceye çevrilmiştir.

Minelli’nin çalışması özellikle, çizgi roman okunurken etkin hale geldiği düşünülen psikolojik savunma mekanizmaları konusuna odaklanması açısından ilgi çekicidir. Minelli en sık oluşan yedi mekanizmayı şöyle sıralar:

(1) özdeşleşme
(2) yansıtma
(3) yer değiştirme
(4) idealleştirme
(5) inkar-yadsıma
(6) ayırma-bölme
(7) zaman-mekan uzaklığı/soyutlama.

Bu yazı, çizgi roman edebiyatında rastlanılan özdeşleşme, yansıtma, yer değiştirme ve idealleştirme savunma mekanizmalarını örnekleriyle birlikte incelemeyi amaçlamıştır.

Neden bir adamın uçabileceğine inanmak isteriz? Nasıl oluyor da milyonlarca insan, Peter Parker`ın canlı bir Örümcek Adama dönüşünü izlemek için sinemalara doluyor? İnsanların çizgi roman karakterlerini bu kadar benimsemelerinin ardında yatan nedir? Bunu tek kelimeyle açıklayabiliriz: Özdeşleşme. Doğu ya da Batı olsun her kültürde, insanlar hayatlarına biraz fantezi katma ihtiyacı duyarlar ve başkalarının eylemleri aracılığıyla onların yaşantısına katıldıklarını hayal ederler. Bir çok insan çizgi roman okuduklarında, bu ihtiyaçlarının giderildiğini görür. Grafik illüstrasyonlarıyla çizgi romanlar, insanın, çizenin yarattığı dünyayla yani gerçekte kendisine ait olmayan dünyayla özdeşleşmesini sağlar. Çizgi roman dünyasında olan eylemler gerçek dünyadan yeterince uzak olmasına karşın, okuyucu, karakterlerin içinde bulunduğu durumlara duygusal tepki verebilmenin bir yolunu bulur.

Özdeşleşme, Coon (2001) tarafından şöyle tanımlanmıştır: “ başka bir kişinin hedeflerini ve değerlerini kendi davranışlarıyla birleştirme; birine duygusal bir bağla bağlanma ve onun gibi olmak isteme.” Bu basit tanımlamadan, biri kendini başka biriyle özdeşleştirdiğinde, bunun, davranışlarını ve seçimlerini etkilediğini öğreniyoruz. Çocuklarda ve gençlerde, belirli biriyle özdeşleşme, etkilendikleri kişiye bakarak yaptıkları hareketlerde, gerçekleştirdikleri eylemlerde görülebilir. Çizgi romanlar her zaman, gençlerin kendilerini özdeşleştirecekleri karakterlere sahiptirler. Bill Finger ve Bob Kane, gençlerin dikkatini Batman çizgi romanını okumaya yöneltmek için bir yol bulmaları gerektiğinde, “Harika Çocuk” Robin’i yarattılar.
Bob Kane yıllardır yaptığı röportajlarda, kendisinin ve Bill Finger`ın Robin’i, Robin Hood karakterine benzer tasarladıklarını söylemektedir. Böylece ikili, daha genç çocukların, “Kara Şövalye” Batman`ın cazibesine kapılan abilerinden daha farklı bir düzeyde özdeşleşecekleri bir karakter yaratmış oldular.

Özdeşleşme bir çok yönden, çizgi roman hayranları için çekicidir. Okuyucu, özellikle de gençler, Peter Parker gibi bir karaktere bakıp, kendilerine yoğun eleştirel bir bakış yöneltmeden, sahip oldukları eksiklikleri görebilirler. Bu onların, kendi ruhlarını kırma korkusu olmaksızın başarısızlıklarına bakmalarını sağlar, ve yetersizliklerini daha katlanabilir kılar. Wolman’ın (1989) dediği gibi, “Özdeşleşme yüksek yoğunluktaki dürtülere hakim olma çabası içinde, diğerlerini taklit etmeyi içeren bir savunma mekanizmasıdır”. “İtalyan Çizgi Roman Psikolojisi” makalesinde ( http://digilander.libero.it/romanzi/comicspsycho.htm 3/30/2003) Marco Minelli, okuyucuların, çizgi roman karakterleriyle özdeşleşme aracılığıyla, kendi gerçek yaşamlarında tatmin edemeyecekleri arzuları gerçekleştirdiklerine dikkat çekmektedir.

Çizgi roman yayıncılarının öncelikli pazarı, gençler ve yirmili yaşlardaki genç-yetişkinlerdir. Bir çizgi roman dergisindeki ana kahramanla en iyi özdeşleşme becerisine sahip olan grup, bu gruptur. İnsanlar en çok Peter Parker (Örümcek Adam-Spider Man) karakteriyle özdeşleşirler. Peter’in hikayesi evrenseldir, ve gerçek sorunları olan ilk süper kahramanlardan biridir. Stan Lee ve Steve Ditko, 1960’lı yıllarda Örümcek Adam karakterini yarattıklarında, ortalarda genç bir süper kahraman yoktu. Gençler, Örümcek Adam’a kadar, yardımcı kahramanlarla idare ediyorlardı: Batman’ın Robin’i ve Green Arrow’un Speedy’si, bilinen en iyi örneklerdir.

Lee ve Ditko Örümcek Adam’ı yarattıklarında, Peter’ı lisedeki garip, bilgin çocuk yaparak ve maskeli kötü adamlarla dövüşmesinin yanı sıra sosyal sorunlarıyla nasıl başa çıktığına odaklanarak, bir çok konuya kapı açtılar. Batman kişiliğindeki Bruce Wayne’in aksine Peter, ne son teknoloji aletler alacak kadar milyonerdi ne de hiç yenilmeyen, tek bir yumrukla tüm kötü adamları deviren bir Süpermen’di. Peter’ın zekası sınırlıydı, ve şehirde dolaşan delirmiş psikopatlardan çok, Gwen Stacy’nin kendisiyle çıkıp çıkmayacağı konusunda kaygılıydı. Peter Parker herkes gibi biriydi, ve işte bu, Marvel çizgi romanlarının günümüze kadar onu nasıl tasvir ettiklerini gösteriyordu.

2000 yılında Marvel Çizgi Romanları, Marvel Çizgi Romanları Universe’in yeni versiyonu olan, karakterlerin yeniden yaşlandırıldığı ve tüm geçmişlerini kaybettikleri Ultimate Marvel Universe’yi yarattılar. Bu, sanatçı Mark Bagley ve Adam Kubert’in yanısıra, yazar Brian Michael Bendis ve Mark Miller’a da Marvel’in iki büyük imtiyazı olan Örümcek Adam’ı ve X-Men’i tekrar yaratma olanağı verdi. Bendis ve Begley, yeni milenyum için yeni bir Örümcek Adam yaratmayı başarmakla kalmadı, Peter Parker’ı, Lee/Ditko’nun orjinal versiyonundan kopmaksızın, genç çocukların kendilerini özdeşleştirecekleri bir karakter de yaptı.

Peter Parker, ortalama bir lise öğrencisidir. Ve her hangi bir çocuk, Peter’in gündelik sorunlarına benzer sorunlar taşıyabilir. Peter’ın gözlük kullanması, arkadaşları tarafından bilim delisi olarak nitelendirilmesi ve basketbol takımındaki Flash Thompson ve Ox adındaki çocukların alaylarına hedef olması, gençlerin çok da yabancı olmadıkları özelliklerdir. Daha ilk sayıda, Flash’ın Peter’e burrito attığını, ve Peter’in buna tepkisiz kaldığını görüyoruz. Peter kızlar konusunda da çok utangaçtır, ve Mary Jane Watson ile yakın arkadaştır. Utangaçlığının yanında, Peter aynı zamanda sakardır, ve durumlar içerisinden kurtulmak için sürekli birilerinin yardımına ihtiyaç duyar. Bu yardımı teyzesi May, amcası Ben ve tek arkadaşı Harry Osborn’dan görür. Peter’in bir de Daily Bugle adlı gazetede, web tasarımcı olarak çalıştığı yarı zamanlı bir işi vardır. Bir çok genç çocuk otomatik olarak kendisini Peter ile özdeşleştirir. İşte tam karşılarında, kendileri gibi gerçek sorunları olan genç bir çocuk görmektedirler. Kızlarla olan ilişkilerinde zayıf, popüler çocukların alay ettiği, ve okul, iş ve arkadaşlar arasındaki dengeyi kurmaya çalışan Peter, ayrıca ailesini ya da kardeşini kaybeden çocuklarla da özdeşleşir. Peter’in tarafında kaybettiği, örümcek güçlerini kazandıktan sonra durdurmadığı hırsız tarafından vurulan amcası Ben’di. Genç çocuklar kolaylıkla hayatlarını kitabın ana mesajıyla eşleştirebilir: “büyük güç büyük sorumluluk getirir”.

Bir çok sayıda, May Teyze neredeyse Peter’in sırrını öğreniyor, ve Peter Mary Jane’den kendini saklaması için yardım istiyor. Mary Jane Ultimate Spider-Man’de, Peter’in yakın sosyal çevresindeki güçlerini bilen tek kişi olarak önemli bir karakter haline geliyor. Ultimate Spider-Man’in daha önceki sayılarında Peter, Mary Jane’e sırrını açıklar, Örümcek Adam olduğunu söyler. Mary Jane bunu ilk duyduğunda inanmaz, ve Peter ona duvarlarda yürüyebildiğini göstermek zorunda kalır, iki genç küçük bir öpücük paylaşırlar. Bu, her iki cins için de kolay bir özdeşleşme anıdır, çünkü ilk öpücük çoğu kişinin tüm hayatları boyunca hatırladıkları bir andır. Peter’in Mary Jane’e güçlerinden bahsetme anı, genç bir çocuğun bir kıza hissettiği duyguları açıklamaya çalışmasına çok benzerdir. Daha yeni sayılarda, Mary Jane ve Peter’in bir süreliğine ayrılmalarıyla, okuyucular bu durumun tam aksini görürler. Hikayede M.J. bir yandan Peter’in kötü karakter Dr.Octopus ile savaşırken öldürüleceği kaygısını taşıyarak üzülürken, diğer yandan seriye yeni giren karakter Gwen Stacy’e kıskançlık duyar. Her genç erkek, kız arkadaşlarının diğer bir kızı kıskandığı böyle bir durum içinde bulunmuştur bir şekilde.

Bunlar, erkek çocukların nasıl Peter Parker’la özdeşleştiklerine dair örneklerden sadece bir kaçıdır. Bunun yanısıra genç kızlar da Peter Parker ve içinde bulunduğu durumlarla kendilerini özdeşleştirirler. Brian Michael Bendis’in Peter’i, her iki cins için de bu kadar gerçekçi bir karakter olarak ortaya çıkarması gerçekten etkileyicidir. Bir sayıda, Peter’in örümcek tarafından ısırılmasından sonra Mary Jane’in ayakkabılarının üstüne kusmasından dolayı, okulundaki kız ve erkeklerin alay konusu olur. Bu tür bir utanç, aptalca sayılabilecek bir şey yapmalarından dolayı arkadaşlarına rezil olmaktan korkan genç kızlar için gerçek bir kaygıdır. Peter bazen dişil nitelik taşıyan davranışlar gösterir, ama bu onu okuyucular için kadınca davranışlara sahip biri yapmaz. İlk sayıya döndüğümüzde, Peter’in burrito tarafından tokatlanması sonucunda, Mary Jane Peter’la konuşmaya gelir ve ikisinin konuşması Ben Amca tarafından kesilir. Peter’in utangaç bakışları ve yüzünün kızarması, genç kızların genç bir erkekle konuşurken annelerinin araya girmesiyle beliren duruma benzerdir. Ayrıca ortada, Peter’in örümcek güçlerini kazandıktan sonra basketbol takımına girmesiyle farkettiği bir gerçeklik de vardır: onu kendi olduğu için sevmedikleri, sadece oyunları kazanmak için onu kullandıkları gerçeği. Hemen sonraki sayıda, önceki takım arkadaşlarının sözlü saldırısına uğrar, ve Flash Thompson adlı oyuncu Peter’in yerine geçer. Sporun içinde olan ve takımından ayrılmak zorunda kalan, ya da popüler olmayan biriyle arkadaş olmaya çalışan herhangi bir genç kız da, arkadaşlarından bu tür bir baskı hissedebilir ve kolayca Peter’a sempati duyabilir. Peter’in May teyzesiyle tartışması da bir anne ile kızın tartışmasına benzetilebilir, ve arkadaşlarıyla olan ilişkisinde, Mary Jane ve Gwen Stacy, bir genç kızın kendiyle ilişkilendirebileceği durumlarla benzerdir.

Son olarak, her iki cins de, Peter’in gizli kimliği ve ev hayatıyla başa çıkmayı öğrenmesiyle özdeşleşebilir. Örümcek Adam, Peter Parker’ın güçlendirilmesiyle ortaya çıkmıştır, ve gençler bu konularla boğuşmasını anlayabilirler. Onlar da, gizli yeteneklerinin olduğunu, ancak henüz buna ulaşamadıklarını hissedebilir. Bu da onların gözünde Peter’in kahramanlıklarını daha gerçek kılar. Peter gücünü ilk kazandığında kimseye anlatmaz, ve biraz para kazanmak için profesyonel dövüşü denemeyi seçer. Böylece, bazı gençlerin yaşamayı hayal ettikleri bir düşü yaşar, ün ve servet kazanmanın yanında ailesine yardımcı olmak... Güçlerini kazanmasıyla,
Peter’e olağünüstü yetenekler verilmiştir, ama en büyük mücadelelerinin çoğunu güçlerini kullanmadan çözmek zorundadır.

