psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2009 Pazar

Sartre ve Freud

Sartre ve Freud

Bilinçdışının psyche'yi açıklama doğrultusunda bir kuramın temeli olamıyacağını, daha 1939'da, Esquisse d'une Théorie des Emotions'da [bundan sonra Esquisse diye anılacak] belirtmişti Sartre. Bilinç ve bilinçdışı: Freud'cu 'psikanaliz kuramı', bu iki ayrı alandan bilinci edilgin olanla sınırlıyor, bilinçdışını bu edilginliğin imlediği kavramsal bir alan olarak kuruyordu. Esquisse'in diliyle söylersek: bilincin ediminin anlamı, edimin dışındaydı, ya da imlenen imleyenden koparılmıştı. Sartre bu 'kopma'yı, psikanaliz kuramının bilinç [imleyen] ile bilinçdışı’nı [imlenen], ayrışmış ontolojik düzlemlere koyması olarak anlıyor. Bilinç olgusu, diyor Sartre, neyi imliyorsa ona [imlenen'e], belirli bir olayın sonucu olan bir nesne bu olaya nasıl bağlanıyorsa böyle bağlanmıştır. Psikanalitik kuramda, bilinçle bilinçdışı arasındaki bağıntı, dışsal bir bağıntıdır öyleyse, nedensellik bağıntısıdır. Bu bağıntının doğası üzerinde durur Sartre. Örneğin, der, bir dağbaşında sönmüş bir ateşin küllerine raslasak, 'burada birileri ateş yakmış olmalı!' deriz. O birileri külde yokturlar ama, kül ile bir nedensellik bağıntısı içindedirler. Külle ateş arasında bu doğrultuda bir bağıntı olduğunu önceden bilmeyen biri, külün oradan birilerinin geçmiş olduğunu gösteren bir im olduğunu bilemez. Öyleyse, bilinç olgularını nesneler [örneğin, kül] gibi bir 'im' kılan, ona anlam veren bağıntıyı, bilincin dışında mı aramalıyız? Böyle yaparsak bilinci imlenen'le olan bağıntısı açısından bir nesne durumuna getirmiş olmaz mıyız? Bir başka deyişle, bilinçle [imleyen] ile bilinçdışını [imlenen] birbirinden ayrışmış ontolojik düzlemlere koymuş olmuyor muyuz?

Sartre’ın 'psikanaliz kuramı’nı eleştirişi burada başlıyor. Bilincin dışında bilinçdışını konutlamak, psyche'nin türdeşliğini yıkmak anlamına geliyor. Sartre için bu, Descartes'çı Cogito'nun da yıkılısı demek. Oysa bilinç kendisi-için-varlık’tır (l’étre-pour-soi), nesneyse kendinde-varlık (l'étre-en-soi). Cogito'yu, kendisi-için varlık’ın [bilincin] yapısını kuran katmanlar olarak tanımlar Sartre. Cogito kuramı, der, kendisi-için-varlık’ın bir objeye yönelmişliği (intentionalité) bağlamında bu objenin farkına varmayı olduğu kadar, objenin farkında olduğunun farkında olmayı da içerir. Ve Cogito'nun katmanları çıkar karşımıza: cogito reflexif objenin farkında olmak; cogito préreflexif, objenin farkında olduğunun farkında olmaktır. Kendisi-için-varlık’ı, kendinde-varlık’tan ayran bir belirlenimdir Cogito. Dolayısıyla cogito préreflexif varsa, bilinçdışı olamaz Reflexif ve préreflexif Cogito bağıntılarıyla yapılanmış, aşkın kendisi-için-varlık’ın farkında olmadığı hiçbirşey yoktur.

Sartre’ın heyecan (l'emotion) kuramı da, Freud'un 'psikanaliz' kuramının temellendirdiği heyecan nosyonunun yeniden yapılandırılmasıdır. Freud, heyecanın bilinçdışından kaynaklandığını savunur. Heyecan, Freud'a göre, bilinçten kaynaklanmayan bir boşalım sürecinin bilinçli algılanışıdır. Oysa Sartre, heyecanı bilincin bir bölümü olarak görür; böyle olduğu için de bir objeye yönelmiştir heyecan, anlamı da bu objeyle temellenir. Tıpkı, der Sartre, sözcüklerimin neyi imliyorlarsa onunla anlam kazanmaları gibi... Anlam, benim sözlerimle dış dünya arasında nedensel ya da tüme varım yoluyla belirlenmiş bir bağlantıyla gerçekleşmiyor, sözcüklerle imledikleri arasında gerçekleşiyor. Daha doğrusu, neyi imliyorlarsa onunla anlam kazanıyorlar. Sartre'da yönelmişlik ile imlemek birbiriyle örtüşen alanlar oluyor böylece. Bilinç, ayrılmaz bir bölümü olan heyecanın belirli bir objeye yöneldiğinin farkında olduğu gibi, bu yönelmişlikte neyi imlediğinin de, Cogito'nun yapısı gereği, farkında olacaktır. Doğallıkla objenin neyi imlediğinin, imlenenin ne olduğunun belirtik (explicite) olması gerekmez; yoğunlaştırmanın (condensation) kerteleri vardır. Bu yüzden Sartre’ın yaptığı, 'psikanaliz' kuramının bilinçdışı nedenlerinin yerine, fenomenolojik kuramın belirtik olarak bilinmeyen, bilinçli seçme'sini koymaktır. Sartre bu durumu, L'Etre et Le Néant’da, bilinç ve seçme bir ve ayni şeydir, diye belirtecektir.

Biz yine Esquisse’e dönelim. Sartre sürdürür sözlerini: heyecan dünyayı belirli bir biçimde kavramaktır. Heyecanı, dünyanın dönüştürülmesi olarak da tanımlıyor Sartre. Gerçekte edimlerimizle dönüştürürüz dünyayı; belirli amaçlara belirli araçları kullanarak gidilecek rasyonel 'yol'ların uyumlulaştırılmış bir haritasıdır dünya. Bu hodolojik haritayı çıkararak dünyayı bizim yaptığımız birşeymiş gibi görürüz, kendimizin kılarız. Heyecan, der Sartre, bu hodolojik harita’nın belirlediği, 'kullanılabilir bir bütün olarak dünya’nın ise yaramaz olduğunda ortaya çıkar. Bütün ussal yollar kapanınca, dünyayı büyüse1 bir edimle dönüştürmeye kalkarız. Heyecan, dünyayı büyüyle dönüştürmektir, der Sartre: Heyecan, kullanılabilir dünyanın ansızın gözden kaybolması, büyünün onun yerini almasıdır.'

Sartre L'Etre et le Ne'ant’da bilinçdışının olanaksızlığı sorununa yeniden döner. Ama bu kez, 'psikanaliz' kuramını eleştirmekle kalmayacak, bu kurama görüngübilimsel çerçeve içinde bir almaşık getirmeyi deneyecektir. Bu kendini-aldatma (mauvaise foi) kuramıdır.

'Kendini-aldatma'yı, bilincin kendi olumsuzlamasını dışa yöneltmek yerine, kendine doğru yöneltmesi olarak tanımlar Sartre. Kendini-aldatma, bir olumsuzlama olması yönünden yalan'a benzer. Yalancı, yalan söylerken gizlediği, söylemediği doğrunun [hakikatin] ne olduğunu bilir. Bir insan, bilmediği birşey hakkında yalan söyleyemez-olanaksızdır bu. Sartre, yalancının da bir tanımını yapar: Yalancı, doğruyu kendi içinde evetleyen (affirmant), sözlerinde değilleyen (niant) kişidir Aldatmaya niyetlenmiştir yalancı, bu niyetini kendinden gizleme gereğini duymaz. Bilinç, yalanla, Öteki'nden gizlice varolduğunu evetler. Kendini aldatma da insanin kendi kendine söylediği bir yalan olarak tanımlanabilir. Ama bir ayrımla: kendini-aldatma içinde olan biri, tatsız bir doğruyu [hakikati] örtbas etmekte ya da tatlı bir yalanı doğruymuş gibi sunmaktadır. Kendini-aldatma içinde, der Sartre, doğruyu Öteki'nden değil, kendimden (altını ben çizdim H.Y) gizliyorumdur. Yalandaki aldatan/aldatılan ikiliği kendini-aldatma' da ortadan kalkar. Yalan, Öteki'yle 'birlikte olma'nın (mitsein) aşılmasıdır.’

Sartre burada da bir proje'den sözeder. Proje, kendini-aldatmanın kavranmasını ve préreflexif bilincin kendini-aldatma ile gerçekleştirilmesini içerir. Yalancı ile yalanın söylendiği kişi, ayni kişidir; demek ki, der Sartre, yalancı olarak benim, aldatılan olarak kendimden gizlediğim doğruyu [hakikati] bildiğim anlamına gelir. Birbirinden ardzamanlı olarak gerçekleşmiş bir 'ikilik görünüşü" değildir bu. Projenin tekil yapısı içinde gerçekleşir, Öyleyse, diye sorar Sartre, yalan onu koşullandıran ikilik ortadan kaldırılmışken, varlığını nasıl sürdürebilir?

Güçlükler bitmiyor, Sartre'a göre. Bilincin yarısaydamlığından (translucidité) doğan daha başka sorunlar da var. Kendini-aldatma içinde olmak, kendini-aldatmanın bilincinde olmaktır. Çünkü, diyor Sartre, bilincin varlığı, varlığın bilincidir. Değişken psişik yapısına karşın [Sartre, değişkenlik için 'metastable' sözcüğünü kullanıyor] özerk ve sürekli bir formu vardır kendini- aldatmanın. Birdenbire sahihliğe ya da kinizme doğru değişse bile kendini-aldatma içinde yasayabilir insan. Bu, kendini-aldatmanın bir yasam stili olduğu anlamına gelir. Değişkenliğine karşın sürekliliği yüzünden kendini-aldatmayı ne reddedebiliriz, ne de onaylayabiliriz.

Bu güçlüklerden kurtulabilmek için, psikanaliz kuramının 'bilinçdışı' kavramına başvurduğunu belirtir Sartre. Psikanaliz kuramı, aldatan/aldatılan ikiliğini yeniden temellendirebilmek içn bir sansür düzeneği önerir. Bu kuram, davranislarin anlamı konusunda öznenin kendi kendini aldattığı varsayımını getirir. Onu somut varlığında [bilinç düzeyinde] kavrar, doğruluğu [bilinçaltı düzeyinde] içinde kavrayamaz. Freud, psyche'yi ikiye böldü, der Sartre: Id ve Ego. bilinçdışı psyche'mle olan ilişkilerimde ayrıcalıklı bir konumum yoktur Freud'a göre. Doğrunun [hakikatin] bulgulanmasını psikanaliste [hekime] bağlar Freud. Hekim, Öteki'dir. Öteki ise bilinçdışımla bilinçli yasamım arasında bir dolayımdır (mediation): bilinçdışı tez'le bilinçli antitez arasında bir sentezi gerçekleştirir. Ben, kendimi Öteki'nin dolayımında kavrarım. İd’imle olan bağlantımda Öteki'nin konumundayımdır.

Oidipus kompleksi konusunda Sartre, Pierce gibi düşündüğünü belirtir: deneysel bir düşün’dür bu kompleks, ya da bir varsayım. Freud'de psikanaliz, kendini-aldatma'nın yerini alır; yalanın temel koşulu olan aldatan/aldatılan ikiliğinin yerine İd ve Ego ikiliğini koyar. İd’i, bilincin ayrılmaz bir bölümü olmaktan çikarir Freud, bir kendinde-varlık’a (l'etre- en-soi), nesneye dönüştürür.