Ultimate Universe’de, Peter hayatını mümkün olduğunca normal yaşar. Mary Jane’e Örümcek Adam olduğunu söylediğinde, bu konuyu Örümcek Adam gibi giyinip güç gösterisi yaparak çözmez. Bunun yerine, mantıklı bir biçimde neler olduğunu anlatır, “ Örümcek beni soktu.” Bu herşeyi Mary Jane’e açıklamaktadır ve Peter M.J’ni doğru söylediğine inandırmak için, sadece küçük bir parça ikna etmesi gerekmektedir. Bu durum karşısında Peter’in yeteneklerini kullanmasına gereksinim duymaması ve mutlu bir sonla olayı çözümlemesi, okuyucunun kendi sorunlarıyla ilgili daha iyi hissetmelerini sağlamış ve zor ikilemleri sihirli güçler olmadan da çözebileceklerini göstermiştir.

Her iki cinsin de kendilerini Peter’la özdeşleştirmelerini sağlayan diğer büyük gerçek, Teyzesi May ile olan gizli kimlik bölümüdür. Avcı Craven ile savaşmasından sonra, Peter eve gelip kızgın teyzesiyle yüzleşmek zorunda kalır. Teyzesi Peter’in nerede olduğunu öğrenmek ister. Peter ona gerçeği söylemek istese de yapamaz, orada ayakta öylece durur, ve teyzesi Peter’la konuşmayı reddeder. Peter’in teyzesiyle yaşadığı ikilem, her genç okuyucunun başına gelebilir, erkek ya da kız, kendilerini benzer bir durum içinde bulabilir.


Güçlerin karşı dengesi, gizli kimliğiyle başa çıkmak zorunda olmasıdır. Bu bir bakıma Peter için bir lanettir, çünkü güçlerini kullansa kolayca durdurabileceği şeylerin başına gelmesine izin vermek zorunda kalır. Örneğin, Flash Thompson’ın arkadaşı Ox bir keresinde Peter’in Örümcek Adam olduğu sonucuna varır; ve bunu Peter’i tekmeleyerek ve tekmeyi yemeden önce onu havaya sıçratarak kanıtlamaya karar verir. Peter, hiç hoşuna gitmese de, kendine tekme atılmasına izin verir ve ağlayarak uzaklaşır. Gençler de Peter gibi, kendi gizli yeteneklerini bir süre karanlıklarda gizlemek adına fedakarlıkta bulunmak zorunda kaldıkları durumlarla karşılaşırlar.

Genç çocukların ve genç yetişkinlerin özdeşleştikleri tek karakter Örümcek Adam değildir. Dünyada gençlerin özdeşleşme mekanizmasını kullandıkları bir çok çizgi roman karakteri vardır. Marvel Çizgi Romanlarının X-Men serisinin, özdeşleşme mekanizmasına ilişkin alıcısı çoktur. X-Men’ler, Mutant güçlerini ergenlik çağında kazanırlar ve yarış, güç, büyüme çağındaki duyguların gelişimi gibi konularla başa çıkılması açısından mükemmel birer kaynaktırlar. Japonya’da erkekler ve kızlar için tasarlanmış Shonen ve Shojo çizgi roman dergileri, kadınlara ve erkeklere hitap eder. Yugi-Oh, 1996 yılında Kazuki Takahashi tarafından yaratılmıştır. Hikaye, bir Mısır yap-bozunu çözen ve bedenini eski bir firavunla birleştiren utangaç, küçük genç çocuk Yugi Moto’nun hikayesidir. Kitabın ana teması, kendine ve yüreğine inanmaktır. Hem genç erkekler hem de genç kızlar kendilerini Yugi ve hikayesiyle özdeşleştirebilir. Yugi de Peter gibi sosyal açıdan tuhaf ve çekingendir ama kart oyunlarında büyük bir yeteneği vardır, ve eski firavun ruhunun yardımıyla kendine saldıran kötülüklerden kurtulur. Peter gibi Yugi de sorumluluklarıyla mücadele eder ve kendisine yardımcı olan üç arkadaşı vardır. Yap-bozdaki ruh, test ederek ve farklı parçalar denenerek bulunması gereken gizli yeteneklerin bir sembolü gibidir.

Çizgi romanla yakından ilgilenenler, Latveria’nın kendini lider ilan eden karakteri ve aynı zamanda Fantastik Dörtlü’deki Dr.Reed Richard’ın azılı düşmanı Dr.Victor Von-Doom’u bilirler. Dr.Doom’un en büyük iddiası, kendi hayatında olan her kötü olay için Reed Richards’ı sorumlu tutmasıdır. İki adam kolejdeyken tanışırlar ve bir gün Richards Victor’a formülünün çalışmasında yardımcı olur. Doom, sonunda olan patlama yüzünden, yüzünün yanmasına neden olan formülü, Reed’in bilerek karıştırdığına inanır. Bu andan itibaren Victor Von-Doom Richards’tan nefret eder, başarısızlıkları yüzünden onu suçlar ve tüm Fantastik Dörtlü serisi boyunca Reed’den intikam almanın yollarını arar. Doom, Richards’ın kendi yüksek zekasını kıskandığını ve kendini yakalamaya çalıştığına inanır. Victor Von-Doom her açıdan, bir okuyucunun kendi düşüncelerini ve başarısızlıklarını diğer insanlar üzerine nasıl yansıtabileceklerini gösterir.

Yansıtma Coon (2001) tarafından şöyle tanımlanmıştır: “ birinin hislerini, başarısızlıklarını, ya da kabul edilemez dürtülerini başkalarının üstüne yüklemek”. Diğer bir deyişle, birey kendi zayıflıklarını örtmek, ya da inkar etmek için başkalarına yüklediğinde, yansıtma oluşur. En göze çarpan yansıtma, çizgi romanlar içinde olabildiği gibi, okuyucularla da olabilir. Kötü karakterler, başarısızlıkları ve zayıflıkları olduğunu hisseden okuyucular için en mantıklı yansıtmalardır. Çoğu kötü karakter, gerçekte kahramanların tam tersidir ve zaman geçtikçe okuyucu, kahramanın zayıflıklarını kendi rakiplerine yansıtmayı öğrenir. Bu yansıtma davranışının en açık örneği, Batman ve Joker arasında görünür. Batman’in sivil kimliği Bruce Wayne, aylık sayılarda, farkındalığını dengelemeye çalışır. Wayne, sağ kalanların suçluluk duygusuna sahiptir ve bu duygu zaman zaman kişiliğini böler, kendisi ve öteki benliği arasında keskin bir zıtlık oluşturur. Buna rağmen, Batman hayranları, zayıflığını bir kenara iterek, onun ne kadar akıllı ve harika biri olduğundan bahseder: gerçekte, dikkati, kendi suçlu sicilinden ve dostlarına karşı sabırsızlığından uzağa çekmek için düşmanları üzerinde şiddet ve diğer araçları kullanır. 2001 yılındaki Batman Çizgi Romanında yazar Jeph Loeb, Batman’a dostlarından Dick Grayson (Nightwing)’in, Batman ile Joker arasında yaşanan savaşla ilgili söylediğini hatırlatır, “Ben (Batman) nasıl Gotham City’de yaşamak için gerekli olan düzeni temsil ediyorsam, Joker’de düeni bozan kaosu temsil ediyor”

Dr.Doom ve Joker, bir kahramanın zayıflığını kendinden uzağa yansıtmak için kullanılan iki kötü karakterdir. Yansıtma durumları arasındaki en ilginç ikisi DC’nin Lex Luthor’u ve Superman, ve Marvel Çizgi Romanlarının Norman Osborn’u ve Örümcek Adamdır. Lex Luthor, yılardır Superman’in rakibi olan çok akıllı, kendi kendine yetebilen bir iş adamıdır. Superman bir çok çizgi roman hayranınca “İzci” olarak bilinir. Superman, DC Comic Universe içindeki en ahlaklı karakterdir; gururlu ve iyidir. DC Universe’inde özel yetenekleri sayesinde çok güçlü olan süper kahraman Superman’in hiçbir psikolojik zayıflığı ve başarısılığı yok gibidir. Öteki benlik Clark Kent genelde Superman’in insan yönünü göstermek için kullanılır, ve bazı başarısılıkları vardır, ama bunlar hiçbir zaman ahlak dışı ya da yanlış olarak gösterilmez. İşte tam burada Lex Luthor sahneye çıkar. Luthor da, Joker ile Batman’da olduğu gibi, Superman’in tam zıttıdır, açgözlüdür ve sadece kendine fayda sağlayacak durumlarda ahlaklı davranır. 2000 yılında DC, mega-serisi olan Batman: No Man’s Land’i, Lex Luthor’un Başkanlık adaylığının piyasaya çıkarılmasındaki dönüm noktası olarak kullandı. Bunu izleyen Superman çizgi romanlarında, Luthor dürüst bir poltikacı kimliği takındı ve Superman kendini ikilemin ortasında buldu. Luthor Amerika’yı daha iyi hale getirmeye çalışır gözükürken asıl amacı kendi yetkilerini artırmak kendine güç sağlamaktı. Daha sonra Worlds at War destanının yaratılmasına yardımcı oldu ve bu halkın onunla ilgili düşüncelerini destekledi.
“Çelik Adam”ın aksine, Lex süper güçleri olmayan sıradan normal biriydi, buna rağmen okuyucular, DC’nin diğer kötü karakterleri üzerinde işe yaramayacak, istenmeyen kişilik özelliklerini onun üzerine yansıttılar.

Yer değiştirme, bireyin davranışını bir uçtan diğerine değiştirdiği savunma mekanizmasıdır. Örneğin, normalde otoriteye saygı duyan biri, sinirlenmesine ve tahrik olmasına neden olan bir olayın sonucunda, otoriteye saygı duymayan bir davranışla yer değiştirebilir. Mesela, genelde polisi destekleyen biri, radara yakalanıp ceza yediğinde, kısa bir süre için polislere karşı daha az saygılı bir tutum içine girebilir. Minelli’ye göre,( http://digilander.libero.it/romanzi/comicspsycho.htm, 3/20/2003) genelde şiddete meyilli olmayan kişiler, konu vatansever idealler ya da fark edilen haksızlıklar olduğunda, şiddet içeren davranışlarla yer değiştirebilirler. En azından, ülkelerini ya da ideallerini savunmak, ya da fark edilen bir haksızlığın ya da yanlışlığın intikamını almak adına barbarca davranışları haklı çıkartacak duygular barındırabilirler.

Bu en çok çizgi romanlarda, savaşla ve kötü güçlerle mücadelede yaygındır. Frank Castle, kanuni yetkisi olmayan bir düzen sağlayıcıdır. Bir zamanlar FBI Ajanıyken, ailesi bir grup gangster tarafından öldürülür. Katliam gerçekleştiğinde, Frank adanmış hükümet ajanlığından, yasalara karşı artık hiç bir bağlılık hissetmeyen bir adamla yer değiştirir.

Cezalandırıcı (Punisher) Frank, hem yargılayan, hem karar veren hem de bu kararı uygulayan olmasını haklı görür. Haksızlık karşısında öfkeye kapılan okuyucular, Cezalandırıcı’nın daha yüksek bir adalete hizmet etmek için yasaları çiğnemesini okuyarak bir şekilde tatmin duygusu hissederler.

Bu yazıda son olarak ele alınacak savunma mekanizması; idealleştirmedir. İdeal, duygusal yönden renklilik bağlamında, peşinden gidilecek bir amacı temsil eden bir kişilik, karakter türü, ya da davranış zinciri düşücesidir. İdealleştirme, birinin idealleri ya da arzularına dayanarak, bir nesne ya da bireyin ifadesidir (Wolman, 1989). Arkansan Üniversitesinde görevli Kinko Ito, bir çok Japon’un, Kafkasya’lıların yüz ve vücut özelliklerini kendilerininkinden daha hoş bulduğunu ve bunun çizgi romanlarında yansıtıldığından bahseder (Ito,2000).
Buna “Japon gainji (kanji, yabancı, dış insan) kompleksi” denir. “ Yabancılara, özellikle Kafkasyalılara ve sahip oldukları fiziksel özelliklere karşı duyulan psikolojik, ırksal aşağılık kompleksi” (Ito, 2000)

Bu kompleks bir çok Mangada belirgindir: Yugi-oh, Love Hina, Sailor Moon, Astro Boy, Pokemon, Cute Honey, Lupin the III ve daha bir çokları. Amerikan çizgi roman sahnesinde, Superman en açık idealleştirme örneklerinden biridir. Bırakın süper güçlerini, ahlaki ve dürüst insan olarak mükemmel bir örnektir. Superman’in ardından sondan bir önceki vatansever Kaptan Amerika gelir. Steve Rogers gerçek bir Amerikalının nasıl olması gerektiğini biçimlendirir ve bunu büyük bir merhamet ve alçakgönüllülükle yapar. Bayanlar tarafında, süper dişi kahraman Wonder Woman (süperkadın) vardır. Bir tanrıça olarak kabul edilir ve kilden yapılmıştır. Mark Waid’in JLA’da belirttiği gibi, Woder Woman gerçeğin ruhudur.

Çizgi roman dünyasında, çizgi romanla okuyucu arasında gidip gelen daha bir çok savunma mekanizması vardır. Ne yazık ki bu tür araştırmaların İngilizce kaynakları bulunmamaktadır. Çizgi roman okumak, milyarlarca insanın hayatının bir parçasıdır. Eğlenmek için kullanabilecekleri ya da okuyabilecekleri bir çok araç olmasına rağmen, çizgi roman okumayı tercih ederler. Bu da, halkın bu tür eğlence aracına olan gereksiniminin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Bu kadar okuyucusu olan çizgi romanlar, üzerinde daha derin çalışmalar yapılması gereken önemli bir dünya fenomenidir.