Sartre’ın L'Etre et le Ne'ant’da 'psikanaliz' kuramına yönelttiği eleştiriler burada temellenir. Bir kere bilinçdışını,n [İd’in] konumunun bir nesnenin konumu olamıyacagını söyler Sartre. Nesne, kendisiyle ilgili sanılarımıza (conjectures) kayıtsızdır; oysa İd doğruya [hakikat] yaklaşırken bu sanılara çok duyarlıdır (touche'). Freud'un, hekim doğruya yaklaşırken bir direncin ortaya çıkmasından sözetmesi bundan dolayıdır. Bu direnç, dışardan kavranan nesnel bir edimdir: hasta ya konuşmaz, ya düşlemlerini anlatır ya da sağaltmadan [tedavi] cayabilir. Peki, direnç gösteren bölüm hangisidir, diye sorar Sartre, İd mi, Ego mu?. Bilinçli olguların psişik bütünlüğü olarak Ego olamaz bu direncin kaynağı. Doğruya yaklaşıldığını bilemez Ego; çünkü kendi tepkilerinin anlamıyla olan bağıntısı, hekimin bağıntısı gibidir: Ego, olsa olsa, hekimin öne sürdüğü varsayımların olasılık kertesini nesnel olarak görebilir. Dahası, der Sartre, bu olasılık Ego'ya kesinliğin (certitude) sınırında görünür; bundan da tedirginlik duymasına gerek yoktur; psikanalitik sağaltmayı bilinçli kararıyla seçen Ego'dur. Sartre sorar: [Bu durumda] hastanın, hekimin açıklamalarından tedirgin olduğunu, dolayısıyla de bir yandan direnç gösterirken bir yandan da, kendi gözünde sağaltmayı sürdürmek isteyen biriymiş gibi gösterme aldatmacasını yasadığını mı söylemeliyiz? Bu bir kendini-aldatma'dır, ve bu kendini-aldatma'yı bilinçdışıyla açıklamamız sözkonusu degildir; bütün bunlar bilinç düzleminde olup bitmektedir çünkü. Dahası, diyor Sartre, direnci psikanalistin suyüzüne çıkartmaya çalıştığı kompleksten kaynaklandığı varsayımıyla da açıklayamayız. Burada kompleks, psikanalistin yardımcısıdır: kompleks, tıpkı hekimin istediği gibi, suyüzüne çıkmak istemektedir. Sansür düzeneğine oyun oynayan; suyüzüne çıkmasını engellemesine karşın sansürün engellerini asarak bilinç düzlemine çıkma savaşımı veren bu komplekstir.

İmdi, direnci ne Ego’yla açıklayabiliyoruz ne de kompleksin yapısıyla. Öyleyse direnci, sansür düzleminde aramak gerekir. Sorunların, ya da hekimin varsayımlarının, baskıya almaya (refouler) çalıştığı gerçek dürtülere (tendances) yaklaşıp yaklaşmadığını, bilse bilse sansür düzeneği bilebilir. Neyi ya da neleri bastırdığını bilen odur sadece; etkinliğini ayırdederek uygulayabilmek için neyi bastırdığını bilmek durumundadır çünkü. Sansür düzeneği baskıya alma (refoulement) işlemini seçerek uygulayacaksa, [“hangi dürtüler baskıya alınacak, hangilerine izin verilecek?”] yaptığı seçmenin farkında olmak (se représenter) zorundadır. Başka nasıl olabilir ki? Diye sorar Sartre: yasal cinsel tepilere (impulsion) , açlık, uyku, susuzluk gibi gereksemelere izin verirken, ötekileri baskıya almasını başka nasıl açıklarız? Sansür düzeneği, baskıya alma gereksemesi duyulan tepileri, onları ötekilerinden ayirdettiğinin bilincinden olmadan nasıl ayırabilir? Alain, bilmek bildiğini bilmektir, demişti. Sartre bunu bilmek, bildiğini bilmenin bilincidir, diye yeniden söylüyor. Böylelikle direnç, sansür düzleminde baskıya alinmiş olan farkında olma’yı (une représentation) du refoulé); psikanalistin sorularının yöneldiği sonucun ne olduğunun kavranmasını; baskıya alinmiş kompleksin doğruluğu [hakikati] ile bu doğruluğu suyüzüne çıkarmayı amaçlayan hekimin varsayımlarının karşılaştırıldığı bir sentetik ilintiyi içerir. Bütün bu işlemler, der Sartre, sansür düzeneğinin kendi bilincinde olduğunu gösterir. Nasıl bir kendinin-bilinci’dir bu? Sartre söyle söyler: bu, baskıya alınmış olan dürtünün bilincinde olduğunun bilincinde olmamak için, bilincinde olduğunu gösterir. Bu da, sansür düzeneğinin kendini-aldatma içinde olması değilse nedir? der Sartre.

Psikanaliz kuramı, böylece, kendini-aldatma'yı ortadan kaldırmayı denemiş, oysa giderek, bilinçle bilinçdışı arasında kendini-aldatma içinde bir özerk bilinç çıkarmıştır. Sartre, psikanaliz kuramının kendini-aldatmayı yok edemediğini, dolayısıyla psikanalizin kendini-aldatmanın yerini alamıyacagını gösterir böylece. Kendinden bir şeyler gizleyen bir reflexif düşün’ün özü, tekil bir psişik düzenek, dolayısıyla de birliğin içinde ikili bir etkinliği içerir: bir yandan gizlenecek olanı saptamak ve korumak, öte yandansa baskiya almak ve saklamak. Bu etkinliğin iki görünümü de birbirlerinin bütünleyicisidirler. Sartre söyle düşünür: sansür düzeneği aracılığıyla bilinci bilinçdışından ayırmakla psikanaliz kuramı, bu edimin iki evresini ayırmayı başaramamıştır. Kendini belli sembolik formların arkasında gizleyen tepinin baskıya alınmasına gelince, Sartre'a göre, tepinin (i) baskıya alınmış olduğunun bilinci; (ii) neyse o olduğu için geriye itilmiş olduğunun bilinci; ve (iii) bir gizlenme projesi olmadan kendini gizlemesi sözkonusu değildir. Yoğunlaştırma (condensation) ve aktarma (transference), tepinin kendisini etkileyen bu değişimleri açıklayamaz. Sartre söyle bağlar sözlerini: “bilinç, sansürün ötesinde hem istenen hem de yasaklanan bir sonuca varılacağı konusunda bir kavrayışı içermiyorsa, tepinin simgesel ve bilinçli doyurumuna bağlanmış olan hazzı ya - da bunaltıyı nasıl açıklayabiliriz?

Kaynak: Hilmi Yavuz - Felsefe Yazıları, Yazko Yayınları 2. Kitap 1982 Sayfa: 105-110

6 Temmuz 2008 Pazar

BENLİĞİN SAVUNMA MEKANİZMALARI

Savunma mekanizmaları gerek kişinin ortama adaptasyonunda ve gerekse gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Kişilik Gelişimi’nin en göze çarpan ve önemli gerçeklerinden biri, onun sürekli olarak değişimidir. Bu değişim hayat boyunca devam etmekle beraber, en belirgin olarak bebeklik, çocukluk ve ergenlik devrelerinde gözlemlenir.

Gelişim süresince ego, yapısal olarak farklılaşır, dinamik olarak da enerjinin dürtüsel kaynakları üzerine olan kontrolünü arttırır.

Tüm kişilikte oluşa gelen değişiklikler, beş koşulun sonucu ortaya çıkar.

* Olgunlaşma
* Dış dünyadan kaynaklanan ve düş kırıklığı ile sonuçlanan üzüntü verici uyarılar
* Kişisel yetersizlikler
* Sıkıntı

Kişinin olgunlaşma süreci içinde karşılaştığı tüm engelleyiciler ve bunlarla savaşımı, bu engelleri yenme yolunda ortaya koyduğu uğraş, onun kişiliğini geliştirir. Bu gelişimde ego, ait olduğu organizmayı koruma gayretiyle bir takım Savunma Mekanizmaları yaratır. Normal veya nörotik her şahıs, hayata uyumda bu savunma mekanizmalarından birini veya birkaçını kullanır.En çok kullanılan savunma mekanizmaları şunlardır :

Bastırma

Psikanalitik yayınlarda en erken tanınmış ve hakkında en genış biçimde tartışılmış olan A.Freud'a göre bütün savunmaların temeli olan savunma mekanizması bastırmadır(represyon). Bastırma,istenmeyen id dürtülerinin istek ve duyguların bilince çıkmasına engel olan bir ego işlevidir. Kişi farkında olmaksızın kendisini rahatsız edecek olan bir takıö dürtülerinden kurtulmuş olur. Bilince çıktığında kişiyi zorlayacak bir takım duygu,düşünce,dürtü ve anılar bastırılarak bilinçten uzaklaştırılmış olur. Bu süreç ego ile id arasında sürekli yaşanan bir süreçtir ve egonun bunu sağlamak için enerji harcaması gerekmektedir. İd'in libidinal enerjisine karşı egonun bu ruhsal enerjisine karşı yatırım denmektedir. Kişide yatırım-karşı yatırım dengesi sürekli değişkenlik gösterir. Egonun yatırımı daha güçlü olduğu sürece bilinçdışı libidinal id dürtüleri bastırılmış olarak tutulur ve bilince çıkartılmazlar. Ancak id enerjisinin arrtığı durumlarda egonun bastırma gücü yetmeyecek ve başka savunma mekanizmaları devreye sokacaktır.

Yalıtma (izolasyon)

Freud'un 'duygu yalıtımı' diye adlandırdığı ama zamanla sadece yalıtım olarak adlandırılan savunma mekanizmasıdır. Kişi geçmişte yer aldığı bir takım olumsuz acı veren anıları düşünceleri,fantazileri(düşleri) duygusundan yalıtarak,duygusunu yaşamaksızın hatırlar. Bilinç o anıyı ancak duygusal boyutundan soyutlayarak kabul edebilmektedir. Kişi örneğin geçmişte,bir yakınını kaybettiği bir kazayı,hiç bir üzüntü yaşamadan,sanki o olay başkasının başından geçmiş,o bir gözlemci,izleyiciymiş gibi duygusuz bir biçimde anlatabilir. Bu duygu çok sonraları olabileceği gibi travmatize edici olay yeni olduğu zaman da olabilir.

Zıt Tepkiler Kurma (Reaksiyon-Formsyon)

Bu savunma mekanizmasında temel işleyiş dürtüsel olan,bilinçdışı olan bir duygunun düşüncenin,anının,bilinçte tersini,aşırı vurgulamaktır. Örneğin kişi bilinçdışı olarak nefret ettiği kişiyi bilinçli olarak aşırı derecede sever. Böylece bir çok kabul edilmez duygu yerine toplumun olumlu bulduğu,ahlaki değer yargılarının kabul ettiği duygular ortaya konmuş olur. Nefrete karşı sevgi,kabalığa karşı nazik olma,inatçılık yerine aşırı uysallık,kirli,pis,pasaklı olmak yerine titiz olmak gibi durumlar ortaya çıkar. Bu duygulanımların ters yönde işlemesi de söz konusu olabilir. Örneğin kabul edilemez bir sevgi (yasak sevgi vb.) yerine kişi bilinçli olarak nefret duygusunu ortaya koyabilir.

Yapma-Bozma (Un-doing)

Kişinin günlük yaşantısında ya da düşüncelerinde yaptığını sandığı olumsuz eylemlerin sonucunu ortadan kaldırmak,yapılmamış gibi saymak amacıyla bir takım hareketler,eylemlerdir. Bir bakıma reaksiyon-formasyon'a benzeyen bu mekanizma da yine Obsesif-Kompulsif Bozukluk veya O.K Kişilik Bozukluğu vb. durumlarda görülür. Kişi elektrik düğmelerini açıp kapayarak,fırın düğmelerini açıp kapayarak önce o olumsuz eylemi yaptırıyor sonra tekrar kapatarak olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırıyor,yani eylemini iptal ediyor. Bilinçdışı olarak ölmesini istediği kişiyi düğmeyi açarak öldürüyor sonra kapatarak tekrar hayata döndürüyor gibi bir mekanizma işlemektedir.

Yadsıma (Bilinçdışı inkar)

Kişi egosu için tehlikeli olarak algıladığı bir takım duygu,düsünce,anılarını ve gerçekleri bilinçdışı olarak farkında olmaksızın yoksayarak,yokmuş ya da olmamış gibi davranır. Bu kişinin kendisini (egosunu) korumaya yönelik bilinçdışı bir eylemdir. Örnek olarak bir takım laboratuvar örnekleriyle kanser olduğu kanıtlanmış eğitimli ve durumu anlayacak kişilerin böyle bir olay yokmuşçasına davranmlarını gösterebiliriz. Yine başka tür düşüncelerini kişi kendisine yakıştıramadığında da yadsımaktadır. Kendisi değil de başkaları o düşünceyi taşıyormuş gibi olumsuz şeyi dışarı yansıtmaktadır.

Gerilme (Regresyon)

Kişinin ulaştığı gelişmişlik düzeyi bunaltı doğuracak bir düzeyde ise kişi daha önceki bir döneme gerileme eğilimi gösterir. Bilinçdışı işleyen bu süreçte kişi çocuksu davranışlar sergileyebilir. Asıl psikoz dediğimiz,ciddi akıl hastaliklarında (şizofreni vb.) kullanılan bu mekanizma en ilkel mekanizmalardan biridir. Bilinçdışının malzemesini bilince çıkartma ve sanat ürünü olarak oluşturma çabasında yararlı bir işlev görür.