Kaynak: http://www.arkabahcem.me/2018/04/cizgi-roman-dunyasnda-savunma.html

29 Aralık 2008 Pazartesi

Psikoloji ve Din


Psikoloji ve din


Yunanca'da psykhe, ruh; logos da bilgi demektir. Bunların ikisi bir araya gelince ruh bilgisi oluyor.Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu dördüncü asırda ikiye bölünerek, Doğu Roma, Batı Roma diye ikiye ayrıldı. Doğu Roma'ya daha sonra Bizans İmparatorluğu dendi, bu da Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırıldı.
On yedinci asırda başlıyan Avrupa medeniyeti, Roma ve Atina'ya istinat eder. Yunanlılar felsefe yönünden zengin gösterilmiştir. Halbuki Orta Asya, Çin, Hint, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, İran uygarlıkları Avrupa'dan çok ilerde idi. Sanayi devrimini başaran Avrupa, ezdiği insanlara kendini büyük gösterdi. Böylece Asya unutuldu, Avrupa gündeme geldi.

Bunun için İsra Suresi'nin 85'inci ayeti üzerinde yeterli çalışma yapılmadı, geçim derdine düşen insanlar, kendi ruhunu incelemeye fırsat bulamadı. Neticede Yunanca olan psikolojiyi Müslümanlar yıllar yılı okudu, öğrendi, sınıf geçti. Tahsilsiz Müslümanlar da, Atina ve Roma medeniyetini ezberliyen insanlardan, İslâmiyet adına birşeyler bekleyip, durdular.

"Kendini bilen Rab'bini bilir" gerçeği karşısında Müslümanlar psikolojiden, sosyolojiden, anatomiden ne kadar haberdar olabildi? Bu bilim dallarını Allah adına okuyamıyan Müslümanlar materyalizmi (tabiatçılığı, doğacılığı) ne kadar önleyebildi?

Allah'ın yarattıklarını, Allah adına incelemeyip (Allah adına okumayıp da) neyin adına okuyacağız? Alak Suresi'nin ikinci ayetinde neden çocuğun teşekkülünden (embriyon safhalarından) bahsediliyor?

Dedik ya geçim derdine düşen Müslümanlar, materyalistlere teslim olunca, kendi ruhunu inkar eden psikoloji öğretmenlerinin elinde kaldılar. Bunlar, psikolojinin Yunanca'daki mânâsını da bir yana bırakıp "insan ve hayvan davranışlarının bilimi"(1) olarak tarif ettiler. Böylece insanı biyolojik varlık olarak ele alıp, insanın, insanlık yönünü görmemezlikten geldiler. İnsanlıktan çıkan insanlar da terörist, anarşist, ayyaş, kumarbaz, şu, bu oldular. İnsan olamazlardı, çünkü onlara insanlığı öğreten yoktu.

Materyalizmden ve spiretualizmden uzak kalıp, bilimlere bilim adına bakan ecnebi ilim adamları, psikolojiyi, "Ruhun yaptığı işleri inceleyen bilim dalı" diye tarif ettiler.

Ruhun varlığı kabul edilirse bunda iki cihet meydana çıkar. Biri insana, öbürü Yaratan'a bakar.

İnsana bakan cihet: Gerek organik kimyaya ve gerekse biyolojiye göre, insanın yapısı toprağa eşittir. Topraktan yaratılan organlarımız ruh sayesinde hayvandan farklı oluyor. Mesela dana beyniyle insan beyni yapı ve şekil bakımından birbirine çok benzer. Fakat dana beyni ilimle, teknolojiyle, tahsille meşgul olamaz. İnsandaki sınırsız kabiliyetler de ruhla izah edilir.

Yaratan'a bakan cihete gelince: Tıb dünyasında canlı organizmanın yapılmadığı, yapılamıyacağı bir gerçek. Öyle ise canlı organizmayı yaratan var. Müslümanlar ilimde geri kalınca, ilimde ilerliyenler, Allah isminin yerine tabiatı, doğayı oturttular. Yani, Yaratan'ı inkar edemediler, Mevla diyecek yerde Leyla deyip, ilmin yönünü saptırdılar.

Fizik, kimya ve astronomiye göre herşey hareketlidir. Hareket, hayata delildir. Cansız dediğimiz cisimler atomlardan yaratıldığı için, onlarda da elektron hareketi vardır. Öyle ise taş ve demir gibi cisimler cansızdır. Fakat hayatsız değil, bunlardaki elektron hareketine kimya deliliyle enerji denir.

Allah'ın Hayat sıfatı, cansızlarda enerji, diğerlerinde can olarak tecelli eder ve kainat, bir makine gibi çalışır. İnsandaki ruh ise, mevcut medeniyetin mimarı!

Eğer bu ruh insanda olmasaydı, ilim ve teknoloji de olmazdı.

İnsanı yaratan Allah, İslâmiyeti göndermiştir. İnsanın yapısı ne kadar mükemmelse, İslâmiyet de o kadar mükemmeldir ve İslâm'a uyan Müslüman da mükemmel olur.

İslâm'a uymayan veya uyamıyan insanlar, çok şeyleri idare etti. Amma kendini idare edemeyip, en yüksek makamda, en geniş imkanlar içinde berbat bir hayat yaşadı. Böylece psikoloji de gayesinden uzaklaşmış oldu veya faydalı olamadı.

––––––––––––––

1. Psikoloji, Selman Erdem, 1969 Ankara, Sh. 6

23 Eylül 2008 Salı

HÜCUM TERAPİSİ

Uygulanan yoğun bir terapi programıdır. İnsana hasta ve hastalık perspektifinde değil, gelişen ve hızla değişen değerler karmaşası içerisinde kaybolmuş ve kendi yolunu arayan, boşlukta bir varlık olarak yaklaşırız. Bunun için onunla birlikte girdiğimiz bu yolculuğu tedavi değil ruhsal, duygusal bir eğitim ve gelişim süreci olduğunu aklımızdan çıkarmayız. Bu süreçte hedefimiz ise bildiklerimizi danışanlarımıza öğreterek, onların uygulamalı bir biçimde psikolojik analiz yapabilme ve empati-sempati kurabilme yeteneklerini artırmaktır. Böylece birey kendi ile, etrafını kuşatan nesneler ile veya diğer insanlarla derinlemesine tatmin edici ilişkiler yaşayabilir. Bu yüzdendir ki sadece ruhsal sorunu olan arkadaşların değil yaşamında ve ilişkilerinde kaliteyi arttırmak ve daha görerek hissederek yaşamak isteyen herkesin böyle bir süreçten geçmesi, gerektiğine inanıyoruz. Böyle bir sürecin bu arkadaşlara iş, aile, okul ve özel ilişkilerinde belirgin bir kalite artışını sağlayacağını düşünüyoruz.

HÜCUM TERAPİSİNDE NELER YAPILIR?

İlaçlar bir psikiyatrın gözetiminde kademeli olarak bıraktırılır. Hipnozla birlikte bilişsel, davranışçı, dinamik ve varoluşçu tekniklerin hepsi birden bütüncül perspektifte kullanılır. Nelerin kullanılacağına danışanlarımızın durumuna göre bizler karar veririz.

Danışanlarımız 10 gün boyunca saat 10:00 ila 18:00 arası tedavinin uygulanacağı terapi merkezinde vakit geçirirler. Günde 2-3 saat bire bir terapiye girerler. Toplam 40 saatlik bireysel bir programdır. Günün geri kalanında ise sinema terapisi uygulanır. Sinema terapisi bizim geliştirdiğimiz etkili bir yöntemdir. Bazı sinema filmlerinin özel bir yöntemle izletilmesi esasına dayanır. 10 günlük süre zarfında danışanlarımızın %90'nında değişen oranlarda ilerleme kaydedilir. Görüşmeler haftada bir iki haftada bir ve ayda bir şeklinde azalan periyotlarla son bulur. Ayda bire düştükten bir süre sonrada danışanlarımızla yaptığımız karşılıklı görüşme sonucunda, eğer bize hazır olduklarını söylerlerse terapiyi noktalarız.

Bu süreç boyunca ve sonrasında danışanlarımıza bize istedikleri anda (24 saat) ulaşabilme imkanı tanırız. Terapi bitmiş dahi olsa en az 2 yıl boyunca danışanlarımızı mail veya telefon yolu ile takip eder durum ve gidişatları ile ilgili onlardan bilgi alırız.

Hücum terapisi dört aşamadan oluşur. İlk aşamada derinlemesine bir yaşam öyküsü alınır. İkinci aşamada danışanlarımız bilgilendirilerek, duygusal empatik yeteneklerinin arttırıldığı bir duygusal- ruhsal eğitim süreci yaşarlar. Üçüncü aşamada ise artan yetenekleri ve sezgi gücü ile kendilerini ve çevrelerini tıpkı bizler gibi analiz edebildikleri bir döneme girilir.
Bu dönemde kazanılan beceriler grup terapilerinde test edilir. Danışan grup içerisinde diğerlerini ve kendini analiz edebilir. Ne kadar gelişme kaydettiğini görme imkanı bulur. Artık kendilerindeki gelişmeleri veya sorunları bizler kadar net görürü bir hale gelmiştir.

Dördüncü ve son aşamada ise artık değişmesi gereken duygu ve davranışları danışanlarımız net bir şekilde görür. Bu son aşamada danışanlarımıza öğrettiğimiz kendi kendine hipnoz yöntemi ve davranışçı bazı tekniklerle hastalıklı yönün üstüne gidebilir görünmez olan düşmanı daha net görüp yok edebilir hale gelir.


HÜCUM TERAPİSİNDE AŞAMALAR

1)ANLATMAK:Danışanın kısa ön bilgileri alındıktan sonra serbestçe sorununu anlattığı bölüm

2)BİLGİLENMEK: Danışan, sorunu hakkında terapist tarafından bilgilendirilir. Sorun analitik yönelimli bütüncül psikoterapi perspektifinde formüle edilir.

3)KAVRAMAK: Sorunu hakkında bilgilenen danışan bu bilgileri yaşadığı sorunla ve dış gerçeklikle alakalandırma becerisi kazanır. Bilgiyi sindirir.

4)İÇGÖRÜ: Kendisi hakkındaki tasarımını daha doğru bir zemine oturtmaya başlar. Eksiklerini fark eder. Savunma düzeneklerini bilir ve yakalar. Bunları kabullenmede zorluk yaşamaz.

5)UYGULAMA: Sorunları ve nedenleri konusunda derin bir iç görü kazanan danışanın bunları değiştirmeye çalışması, iradi bir çaba göstermesi. Eski alışkanlıkların ve dürtülerin hastalıklı davranışı zorlamasına karşın, danışan iradi bir çaba ile sağlıklı olan davranışı uygular.

6)DEĞİŞİMİN İÇSELLEŞMESİ: İlk başlarda zorlanarak yapılan sağlıklı davranışların otomatikleşmesi benliğin bir parçası haline gelmesi. Bu aşamada sağlıklı davranışlar artık danışanın kişiliğinin bir parçası olmuştur.

7)TRAVMAYA DAYANIKLI HALE GELMEK: Gelecekte karşılaşılması muhtemel travmalara karşı danışanın etkin baş edebilme stratejileri ve yaşam becerileri kazanmasını sağlayarak değişimi kalıcı hale getirmek.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Depresyonda Psikoterapi Tedavisi

Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.

Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?

Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.

Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?

Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.

Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.

Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?

Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.

Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?

Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.

Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.

Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?

Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.

Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.

Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.

Elif Yılmaz

Bilim Teknik, Aralık 2003

30 Haziran 2008 Pazartesi

Yüz İfadeleri

"Ama burada ben hiçkimse değilim. Bir yüzüm yok. Kahverengilere bürünmüş bu koca kalabalık, beni kimliğimden etti... Bir yüz bulacağım. Anıtsal bir yüz. Ve onu bilgelikle, güvenle donatarak bir tılsım gibi takacağım..." (Virginia Woolf, Dalgalar).

Yüz ifadeleri, beden dilinin hem anlamı en açık sözcüklerini, hem de neden sonuç ilişkisine oturtması en güç bölümünü oluşturuyor.

Özellikle gözlerin ve bakışların kazandığı önem, bazı araştırmacıların ilginç çıkarımlar yapmalarına bile neden olmuş. Şempanze ve diğer primatlarda bulunmayan göz akının, bakışlarımızı daha anlamlı ve açık kılmak için gelişmiş olabileceği gibi. Yüz ifadesiyle ilgili olarak modern anlamda yapılan çalışmaların 19. yüzyılda Charles Bell'le, özellikle de ifadenin anatomi ve fizyolojisiyle ilgili olarak yayımladığı kitabyıla başladığı kabul ediliyor. Bell'in çalışmaları, duygusal ifade üzerine yaptığı incelemelerde Darwin'e de esin kaynağı olmuş. Ancak Darwin ve kendisinden sonra gelenlerin yıllar boyunca duygularla dolaysız ilinti kurdukları yüz ifadelerini şimdilerde bu yönüyle sorgulayanlar, ifadelerle duygular arasında bire bir ilişki zorunluluğunun olmadığını savunanlar da yok değil. Evet diyorlar, yüz ifadelerinin duyguları yansıttığı tezi bütünüyle mantyıksız değil; ancak, aslında "her şeyin" duyguları yansıttığı gerçeğinin göz önüne alınması koşuluyla. Hele gerçek duyguları gizleyebilme özelliğinin bile duygulardan kaynaklandığı düşünülecek olursa! Diğer kariı çıkışlar da, hepimizin aynı yüz kaslarına sahip olduğumuz, ancak bu kasların, ifadede farklı kültürlerde farklı kombinasyonlarla kullanılacağı yolunda.
Darwin dönemi ve sonrasındaki bilimadamlarından bazılarının, duyguların yapay ve hatta batı kültürünün bir icadı olduğu iddiaları da kayda değer.

Günümüzde konu üzerinde en kapsamlı araştırmaları yaptığı söylenen, California Üniversitesi'nden Paul Ekman'sa aynı görüşte değil. Darwin'in kitabının, şimdi Türkçe olarak da yayımlanmış olan (İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili, Gün Yayıncılık, 2001) yeni baskısı için yaptığı açıklamalarda şöyle diyor: "Son 30 yıldır yeni ölçüm araçlarını kullanan sistematik araştırma yöntemleriyle Darwin'in yaklaşımının evrenselliği test ediliyor. Ben bu testleri yapan ilk kişilerdenim ve Darwin'in yanıldığının ortaya çıkmasını bekliyordum. Bulgular benim ve birçok diğer davranış bilimcisinin fikirlerini değiştirdi... Darwin, o günden bu yana çok az bilimadamının sorduğu soruları sordu. Birçok bilimadamı duygusal ifadeyi incelerken hangi, nasyl ve ne zaman sorularını sormuşlardı. Her duygunun karşılığı olan ifadeler hangileridir? Bunlar nasıl oluşur? Ne zaman oluşur? Darwin bu sorularla da ilgilendi, ama neden sorusunu soran ilk kişiydi Darwin'in bu soruyu yanıtlamak için ortaya attığı üç ilkenin geçerliliği üzerindeki tartışmalar sonlanmış değil.

Birincisi, hareketlerde oluşan bazı ifadelerin amaca yönelik olduğu "kullanılabilir alışkanlıklar" ilkesi; bir diğeri, bazı ifadelerin, diğerleriyle zıt olmaları nedeniyle seçildiği "antitez" ilkesi; üçüncüsü de kendisinin bile açık olmadığını kabul ettiği "sinir sisteminin doğrudan hareketi" ilkesi.

Duygularla ilintisi olsun veya olmasın, yüzün ifadedeki ağırlığı ve gücü konusunda kimsenin pek kuşkusu yok. İlk bakışta yüzünden tanıdığımızı düşündüğümüz insanlar olmamış mıdır hepimizin? Ekman'ın bu konuda da ilginç bir yorumu var. Diyor ki bir kişi, korku ya da öfke gibi bir duyguyu uzun süre yaşadıysa, o duygunun yüzünde sıklıkla çalıştırdığı kasların etkisiyle, ifadesi "yüzüne kazınır". Biriyle ilk karşılaşmamızda bile onun duyarlı, sinirli ya da pısırık kişilikli olduğu damgasını, hata payıyla da olsa, büyük olasılıkla bu şekilde vuruveriyoruz.
Yaşamın olağan akışı içinde sürekli bir arada bulunduğumuz ya da karşılaştığımız insanların yüz ifadelerini, farkında olmasak bile üç aşağı beş yukarı okuyabiliyoruz. Ancak tüm bu ifadelerin dışında, sözünü etmeye değer ve diğerlerinden daha gizli kalmış bir tanesi daha var: ifadesizliğin, ifadenin ta kendisi olduğu "maske". Maske ifadesine iyi bir örnek, hizmet ettiği eve gelen konukların yanıbaşında dursa da, konuşmalardan bihaber görünen ya da görünmeye çalışan İngiliz uşağı tiplemesi. Ancak bundan çok daha çarpıcısı, Nazilerin, yüzlerinden direnç gösterdikleri anlamını okudukları sessiz ve ifadesiz tutuklulara çok daha fazla işkence etmiş oldukları gerçeği. İzin vermedikleri bu ifadesizliği (!) "fizyonomik başkaldırı" olarak nitelendiren Naziler, bu kişilerde varlığını hissettikleri pasif protestodan açık şekilde ürküyorlardı.

Sözlü hale getirdiği dünyada sözsüz dili kullanan tek canlı elbette insan değil. Sırtını kabartarak bacağınıza sürünen, pencerede vızıldayan sineği yakalamaya bütün ruhu ve bedeniyle hazırlanan ya da akvaryumdaki balıkları izlerken gözbebekleri büyümüş, kulakları öne doğru eğilmiş bir kedinin de anlayana kendisi hakkında çok şey söyleyebildiği, bir gerçek. (Darwin'in bu konuda da ayrıntılı çalışmaları var.) Sözsüz dilin ilk kullanıcılarıysa bundan 3,5 milyar yıl önce dünyanın ilk canlı formlarından biri olarak ortaya çıkan mavi yeşil algler. Topluluklar halinde yaşayıp birbirleriyle iletişim kurmak için moleküllerden başka aracıları olmayan bu canlılarla kıyaslandığında insan, iletişimsel donanım bakımından doğrusu hiç de fena durumda sayılmaz! Onu kullanmadaki başarısıysa her şeye rağmen kuşkulu..

19 Nisan 2008 Cumartesi

SUÇLULUK

SUÇLULUK

"Çocuk olma, Sonya," dedi Raskolnikov yavaşça. "Onlara karşı ne suç işledim ben? Niçin gideyim? Gidip de ne diyeceğim ben? Bütün bunlar kuruntudan başka bir şey değil... Kendileri milyonlarca insanın canına okuyorlar, üstelik de bunu erdem sayıyorlar. Hepsi alçak ve sahtekar onların, Sonya! Hayır, gitmeyeceğim! " Acı bir gülümsemeyle ekledi: "Hem gidip ne diyeceğim onlara; Kadını ben öldürdüm ama paraları almaya cesaret edemedim, bir taşın altına gizledim mi diyeceğim? Ama alay ederler o zaman benimle, aptala bak, paraları bile alamamış derler. Korkak ve aptal! Hiç ama hiç bir şey anlamayacaklardır, Sonya; anlamaya layık insanlar da değiller zaten! Hayır, gitmeyeceğimim! Çocuk olma, Sonya..." Sonya ellerini ona doğru uzatmış: "Acı çekeceksin, çok acı çekeceksin..." diye tekrarlıyordu Raskolnikov, dalgın dalgın: "Hem ben belki de kendime iftira ediyorum," dedi. "Bit değil, daha bir insanım belki ve kendimi mahketmekte acele ediyorum... Daha savaşacağım..." Dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi. "Böyle bir acıyı taşıyıp durmak! Üstelik de hayat boyunca..!"

SUÇ ve CEZA/ Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKİ



Yasalara göre suç, yapılmaması gereken bir eylemi gerçekleştirmektir. Sınırları belirlidir, maddeleri bellidir ve cezaları bellidir. Oysa ne kadar çok suçluluk duygusu öğretilir doğduğumuz andan itibaren bize ve sınırsızdırlar. Maddeleri yoktur ezberleyebileceğimiz ve cezaları sonsuzdur çoğu kez ömür boyu taşıdığımız.

ÇOCUKLUĞUN SUÇU...

"Yemek istemiyorum" dediğimizde, annemiz "ama sen yemezsen ben üzülür, hasta olurum. Tansiyonum çıkacak, senin yüzünden öleceğim" der. Öylece başlar suçluluk duyguları. Annenizin üzülmesine ve hasta olmasına neden olmak az bir suç mudur? Yemek yenince ceza bitmiş olmaz üstelik. Uslu olmak, onların istediği gibi davranmak, kurallara uymak gerekir. Yoksa anne babanızın tüm sıkıntılarının, kavgalarının suçu sizindir. Anneniz bu evliliğe sırf sizin için katlanıyordur, sizi taşırken de, doğururken de acı, eziyet çekmiştir. Ve tek suçlu sizsinizdir. Nasıl ödenir bu suçların bedeli? Ve daha da önemlisi ödenemezse nasıl taşınır o küçücük çocuk omuzlarda? Ebeveynler için suçluluk duyguları, çocuğu idare etmek için etkili bir yöntemdir. Erişkin döneme geldiğinde de devam eder. Onlar sizin için çok şey yapmıştır ama siz uzaktasınızdır, aramıyorsunuzdur. Aslında nasıl der aileler? Annelik babalık karşılıksız yapılan bir iştir. Evet, açıktan hiçbir şey istenmez çoğunlukla ama bu suçluluk duygusu az bir bedel midir? Okulda devam eder öğretilen suçluluk duyguları. "Çalışmadığın için oldu, beni hayal kırıklığına uğrattın, oysa ne kadar inanmıştım sana." Ve bu kadar öğretiye dayanamayan çocuk da öğrenir karşısındakine suçluluk hissettirmenin gücünü. "Başkalarının aileleri izin veriyor ama, siz beni sevmiyorsunuz, siz iyi anne baba değilsiniz". Bu sefer suçluluk duygularıyla kararsız kalma ya da yanlış kararlar alma sırası ailededir.

SEVGİLİNİN SUÇU...

Çocukluktan öğrenilen suçluluğun erişkin döneme doğru uygulanım yeri başka sevdiklerinizdir. Sevgiliniz hoşlanmadığınız bir şey yaparsa "beni sevmiyorsun" diye başlayıp, "sevseydin yapmazdın" la devam edersiniz. "Yaptıklarından sonra, sizden nasıl birşey isteyebilir" Amacınız isteklerinizi yapmasıdır. Ne kadar çok suçluluk hissederse o kadar kolay olur. Ama bazen unuturuz, suçluluk duyguları o denli artar ki, sizin yanınızda kalıp ceza çekmektense, giderek kendini cezalandırmayı seçebilir. Hele eski suçların listesini tutuyor ve her fırsatta tarih ve gün belirterek tekrarlyorsanız...

TOPLUMUN YARATTIKLARI

Kilolusunuz, perhiz yapmanız gerekiyor. Karar verdiniz, başladınız da. Birden kendinizi yememeniz gereken birşeyi yerken buldunuz. Yerken suçluluk duymazsınız, ama perhizde olduğunuzu bilen biri "Ne yapıyorsun?" derse, lokma boğazınıza dizilir. Oysa sizin duyacağınız suçluluk yediğiniz bittikten sonra olacaktır. Pişmanlık duyacaksınızdır, ama kendinizi affetmeniz daha kolay olabilecektir. Ya sizi görenin verdiği suçluluk duygusu? "Yanlış davranıyorsun, böyle konuşulur mu?" ya da "Bunu mu giydin?" Tüm bu ve benzeri sözlerin yarattığı suçluluk duygusu bazen, gerçek suçdan daha ağır cezaya neden olur. Soyutlanma, utanma, uzaklaşma hapise girmekten daha mı basittir? Din ve ahlak kuralları da suçluluk yaratmaya yöneliktir. Kuralların dışında davranmışsanız suçluluk hissetmeniz gerekir. Bu suçluluk duygusuyla pişman olmanız ve yeniden yapmamanız beklenir sizden.

KENDİ SUÇLULUĞUMUZ

Hiç kimse size bir şey söylemez. Hatta çoğu kez olup bitenden haberleri bile yoktur. Ama sizin içinizde bir suçluluk duygusu, sizle birlikte var olan, her yere giden o duygu... Ömer Seyfettin'in 'Kaşağı' öyküsünü bilir misiniz? Hani kaşağıyı kırıp, kendi yerine kardeşinin ceza almasına göz yuman çocuğun, kardeşi ağır hastalandığındaki duygularını ne güzel anlatır. Pişmandır ama pişmanlık ne gerçeği değiştirir ne de suçluluğu giderir. Bir de bize ilişkin suçluluk vardır. Adeta varolamanın suçluluğu ki o bambaşka bir süreçtir anlaşılması, çözülmesi, yazılması gereken. Oysa geçmiş için suçluluk duymak geçmişi değiştirmez, tıpkı gelecek için duyulan endişenin geleceği değiştiremediği gibi.

Prof. Dr. Bengi Semerci

17 Şubat 2008 Pazar

Psikoterapist Olarak Klinik Psikologlar: Geçmiş, Gelecek ve Alternatifler

Psikoterapist Olarak Klinik Psikologlar: Geçmiş, Gelecek ve Alternatifler

Klinik psikologların psikoterapinin doğuşundaki rolü, bu yüzyılın ikinci yarısında muazzam bir değişikliğe uğramıştır. Doktora dereceli klinik psikologlar başlangıçta psikiyatristlerin kontrolü altında psikoterapi yapma tehlikesi ile karşılaştılarsa da, günümüzde bizzat kendileri terapi yapmakta ve yüksek lisans dereceli sosyal çalışmacılara ve evlilik danışmanlarına oranla daha düşük ücretlerle hizmet verirken, psikoterapistin rolü açısından da daha üstün durumdadırlar. Bu makalede de, psikoterapinin klinik psikolojinin temel aktivitesi haline gelmesinden önce klinik psikolojinin durumu ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası doktora dereceli klinik psikologların psikoterapideki rolleri gibi konular tartışılacaktır.

Bu tarihsel analizin üç amacı vardır: Birincisi, eğer klinik psikologlar İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında, klinik psikolog ve psikiyatristler tarafından psikoterapi ile ilgili olarak alınan karar ve önlemlerin her iki uzmanlık alanı (psikoloji ve psikiyatri) ve toplum için önemini bilip değerlendirebilirlerse, günümüzdeki ani ve büyük değişikliğin sonuçlarını daha iyi tahmin edebilir ve cevaplandırabilirler. İkincisi, tarih bugünkü değişikliklerin çatısının, geçmişte yapılan hataların pozitif olarak geriye çevrilerek değerlendirilmesi yoluyla değil, psikoloji ve toplum için en iyi olanın düzenlenmesi yoluyla bize yardımcı olur. Son olarak, bir kişinin ya da uzmanlık alanının tarihini gözden geçirmek, tevazu ve perspektif duygusu elde etmek açısından önemli olabilir.

Klinik psikolojinin Amerika’daki öncüleri ruh sağlığı bozuk kişilerle psikoterapiyi, psikiyatrinin bir alanı olarak gördüler ve enerjilerini, psikolojinin diğer klinik uygulamalarına doğru yönlendirdiler. Amerika’da klinik psikolojinin 1896’daki ilk psikoloji kliniğinin kurucusu olan Lighner Witmer öğrenme güçlüğü ve gelişimsel bozukluğu olan çocuklara yardım konusunda önemli adımlar attı. Witmer (1907) okul başarısızlığı olan çocukların yeteneklerinin değerlendirilmesi üzerinde çalıştı ve okuma ve konuşma bozukluğu olan çocukların, bunlarla başaçıkabilmelerine yardımcı olmak amacıyla özel ders metotları kullandı. Sosyal çalışmacılar ile işbirliği yaparak çocuğun okul çevresini değiştirmek için çaba harcadı, çünkü düşük akademik performansın sıklıkla okul personelinin düşük beklentileri veya yetersiz yönlendirmeleri ve bilgi aktarımı olduğuna inanıyordu. Kısacası Witmer, klinik psikologların rolünü, danışma odasının dışına doğru iyice yaydı. Okullarla ilgili olarak yapılan bu çalışmaya ek olarak, klinik psikologların, kötü sosyal koşulların (örneğin, kenar mahallelerde yaşayan çocuklar vb.) değiştirilmesine yönelik olarak yapılan önleyici sosyal faaliyetler konusunda da çalışmalarını gündeme getirdi.