Yansıtma (Projeksiyon)

Kişinin kendisinde algıladığı ama asla kendine yakıştıramadığı bir takım dürtü,duygu,düşüncelerini bastıramadığı,yadsıyamadığı duygu,düşünce vb.'nin kendisinde değil de dışarıda,başkalarında olduğunu ve kendisine yönelik olumsuz şeyler yapılacaği biçiminde bir düşünce geliştirmesidir. Birisine çok öfkelenen ve bilinçdışı olarak onu öldürmek isteyen kişi bu duygunun,düşüncenin ne kadar kötü olduğunu algılar ve o düşüncenin kendisine ait değil falanca kişiye ait olduğunu ve kendisini suçladığını,öldürmek istediğini vb. söyler. Özellikle paranoid (şüpheci) hastalardaki en temel mekanizma budur. Nefret ettiği,yok olmalarını istediği kişilerin kendisinden nefret ettiklerini,kendisini zehirleyip vb. yolla öldüreceklerini söyleyebilir.

Yer Değiştirme (Deplasman)

Bir duygu ya da dürtünün,asıl nesnesine (psikanalitik açıdan insan) yöneltilmesinin yoğun sorunlar getireceği durumlarda,bir başka nesneye yöneltilmesine denir. Freud'un ayrıntısıyla tanımladığı bu mekanizma,at korkusu olan küçük Hans'ın analizinde çocuğun asıl korkusunun (babadan korku) at orkusuyla yer değiştirmiş olmasıyla açıklanabilir. Özellikle fobik bozukluklarda görülen bir savunmadır. Kedi,köpek,böcek korkusu,dışarı çıkamama,kalabalığa girememe vb.

Akla Uygun Hale Getirme (Rasyonalizasyon)

Benlik için acı,sıkıntı veren bazı dürtü ve duygular akla yatkın ve sıkıntı vermeyen bir hale getirilmeye çalışılırlar. Bir başkasına karşı yaptığı yanlışları çeşitli açıklamalarla haklı gösterme çabası vb. durumlar buna örnektir. Tembellik yapan insanların kendilerine çeşitli bahaneler bulması,alkolik kişilerin her gün kendilerine içme nedenleri bulma çabaları vb.

Döndürme (Konversiyon)

Çok yoğun bir sıkıntı yaşayan,ağır bir sterese uğramış kişi o yoğun sıkıntısını yatıştırmaya yönelik birçok savunma mekanizması kullanır. Ama yetmeyince konversiyon dediğimiz bedenin herhangi bir işlevini iptal eden bir davranış sergiler. Örneğin kolu-bacağı tutmaz,yürümez olabilir. Komada gibi yatalak bir duruma geçebilir. Kısmen bilinç kaybı olabilir,körlük,sağırlık vb olabilir. Böylece önce kendisine sıkıntı veren durumdan kurtulmuş ve çevresindeki insanların ilgisini görmüş olur. Bütün bunlar bilinçıdışı olan kişinin farkında olmadığı işleyişlerdir. 'Numara' yapıyor gibi algılanmaması gereken ilgi ve özen gösterilmesi gereken önemli süreçlerdir.

Entelektüalizasyon : Kişinin asıl bunaldığı durumu anlatmak yerine onu bir bilim adamı tutumuyla açıklamaya çalışma biçiminde bir savunma mekanizmasıdır. Örneğin kişi duyumsadığı ve kendisini çok rahatsız eden insest (yakını,kan bağı olan birine cinsel ilgi) duygusunu dile getirmek yerine insestin eski çağlardan beri varolan,şu şu krallıklarda yaşanmış bir durum olduğunu anlatır. Entellektüel açıklamalarla,asıl yapması gerekeni,içinden geçen duygu,düşünceleri anlatmak yerine ayrıntılarla görüşmeyi anlaşılmaz hale getirme tipik bir örnektir.

Düş Kurma (Fantazi)

İnsanın dış dünyada doyuramadığı istek ve dürtülerini düşler kurarak doyurma çabasıdır. Çocukluk ve ergenlik yıllarında çok kullanılan bir metabolizma olmakla birlikte içe dönük erişkinlerde yoğun biçimde kullanılabilir. Sanatsal yaratının vazgeçilmez bir olanağı olarak işlev görür. Genel olarak insanların günlük yaşantısını, işini, okulunu vb. aksatmıyorsa hiç bir sakıncasi yoktur. Ama engelliyorsa kişinin bir psikiyatrist ile görüşmesi uygun olur.

Yüceleştirme (Süblimasyon)

Çocuğun büyüme sürecinde taşıdığı olumsuz dürtüleri,duyguları toplumun kabul edemeyeceği yasak vb. bir davranışı toplumun olumlu bulduğu bir davranış,eylem biçimine çevirerek olumlu şeyler yapmasıdır. Örneğin saldırganlık dürtüsü yoğun olan bir çocuğun boksa eğlim duyarak herkesin olumladığı,alkışladığı büyük bir boksör olmasi gibi. Bilimsel merak,sanatçılık vb. yüceleştirme örnekleridir. Yüceleştirmeyi diğer savunma mekanizmalarından ayıran en temel fark her hangi bir sıkıntıya karşı ortaya konmamasıdır. Diğer tüm savunmaların aşırı oluşu hastalık olurken bunda böyle bir şey söz konusu değildir.

4 Mayıs 2008 Pazar

FREUD KURAMI NE KADAR HAKLI?

FREUD KURAMI NE KADAR HAKLI?

Psikanaliz, Freud’un oluşturduğu, ruhsal fenomenlere analitik ve dinamik yaklaşımı öngören kuramdır. Ruhsal işleyişi yeni bir bakışla ele alır ve ruhsal bozuklukların tedavisinde kullanılır.

Eysenck gibi eleştirmenler, psikanalizi, bilimsel olmadığı nedeniyle reddederler. Zaman zaman Home gibi bir psikanalist de psikanalizin bilim değil, Humanity (beşeri bilim) olduğunu savunur.

Psikanalizin bir bilim olup olmadığı tartışması, bilimin tanımına göre değişmektedir. Eğer bilim için deney ve ölçmeden kaynaklanan bilgi temel alınırsa, psikanaliz bir bilim değildir. Eğer psikanalizin olaylar arasında nedensellik bağları kurma üzerinde yoğunlaştığı dikkate alınırsa, bilimdir.

Freud’un “Totem ve Tabu” başlıklı kitabında geliştirdiği kurgu, sembolik anlamları dışında, gerçekçi kabul edilemez. Ancak, bu kurgu, hayran olunacak bir gözlem, saygı duyulacak bir zeka ve cesaret ürünüdür. İlk başta ilkel göçebe aşiretin başında, kıskanç bir baba bulunuyordu. Baba, gruptaki bütün dişileri kontrol edebilirdi ve cinsel olarak elinin altında tutardı. Oğullar büyüyünce, baba onları aşiretin dışına attı; çünkü babanın eli altındaki kadınlara yaklaşmaya başlamışlardı. Sonra oğullar birleşti ve babalarını öldürdüler ve onu yediler. Daha sonra da, böyle korkunç bir iş yaptıkları için kendilerini suçlu hissettiler ve bunun sonucunda bir totem hayvanı öldürmeyi tabu haline getirdiler. Tabii ki bu totem, babalarını temsil ediyordu. Totem oluşturma, onların ilk suçluluk duygusunu biraz olsun dindirdi. Ancak kardeşler, aynen eskiden babalarının rakibi oldukları gibi, şimdi de birbirlerine rakip olmuşlardı. Babanın ortadan kalkışıyla, bu defa aile içi cinsel birleşmeler başladı ve bunun sonucu doğan çocuklarda ardarda sakatlıklar baş gösterdi. Bu sorunu çözmek için ikinci bir tabu yarattılar. Aşiretin içinde çiftleşme yasağı ya da tabusu. Bu noktadan sonra sadece diğer aşiretlere mensup olanlarla eşleşmeleri uygun görüldü. İşte Freud’un Totem ve Tabu adlı yapıtında ölümsüzleştirdiği spekülasyon ya da senaryo.

Bugün bile, bazı ortamlarda Freud kültleşmiş gibidir. Hakkında yazılan yazılar, kitaplar, tartışmalar, onu XX. yüzyılın en büyük bilimcilerinden biri yapmıştır. En radikal Freud karşıtları bile, her keresinde Freud’dan söz etmek zorunda kalırlar. Ama Freud kuramı hakkında ciddi eleştiriler de vardır.

Aslında bir depresyon ilacı olan Prozac, adının yayılmasıyla “Prozac Toplumu” söylemini ortaya koymuştur. Tedavi ilaçla kolay olduğuna göre, yıllarca sürecek psikoterapi seanslarına gerek kalmış mıdır? Karşı argümanlar da hazırdır; psikoterapi yerine ilaç tedavisini önerenler, sigorta şirketleridir; çünkü onlar sonuçta ticarî kurumlardır ve amaçları para kazanmaktır. Ayrıca ilaçlar hastalığı tedavi etmez, sadece üstünü örter.

Jonathan Lear, hiçbir düşünürün, yaratıcılığı ve hayal gücünü Freud’dan daha demokratik olarak görmediğini söyler. Freud’dan sonra yaratıcılık, artık tanrısal ilham alanların ya da birkaç çok iyi şairin tekelinde olmaktan çıkmıştır. Psikanalitik açıdan herkes şair gibidir; herkes rüyasında metaforlar kullanır ve herkes yaşam sürecinde sembolik anlamlar yaratır.

Bilimsellik ve kullanılabilirlik açısından Feist’in sözlerine kulak verelim:

1/ Determinizm mi, Özgür Seçim mi?

Freud’un insan doğasına yaklaşımı, deterministtir çünkü davranışların, şu anki amaçlardan ziyade geçmiş olaylar tarafından şekillendirildiğine inanır. Şimdiki davranışlarımız üstünde hiç kontrolümüz yoktur ya da çok az kontrolümüz vardır. Çünkü insanlar, yok edici memnuniyet için sömüren vahşi yaratıklardır. Davranışlarımız, şu anki bilincimizin ötesine geçen bilinçdışı isteklerimizle şekillenir.



2/ Nedensellik mi, Teleoloji mi?

Teleoloji (ereksellik), başlangıçtan belli bir sonuca yönelme amacıyla varolma durumudur. Freud inanıyordu ki davranışımız geleceğe ilişkin amaçlarımızla değil geçmiş nedenlerle şekillenir. Biz kendi belirlediğimiz bir amaca doğru hareket etmekte değiliz aksine çaresizce Eros ve ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmanın içine sıkışmışızdır.

3/ Bilinç mi, Bilinçdışı mı?

Freud’un psikolojisi bilinçdışı motivasyonun tarafını tutar. Freud inanırdı ki dil sürçmelerinden dinsel tecrübelere kadar her şey cinsel ya da saldırgan içgüdülerimizi tatmin etme arzusundan kaynaklanır. Davranışlarımızdan haberdarızdır fakat bu davranışların altında yatan motivasyonlar bilinçaltımızda gizlidir ve böylece motivasyonlarımız çoğu zaman gerçekte bizim olduklarını düşündüğümüz şeyler değildir.

4/ Biyoloji mi, Kültür mü?

Tıp eğitimi almış biri olarak Freud, insan kişiliğini biyolojik bir bakış açısından görme eğilimindeydi. Sık sık prehistorik sosyal ünitelerin sonuçlarından ve ardıllarından bahsetse de argümanının temelinde yatan bu erken toplumlardaki gelenek ve göreneklerin evrim yoluyla şu anki biyolojik gelişimimizi etkilediğidir. Bilinçdışı, fantezi ve anksiyetelerimizin çoğunun kaynağı sosyal değil biyolojiktir. Başka deyişle söylersek, hangi toplumda yaşarsan yaşa, bilinçdışı dürtülerimiz aynıdır; cinsellik ve saldırganlık.

5/ Eşsizlik, (biriciklik) mi, Benzerlik mi?

Bu konuda psikanalitik teori, orta yolu seçer. Evrimsel geçmişimiz, insanlar arasında büyük benzerliklere neden olur. Fakat bir yandan da bireysel tecrübelerimiz, özellikle erken çocuklukta yer alan tecrübelerimiz, bizi biricik bir biçimde şekillendirir ve kişilikler arası farklılığa neden olur.

Sonuçta, Feist’e göre, Freud kendini temelde bir bilim insanı olarak görse de, onun teorilerini oluşturan metotlar bugün kendi zamanına özgü, yani evrensel olarak açıklanmamış, demode kalmıştır ve bilimsel değildir. Deneysel araştırmaya değil, öznel gözlemlere dayanır. Freud, bu gözlemleri kendisi hakkında ve klinik hastaları hakkında yapmıştır. Bu hastalar, insanlığın tümünü temsil etmez. Çoğunlukla orta ve üst sınıflardan gelmiş olanlardır ve bu sınıfları temsil ederler.

Freud’u eleştiren bilim adamları arasında Marie Balmary, Hannah Lerman, Jeffey Masson, ve Paul Vitz anılmalıdır. Bu bilim insanları, Freud’u erkek egemen bir teori yarattığı için de eleştirirler ve Freud’un, kişisel eğilim, tecrübe ve görüşlerinden doğan taraflılığının teorilerine damgasını vurduğunu düşünürler. Freud’un bilimsel olmadığını belirtirler ve kendi bilinçdışı arzularından etkilendiğini varsayarlar.

Feist, bu arada Freud’un teorisinin ne kadar kullanılabilir ve yararlı olduğunu birtakım standartlar kullanarak saptamaya çalışır:

I. Psikanaliz, birtakım bilgileri, anlam taşıyan bir çerçeveye oturtmak üzere organize edebilir mi?

Freud’un kişilik teorisi, gözlemleri organize edebilme yeteneği ile dikkati çeker. Bir insanın davranışı ile ilgili hemen her şey mantıklı bir şekilde psikanalitik bir çerçeveye oturtulabilir. Fakat bu çerçeve, o kadar gevşek ve o kadar nereye çeksen oraya giden bir çerçevedir ki görünüşte birbiri ile çelişen pek çok veri bu çerçevenin sınırları içinde aynı anda varolabilir.

Yine de psikanaliz yararlı bir teoridir çünkü bilgileri düzenler ve davranışların nedenini açıklar. En şaşırtıcı “niçin” sorularına bile, psikanaliz, diğer kişilik kuramlarından daha tatmin edici cevaplar verebilir. Kimse Freud’un yanıtlarını kabul etmek zorunda değildir. Fakat bu yanıtlar, Freud’un temel varsayımlarının mantıksal uzantılarıdır. Psikanaliz, “niye ödipus kompleksi böyle gelişir?” ya da “niye latans dönemi vardır?” gibi zorlayıcı sorulara bile mantıklı yanıtlar sunabilir.

II. Tarif edilebilir bir araştırma ve test edilebilir bir hipotez sunar mı?

Bu standarda göre de Freud’un teorisi yüksek puan alır fakat aynı zamanda özellikle test edilebilir hipotezler konusunda pek çok sorun ortaya çıkar. Bu problemler, doğrudan gözlem sınırlarının ötesinde kalan hipotetik kavramlar geliştiren, bilinçdışının varlığını öne süren bütün psikolojik teorilerde de vardır. İd, ego ve süperego gibi kavramlar ya da bilinçdışı, sadece bir varsayımdır ve doğrudan doğrulanamaz.

III. Günlük hayatta karşımıza çıkan problemlerin çözümü için rehberlik yapar mı?

Psikanaliz, kapsamlı olduğundan ve geniş bir yelpazede gözlemi düzenleme yetisine sahip olduğundan, uygulayanlar için genelde kullanışlı bir teoridir. Örneğin, psikanalitik oryantasyonlu bir terapist, günlük sorunlara çözüm bulurken, Freudçu teorinin sunduğu özgün ve kapsamlı rehberlikten faydalanabilir.

Psikoterapi, bu kriter karşısında da yüksek not alır: Bir bakıma, bilimsellik ile uygulanabilirlik ve yararlılık aynı şey değildir

IV. Kendi içinde tutarlılık var mıdır?

Teori genel olarak kendi içinde tutarlıdır fakat bilimsel terimler, bilimsel bir dikkatle kullanılmamıştır. Freud, 40 yılı aşkın bir süre boyunca yazmıştır ve bu süre içinde bazı kavramların anlamını kendisi değiştirmiştir. Bu terimleri işlevsel olarak tanımlamamıştır. Yani özgün işlevler ve davranışlar açısından açıklamamıştır. Araştırmacılar, psikanalitik terimleri kendileri tam olarak tanımlamalıdırlar fakat bu da kaosa neden olur çünkü her araştırmacı aynı terimi farklı şekilde tanımlar.



SONUÇ

Biyolojik psikiyatri, bugün ruhsal bozuklukların tedavisinde çok önemli düzeye ulaşmış, etkinliği kanıtlanmış ilaçlar geliştirmiştir. Gene de ilaç etkinliği araştırmaları, psikoterapi ile birlikte uygulandığında etkinliğin ikiye katlandığını göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, biyolojik ve dinamik psikiyatri birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

3 Şubat 2008 Pazar

Kriminoloji

Kriminoloji


Kriminolojinin kelime anlamı suç bilimi demektir. İnsanın davranışlarını açıklama amacı güden bilimler 19. yy ikinci yarısı önem kazanmaya başlamıştır. Bunlardan biri kriminolojidir.
Kriminoloji kanunlarla belirlenen ve ceza yaptırımına bağlanan hukuk kurallarından sapıcı insan davranışlarını tüm yönleriyle inceleyen bilim dalıdır.

Anlamı kısaca açmak gerekirse kriminoloji ceza hukukunun, ceza adalet sisteminin sosyal temellerini, insanın suç teşkil eden davranışlarının nedenlerini işler. Ayrıca kriminoloji suçu önleme, kontrol etme bakımından yapılması gereken çabaları değerlendirerek, insanın kişisel olarak ıslahı ile birlikte içinde yaşanan sosyal çevrenin değiştirilmesi konularıyla uğraşır. Kriminoloji sözcüğünü Tupinard adlı Fransız hekim kullanmıştır. Kriminoloji adlı eseri Garofallo adlı italyan bilim adamı yazmıştır. Kriminolojinin uğraştığı konular çok eskilere dayanmaktadır. Gerçekten de eskiden beri bazı faktörlerin suçu yarattığı öne sürülmüştür. Nitekim Platon suçu ruhun bir tür hastalığı olarak kabul etmiş ve bunun kaynağı olduğunu kabul etmiş.
Hipokrat suç Natropolojisinin varlığını ilk defa ileri sürmüştür. “Beden tipleri ile karakter arasındaki ilişkiye suç antropolojisi denir.”

Aristo ise suçluları toplumun düşmanı saymış ve onların sert bir şekilde cezalandırılmaları gerektiğini ileri sürmüş. Ona göre sefalet, ihtilal suça sebep olabilmektedir.
Ortaçağda ise Thomas’d Aquian kriminoloji konularıyla ilgilenmiş insan ihtiraslarında suçların çoğunun kökenini görmüş. Ayrıca sefaletin suça neden olduğunu görmüştür.
Montesquia, Valter, Beccaria, Benthom gibi düşünürler suçu sosyal bir olay olarak gören görüşler ileri sürmüşlerdir.

19. yy 2. yarısında ise Ferri, Garofallo, Lamborosa isimli İtalyan düşünürler kriminolojinin ayrı bir bilim dalı olması için çalışmaya başlamışlardır.

Lamborosa’ya göre suç ölüm, doğum gibi normal bir olaydır. Çünkü suç çoğunlukla organizma şartlarının ürünüdür. Bazı insanlar belirli hayvanların yırtıcı olmaları gibi suçlu olarak doğarlar. İşte suç işleyen insan (sui jeneris) kendine göre antropolojik bir tip teşkil eder. Bu kişinin vücudunda bulunan anatomik, fizyolojik ve psikolojik faktörlere gere suç işler. Lamborosa’ya göre ceza suçu oluşturan düşünce ve doğal kuvvetleri yok edemez. Bu nedenle ceza yerine sağlıklı durumu koruma suçları önlemekte daha etkili olur.

Garofallo’ya göre ahlaksızlık serbest iradenin bir ürünü değildir. Aksine failin biyolojik yapısının bir sonucudur. Öyleyse cezalandırmada da ölçü bu kişideki tehlide hali olmalıdır.
Ferri’ye göre ise suçluluğun incelenmesinde pozitif metod temel alınmalıdır. Suçlu genellikle bir anormaldir. Onu biyolojik, fiziki ve sosyal faktörler kendisine rağmen iradesi dışında suç işlemeye yöneltirler.

1920 ile 20’lu yıllarda yeni çağdaş kriminoloji ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde ilk olarak Prevut’un etkisiyle suç kişinin ruh yapısında bulunan gerilim ve çatışmaların sembolik bir ifade tarzı olarak açıklamaya çalışmışlardır. Yine bu dönemde ortaya çıkan diğer bir görüş ise suçun nedenlerinin kişinin içinde sosyalleştiği veya içinde fiilen faaliyette bulunduğu sosyal ortama bağlayan görüştür. Böylece aile yapısı, mahalledeki çevre, okul gibi değişik sosyal çevrelerin suça olan etkisi incelenmeye başlanmıştır.

Kriminolojinin konusu

Toplumsal normlardan sapma denilen suç olayını, suçu yaratan sosyal faktörleri, ceza adalet sisteminin işleyişini, suç ile suçlu arasındaki çevre ilişkilerini inceleyerek suçun neden ve faktörlerini belirlemek ve suça sebep olan unsurları açıklamaktadır.

Bilimsel tanımı: Kriminoloji suç sosyolojisine dayanan ancak diğer bilim dallarının verilerinden yararlanan bir bilim dalıdır. Kriminolojide tıpta olduğu gibi teşhis ve tedavi birlikte yer alır. Teşhiste suçluluğun nedeni belirlenecek, tedavide bu faktörleri azaltmak için neler yapılacağı belirlenecektir.

Kriminoloji ile suç siyaseti arasındaki ilişki

Hukukçu için suç siyaseti kanun koyucunun ceza kanunu ile saptamış bulunduğu ilkeleri en iyi ve etkin bir şekide uygulanabilmesi için gerekli esasların belirlenmesidir. Kriminolog bakımından ise suç jsiyaseti suça karşı tepkide bulunan yaptırımları uygulayan ve suçu önleme mekanizmasının en etkin bir şekilde işlemesini sağlyacak essaların belirlenmesidir. Krininolog suç siyasetine yardımda bulunmakla birlikte sistemin etkin bir şekilde islemsini sağlamak kriminollooüun isii değidir.

Kriminoloji ve ceza hukuku arasındaki ilişki

Kriminoolji v eceza hukuku aynı gerçekle uğraşan iki ayrı bilim dalıdır. Başlangıçta kriminoloji ceza hukukunun yardımcı bilimdalı olarka kabul edilmiştir. Fakat zamanla bazı kriminologlar ceza hukukunun varlığını inkar etmişlerdir. Bugün için kriminoloji suç bilimidir. Kriminolojinn amacı belirli olayları ve suçu oluşturan davranışları belirlemektir. Ceza hukukunun konusu suç olayına orakla hukuk tekniğidir. Ceza hukuku suçu tanımlar ve yaptırımı gösterir. O kişinin neden suç işlediğini ve suça neden yöneldiği ile uğraşamaz. Ceza hukuku gerek normları tespit ederken gerekse bunları olaylara uygularken krimiolojinin verilerinden yararlanmaklıdır. Kriminoloji ceza hukukunu kaldırmaya kalmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda keyfilik söz konusu olur. Ceza hukuku siyasi, ekonomik verilerin etkisi altında bulunmak mecburiyetindedir. Ceza hkukunda mutlaka bulunması gereken kişi özgürlüpğü ve belirli hukuki prensipler sırf kriminoloji uygulanacak diye feda edilemez. Bununla birlikte CH kriminoomi verilenden yararlanmalıdır. Suçluluğun önlenmesi ve suçlular hakkında tedbirler yönünden kriminoloji başvurmak gerekmektedir.

Ceza hukuku ile kriminoloji bir uyum içerisinde bulunması gereken 2 ayrı bilim dalıdır.

Kriminolojide düşünce konusunda görüşler

Suç denilen olayla ilgilenme tarihin eski devirlerine kadar gider. Kriminolojinn bilim olarak ortaya çıkmasıyla birlikte suçu açıklama bakımından geğişiğk görüşler ortya atılmaıştır.

1. Kariogrofik görüş: Coğrafi görüş de denilen bu ykntemin esası suçu ve suça ilişkin diğer problemleir sosyal ve coğrafi şartların zorunlu bir sonucu olarka kabul etmektedir. Yani suçun coğrafi bölgelere göre değişiklik göstereceğini kabul etmektedir.

2. Marksist görüş: Suçu kapitalist ekonomik şartların bir ürünü olarak görmktedir. Çünkü sömüren ve sömürülen kişiler bulundğu için bazı suçlar işlenir. Suç determinist varsayımlardan hareket edilerek açıklanmaktadır.

3. Antropolojik veya biyolojik görüş: Lomborosa tarafından ileri sürülen bu görüşe göre suçlular suçlu olmayanldan belirli bazı kişilik özellikleriyle ayrılırlar. Bu görüşe göre kişiler kalıtımsal bzı özellikleri nedeniyle suçlu oalrak dkoğarlar. Nasıl bazı hayvanarr vahşi şer bzı insanlar doğuştan suçlu doğar denilmektedir.