Witmer’in kliniğini kurmasından sonraki on yıl içinde klinik psikologlar, insan refahının arttırılması amacıyla geliştirdikleri önemli yeni psikolojik teknikleri uygulamaya koydular. 1905’te Shephard Franz, rehabilitasyon altında bulunan beyin hasarlı hastaların, verilen eğitim sayesinde konuşma bozukluklarının üstesinden gelebildiklerini gösterdi. Bundan birkaç yıl sonra Grace Fernald, gençlik mahkemelerinde genç suçluların mahkumiyeti ile ilgili olarak verilen kararlarda, suçun genetik bir yatkınlık olarak değerlendirilmemesi gerektiği ve suçlunun durumunun da göz önünde bulundurulmasını sağlama yönünde çalışmalara başladı. Bazı klinik psikologlar da yürüttükleri laboratuvar çalışmaları ile ruhsal hastalıklar ve gelişimsel yetersizliklerin tanısı ve değerlendirilmesi konularında gelişmeler elde ettiler.

Klinik psikologların sayısı 1930’ların sonunda önemli ölçüde arttı ve klinik psikoloji uygulamaları yayıldı. O tarihlerde çok az sayıda klinik psikolog psikoterapi ile ilgileniyordu ve genellikle bir psikiyatristin süpervizyonu altındaydılar. David Shakow (1938), II. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda psikologlar için, içinde az da olsa psikoterapi bulunan bir yıllık staj programı önerdi. Staj, diğer meslekdaşlarla çalışmayı öğrenme, tanı ve değerlendirme becerilerini elde edebilme gibi açılardan önem taşıyordu. Psikoterapi ise, staj dönemi boyunca bir psikiyatristin süpervizyonu altında bir hasta ile çalışarak ona yardımcı olmak anlamına gelmekteydi. Shakow, bu staj yoluyla psikologlara sosyal çalışmacılarla çalışma ve onlarla birlikte ev ziyaretlerinde bulunma olanağını sağlamış oldu.

Bu tarihsel gelişimden de anlaşılacağı gibi, psikoloji bilgilerimizin insan refahı için kullanılabileceği klinik psikoloji adı verilen ve gittikçe gelişen bir alan mevcuttur, ancak ruhsal bozuklukların tedavisinde psikoterapi, klinik psikoloji içerisinde merkezi bir konum elde edememiştir. Bugün klinik psikoloji için temel olan konular (psikoterapiye verilen önem, özel klinik uygulamaları vb.)alanımızın kurucuları için merkezi bir öneme sahip olmamıştır.

İkinci Dünya savaşı ve bu savaşın yan etkileri, klinik psikoloji, psikiyatri ve psikoterapi kurumları arasındaki ilişkileri temelinden değiştirdi. II. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında askeri personel için ruh sağlığı hizmetlerine olan talep inanılmaz bir biçimde arttı. Savaştan dönen ve psikiyatrik veya mesleki ve kişisel uyum problemleri gösteren binlerce askerin yeniden uyumunu sağlamak amacıyla Gaziler Hastanesi (Veterans Administration), psikiyatri bölümlerini bünyesindeki tıbbi merkezlere bağlayarak klinik psikoloji stajyerliğini başlattı ve böylece psikiyatrik yardım olanakları sağlamış oldu. Burada eğitim konferansları düzenlendi, psikolojik araştırmalara destek verildi ve ruh sağlığı alanında çalışan yeni elemanlar kurumun bünyesine katıldı.

Gaziler Hastanesi’nin klinik psikologlarla ilgili iki yaklaşımı, alanın gelişiminde çok etkili oldu. Bu kurum, klinik psikologların kuruma girişi için doktora derecesi koşulunu koydu. Bu, böyle bir sistemin hastane temelli olması ve klinik psikologların da bu sistemin bir parçası olarak görülme arzuları göz önüne alındığında şaşırtıcı değildi. Buna ek olarak Gaziler Hastanesi, klinik psikologların doktora eğitimi için de bütçeden pay ayırdı.

Bin dokuz yüz kırklarda pek çok klinik psikolog bu hastanelerde ilk psikoterapi deneyimlerini kazandılar. Bununla birlikte, klinik psikologlara bu askeri hastanelerde verilen eğitim doğrudan psikoterapi yönelimli bir eğitim değildi. Miller’in aktardığına göre burada klinik psikologlara verilen eğitim, psikometri, kişilik kuramları, yetenek ve zeka testleri ve de tanıya yönelik görüşme gibi konularda psikologların yeteneklerini geliştirmeye ağırlık veren bir eğitimdi. Ayrıca ruh sağlığı ile ilişkili araştırmalar konusunda da cesaretlendirildiler. Psikoterapi, stajyerlik eğitiminin ancak son döneminde yer alıyordu ve son dönemde de psikolog yalnızca bir psikiyatristin uygun görmesi ve süpervizyon vermesi koşuluyla psikoterapi uygulaması yapabiliyordu. Bu durum askeri hastaneler dışındaki tıbbi merkezlerde de aynı idi.

Amerikan Psikoloji Derneği (APA)’nin klinik psikoloji eğitiminden sorumlu olan komitesi de psikoterapiyi klinik psikologların merkezi bir aktivitesi olarak görmüyordu. Bu komite, klinik psikologların önce bilim adamı, daha sonra klinisyen olmaları amacını taşıyan bir eğitim programı planladı ve klinik psikologları bu program çerçevesinde bir araya getirdi. Bu eğitim programında, araştırma, tanı ve psikolojinin genel ilkeleri, en az psikoterapi teknikleri kadar önem taşıyordu. Komite, klinik psikologların psikoterapiyi bağımsız olarak yapmaları yerine, içinde psikiyatristlerin de bulunduğu bir tedavi grubu içerisindeyken yapmaları gerektiği görüşünü savunuyordu.

Komitenin bu görüşüne rağmen bazı psikologlar, psikoterapinin kendilerinin merkezi aktiviteleri olmasını istiyorlardı ve bir psikiyatristin süpervizyonu altında çalışmak istemiyorlardı. Saroson (1981) ve Shakow (1978)’a göre, klinik psikologların psikoterapide daha geniş ve bağımsız bir rol elde etme çabaları, maddi kazanç ve profesyonel statü arzularından kaynaklanmaktaydı. Aslında daha özgeci kaygılar, bazı psikologların, psikoterapi üzerinde psikiyatrinin egemenliğinin yine psikiyatrinin işine yarayacağına olan inançlarından kaynaklanıyordu. Psikoterapi üzerinde psikiyatrinin egemenliği, yeterli hizmeti verebilecek servis sayısının bulunmaması nedeniyle toplum için zararlıydı.

Her ne kadar psikiyatristlerin psikoterapide klinik psikologlara oranla daha etkili oldukları ile ilgili bir kanıt yoksa da, psikiyatri psikoterapi üzerindeki tekelini mücadele ederek zorla korudu. Bazı psikiyatristler psikoterapi yapmak için yeterli eğitimi ve süpervizyonu olmayan profesyonellerin psikoterapi yapmasının etik olmayacağı görüşünü savundular. Şüphesiz ki bazı psikiyatristler de hasta için zararlı olacağı gerekçesiyle bu görüşe karşıydılar. 1950’lerin sonunda klinik psikologlar, psikiyatristlerin psikoterapi üzerindeki tekelini kırdılar ve APA’nın klinik psikolog olan 12 üyesi tanı koyucu rollerinden sıyrılarak bağımsız olarak psikoterapi yapmaya başladılar.

Bin dokuz yüz kırk ve 1950 arasındaki dönemde klinik psikolojinin psikoterapi konusunda verdiği mücadelede unutulmaması gereken birkaç önemli tarihi ders vardır. Klinik psikolojinin psikoterapi alanında yükselmesine karşı gelen psikiyatrinin çabası, örneğin gelecekte profesyonel birliklerin oluşturulabilmesinde rol oynayan genel ilginin oluşmasına engel olabilirdi. Geçmişe baktığımızda, psikiyatri psikoterapi üzerindeki tekelini aşırı derecede korumuş ve elinde tutmaya çalışmıştır. Bu davranış, modern bakış açısıyla değerlendirilecek olursa, kendini korumaya yönelik bir davranış olarak kabul edilebilir.

Tarihsel açıdan ikinci önemli nokta, Gaziler Hastanesi’nin, kararlarına destek sağlayacak geniş bir araştırma literatürü bulunmamasına rağmen, klinik psikologlar için eğitim dereceleri kararlaştırmalarıdır. Psikoterapinin sonucu ve kalitesi üzerinde, uygulayıcının derecesi ve eğitiminin etkisi ile ilgili verilerin bulunmaması ve Gaziler Hastanesi’ndeki klinik psikoloji bizi şu noktaya getirmiştir: Klinik tedavi bir doktora derecesi gerektirmektedir. Klinik psikoloji alanındaki doktora derecesi ve psikoterapi arasındaki ilişki, kutsal bir ilişki değil, elli yıl önce konmuş siyasi bir karardır ve bu kararın geçerli verileri yoktur. Gelecekte de bu karara bağlı kalmak insan refahı için harcanacak olan potansiyelimizi geliştirmemize engel olabilir. Bizim alanımızın psikoterapi deneyimi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Gaziler Hastanesi’nin psikologları bu işin içine itmesi ile başlamış, bu tarihten sonra da kaynakları ve toplum içindeki yeri giderek yükselmeye, değer kazanmaya başlamıştır. Federal hükümet çok sayıdaki meslek elemanına ücret ödemiş ve meslek, hükümetin bu kaynak ve uygulamalarından anlamlı düzeyde etkilenmiştir.

Psikiyatri ve Psikoloji İçin Yeni Düzenin Sonuçları

Askerler Birliği’nin programları ve diğer federal programlar 1946 yılında Ulusal Ruh Sağlığı Örgütü tarafından onaylanmıştır. Bu durum hem psikiyatrinin hem de psikolojinin kişiliklerini geliştirmeleri açısından yararlı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde psikiyatri, tıbbın diğer dallarına oranla daha az ilgi görmekteydi. Fakat savaş sonrasındaki yıllarda hem ücreti hem de prestiji arttı ve çok sayıda başarılı tıp öğrencisi psikiyatri eğitimini tercih etti. Bu değişiklikten klinik psikoloji de yararlandı. 1946'da Gaziler Hastanesi'nin klinik psikolojideki ilk eğitim programları 200 kişiye ulaştı. On bir yıl sonra bu kurumlar 733 klinik psikoloğu çalıştırdı ve 775 kişiyi eğitti. Gaziler Hastanesi İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze dek en çok psikolog istihdam eden kurumlardan biridir.

Her ne kadar psikoterapi yalnızca klinik psikolojinin ilgi alanı olmadıysa da, klinik psikolojiyi yaşama geçiren temel bir aktivite haline geldi. APA’nın 1960 ve 1986 yılları arasında üyeleri ile gerçekleştirdiği bir tarama çalışması sonucuna göre, klinik psikologların en sık gerçekleştirdikleri profesyonel aktivite psikoterapidir. 1991 yılında yapılan tarama çalışmasında ise psikoterapi klinik psikologların en sık gerçekleştirdikleri ikinci profesyonel aktivitedir. Bu durum, psikoterapiye olan ilginin hala yüksek düzeyde olduğunu gösterir.

APA, büyüme ve etki konusunda, klinik psikolojinin psikoterapinin yaygınlaştırılması konusundaki artan rolünden yararlandı. APA, bu yüzyılın ilk çeyreğinde yavaş yavaş büyüdü, ancak üye sayısının hızla artması büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki yıllarda oldu. Bu büyümenin lokomotifi ise klinik psikologlardı.

Yukarıda profesyonel kurumların tarihçeleri ile ilgili olarak aktarılanlardan da anlaşılacağı gibi, bu profesyonel kurumların psikoterapiyi teşvik etmiş olmaları klinik psikologlar ve APA için yararlı olmuş; psikoterapi psikolojinin topluma yararlı olmasının en iyi yolu olarak görülmüştür. Fakat klinik psikologlar zamanlarının ve enerjilerinin büyük bir bölümünü bu işe harcamaya, diğer aktiviteler için zaman ayırmamaya başlamışlardır. Darley ve Wolfle (1946), federal hükümetten ruh sağlığı hizmetlerine ayrılan finansal kaynaklar ile ilgili olarak yerinde bir uyarıda bulunmuşlar ve bu durumun uygulamalı psikolojinin yalnızca klinik ve terapötik aktiviteler ile tanımlanması yolunda bir eğilime neden olabileceğini; bunun da psikologların gerçekleştirmeleri gereken diğer araştırma ve uygulama aktivitelerine zarar verebileceğini belirtmişlerdir.

Psikoterapinin toplumun yalnızca küçük bir bölümüne ulaşabildiğine şüphe yoktur. Klinik psikologların psikoterapiyi merkezi uğraşları olarak ele almaları, toplumun yalnızca küçük bir bölümüne yardım edebilmeleri anlamına gelir. Fakat farklı alanlara odaklanmak, psikoloji bilgilerimizi insan problemleri ile ilgili olarak kullanabileceğimiz daha etkili yolları bulmamıza yardımcı olabilir.