4. Psikolojik görüş: Suuçluluğu akıl zayıflığına bağlamaktdır. Yani suçlou kendisinde bulunan akıl zayıflığı nedeniyle davranışlarının sonuçların tayin edemez. Bu yapıda bulunan kişilerin suça yönelmeleri doğaldır.

5. Psikiyatrik görüş: Bu görüş suçun nednei olarak psikoz, sara, akıl hastalıkları üzerinde drumuşlardır.

6. Sosyolojik görüş: Bu görüşün esası suç sosyal çevrenin bir ürünürür.ş Suçun işlenmesinde kişisel faktörler vardır. Ancak bu faktörler 2. derecede ve önemsizdirler. Suçlu bir mikroba benzetilir. Nasıl mikrop uygun bir ortam boulunca gelişmekteyse sulçlu da uygun jbir çevrede suça yönelmektedir. Suçluyu yaratan sosyal etkenlerdir denilebilir.
Bu sosyal görüşler Amerika ve Avrupa’da ileri sürülmeye başlanmış bugün için kriminolojinin suçu açıklayan görüşler içinde temel görüş olmuştur.

7. Psikoanalitik görüş: Freud tarafından ileri sürülmüş. Freud insan davrnaışlarının açıklamak için ileri sürdüğü bu görüş suçun açıklanması içinde kullanılmıştır. Freud’a göre insan davranışlarını açıklamak için bilinç ve bilinçaltı olarak 2’ye ayrılır. Bilinç basit ve küçüktür. Bilinçaltı daha güçlüdür. Bilinç bazı faaliyetleri bilinçaltına iter ve bilinçaltınaitilen bunlar kompleksler yaratarak yaşamaya devam eder. Uygun bir ortam bulduğu zaman ortaya çıkar. İnsan yaşamında bilinç ve bilinçaltında süreki bir çekişmee vardır. Bilinçaltına atılmış ve bilincin denetimine tabi küşünce arzu ve kompleksler kendilerini dolayısıyla açıklama yolundabulabilir, Rüya gibi...

Freud başlangıçta çatışması kişinn esas yapısı ile toplumun istekleri arasında kabul etmiştir ve libidoyu ileri sürmüştür. Libido ilecinsel dürtüler anlaşılıyordu. Ancak daha sonraları bu kavramlara verilen anlamlar değişmiştir. Libido daha sonra bilinç altındaki diğer duyguları da ifade etmeye başlamıştır.

Freud’a göre bir insanda denge durumudna bulunması gereken 3 kişilik vardır.

id...... ego........ süperego

İd libidoyu kapsar. Bu durum esaında bilinç dışıdır. İnsanın bilinç dışı faaliyetleri id adı altında toplanabilir.

Ego bilinçli kişiliktir.

süperego: bilinç altındaki kendi kendini eleştirici bilinç ve kuvvetidir.

Bir insanda bu üç güç dengealtındadır. Bu denge bozulduğunda içe atılan şeyler ortaya çıktığında suç oluşur.

8. Ekolojik görüş: Bu görüşe göre insan ve kurumların bir sosyal çevre içerisindeki dağlışlarının insan davranışı üzerinde etkisi olduğu kabul edilmektedir. Ve suçu bu etkilere bağlamaktadır. Rekabet, gömenlik, işbölümü gibi sosyal nedenlerle insanların belirli bölgelerde dağlığı ve suç arasında birlişki olduğu bu görüş tarafından savunulmaktadır.

9. Suçu oluşturan hareketleri çok sayıda faktörlere bağlayan görüş: Suç çeşitli faktörlerin bileşiğidir. O halde yapılması gereken şey her suçu ayrı ayrı incelemek ve o olaya özgü faktörlerin suçun gerçekleşmesinde nasıl bir etki gösterdiklerini belirlemektir.
Bu bilim dallarına dayanarak suçu açıklamak daha kolay olur.

Suçun açıklanmasında yönler

Suçu oluşturan davranışın nedenini çeşitli faktörlerin birbiri üzerinde etkisi olarka anlamamızın sonucu olarak suçun açıklanmaısnda 2 yol izlenebilri.

1.Suçlunun kişilğini yapan unsurların incelenmesi.

2. Suçlunun içindebulunduğu ve yaşadığı çevrenin incelenmesi.

Suçlunun kişiliğini inceleme denince o ayrı bilim dalının verilerinden faydalanmak gerekecektir..

1. Biylojik faktörler ve suç.

2. Fizylojik faktörler ve suç.

3. Psikiyatrik, psikolojik ve psikanalititk suç.

Biylojik faktörler ve suç, suç antropolojisi adı da verilen bu incelemede öncelikle antropoloji kavramının neolduğunu anlamamız gerekir. Antropoloji insanın fiziki özelliklerini açıklayan bir bilim dahlır. Yani insanın doğal tarihini antrolpolojisi incelenmektedir. Suç antropolojisnin ilk olrak Dr. Bell isminde bir bilim damı tarafından ortaya atıldığını görüyoruz. Bu bilim adamına göre suçluların belirli fiziki özelliklertaşıdırğı ileri sürülmüştür Ancak asıl suç antrolopolojisinin kurucusu ünlü İtalyan bilim adamı Lamboroso’dur. Lamboroso bu konuya ilgi duymuş ve mahkumlar üzerinde çok sayıda araştırma yapmıştırş. Bu araştırmalardan suçun organizma şartlarının bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Suç doğuştan gelen bir takım özelliklerin sonucudur. Lamboroza bu kişilerde bulunan gayrı tabilikleri 3’e ayırır.

Fiziki,

Biyolojik,

Psikolojik,

Fiziki gayri tabiilikler denince bunların bakışlarının vahşi ve sert olması, küstah bir gülüş taşımaları, boylarının küçük olması, gözlerinin dengesiz olması gibi belirli fiziki özellikleri sıralamıştır. Lamboroza’ya göre değişik fiziki özellikler çeşitli suç gruplarına göre de değişebilir. Örneğin öldüren kişinn bakpşları söğuk ve sabit iken, hırsızın bakışları ileri ve canlıdır.
Biylojik suçluların jtat alma veacı duyma duyları normal insandan daha azdır. Bunlarda doğuştan bozukluklar vardır.

Psikolojik bunların ahlaki duyguları oldukça zayıftır. Bunlar doğuştan bencildir. İntikam, hırs, şehvet duygularına sahiptir.Bu ahlaki duygusuzluk belirli suçlara göre değişmektedir.
Laboroso bu belirli gayri tabiilikleri doğuştan suçluluk orak açıklamıştır. Bunu Darwin’in teorisine göreaçıklamıştır. Bazı kişilerde vahşilik zamanla kaybolmasına rağmen bir kaç kuşak sonra ortaya çıkabilir.

Lamboroso’nun bu görüşüne yöneltilern eleştiriler sonucunda görüşünü şöyle dğiştirmiştir. “Doğuştan suçlu olan bu insan her zaman suç işler” demiştir.

İngiliz Caring’in yaptığı arşatırmalara göre suçlu olan ile olmayan arasındafiziki özellik yoktur. Aksinesuçlu ile suçlu olmayan arasında koruma itaat, zeka vb. büyük benzerlikler bulunmaktadır demiştir. ve Caring insanların doğuşlarında uzun yıllar sonra suça yönelliklerini ve dolayısıyla insanı suça çevrenin yönelttiğin ortaya koymuştur.

Beden yapısı tipleri ve suç

Beden yapısı ile suç arasında bir bağlantı bulunduğu Kretschmer tarafındanileri sürülmüştür. Kretschmer’e göre insanlar beden yapılarına göre 3’e ayrılır.

1. Astenik tip (Leptosom)

2. Atletik tip

3. Piknik tip

Astenik tiplerin oldukça iri (zayıf olması gerekir) ve genellikle az kuvvetli oldukları Kretschmer tarafından ileri sürülmüştür.

Jacques Lacan ve Psikanaliz

JACQUEZ LACAN VE PSİKANALİZ

Derleyen ve Özetleyen: Hakan Kızıltan

LACAN’IN YAŞAMI VE PSİKANALİZE KATKISI


Jacques Lacan 1901’de Paris’te doğdu. Tıp öğreniminden sonra 1932’de “Kişilikle İlişkileri Açısından Paranoyak Psikoz” adlı teziyle psikiyatr oldu. Başlangıçta bir şair olarak tanındı. Paul Nizan, Jean Paul Sartre ile birlikte şiirleri yayınlandı.


Lacan tüm yaşamı boyunca Freud savunucusu olduğunu iddia etmiştir. Özellikle sosyo-kültüralist Amerikan okuluna ve “Ego (Ben) Psikolojisine”,”Ego”nun (Ben) vurgulanmasına, psikanaliz kavramlarını yumuşatarak deforme eden yazarlara karşı çıkar. Lacan’a göre bir bilim olan psikanalizin bir tek nesnesi vardır : Bilinçdışı. Bu nesneyi, daha doğrusu bu teorik nesneyi özgün kavramlar ile işlemek, ele almak gerekir. Bu özgün bir nesnedir ; ne biyolojik kökenli kavramlarla ele alınabilir ne de sosyoloji ağırlıklı olanlarla. Jacques Lacan, bu köktenci ve uzlaşmaz tutumu nedeniyle uzun süre dışlandı, görmezden gelindi. Lacan, tüm yaşamı boyunca organik psikiyatri teorik temelinde gelişen klasik psikiyatrik yaklaşıma da karşı çıktı. Bu tutumuyla Lacan, antipsikiyatri savunucusu olmamakla birlikte, bazı yazarlar eserini bu yönde yorumlamaya açık bulmuşlardır.


Lacan bir yazar –güç bir yazar- olmaktan önce bir konuşmacıdır. Saint-Anne Hastanesinde, Ecole Pratique Des Hautes Etudes ve Ecole Normal Superieure’de her biri Paris aydın çevrelerinde bir olay yaratan ünlü seminerlerini verdi. Temel eseri Ecrits (Yazılar) 1966’da yayımlandı. Bu olağanüstü güç eser, bütün kapalılığına rağmen bir dönemin aydınlarının elinden düşmeyen bir kitap oldu. Lacan da Sokrates gibi ölümlü idi : 3 Eylül 1981’de Paris’te öldü.
Lacan’ın özgün yanı, psikanaliz ile yapısalcı dilbilim arasında kurduğu ilişkidir. Freud’un bilinçdışının işleyişi hakkında öne sürdüğü mekanizmaların aynen dilde de bulunduğunu göstermiştir ki, esas buluşu budur. Ancak, Lacan bu ilişkilendirme işleminin Freud’a yeni bir şey katmak anlamına geldiğini düşünmez. Aksine, adeta dilbilim psikanalizin temel sorgulama alanında yapısal olarak, yani bir konum olarak bulunan bir boşluğu doldurmaktadır. Dilbilim, zaman bakımından psikanalizden sonra ortaya çıkmıştır. Ancak, psikanalizin temel sorunsalı, yalnızca dilbilim ile ilişkisinde netleşen bir sorunsaldır. Bu demektir ki, yapısalcı dilbilim psikanaliz için bir sistematikleşme imkanı tanımaktadır.


Lacan’a yakından bakarsak “Yapısal Kuram”dan (İd, Ego, Süperego kuramı) uzak olduğunu görürüz. Özellikle “Rüyaların Yorumu”,”Schreber Vakası”,”Metapsikoloji”deki Freud ön plana çıkar, yani 1900-1915 arası erken Freud. Bu dönemde Freud’un temel sorunsalı bilinçdışı, bilinçdışı çocukluk karmaşaları, bilinçdışının işleyiş mekanizmaları ve bastırma mekanizmasıdır. Lacan, böylece psikanalizi “bilinçdışının bilimi” olarak ilan edecektir


DİL


Bilinç kendini ancak dilin yani toplumsal-uzlaşımsal bir kurumun dolayımıyla ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu gibi değil, ancak dilin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıdan dolayımlanarak biçimlendirebilir, düşünebilir ve ifade edebilir. Bu dolayım, insanın kendisine yabancılaşma sürecini mümkün kılar. Zira, bilinçdışı da insanın kendi gerçeğini kültürel bir koddan dolayımlanarak kavramak zorunluluğuna bağlanır.


Dilin birimleri “gösterge”lerdir.Gösterge bir “gösteren”, bir de “gösterilen”den oluşur. Gösterge bir ses değil, “işitsel imge”dir. Yani, gösteren fizik bir nesne değil, bilişsel bir nesnedir. Gösterilen ise dış dünyadaki bir nesne değil, “kavram”dır. Demek ki, göstergenin her iki ögesi de zihinseldir. Gösterme ilişkisi, bir işitsel imgeyi (yani göstereni) bir kavrama (yani gösterilene) bağlayan ilişkidir. Gösterge dış dünyada bir şeyin anlamlı olarak yerini tutar, ama anlamı yine kendi içindedir, yoksa dışarıda gönderimde bulunduğu şeyde değil. Anlamın kaynağı bilinçtir. Yoksa her şey, Demokritos’un dediği gibi “atomlar ve boş uzaydan” ibarettir. Bu anlamsız gerçekliğe anlam veren, onu bilinç edimime nesne edinmemdir. Anlamın, özün kaynağı bilinçtir. “Atomlar ve boş uzaydan” oluşan gerçekliği düşünmekle bizzat bu gerçekliğe anlam katmış olmam. Benim bilincimin nesnesi, deyim yerindeyse, korelatlardır, yani anlam yine bilincime içkin kalır. İşte, özgürlük de burada temellenir.


Gösterme ilişkisinde her iki ögenin bağlantısı keyfidir. Yani, mesela “masa” işitsel imgesiyle “masa” kavramı arasında ne deneysel ne de mantıki ilişki vardır. İkinci olarak, göstergenin her iki ögesi de zihinseldir, bir başka deyişle dil içinde kalır. Masa işitsel imgesi, (göstereni) kendisi zihin içinde kalmakla yetinmez, anlamını dış dünyada gönderimde bulunduğu gerçeklikten değil, gene zihindeki masa kavramından alır. İşte, dile otonomisini veren budur. Dil kendi içinde bir bütündür, dış dünyaya gönderim zorunluluğu olmaksızın salt dil düzeyinde çalışılabilinir.
Göstergenin (ya da Lacan’ın yer yer kullandığı daha geniş kapsamlı “simge”nin) dilin kendi otonom kurallarıyla belirleniyor olması, bilince tanınan tüm fenomenolojik ayrıcalıkların sonu olur. Gerçekten de fenomenolojik indirgeme yöntemi, paranteze alma işlemi aslında hiç umulmadık bir kalıntı bırakır. Dili bilinçten atamazsınız, çünkü bu durumda bir bilinç edimi “cogito” mümkün olamaz. Dilden arınmış bir düşünce düşünülemez.


İnsan kendisini ve gerçekliği ancak dilin verdiği dolayım sayesinde düşünebilirken, hem gerçekliği kendisinden ayırdetme – böylece gerçeklik nosyonu geliştirebilme – imkanına kavuşur, hem de giderek daha toplumsallaşmış, “yüceltilmiş” kavramlarla kendini düşünürken, kendi gerçekliğini dile getiren ilk simgeleştirmeleri de bilinçdışında bırakmış olur. Bu noktada Lacan’a göre göstergenin sadece işitsel bir imge olmadığını, simgeleştirmeye imkan veren her şey olabileceğini, gösterilenin ise (ya da Lacan’ın daha sık kullandığı terim olan “öznede gösterilen”in ise) öznenin yaşantıladığı her şey olduğunu (bir anlamda tüm bilişsel simgeleştirmelerden soyutladığımızdaki haliyle heyecanlar demek yanlış olmasa gerek) kaydedelim. Demek ki Lacan’da simgeler insanın çıplak yaşantılamasını kendi biçimsel kurallarına göre yapılandırır.


Saussure’e göre dil, iletişim amacıyla onu kullanan insanlardan bağımsız ve onlara öncel, kendine özgü bir yapısı ve yapısal kuralları olan uzlaşımsal bir sistemdir ; dil, dilin bireysel kullanımı olan söze kendini kabul ettiren toplumsal bir kurumdur. Bu şekilde ele alınınca dilden bağımsız bir düşünce, dilin kurallarının dışında ve ötesinde bir düşünce olamaz. Saussure’e göre dil sistemi ile düşünce ayırdedilemez. Düşüncenin biçimleri de dille birlikte kurulur. Psikanalizin sorunsalı, Saussure’ün kavramlarıyla konuşursak, dilden çok “söz”ü (söylemi) sorgular. Söz bireyin, öznenin dili kullanmasıyla ortaya çıkan, gerçek bir nesne olarak varolan ve - zaman içinde birbirini izleyen dil birimleriyle belirlendiğine göre –art zamanlı bir boyuttur. Oysa dil, söze (yani bireysel kullanıma) olanak tanıyan uzlaşımsal bir kurumdur, yani bir dili konuşanlar tarafından üzerinde anlaşılmaya varılmış olmasından başka bir geçerlilik koşulu yoktur. Öte yandan dil, sözün tersine gerçek nesne değildir, o bir potansiyel, bir gizil imkanlar bütünüdür. Daha doğrusu, bireysel kullanıma (söze) imkan veren biçimsel kurallar sistemidir. Dil, söz gibi “art zamanlı” da değildir ; biçimsel kurallar dilbilimsel birimlerin eşzamanlı ilişkisinden ibarettir.


Jacobson’a göre, konuşurken iki tip edimde bulunuruz : “ayıklama” ve “birleştirme”. Ayıklama, birbirinin yerini alabilecek ögeler arasında bir seçim yapma edimidir. Birleştirmeyse, bu ögeleri daha üst düzeyde bir öge elde etmek için art zamanlı bir şekilde eklemleme işlemidir. Bir başka deyişle, ayıklama Saussure'ün “dil” kavramı düzeyinde gerçekleşir. Ayıklamada, birbiriyle eşzamanlı, gizil ilişkide olan ögeler arasında bir seçim yapılır. Birleştirmeyse, Saussure’ün “söz” düzeyinde geçer. Yani, burası aktüalize olmuş bir düzeydir ve belirtildiği gibi artzamanlı bir ilişkilendirme süreci söz konusudur.


Lacan, “bilinçdışı dil gibi yapılaşmıştır” derken, büyük bir olasılıkla, bilinçdışındaki simgelerin, yukarıdaki dil düzeyini özetleyen ilişkiler içinde olduğunu savunmaktadır.


BASTIRMA


Klasik teoriye göre iki farklı mekanizma olan bastırma ve yüceltme, Lacan’da bir tek mekanizmadır. Klasik teori bastırmayı egonun savunma mekanizmalarından biri olarak, fakat hemen hemen diğer mekanizmalarla aynı önemde bir mekanizma olarak ele alır. Klasik teoride bastırılan materyale karşı ikinci bir savunma olarak “yüceltme” ya da başka farklı mekanizmalarla semtom oluşumu devreye sokulur. Oysa Lacan’da bastırma ve yüceltme (ya da patolojik durumlarda semtom oluşumuna yolaçan diğer mekanizmalar) bir tek edimde gerçekleşir. Bu edim de dilbilimsel metafor kavramında anlatımını bulur. İnsan kültürün simgelerinde metaforlarla yüceltirken, metaforun ardında kalan gösteren bilinçdışına itilmiş olur.
Lacan’a göre bastırma dilbilimsel metafora benzeyen bir süreçtir. Metafor dilbilimsel bir gösterenin yerine, onunla eşzamanlı ilişkide bulunan bir başka gösterenin ikame edilmesi eğilimidir. Böylece gösterilen değişmeden kalmakla beraber gösterilenin kökensel göstereni, yerini bir başka gösterene bırakmış olur. Edebiyatın daha ince bir söylem için sıklıkla başvurduğu bu edime özne, daha toplumsal bir anlatım, bir söylem kurmak için başvurur. İşte, Lacan’a göre bastırma mekanizmasında benzer bir süreç söz konusudur.


Metaforda ilişkiye geçen gösterenler birbiriyle eşzamanlı ilişkidedir. Bir başka deyişle, metafor dil ekseni düzeyinde gerçekleşir. Bilinçdışı, metaforlar zinciriyle oluşmuş ise metaforların ardında bıraktığı gösterenler birbiriyle eşzamanlı ilişki içindedir, tıpkı bir dilin yapısında olduğu gibi. “Bilinçdışı bir dil gibi yapılaşmıştır” der Lacan.


Lacan’a göre insan kendi gerçekliğini giderek üst üste yığılan metaforlarla düşünür, böylelikle kendi gerçekliğiyle düşüncesi arasında bir uçurum meydana gelir. Üst üste yığılan metaforlar ardında bilinçdışı simgeler kalmıştır. İnsan kendi gerçekliğini giderek daha toplumsallaşmış simgelerle düşünür ve dile getirirken esas çıplak gerçekliğini dile getiren simgeleri geride, bilinçdışında bırakmış olur.


İnsan kendi gerçeğini bilinçdışı kılar. İnsan kendi gerçeğini önce ailenin sonra diğer kültürel kurumların söyleminden dolayımlanarak düşünürken esas otantik gerçekliğini bilinçdışı kılmış olur.


Kültürün simgesel düzeninin sağladığı hatta empoze ettiği metaforlar zinciri, bastırmadan başka bir şey değildir. İnsan, biyolojik bir varlıktan kültürel bir “özne” olma yolunda, temel dürtülerine toplumsallaşmış tatminler aramak suretiyle ilerler. O halde “gerçeklik ilkesi” denen şeyde kastedilen “gerçeklik” doğal bir gerçeklik değil, kültürel bir gerçekliktir ve bu ilke de “haz ilkesine” tam anlamıyla karşıt sayılmaz. Gerçeklik ilkesi altında “özne” ilkel dürtülerine kültürel tatminler arar. Her kültürel isteğin ardında bilinçdışı bir arzu yatar. Demek ki, Lacan’a göre bastırma simgesel arzulara toplum tarafından kabul gören daha “uygar” simgelerin ikame edilmesinden ibarettir. Bu durumda Lacancı analizin dilsel bir regresyon süreci olarak görülebileceğini ileri sürmek yanlış olmaz.


Bastırma insanın kökensel arzusunu giderek kültürel normlara daha uygun gösterenlerle ifade etmesi, böylece giderek esas arzusunun ilk simgeleştirmesinden uzaklaşmasıdır. Yaşantılanan, gösterilen afekt sürekli bilinç düzeyinde kalırken, bu yaşantılamanın düşünüldüğü gösteren bir başka gösterenin, toplum tarafından kabul edilir, kültüre uygun bir gösterenin onun yerini almasıyla bilinçdışı düzeyine düşmekte, yani insan kültürün dünyasında ilerlerken arzusunun ilk simgeleştirilmiş halinden giderek uzaklaşmaktadır.


Bir tedavi tekniği olan psikanaliz regresif bir süreçte üst üste yığılmış bu metaforlar zincirini geriye doğru kateder ve arzunun ilk simgeleşmiş haline, öznenin esas arzusuna ulaşmaya çalışır. İkinci gösteren kültürel düzeye uygun bir gösterense, bu süreç normal olarak kültürel yüceltmeye açılacaktır. Yani, bastırma ve yüceltme aynı anda, bir tek edim aracılığıyla gerçekleşecektir. Fakat, aynı şekilde semtom da oluşabilir. Hasta bilinçdışına bastırdığı arzusunun ilk simgesi yerine semtomu da ikame edebilir. Semtom bilinçdışı arzunun metaforik bir ifadesidir ve anlamını bu arzudan alır.


Kişi belli bir duygulanım ve heyecanı bilinçli olarak yaşantılar ancak bunlara denk düşen fikirler her zaman bilinç alanında yer almaz, esas fikirler bilinçdışı kalırken, bunların yerine başka fikirler bilinç alanını kaplar ; kişi duygularını tamamen farklı fikirlerle yorumlayabilir. Demek ki, bilinçdışına bastırılan fikirsel temsilcilerdir, neyse o olan yani doğal haldeki içgüdüler değil. Böylece gösterilen değişmeden kalmakla beraber gösterilenin kökensel göstereni yerini bir başka gösterene bırakmış olur.


AYNA EVRESİ


Lacan’ın gelişimde üç ayrı evre ayırt ettiği söylenebilir ; parçalanmış beden, ayna evresi (kabaca imgesel düzen) ve oidipal evre (kabaca simgesel düzen). Parçalanmış beden evresi, çocuğun psikomotor eşgüdüm düzeyinde bedeninden kalkan duyumları bütünleştiremediği evredir. Bu evrenin kabaca Freud’un otoerotizm düzeyine denk düştüğü söylenebilir, çünkü, Freud bu evrenin karakteristiği olarak libidonun örgütlenmiş bir güç oluşturmadan önce eşgüdümden yoksun bir şekilde değişik beden bölgelerine yatırıldığını söyler.


İmgesel’in düzenine uyan Ayna Evresi kabaca Freud’un narsisizm dönemine denk düşer. Bu dönem 6-8 aylık bir çocuğun aynadaki kendi imgesini coşkuyla tanıması, bir bütünlük olarak kendini kavraması ile ilk işaretini bulur. İnsanın kendini, kendinden geri yansıyan bir imgeden (ki bu yansıtıcı anne de olabilir) dolayımlanarak ele geçirmesi, insanın kendini ona bir başkası tarafından yansıtılan imge sayesinde kurgulayabilmesi tarafından anlamlıdır.