Eğer psikoterapi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ya da sonrasında, klinik psikologların diğer bazı yan aktivitelerinden biri olarak ele alınıp öyle kabul görseydi, bu durumda klinik psikologların topluma katkısının ne olabileceği konusunda spekülasyon yapmak ilginç olabilirdi. Bu durumda klinik psikologların merkezi aktiviteleri neler olabilirdi? Adli Psikoloji mi? Rehabilitasyon Psikolojisi mi? Önleyici program geliştirme ve değerlendirme mi? Fiziksel sağlığı koruma mı?. Sayılan bu aktivitelerin hiçbiri değersiz aktiviteler değildir. Bu noktada, klinik psikolojinin psikoterapiye bağlanma nedenini tekrar gözden geçirmek önemlidir. Daha önce tarihsel gelişim anlatılırken de değinildiği gibi, para, iş imkanı ve prestij bu noktada önemlidir.

İnsan refahını sağlama açısından en iyi yolumuzun psikoterapiyi çekirdek aktivite olarak kabul etmek olduğunu varsayarsak, şüphesiz ki bu durumun alanımıza olan etkilerinin pozitif olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Sarason (1981) ise, psikoterapi uğraşının psikoloji üzerindeki negatif etkilerinin ihmal edilmiş olduğunu belirtmektedir. Sarason’un sık sık belirttiği gözlemlerine göre klinik psikologların dikkati güçlü bir şekilde psikoterapiye odaklanmıştır. Kişilerin problemlerine diğer yöntemlerle müdahale yolları daha az dikkat çekmektedir. Psikoterapi bireysel psikoloji içerisinde aşırı derecede önem verilen cezbedici bir alan ve hastalıklar için de bireysel tedavi en iyi yaklaşım olarak kabul edilmektedir. Önleyici müdahaleler ve insan davranışının toplumsal düzeyi yeterince önemsenmemektedir.

Fox (1994) ise, klinik psikologların ruh sağlığı problemlerinin çözümü için bireysel psikoterapi üzerinde odaklanmalarının bedelini, politikacıların ve halkın kendilerini, sosyal politikalar ile ilgilenmeyen, görüşlerini belirtmeyen, toplumsal düzeydeki insan problemleri ile ilgilenmeyen kişiler olarak görmeleri ile ödediklerini belirtmektedir.

Sarason ve Fox’un, klinik psikologların psikoterapideki rollerinin azaltılması ile ilgili görüşü, onların bahçeden dağa sürülmeleri anlamına gelmemelidir. Eğer doktora düzeyindeki klinik psikologlar temel aktiviteleri olarak psikoterapi yapmaya itilmezlerse, odaklanmak istedikleri alana oryantasyonları konusunda yardımlar yapılabilir.

Psikiyatristler de halen psikoterapi ile ilgilenmektedirler fakat psikoterapideki rolleri sınırlanmıştır. Bilinçli kişiler, tanısal değerlendirme ve ilaç yazmak gibi yalnızca psikiyatristin yapabileceği işler dışındaki herhangi bir şey için psikiyatriste ödeme yapmak istememektedirler. Greenblatt ve Rodenhauser (1993), bu ilkenin, psikiyatristlerin hastane şefliği, klinik direktörlüğü, ruh sağlığı komisyon üyeliği gibi idari işleri ele almalarıyla daha da yerleştiğini belirtmektedirler.

Bu mali ve uygulamalı gerçekler psikiyatrinin profesyonel sosyalizasyonu üzerinde uzun dönemde karşılıklı etkiye sahiptiler. Psikoterapinin diğer yardımcı meslek gruplarına da açık olması, psikoterapiyi daha az prestijli, kazançlı ve çekici hale getirdi. Bir tıp fakültesinden mezun olan kişiler, kalp-damar cerrahisi veya pediatri ihtisası görüyor iseler, şüphesiz ki sosyal çalışmacılar ve diğer profesyoneller var iken, ayrıca bir de klinik aktiviteler için eğitim almaları güçtür. Bu belki de son yıllarda psikiyatri eğitimine başvuruların sayısındaki azalmanın temel nedenlerinden biri olabilir. Psikiyatrideki yavaş büyüme, düşük gelirli kişilerin ihtiyaç ve rollerinde artışa neden oldu. 1975’ten 1990’a kadar geçen süre içerisinde Amerikan psikiyatristlerinin sayısı yalnızca 10.000 civarında arttı. Bununla birlikte klinik psikolog sayısındaki artış 27.000, aile ve evlilik danışmanlarının sayısındaki artış 34.000, klinik-sosyal çalışmacıların sayısındaki artış ise 55.000’dir.

Özetle, psikiyatrinin psikoterapiye olan ilgisinin uzun süreli sonuçları, kısa süreli ödüllerinden daha az ümit vericidir. Psikiyatrinin deneyimi, Amerikan ruh sağlığı servislerinde, kıdemli kıdemsiz kişilerin birlikte çalışması konusunda bir kararsızlık olduğunu göstermektedir. Fazla çalışma süreleri, kazançla ilgili kaygılar kıdemli kişileri kısıtlamakta, bir meslekdaş ile ortak çalışmak pahalıya gelmektedir. Aslında bu durum her zaman için geçerli değildir. Her ne kadar master düzeyindeki profesyoneller psikoterapinin çoğunu sonlandırabiliyorlarsa da, doktora düzeyindeki pek çok psikolog, kıdemsiz meslekdaşlarının süpervizörü olma ihtiyacını hissedecektir. Bu nedenle de doktoralı psikologlar psikoterapi alanında önemli bir rol oynamaktadırlar ve oynayacaklardır.

Cumming (1995)’in tahmini, yakın bir gelecekte ekonomik faktörlerin, psikoterapi yapan bazı psikologları bu işi iş dışında da yapmaya iteceği yönündedir ve psikiyatrinin son dönemdeki tarihi de bu tahmini destekler niteliktedir. Olanaklar ve kaynaklardaki bu bozulma klinik psikoloji doktora programlarının sayısı ya da uygulamalarının kalitesinde azalmaya neden olabilir. Bu durumlardan bazıları kaçınılmaz olabilir fakat psikiyatrinin son dönemlerdeki pozitif göstergelerine bakıldığında bir avuntu bulunabilir. Amerikan psikiyatrisindeki bugünkü enerji ve heyecan, psikiyatristlerin, psikoterapideki giderek azalan rolleri ile başa çıkabilmeleri ve araştırılacak yeni alanlar geliştirebilmeleri ile bağlantılıdır. Eğer psikoterapi halen daha tek yetki alanı olarak göz önünde tutulur ve psikiyatrinin rasyoneli olarak tanımlanırsa, psikiyatristlerin beyin tasvirine (imaging), psikotropik ilaçla tedavinin geliştirilmesine ve genetik çalışmalara olan katkıları hızlı bir biçimde gelişemez.

Bugünkü Değişim

Doktoralı klinik psikologların, önceleri daha yüksek ücretlerle çalışan profesyonellerin kontrolü altındaki psikoterapi kurumlarında görev almalarına benzer şekilde, yüksek lisans düzeyli psikolojik danışmanlar ve sosyal çalışmacılar da klinik uygulamada klinik psikologlarla birlikte çalışmaya başlamışlardır. Klinik psikologların bir zamanlar psikiyatristlerin kontrolünde olması gibi, danışmanlar da sıklıkla süpervizyon için doktoralı klinik psikologlara başvurmaya başlamışlardır. Bunun en önemli nedeni, bu uzmanların genellikle bağımsız çalışma lisansına sahip olamamalarıdır.

Bu konudaki tarihsel sürece bakılırsa, yüksek lisans düzeyli bu uzmanların, bir zamanlar doktoralı klinik psikologların yaptığı gibi daha fazla özerklik için mücadele etmeleri beklenebilir. Doktoralı klinik psikologlar ve onların mesleki örgütleri de bu mücadeleye karşı direneceklerdir. Bu süreçte klinik psikologlar, psikiyatristlerin karşılaşmadığı üç engelle karşılaşacaklardır. Her şeyden önce, bu konudaki tartışmalar, politikacıların ve kamuoyunun bu alandaki profesyonellerin rolü konusunda yeterli ve ciddi bir bilgiye sahip olmadıkları bir ortamda gerçekleşecektir. İkincisi, bu alana ayrılan kaynaklar giderek azalmaktadır. Son olarak da, yüksek lisans düzeyli bu uzmanlar, psikologların kendilerinin tasarladığı eğitimi profesyonel olmayan danışmanların da almasının, psikoterapinin etkinliğini azaltmayacağı görüşünü ileri süreceklerdir.

Bugün yaşanan değişimde ekonomik faktörler de etkilidir. 1980’lerin sonlarından beri ruh sağlığı hizmetleri oldukça masraflı hale gelmiştir. Bu nedenle Koruyucu Sağlık Örgütleri (Health Maintenance Organizations) ruh sağlığı hizmetlerini sağlamada yüksek lisans düzeyli danışmanları yaygın olarak kullanmaya başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi, Gaziler Hastanesi’nin klinik psikoloji ve psikoterapinin kaderinde yine önemli bir rolü olacaktır. Tüm diğer devlete bağlı kurumlar gibi, bu kurum da giderlerini azaltması yönündeki baskıyla karşı karşıyadır. Bu baskılar sonucunda, bu kurumda çalışan psikologların sayısını azaltma ve doktoralı klinik psikologlarca yürütülen hizmetlerin daha düşük ücretlerle çalışan ve daha az eğitimli uzmanlarca verilmesi yoluna gidilmesi önerilmiştir. Gaziler Hastanesi’nin çok sayıda klinik psikolog çalıştırmasından dolayı, bu kurumun yapacağı bir değişiklik alanda çok önemli bir etkiye sahip olacaktır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra klinik psikologların prestijini ve ekonomik kaynaklarını artıran bu kurum şimdi de tüm bu değişimleri tersine çevirme gücüne sahiptir.

Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, sorulacak en iyi soru “klinik psikologlar yaşanan bu değişimle etkin olarak başa çıkmak ve insan refahına olumlu katkılar yapmaya devam etmek için ne yapabilirler?” olmalıdır. Makalenin sonuç bölümünde bu soruya yanıt aranmaktadır.

Alternatifler Evrenini Yeniden Açmak

Pek çok psikolog yaşanan değişimler nedeniyle klinik psikologların ruh sağlığı hizmetlerindeki rolünün kısa süreli terapiler, süpervizyon ve değerlendirmeyle sınırlanacağı endişesini taşımaktadırlar. Bunun sonucunda da daha kısıtlı bir iş sahası, düşük ücretler ve prestij, gençlerin daha az tercih edeceği bir uzmanlık alanı olma gelecektir.

Krizle başa çıkma konusundaki literatür bize, kaçınılmaz değişikliklere verilen ortak tepkinin ‘inkar’ olduğunu göstermektedir. Bazı klinik psikologlar şüphesiz bu olumsuzluklarla mücadele edeceklerdir. Amerikan psikiyatrisi konusundaki deneyimler, bu başa çıkma stratejisinin kısa süreli kazançlar getireceğini gösterse de, bu olumsuzlukların etkilerini yavaşlatmaktan öteye geçemeyecek ve süreç ilerledikçe psikolojinin kamuoyundaki güvenilirliğini sarsacaktır.

Mevcut krize verilecek bir başka uygun olmayan tepki de ‘ümitsizlik’tir. Bazı klinik psikologlar mevcut duruma klinik psikolojinin sonu olarak bakmaktadırlar. Alanımızın İkinci Dünya Savaşı öncesi tarihinin de işaret ettiği gibi, klinik psikologlar psikoterapi alanına girmeden çok önce de insan yaşamını daha iyiye götürecek çalışmalar yapmaktaydılar. Ayrıca, psikoterapi alanın temel bir etkinliği haline geldikten sonra da pek çok klinik psikolog, klinik psikolojinin toplum üzerinde yaratabileceği olumlu etkiler konusunda alternatif bakış açıları geliştirmiş ve uygulamışlardır. Ümitsizliğin yerine, geliştirdiğimiz ve geliştireceğimiz yeni müdahale yöntemleri üzerinde daha çok durursak, insan yaşamına yapabileceğimiz katkılar daha çeşitli ve etkili olacaktır.

Klinik psikologlar için en etkili başa çıkma yolu bilişsel yeniden değerlendirme (cognitive reappraisal) olacaktır. Shakow (1965) ve Sarason (1981) klinik psikoloji için “alternatifler evreni”nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tam olarak keşfedilmediğini, çünkü psikoterapi ile belirlenen kaynaklar ve prestijin hayal gücümüzü sınırlandırdığını ifade etmişlerdir. Doktoralı klinik psikologların psikoterapideki rolünün giderek azalması, alternatifler evrenimizi genişletmemiz için bir fırsat olabilir. Bunun yanı sıra, amacın toplumun refahını artırmak için psikoloji bilgisini kullanmak olduğu bir alanda temel aktivitenin ne olması gerektiğinin araştırılması zorunluluğu da bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Sarason (1981) “eğer psikoterapi yapmayacaksak ne yapacağız?” benzeri sorularla psikolojinin alternatiflerinin genişletilmesi yönünde teşvik edici olmuştur. Sarason’un bu soruya verdiği yanıtlar da aynı doğrultuda etkilidir. İlk olarak, bireysel tedavi yoluyla insanlara yardım edebilmemize rağmen, koruyucu toplumsal yaklaşımın değerini de unutmamamız gerektiğini vurgulamıştır. İkincisi, psikologların toplumsal kurumların (örneğin, devlet okulları) gelişimi için yapacakları uygulamalarla, psikoterapiyle yaptıklarından daha fazlasını yapabileceklerini belirtmiştir. Son olarak da, klinik psikoloji için klinik hekimlik geleneği model alındığında, klinik psikologların kendi katkılarını yapabilmeleri için tıbbi kurumların bazı dezavantajlarını da yüklenmiş olacaklarını hatırlatmıştır.