Oidipal evre ise kültürel aile ortamında simgesel düzen içinde, ikili değil artık üçlü ve dolayımlı ilişki içinde kendini yerleştirmek bakımından ön plana çıkar. Bu bakımdan babayı içine alan kültürel aile düzenine girme, kültür içinde kendi simgesel yerini veren (dolayısıyla esasta baba tarafından taşınan) ensest yasağını (babanın yasası) tanıma, ikili imgesel ayna ilişkisini kültürel bir yapılanma içinde düzene koyar, bu ilişkinin sınırlarını belirler. Bu, insan varoluşu açısından kastrasyonun tanınması (yasaya tabi olduğunun tanınması) anlamına gelir.


İlk kez Lacan’ın psikanalitik önemine değindiği Ayna Evresi klasik teorideki narsisizm kavramıyla yakın ilişkidedir. Ayna Evresi tam anlamıyla Oidipus öncesi dönem olarak kabul edilemez. Tura’ya göre Ayna Evresi daha çok Oidipus’un sınılarında kalan, Oidipus’un başlangıcına temel teşkil eden bir dönem olarak ele alınmalıdır.


Simgesellik öncesi çocuğun çevreyle ilişkisi ikili bir ilişkidir. Çocuk bu dönemde bir başkasıyla, yaşıtı bir çocukla, annesinin görsel imgesi ya da aynadaki kendi bütünsel imgesi ile imgesel yoldan özdeşleşerek parçalanmış olarak yaşantıladığı bedenin bütünlüğünü kazanmaya yönelir. Çocuk gerek seneztezik duyumlarını, gerekse hareketlerini eşgüdümleyemediği için bedenini de bir bütün olarak yaşantılayamaz. İşte, bu dönemdeki çocuk kendi beden imgesinin bir bütünlüğünü kazanmaya yönelir. Bu dönemdeki çocuk, yani narsisistik dönemdeki çocuk neden kendi bütünsel imgesini kazanmaya yönelir ? Onun arzusunu yönlendiren nedir ? Şüphesiz bu süreçte bedenin parçalanmış bir biçimde yaşantılanması rol oynamaktadır. Ancak çocuğu bir imgeyle özdeşleşmeye iten arzu nereden kaynaklanmaktadır ?


Lacan’ın narsisistik dönemi, yani Ayna Evresi çocuğun annesi için her şey (retrospektif kuruluşuyla annesi için fallus) olmak, yani onda “eksik” olan şey olmak arzusuyla, bütünsel imgesini kazanmak için aynada kendi imgesiyle ya da başkasının, annesinin bütünsel imgesiyle özdeşleştiği, anne-çocuk ilişkisinin dolayımsız dönemidir. Bu dönemdeki çocuk annesiyle bütünleşmeyi arzular. Annesiyle bütünleşmeyi, annesinin her şeyi olmayı, annesinin arzuladığı şey olmayı, annesinin arzusunun nesnesi olmayı arzular. Böylece, narsisistik omnipotensine, Nirvana’nın bütünlüğüne, tüm rahatsız eden uyaranlardan uzak, mutlak tatmin durumunun devinimsiz hazzına ulaşacaktır


Lacan, Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu, annenin eksiği fallus olmaktır,dediği zaman klasik Freudçu kadın kastrasyon karmaşasında penis=bebek denkleminin, annenin arzusunun bilinçdışı etkilerle bebeğin arzusunu belirlediğini söylemiş olmaz yalnızca. Bunları da içerecek şekilde ama daha geniş anlamda çocuğun anne için her şey (varlık) olma arzusunu da yani omnipotens arzusunu da söylemiş olur. Çocuk anne için hiçlik, eksik, sıfır değil her şey, varlık, bir olmayı, tek olmayı arzular. Görünmeyen değil görünen, duyulmayan değil duyulan, anlaşılmayan değil anlaşılan, onaylanmayan değil onaylanan, önemsenmeyen değil önemsenen, hiçlik değil varlık olmayı arzular. Bu arzu anne ile tek olmak, içiçe geçmek, kaynaşmak arzusudur aynı zamanda ; empatik bir tam içiçe geçmedir.


Şimdi tekrar Ayna Evresi’nin detaylarına dönelim. Lacan’ın bu evreyi yaklaşık 6-8 aylık bir çocuğun ilk kez aynadaki kendi imgesini coşku ile kavramasından hareketle ele aldığından söz etmiştik. Lacan bu kavrayışın bir farkına varma, bir anlama olduğu kanaatindedir ; insan yavrusunun kendi mevcudiyetini, varlığını kavraması. Bu durumdaki insan yavrusu gelecekte simgesel işleyiş içinde “ben” (I) diyeceği şeyin ilk deneyimini kazanmaktadır.


Lacan’ın narsisistik dönemi olarak kabul edebileceğimiz Ayna Evresi’nde çocuk başlangıçta parçalanmış olarak yaşantıladığı kendi beden imgesini çevresindekilerin bütünsel imgelerinden dolayımlanarak bütünleştirir ve böylece ortaya “Ben” denebilecek bir şey çıkarsa da bu bütünlük Oidipus sayesinde, yani ailenin söylemi sayesinde dilbilimsel bir gösterenle temsil edildiğinde “Ego” kurulmuş olur.


Lacan ben deneyiminin bir imge dolayımıyla üstlenilmesi fenomenini göz önüne alarak bu deneyimin bir yabancılaşma, bir kurgu üzerinde gerçekleşebileceğini söyler. Çocuk bu düzeyde psikomotor bütünlüğüne ulaşmamıştır, ama kendini bu imge sayesinde bütünleşmiş, parçalarına ayrılmaz bir bütünlük, bir kendilik olarak kavrar. Bu, Kohut’un “bütünleşmiş benlik” (cohesive self) dediği şeyin bedensel imgesel bir temsili gibidir.


İmgesel düzende henüz “ben” ile “ben-değil”in ayrımının tam netleşmediğini, sürekli bir gidip gelmenin, benlik sınırında belirsizliğin sürmekte olduğunu kaydetmeliyiz. Söz konusu netleşme ancak simgeselin dolayımlandırıcı, mesafe koyucu, yabancılaştırıcı etkisi sayesinde kesinlik kazanabilir. Bu durumda imgesel düzen, insanın kendisiyle imajını karıştırdığı bir yapılanma sunar. Fantezi ile gerçeğin karıştığı bir düzeydir bu. Lacan, buradan hareketle insanın gerçekliği tam olarak yakalayamayacağından söz eder.


İmgesel ilişki Ayna Evresi’nin temel karakteristiği olmakla beraber bu ilişki biçimi tüm yaşam boyunca sürer. S.Lelaire’in dediği gibi, “Ego öznenin imgesel özdeşleşmelerinin yeridir.” Lacan’a göre egonun esas işlevi bir imgeyle özdeşleşmek, bir kültürel imge halinde kendini görmektir.
Egonun bütün işlevi Ayna Evresi’ndeki gibi imgesel özdeşleşmeler yapmaktır. Ancak bu özdeşleşmeler kültürel simgesel düzenle koşullandırılır. Söz gelimi, erkek çocuğun Oidipus çıkışında “baba”sı ile özdeşleşmesi imgesel bir özdeşleşmedir, yani bir ego işlevidir. Ancak bu özdeşleşmeyi yapılandıran simgesel bir temel vardır.Egoyu baba ile özdeşleşmeye götüren Oidipal söylemdir. Böylece ego bilinçdışı arzulara giderek daha toplumsallaşmış simgelerin ikame edilmesiyle yönlendirilen bir imgesel özdeşleşme işlevinden ibarettir.


Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu annesi için varlık olmak, fallus olmaktır, dedik. Bu arzu esasta coşku ile ele geçirilen varlığın onaylanmasının arzusudur. Çocuk adeta varoluşundan duyduğu keyfin onaylanmasını bekler annesinden. Ancak Babanın Adı ile, toplumsal kültürel simgesel kodun dolayımıyla karşılaşır. Bu simgesel dolayımlandırıcıyı fallus olarak algılar. Omnipotensi ona yakıştırır. Babanın idealizasyonunu, çocuksu omnipotens hayallerinin çöküşü koşullandırmaktadır.


Lacan’da Ayna Evresi’nin çocuk için eksiksizliğe, Nirvana’ya ulaşmak için annesiyle özdeşleştiği, annesi için her şey olmak arzusuyla kendi bedensel imgesini kazanmaya yöneldiği dönem olduğuna işaret etmiştik. Demek ki Ayna Evresi’nin iki temel özelliği vardır;


1. Anneyle bütünleşme arzusu


2. Beden imgesinin diğer insanların bedensel bütünlüğüyle özdeşleşme yoluyla kazanılması


Lacancı analitik fenomenolojide bulunan temel varsayım : insani arzu Öteki’nin arzusunun arzusudur ; insan arzulanmayı arzular. O zaman ilk bakışta güç gibi gözüken şu denklem ortaya çıkar ; insan kendini ancak dilde, yani Öteki’nin nezdinde, gene Öteki tarafından ona dayatılan bu yabancı ortamda kendine yabancı(laşmış) olarak imleyebilir. İşte Lacan’a göre bu ötekileşme, bu yabancılaşma bilinçdışının koşuludur. Böylece özne kendini imlerken temelde Öteki’nin arzusunu dile getirir.


Anne-çocuk ilişkisinin kaçınılmaz bir boyutunu oluşturan frustrasyonlar sayesinde çocukta bir gerçeklik duygusu gelişmeye başlar. Çocuk giderek omnipotent olma, kendi dolayımsız tatmin kaynağı olma arzusunun sonuçsuz kaldığını algılar ve erişkinin omnipotensini paylaşmaya yönelir. Böylece, erişkinin sevgisi, bu sevgiyi kazanmak ve kaybetmemek arzusu ağırlık kazanmaya başlar. Dış dünyanın koşulları çerçevesinde gerçekleşen frustrasyonlar gerçeklik duygusunun yanında “gerçeklik ilkesinin”nin de gelişmesine ışık tutar. Çocuk davranışlarının muhtemel sonuçlarını değerlendirmeye başlar. Böylece gerçeklik ilkesi, dolayımsız tatmin arayışının yerine, gelecekte vaadedilmiş bir tatmini ikame etmeye dayanır. Lacan’ın gerçeklik ilkesinden anladığı şey de bir yönüyle bu metaforik mekanizmadan ibarettir.


Dış dünyayla “Ben”in ayrışmasını, gerçeklik prensibinin oluşmasını koşullandıran oral frustrasyonların anneye bağlı olduğu açıktır. Ancak söz konusu olan frustrasyonlar, bir anlamda, kaçınılmazdır. Çocuğun oral dönemde ayrıştırmaya başladığı tek nesne olan anne, gidiş gelişleriyle narsisistik omnipotensi yıkar ; anne çocuğa tabi bir nesne değildir.


Lacan, insan “gerçeklik ilkesi”nin söz konusu ettiği “gerçekliğin” doğal bir gerçeklik değil insani, simgesel, kültürel bir gerçeklik olduğu görüşündedir. Bir başka deyişle, erken oral frustrasyonların kendisi değil, nasıl simgeleştiği önem kazanır Lacan’da ; çocukta bu frustrasyonlar hangi simgelerle kodlanmaktadır ? Oral dönemdeki frustrasyonlar ancak simgesel bir dolayım sayesinde kişilik üzerinde etkili olabilir. Lacan’a göre insani gerçeklik sisteminin kuruluşu doğal frustrasyonlardan çok, bu frustrasyonların kültürel simge düzeyinde kazandığı anlama bağlıdır. Çocuk annesiyle ilişkisindeki frustrasyonları, aile söyleminin sağladığı simgenin dolayımıyla üstlenir. Böylece biyolojik kökenli frustrasyonlar toplumsal-kültürel koda bağlanırken Oidipus karmaşasının ilk çekirdeği de atılmış olur. Çocuk frustrasyonlarını annenin söylemi sayesinde Babanın Adı’na bağlayarak üstlenmekle kültürün düzenine doğru çekilmiş olur. Kültürel bir kurum olan “Baba” önemini ve anlamını buradan alır. Eğer anne “Baba”ya gönderimde bulunmazsa çocuk imgesel ilişkide takılıp kalır ; psikozun temeli budur.


Çocuğun ilkel yaşantılaması sadece narsisistik doyumuna, Nirvana’ya yöneliktir. Onun annesiyle bir bütün olma arzusu bu eksiksizliğe yönelmiştir. Oysa, biyolojik frustrasyonlarını Babanın Adı ile devreye giren simgeleştirmeler sayesinde kodlarken temel arzunun karşısına dikilen yasak tamamen ensest yasağıdır, özünde cinsel bir yasaktır.