Sarason’un bazı temaları, Levy’nin klinik psikoloji eğitimindeki değişiklikler için önerdikleriyle uyumlu görünmektedir. Levy, klinik psikoloji ve ilgili alanlarda eğitim ve uygulamanın bireysel psikoterapi yerine “insan hizmetleri psikolojisi” kavramı çerçevesinde organize edildiğinde daha üretken olacağını vurgulamıştır. İnsan hizmetlerine yönelik bir alan klinik psikoloji, sosyal psikoloji, danışma ve sağlık psikolojisi alanları arasındaki yapay ayrımları kaldırarak sosyal-toplumsal, psiko- davranışsal ve biyopsikolojik düzeylerdeki müdahalelerde daha eşit ağırlığa sahip olmalarını sağlayacaktır. Ayrıca bireysel ruh sağlığı ve psikoterapi, yerini toplumsal düzeyde insan refahını artırmak için psikoloji bilgisini kullanmaya bırakacaktır.

Bireysel tedaviden başka bir aktivite ile de uğraşmanın yararları, aynı zamanda klinik psikolojinin fiziksel sağlığın artırılmasına yönelik katkıları konusundaki analizlerde de vurgulanmıştır. Klinik psikoloji, sağlık alanına da önemli katkılar yapmıştır. Pek çok bulaşıcı hastalık, davranışı, yaşam tarzını ve sağlıkla ilgili tutumları değiştirmeye yönelik müdahaleler sonucu önlenebilmektedir. Dolayısıyla klinik psikolojinin katkılarını yalnızca ruh sağlığı alanı ile sınırlı tutmamak gerekmektedir.

Sonuç olarak, geçmişte asılı kalmamalıyız, ama geçmişte yaşananlardan öğrendiklerimiz olmalı. Bu makalede yapılan tarihsel analiz ve önerilen başa çıkma stratejilerinin klinik psikologlar için bir hareket noktası olabilmesi umut edilmektedir.

Kaynak: Humphreys, K. (1996). Clinical Psychologists as psychotherapists: History, future and alternatives. American Psychologist, 51, 190-197.


Özet Çeviri: Yrd. Doç. Dr. Ayşegül Durak Batıgün ve Uzm. Psk. Banu Yılmaz

Psikolojinin Üstadları -fotoğraf-



11 Şubat 2008 Pazartesi

Spor Psikolojisi

Spor Psikolojisi

Egzersiz ve spor psikolojisi şu anda, pek çok farklı bakış açısı nedeni ile doğasının kolayca açıklanamayacağı bir alan gibi görünmektedir. Bu karmaşıklık sadece kavramsal tanımlamalardan değil, aynı zamanda spor psikoloğunun üstlenmesi gereken rollerden de kaynaklanmaktadır. Pek çok yazar spor psikolojisine ilişkin olarak farklı tanımlar yapmıştır. Bu tanımlar, spor psikolojisini spor bilimlerinin ya da psikolojinin alt alanı şeklinde ele alma ile ilgili olarak değişiklikler göstermektedir. Alderman (1980) spor psikolojisini "sporun insan davranışları üzerine etkisi" şeklinde açıklarken; Gill (1986) "spor ortamında insan davranışları ile ilgili sorulara yanıt bulmaya çalışan spor ve egzersiz biliminin bir alt alanı" olarak açıklamaktadır. Bunlara karşın Cox (1994) "psikoloji ilkelerinin spor ortamına uygulanmasını içeren bir alan olarak", Singer (1978) ise "spor branşlarına ve spor ortamına uygulanan psikoloji bilimi" olarak tanımlamaktadır.

Spor psikolojisi, gelişimsel spor psikolojisi, psikofizyolojik spor psikolojisi ve bilişsel spor psikolojisi gibi alt alanlara bölünmeye çalışılmıştır (Cratty, 1982; Duda, 1987; Hatfield ve Landers, 1983; Straub ve Willims, 1983). Bu karmaşa nedeni ile , Dishman (1983) gibi bir kısım spor psikoloğu, kaçınılmaz olarak spor psikolojisinin kimlik krizi içinde olduğunu belirtmişlerdir.

Spor psikolojisini kavramsallaştırabilmek için bu çerçevede spor olgusunu açmak yararlı olacaktır. Günümüzde spor iki farklı biçimde ele alınmakta ve işlev görmektedir. Bunlardan Elit Spor denilen performans sporu, varolan performansı aşmak amacı ile yapılır ve müsabaka kazanmanın temel olduğu yaklaşımı temsil eder. Spor bu biçimi ile ulusal kahramanların yaratılması, tüm dünyanın tanıdığı süper yeteneklerin oluşması ile "daha hızlı, daha yükseğe, daha kuvvetli" ilkesine ulaşmaya çalışır. Diğer yaklaşım biçimiyle Rekreasyon Sporu, bireylerin kendilerini yeniden yaratmalarını, sağlıklarına kavuşmalarını, yaşam kalitelerini yükseltmelerini ve yabancılaşmadan kurtulmalarını sağlamak amacı ile yapılan "herkes için spor" sloganında kristalleşen spor anlayışıdır.

Spor bugünkü yapılış biçimine, ilk toplumlardan modern toplumlara doğru olan değişim içinde yaşam biçimi olma, estetik ve fizik güzellikleri yakalama, elitlere eğlence kaynağı olma, savaşlara hazırlanma, soğuk savaşın aracı olma gibi bir kısım aşamaları geçerek gelmiştir. Bu değişim içinde spor, 20. yüzyıldan başlayarak, bilimsel çalışmalara açılmış, değişen toplumsal koşullar nedeniyle ekonomik bir yön kazanmaya başlamıştır. Bilim adamları, daha iyi sporcu yetiştirme ya da toplumsal yaşam içindeki rekabet ve ilerleyen teknik yaşama uyumu sağlama çabasının yanı sıra, insanın yaşam kalitesini yükseltebilme, stres ve depresyon ile başaçıkabilmesine yardımcı olma amacıyla da çalışmalar yapmaya başlamışlardır (Koruç ve Bayar, 1990). Başlangıç yıllarında spor egzersizi, spor biyomekaniği, spor hekimliği gibi alanlarda çalışmalar yapılmış ama sonra sporun gelişen ve büyüyen yapısı nedeniyle spor psikolojisi, spor sosyolojisi, spor pedagojisi, spor felsefesi gibi alanları da içine alan ve spor bilimleri adı verilen yeni bir bilim dalının oluşumu başlamıştır.

Sporun günümüzde, ekonomik yanı ile de ihmal edilemez bir fenomen olduğu açıktır. Spor, izleyeni, sağlık için spor yapanı ve yarışan sporcusu ile gerek reklamlardan, gerek basından, gerekse de sanayici ve yatırımcılardan büyük destek alarak olağanüstü bir ekonomik ivme kazanmış görünmektedir.

Spor bu denli büyük bir kurum olma yolunda ilerlerken, kaçınılmaz biçimde içine bilim adamlarını da alıp kendine özgü bir bilim dalının doğmasına yol açmıştır. Spor psikolojisinin egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olduğunu ileri süren beden eğitimi kökenli spor psikologları, psikoloji, fizyoloji, anatomi, biyomekanik ve sosyoloji gibi disiplinlerin spor ortamına uygulanması üzerinde değil, bu alana ilişkin bir kısım kavram üzerinde çalıştıklarını belirtmektedirler (Henry, 1981). Aynı düşünceyi paylaşan Gill (1986), Dishman (1983), Morgan (1989) gibi bir kısım uygulamacı, spor psikolojisinin spor biliminin bir parçası olduğunu desteklemektedir. Kimi araştımacılar ise spor ve egzersiz bilimini çok disiplinli bir alan olarak ele alıp, bu alanı oluşturan alt alanların kuram ve kavramlarının birbirinden ayrılabileceğini belirtmektedir (Gill, 1986). Spora özgü olguları anlayabilmek için spor ve egzersiz biliminde yeralan diğer disiplinlerden gelecek bilgiye de gereksinim olduğunu öne süren araştırmacılar vardır (Feltz, 1989; Morgan, 1989). Psikoloji kökenli uygulamacılar ise, spor psikolojisinin kullandığı kuramların psikoloji kökenli olduğunu, psikolojinin kendine özgü kavramlarının bu alanda kullanıldığını ve sporcuya müdahale için klinik ya da psikolojik danışmanlık türünde bir eğitime gereksinim olduğunu ileri sürmektedirler (Anshel, 1992; Goldstein, 1979; Mahoney, 1985; Martens, 1987).

Spor psikolojisi ister psikolojinin, ister egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olarak ele alınsın, her ikisinde de varılan nokta önemlidir; ancak bakış açısı kişinin çalışma alanını belirlemektedir. Örneğin; spor psikolojisi, psikolojinin alt alanı olarak ele alınırsa spor ve egzersiz psikolojisinin kuramlarının ve ilkelerinin uygulanması önem kazanır. Egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olarak ele alındığında ise genellikle spor ortamındaki davranışların belirlenmesine ve açıklanmasına odaklanılır (Feltz, 1994).

Spor psikolojisi görüldüğü gibi ya egzersiz ve spor bilimlerinin ya da psikolojinin alt alanı olarak ele alınmaktadır. Bunu daha net olarak ortaya koyabilmek için spor psikologunun rolü ve niteliğini de gözden geçirmek gerekecektir. Spor psikoloğunun iki ana rolünden bahsedilebilir. İlki akademisyen ve araştırmacı rolü, diğeri ise uygulamacı rolüdür.

Nideffer ve arkadaşları (1980), spor psikoloğunun uygulamacı rolünün, performansı geliştirici programlar üretmek, psikolojik değerlendirme tekniklerini kullanmak, bunalımı önleyici servis hizmetleri vermek, antrenörler ve sporla doğrudan ilgili olan diğer kişiler için programlar geliştirip, danışmanlık hizmetleri vermek olduğunu belirtmektedirler. Bull’a (1993) göre spor psikoloğunun uygulamacı rolü performansı arttırmak ve takım içinde iyi bir havanın yakalanmasına yardımcı olmaktır. Spor psikoloğu bu rolü ile sporculara müsabaka stresi ve müsabaka kaygısı ile başaçıkma stratejilerini öğretmeli, konsantrasyonu geliştirmeli, takımın güdülenme düzeyini yükseltmeli ve güdülenmenin devam etmesini, kendine güvenin artmasını sağlayabilmelidir.

Yine spor ortamlarında hızla artan bir kısım klinik problem söz konusudur. Alkol ve ilaç kullanımı, ilişki bozuklukları, yeme bozuklukları ve şiddetli depresyon gibi durumlara müdahale edebilmek için spor psikoloğunun klinik psikoloji eğitimi alması söz konusudur. Bull (1993), klinik eğitim almış spor psikoloğunun rolünün çok belirgin olmadığını ileri sürmektedir. Tüm spor dallarındaki sporcuların zihinsel nitelikli çalışmalardan daha fazla yararlandıklarını, buna karşın klinik yardım isteyenlerin sayısının çok az olduğunu bu nedenle daha az klinik eğitimli psikoloğa gereksinim olduğunu ileri sürmektedir. Heyman (1987) ise spor psikologlarının sadece normal popülasyonla çalışmadıklarını aynı zamanda duygusal bozuklukları, yeme ve ilaç kullanma gibi sorunları olan sporcular ile de uğraştıklarını belirtmektedir. Anshel (1992) tüm spor ortamındaki müdahaleler düşünüldüğünde klinik ya da psikolojik danışmanlık eğitimi almış spor psikologlarına gereksinim olduğunu; müsabaka stresi ve müsabaka kaygısı ile başaçıkabilme yollarının ya da pek çok bilişsel sürecin, klinik psikoloji eğitimli bir uzman tarafından uygulanmasının daha doğru olduğunu belirtmektedir.

Son yıllarda ise, spor psikoloğunun bu iki rolünün birbiri içine geçebileceği şeklinde görüşler de ortaya atılmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Olimpiyat Komitesi (U.S.O.K.) ve Amerikan Psikologlar Birliğinin (A.P.A) ortak yürüttükleri bir tarama çalışması sonucunda, spor psikologlarının rolü üç başlık altında toplanmıştır. Danışmanlık rolü, eğitimci rolü ve araştırmacı rolü (May, 1986; Weinderg ve Gould, 1995).

Spor psikoloğunun rolleri arasında, araştırmacılık çok küçükmüş gibi görünmesine karşın önemlidir. Araştırmacı spor psikologları, sporda davranış ve performansı etkileyen faktörleri araştırmaktadırlar. Bu çalışmalar kimi zaman laboratuvarda kimi zaman spor salonlarında kimi zaman da müsabakaların yapıldığı ortamlarda ya da soyunma odalarında yapılmaktadır. Bunun için de pek çok araç ve gerece gereksinim duyulmaktadır. Bu araçların önemli bir bölümü genel ya da klinik psikolojinin kullandığı araçlardır. Spora özgü olarak geliştirilmiş araç sayısı ise henüz çok azdır.

Spor Psikolojisinin Araştırma Yöntemleri

Spor psikoloğunun araştırmacı, eğitimci ve danışman rollerini yerine getirirken ne tür bilimsel yöntemler kullanacağı sorusu uzun zamandır tartışılmaktadır. Başlangıçta sosyal psikolojinin kendine özgü araştırma yöntemleri kullanılmıştır (İso-Ahola ve Hatfielt, 1986). Morgan (1980) bunu "spor psikolojisinin, genel psikolojiye paralel yöntemler kullanması kaçınılmazdır" şeklinde açıklamaktadır. Spor psikolojisinin genel gelişim çizgisine bakıldığında da 1950-1965 yılları arasında daha çok kişilikle ilgili çalışmalar yapıldığı, bunun da genel psikolojide o yıllar arasında moda olan treyt yaklaşımı ile uyum içinde olduğu görülebilir (Lander,1983). Daha sonraki on yıl içinde sosyal analiz yaklaşımları çerçevesinde genel psikolojinin ya da sosyal psikolojinin bir kuramı ele alınarak bunun spor içinde uygulanması şeklindeki çalışmalar ön plana çıkmıştır. 1970’lerden günümüze doğru gelen çalışmalarda ise psikolojinin ve sporun öncülerinden etkilenilmiştir. İso-Ahola ve Hatfield (1986), spor psikolojisinin bu süreçler içinde kendine özgü araştırma yöntemleri oluşturma çabası içine girdiğini bunun sonucu olarak iki başlık altında toplanabilecek araştırma yöntemleri saptadığını belirtmektedir. Bunlar; deneysel araştırmalar (laboratuvar deneyleri ve alan deneyleri) ile deneysel olmayan araştırmalar (alan çalışmaları, survey ve arşiv çalışmaları).

Spor psikolojisi bu yöntemler aracılığı ile üç uygulama alanı başlatmıştır. Bu alanlar, performansı arttırma, öğrenmeyi hızlandırma ve performansın önündeki psişik engelleri ortadan kaldırma uygulamalarıdır (Mahoney ve Suinn, 1986; May, 1986). Performansı arttırma uygulamaları, sporcu kişiliği ile ilgili olarak yapılan çalışmaları, güdüleme uygulamalarını, konsantrasyon ve dikkat çalışmalarını, özel müsabaka stratejilerini vb. kapsamaktadır. Öğrenmeyi hızlandırıcı spor psikolojisi uygulamaları ise özellikle zihinsel antrenmanlar aracılığı ile sporcuların beceri öğrenmelerini arttırıcı uygulamalar olarak ele alınmaktadır. Son uygulama alanında performansa engel olan psişik öğelerin ortadan kaldırılması uygulamaları bulunmaktadır. Bu başlık altında, müsabaka kaygısı, müsabaka stresi, gerginlik, heyecan, yoğun antrenman, tükenmişlik gibi durumlar ile başaçıkma ve otomatik canlılık düzeyinin ayarlanması çalışmaları yer almaktadır.

Uygulama alanları ve spor psikoloğunun üstlenmesi gereken rollere yukarıda değinildi. Bunların yerine getirilebilmesi için spor psikoloğunun eğitiminin ne olması gerektiği üzerinde de durulmalıdır.

Spor Psikoloğunun Eğitimi

Spor psikoloğu üç uygulama alanında üç farklı rolü yerine getirmeye çalışmaktadır. Bu rol ve uygulama içinde hem sporun hem de psikolojinin iyi bilinmesi gereği ortaya çıkmaktadır. USOK (1983), Clarke (1984) ve Heyman (1984) spor psikoloğunun psikoloji eğitimi almış olmasının ve bunun bir zorunluk olarak düşünülmesinin gerektiğini, ama spor ve egzersiz alanından gelen uygulamacıların da isterlerse psikoloji ile ilgili bir eğitim alarak bunu yürütebileceklerini belirtmişlerdir. Fakat Anshel (1992) spor psikoloğunun kesinlikle klinik psikoloji eğitimli olması gerektiğini belirtmektedir. Anshel’e yanıt olarak Zaichkowsky ve Perna (1992), spor psikolojisi için klinik eğitime gerek olmadığını spor bilimlerini biliyor ve insan davranışlarını anlayabiliyor olmanın yeterli olduğunu, bunun için de sonradan eğitimle psikolojinin kuram ve ilkelerinin öğrenilebileceğini belirtmişlerdir. Anshel (1993) bunu yeniden yanıtlayarak spor psikologlarının psikolojik danışmanlık görevi üstlendiklerini, uygulamacı olabilmek için bu alana ilişkin yeterince bilgi birikimine gerek olduğunu, psikolojide klinik uygulamaların ya da psikolojik danışmanlığın usta çırak ilişkisi yolu ile kazanıldığını bu nedenle de sadece psikolojinin kuram ve ilkelerini bilmenin bunu sağlayamayacağını belirtmiştir.

Klinik kökenli bir uygulamacı olan May (1986), psikoloji kökenli olan uygulamacıların spor ve egzersiz bilimlerine ilişkin eğitim, spor ve egzersiz bilimlerinden gelenlerin klinik ve psikolojik danışmanlık eğitimi, psikiyatri kökenli olanların da spor ve egzersiz eğitimi almaları gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşım biçiminde verilecek eğitim, lisans düzeyinde bir eğitimi değil, lisansüstü ve doktora eğitimini içermektedir. Bu çerçevede spor psikoloğunun eğitimi için A.A.A.S.P. - The Association for the Advancement of Applied Sport Psychology- (1991) şu öneride bulunmaktadır: Spor psikolojisi içinde klinik ya da psikolojik danışmanlık, sosyal psikoloji, psikofizyoloji, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, kişilik psikolojisi, bilişsel psikoloji ve psikopataloji gibi psikoloji alanlarına gereksinim vardır. Spor ve egzersiz için de biyomekanik, antrenman, hareket bilimi, egzersiz fizyolojisi, spor tıbbı, spor pedagojisi, spor sosyolojisi, motor öğrenme ve motor gelişim alanlarının bilinmesine gereksinim vardır (Akt. Weinberg ve Gould, 1995).

Spor psikolojisi bu şekli ile ele alındığında 1960-1970 yıllarının sosyal psikoloji alanını anımsatmaktadır. Bu alanda da toplum bilimciler ve psikologlar farklı tanımlar ortaya koymuşlardır (Feltz, 1994). Sosyal psikolojide psikolojinin geleneksel yapısı açısından bakıldığında birey temel alınırken, toplumbilimsel köken ve toplumbilimsel gelenekler açısından grup ve toplumsal değişkenler vurgulanmaktadır. Son yıllarda bir uzlaşma olmuşsa da toplumdaki insanların doğası hakkında tamamen farklı sayıltıların ve derin ayrılıkların varlığını koruyacağı belirtilmektedir (McCall ve Simmsons, 1982). Spor psikolojisi bu bağlamda daha genç bir alan olarak ele alınmalı ve şu anda yaşadığı çalkantılar doğal görülmelidir.

Spor psikolojisinde henüz kendine özgü kuramlar yaratılamamıştır. Kuramlarının önemli bir bölümü psikolojinin alt alanlarının geliştirdiği kuramların ödünç kullanımı olarak görülmektedir (Dewar ve Horn,1994). Bu çerçevede spor psikolojisinin daha derinlemesine yapılan, kurama yönelik ve deneysel çalışmalara gereksinimi vardır.

Spor psikolojisindeki ilk araştırmalar 1897 yılında Norman Triplett tarafından yapılan çalışma ile başlamıştır. Bu çalışma aynı zamanda sosyal psikolojinin ilk deneysel çalışmaları arasında da kabul edilmektedir. Triplett bu çalışmada düşük performans gösteren bisikletçileri araştırmıştır. Diğer yarışmacıların varlığının, performansı kolaylaştırıcı ya da engelleyici etki yaptığını saptamıştır (Feltz, 1994). Spor psikolojisinin asıl çalışmaları 1910-1925 yılları arasında Coleman Griffit tarafından yapılmıştır. İlk spor psikolojisi laboratuvarının kurulması ve ilk lisansüstü eğitim de bu dönemde başlamıştır (Mahoney ve Suinn, 1986). 1960’lı yıllara değin spor psikolojisi daha çok motor öğrenme, kişilik ve psikomotor yeteneğin doğası üzerinde yoğunlaşmıştır. 1965 yılında yapılan Uluslararası Spor Psikolojisi Kongresi ile tüm dünya ülkelerindeki birikimlerin tartışılmasına ve deneyim aktarımına olanak sağlanmıştır (Bayar ve Koruç, 1990).

Şu andaki konumu ile spor psikolojisi farklı kökenlerden gelen bilim uygulamacılarının çalıştığı bir alan görünümü çizmektedir. Gerek ABD’de gerek Avrupa’da spor psikolojisine özgü kuruluşlar ve birlikler oluşmuş görünmektedir. Uluslararası Spor Psikologları Birliği (ISSP), Kuzey Amerika Spor Psikolojisi ve Fiziksel Etkinlikler Birliği (NASPSPA), Kanada Spor Psikolojisi ve Psikomotor Öğrenme Topluluğu (CSPLSP), Avrupa Spor Psikologları Federasyonu (FEPSAK) gibi spor psikolojisi toplulukları doğmuştur. Ama tüm ABD psikologlarını şemsiyesi altında toparlayan APA (American Psychological Association) 1986 yılında 47. bölümü olarak egzersiz ve spor psikolojisini kabul etmiştir (APA, 1996).

Ülkemizde henüz gerçek anlamda spor psikolojisi eğitimi veren bir birim bulunmamaktadır. Mantar hızı ile büyüyen beden eğitimi ve spor bölümleri bu alanda yetersiz kalmakta ve yanlış yönlendirilmektedir (Bayar ve Koruç, 1990).

Yazımı tamamlarken May (1986)’in şu sözlerini hatırlatmak istiyorum. "Spor psikolojisinin ciddi psikoloji eğitimi almış ve sporu tanıyan psikologlara gereksinimi vardır. Bu alanı yalnız bırakmayınız, bu alana sahip çıkınız."

Kaynaklar

Alderman, R.B. (1980). Sport psychology: Past present and future dilemmas. P. Klavola ve K.A.W. Eipper (Eds.) Psychology and sociological factors in Sport. Toronto: Üniversity of Toronto.
Anshel, M.H. (1992). The case agains the certification of sport psychologist : In search of the phantom expert. The Sport Psychologist, 6, 265-286.
Anshel, M.H. (1993). Against the certification of sport psychology consultants: A response to Zaichkowsky and Perma, The Sport Psychologist, 7, 344-353.
A.P.A. (1996). 1996 Membership Dues Statements. American Psychological Association 1996 Division Interest Form, 1-5.
Bayar,P., Koruç, Z. (1990). Geçmişten günümüze spor psikolojisi veTürkiye’de spor psikolojisinin konumu. Spor Bilimleri I. Ulusal Sempozyumu Bildirileri. Ankara : Hacettepe Üniversitesi, 102-110.
Bull, S.J. (1993). Sport psychology self-helf guide. Edinburgh: The Crowood Press.
Cox, R. (1994). Sport psychology concepts and applications. (2nd ed.). Wisconsin: WCB Brown & Benchmark Publishers.
Cratty, B.J. (1982). Psychology in contemporary sport. (2nd.ed.). London: Prentice- Hall, Inc. Englewood Cliffs, N.J.
Dever, A., Horn, T.S. (1994). A Critical analaysis of knowledge constraction in sport psychology. T. Horn (Ed.). Advances in sport psychology. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Dishman,R.K. (1983). Identity crises in North American sport psychology: Academics in professional issues. Journal of Sport Psychology, 5, 123-134.
Duda, J.L. (1987). Toward a developmental theory of children’s motivation in sport. Journal of Sport Psychology, 9, 130-145.
Feltz, D.L. (1989). Theorical research in sport psychology: From applied psychology toward sport science. J.S. Skinner., C.B. Corbin., D.M. Landers., P.E. Martin & C.L. Well (Eds.). Future directions in exercise and sport science research. Champaign : Human Kinetics Publishers.
Feltz, D.L. (1994). The natura of sport psychology. T. Horn (Ed.). Advances in sport psychology. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Gill, D.L. (1986). Pschological dinamics of sports. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Goldstein, J.H. (1979). Sports, game and play: Social and psychological viewpoints. Hillsdale, N.J. : Erlbaum.
Hatfield, B.D., Landers, D.M. (1983). Psychophysiology: A new direction for sport psychology. Journal of Sport Psychology, 5, 243-259.
Henry, F.M. (1981). Physical education: An academic disipline. G.A. Brooks (Ed.). Perspectives on the academic disipline of physical education. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Heyman, S. (1984). The developmental models for sport psychology: Examining the U.S.O.C. guidelines, Journal of Sport Psychology, 6, 125-132.
Heyman, S. (1987). Counseling and psychoterapy with athletes: special considerations, J.R. May., M.J. Anshel. Sport psychology: The psychological healt of the athlete. New York: PMA Publishers.
Iso-Ahola, S.E., Hatfield,B. (1986). Psychology of sport: A social psychological approach. Iowa: Brown Company Publishers.
Koruç, Z., Bayar, P. (1990). Kitle sporu ve spor psikolojisi. Spor ahlakı ve spor felsefesine yeni yaklaşımlar sempozyumu. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, 115- 118.
Landers, D.M. (1983). Whatever happened to theory testing in sport psychology ? Journal of Sport Psychology, 5, 135-151.
Mc Call, G.L., Simmson, J.L. (1982). Social psychology: A sociological approach. New York: Mac Millian
Mahoney, M. (1985). Open exchange and epistemic progress, American Psychologist, 40, 29-39.
Mahoney, M., Suinn, R.M. (1986). History and overwiew of modern sport psychology, The Clinical Psychologist, 39 (3), 77-81.
Martens, R. (1977). Sport competition anxiety test. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Martens, M. (1987). Science, knowledge and sport psychology. Sport psychologist, 1, 29-55.
Martens, M., Vealey, R.S., Burton, D. (1990). Competitive anxiety in sport. Champaign: Human Kinetics Publishers.
May, J.R. (1986). Sport psychology: Should psychologists become involved, The Clinical Psychologist, 39 (3), 77-81.
Morgan, W.P. (1980). The trait psychology controversy, Research Quarterly for Exercise and Sport, 51, 50-76.
Morgan, W.P. (1989). Sport psychology in its own context: A Recommendation for the future, J.S. Skinner., C.B. Corbin., D.M. Landers., P.E. Martin & C.L. Well (Eds.). Future directins in exercise and sport science research. pp. 97-110. Champaign: Human Kinmetics Publishers.
Nideffer, R. M. (1976). Test of attention and interpersonal style, Journal of Personality and Social Psychology, 34, 394-404.
Straub, W. F., Williams, M. J. (1983). Cognitive sport psychology. Lansing NY: Sport Science Association.
U.S.O.C. (1983). U.S.O.C. establishers guidelines for sport psychology services, Journal of Sport Psychology, 5, 4-7.
Weinberg, S. R., Gould, D. (1995). Foundation of sport and exercise psychology Champaign:Human Kinetics Publishers.
Zaichkowsky, L.D., Perna, F.M. (1992). Certification of consultants in sport psychology: A rebuttal to Anshel, The Sport Psychologist, 6, 287-296.


Dr. Ziya Koruç