İçgüdüler konusunda Lacan’ın vurguladığı şey, doğuştan bazı biyolojik ihtiyaçlarımızın olması ve bunların özellikle anne tarafından karşılanması olgusudur. Ön plana bir doyum kaynağı olan anne ile tatmin-frustrasyon çizgisinde geçen ilişkiler taşınmıştır, yoksa içgüdülerin mahiyeti değil. Hatta Lacan’a göre içgüdülere cinsel kimliği kazandıran şeyin bizzat kültürün baskısı olduğu bile savunulabilir. Belki biraz iddialı bir yorum olacak ama, Lacan’a göre biyolojik gereksinmeler neyse odur ve anne ile ilişkide dolayımsız tatmin ararlar. Ancak kültürün düzeni, bir simgesel yasayı (anne ile cinsel ilişki yasağı) çocuğa kabul ettirmekle, ne ise o olan, yani kendinde hiçbir anlam taşımayan biyolojik ihtiyaçlara cinsellik adını koyar, böylece biyolojik gereksinmeleri kültürün anladığı anlamda cinselliğe dönüştürür. Böylece çocuk Babanın Yasası ile yasaklanan ilk saf deneyimini retroaktif olarak annenin eksiği olan ve eksiksizliği, egemenliği temsil eden Fallus simgesiyle kodlar. Babanın Adı’nın devreye girmesiyle çocuğun arzusu, anne için Fallus olmak biçimini alırken, yine Babanın yasası nedeniyle aynı anda bilinçdışı bir arzu haline gelir.


Lacan’ın terimiyle “insanlaştırıcı kastrasyon” yani insan yavrusunu kültürel özneye dönüştüren kastrasyon “olmak”tan “sahip olmak”a yöneltir özneyi. Söz konusu olan, anne için annenin eksiği olan fallus olmak değil, fallik nesneye “sahip olmak” ya da “sahip olmamak”tır. Simgesel Baba anne-çocuk dolayımsızlığına bir üçüncü olarak girerek, bu dolayımsızlığı, temel narsisizmi bir “kayıp”a dönüştürür ve “varlıkta / olmakta eksik” açılır. Türkçede bu kavramın tam vurgusunu vermek için hem “varlık”ta (yani dolayımsız kendi gerçekliğinde) hem de “olmak”ta (yani anne için fallus olmakta) eksik olarak düşünülmeli. İşte bilinçdışı arzuyu kuran da bu eksiktir. Bu eksik simgesel-oidipal düzenin eksiksizlik simgesi Fallus şeklinde bilinçdışının yapısına kodlanır. Çünkü, Baba ana-oğul ilişkisine bir yasaklayıcı olarak girmekle çocuğun sahip olduğu organın sadece penis olduğunu (hatta kız çocuk için bir penis bile olmadığını) yani fallus olmadığını, yani bir yasaya, ensest yasağı yasasına tabi olduğunu gösterir.


Narsis mitinde ifadesini bulan Ayna Evresi, yani çocuğun annesinden yansıyan bütünsel imgesiyle özdeşleştiği dolayımsız ilişki yasaklanmalıdır. Ayna Evresi’nin yıkılmadığı durumlarda, yani bir üçüncü olarak Simgesel Baba dışarıda bırakıldığında simgesel döneme geçemeyen insan kendini bir özne olarak ayırdedemez. İşte şizofren budur. Burada insan sadece simgeselde bir özne olarak ortaya çıkmamakla kalmaz, kültürün simgesel düzeninin kuralları çerçevesinde biçimlendiremediği kendi varoluşsal deneyimini de sanrısal bir gerçeklik olarak yaşantılar. Babanın insanlaştırıcı kastrasyonundan geçmeyen şizofren kültürel bir özne olmayandır, kültür dışıdır.


Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu henüz kültürel bir arzu değildir ve simge içermez. Ancak Oidipus’un devreye girmesiyle simgenin retroaktif bir etkinliğiyle çocuğun simge içermeyen arzusu da simgeleşir. Çocuk arzusunu bir yasaktan, Oidipal bir yasaktan dolayımlanarak kodladığı için kökensel arzusu “fallus olmak” arzusu halinde bilinçdışına kodlanır.


Fallus simgesi aslında Babanın Simgesi, Babanın Adı ile devreye girer. Baba bir yoksun bırakıcı, bir kastratör olarak devreye girmektedir. Burada söz konusu olan tamamen simgesel bir kastrasyondur. Yani, kastratör baba sadece simgesel bir babadır, annenin söyleminde yeralan bir üçüncüdür, “Babanın Adı”dır. Böylece çocuk ilk kez simgesel bir yasayla karşılaşır. Bu yasa ailenin temeli olan ensest yasağı yasasıdır. İşte çocuğun ilk dolayımsız arzusunu retroaksiyonla fallus simgesi altında simgeleştiren de çocuğun karşılaştığı yasanın cinsel mahiyetidir.
Babanın Yasası fallus olarak çocuğu anneden kastre eder, anneyle dolayımsız ilişkiye son vererek çocuğu kültürün dünyasına bağlayacak olan Oidipal özdeşleşme sürecini başlatır. Lacan bu sürece “insanlaştırıcı kastrasyon” adını vermektedir. Ancak burada üzerinde durulması gereken konu, çocuğu Oidipal üçgene bağlayanın, çocuğu “babaya” gönderenin bizzat annenin söylemi olduğudur.


Babanın Adı’nın devreye girmesiyle çocuğun zaten hiçbir zaman bilinçli olmamış, yani simgeleşmemiş arzusu Fallus göstereni ile damgalanırken, bu gösteren bilinçdışı konuma düşmektedir. Çocuk bilinç düzeyinde Babanın Adı ile devreye giren Yasa’ya uyarken kendi ilk yaşantılamasını da retroaktif olarak Fallus simgesi ile kodlar. Çocuk ilk arzusunu, ilk saf yaşantılamasını simgeleştirirken aynı zamanda bu simgeyi bilinçdışına iten bir metaforla karşı karşıyadır. Böylece sadece bir karşıt-yatırım söz konusudur. Hiçbir zaman bilinçli olmamış, simgeselleşmemiş bir yaşantılama simgeleşirken, bu simge, yasanın (Babanın) gücü sayesinde bilinçdışı olmakta, bilinçdışının çekirdeğini oluşturmaktadır.


Oidipusa giren çocuğun arzusu Oidipusun retroaksiyonuyla simgeleştiği biçimiyle, annesi için annenin eksiği Fallus olmaktır. Çocuğun arzusu anneyle bütünleşmek, onda eksik olan şeyin yerini almak, onun arzusunun nesnesi olmaktır. Çocuk böylece dolayımsız tatmin durumuna erişecektir. Ancak, anne-çocuk ilişkisindeki frustrasyonların Babanın Adı ile simgeselleşmesi ve giderek Babanın Yasası olan ensest yasağı ile ilişkilenmesi, çocuğun eksiksizlik arzusunu cinsel bir arzu olarak bilinçdışına kodlanmasına yolaçar. Öyle ki, çocuk başlangıçta simgeleşmemiş eksiksizlik arzusunu, annesi için annenin eksiği fallus olmak şeklinde simgeselleştirir. Böylece, o, fallus olarak anneden kastre edilmiştir.


Kültür, anneyle ilişkiyi simgesel bir ensest yasağında yasaklarken aslında dolayımsız tatmini, Nirvana’yı, ölümü yasaklar. Kültürel yaşamın düşmanıdır ölüm, yani anneye dönme. Eğer anneyle dolayımsız hazzın yasağı olmasa biyolojik varlık kültürel “özne”ye dönüşemez. Kültürün yasası olan Babanın Yasası bu nedenle Kültür için zorunlu, dolayısıyla evrenseldir.


Freud’un kabaca erkekte “penisin kesilmesi tehdidi”, kadındaysa “penis haseti” başlıkları altında ele aldığı penise “sahip olmak” ile ilgili imgesel sıkıntılara denk düşen karmaşa Lacan’da daha da derinde dil ile devreye giren simgesel bir “olmak” sorunsalına bağlanır. Lacan’da kastrasyon sadece –imgesel- bir penisin kesilmesi tehdidi değildir ; “fallus olmak”tan yani her iki cins için de Öteki’nin arzusunun nesnesi olmaktan yoksun olmaktır. Kadın olsun erkek olsun insan “eksik”tir, “kastre”dir, yani narsisistik açıdan yaralıdır. Çünkü, kadın olsun erkek olsun fark etmez, insan Öteki’nin arzusunun nesnesi olacak şey değildir. Öyleyse Öteki’nin arzusu klasik olarak, mesela “İlksel Ego İdeali” denebilecek bir biçim kazanarak özneye içselleşmiş demektir. “Ego İdeali” de daima utanç ile eşleşir. Çünkü, “ego” (ben) daima idealinden, Lacan’ın deyişiyle “eksik” (kastre) bir şeydir. Yani, insan Öteki’nin (burada annenin) arzusunu karşılayamaz. Lacan’ın belirttiği gibi temel “eksiğin” Oidipus’ta alacağı ton –ki fallus imleyeni de buradan gelir zaten- elbette Babanın Yasası’na (ensest yasağı yasasına) tabi olacaktır, ama özü itibariyle daha derine, Oidipus öncesine uzanır. Öznenin “ideali”ne göre eksik olmasını bilinçdışında fallus imleyeni ile anlatmasını sağlayan şey, yani “eksiğin” cinsel bir ton kazanmasını sağlayan şey, “eksiğin” kendisinin değil ama Oidipus girişinde aldığı yorum gereği damgalandığı imleyenini, annenin “eksiğinde” bulmasıdır. Cinselliğe adanmış organı henüz cinsellik statüsü kazanmamış olan çocuk, annenin fallus eksiğini onun arzusuna bağladığında kendi yetersizliğini, “eksiğini” onu babaya götüren annenin arzusu nedeniyle cinsel bir yetersizlik olarak deneyimler.


Burada dikkatimizi çekmesi gereken nokta “olmak”taki “eksiğin” “olmak” kavramının çağrıştırdığı tüm varoluşsal yükle bir “sahip olmak” sorunsalına bağlanırken cinsel bir boyut, cinsel bir simge, bir imleyen ile damgalanmasıdır. Lacan’ın “simgesel kastrasyon” terimiyle anlatmak istediği sürecin bir boyutu budur. Lacan’ın deyişiyle bu “simgesel” kastrasyon Oidipus döneminde kız çocukta birinin operasyonuyla kaybettiğini düşlediği penise karşı haset, erkek çocukta ise kastasyon yoluyla cezalandırılma korkusu şeklinde bildiğimiz Freudcu “imgesel” kastrasyon tonlarını kazanacaktır. Demek ki, Lacan bu imgesel kastrasyona simgesel anlamını veren temel bir yapıya geri gidiyor. Daha klasik ve yapısal terimlerle kabaca “İlksel Ego İdeali” diyebileceğimiz bir oluşumu cinsel kimlik ile eşleyen narsisistik bir kastrasyon sözkonusu burada. Nitekim Lacan, kastrasyonu cinsel kimlik sorunsalına bağlar.


Freud, Lacan’ın da ısrarla üzerinde durduğu gibi, son yazılarından birinde erkek ve kadın kastrasyon kompleksinin klasik psikanalizin sonlandırılamaz noktalarından biri olduğunu söyler. Oidipus kompleksinin bir parçası olan bu kompleks yalnızca cinsellikle ilgili bir cezalandırma tehdidi ya da bir eksiklik, yetersizlik duygusu olmaktan öte, erkeğin ve kadının erkek ve kadın olma (ya da aslında bir türlü olamama) tarzları hakkında bilhassa fikir vericidir.
Freud tarafından kökeni kadın ve erkek cinsel organlarının farklılığının çocuk tarafından algılanmasına (dolayısıyla narsisistik beden imgesi sorunsalına) bağlanan bu karmaşa giderek Oidipus kompleksinin bir parçası haline gelir. Klasik olarak Oidipus içinde erkek çocuğun annesine yönelik cinsel arzuları ve babasıyla ilgili kıskançlık, öfke duyguları nedeniyle babası tarafından penisi kesilerek cezalandırılacağı korkularına dönüştüğü kabul edilen bu karmaşa,Tura’ya göre, kendisinin iki olguda net bir şekilde çözümlediğini belirttiği ve geniş ölçüde aşağıda açıklanacak olan kadın kastrasyon kompleksine (penis haseti ; kadınlık aşağılık duygularına) benzeyen bir bileşen de içereir. Yaptığı iki analitik incelemeye göre küçük erkek çocuğun erişkin kadın (anne) karşısında yaşadığı yetersizlik duyguları, penisinin küçüklüğü şeklindeki aşağılık duygularına, oidipal rakibinin güçlü ve büyük penisine karşı gizli bir hayranlık, aynı zamanda öfke duygularına yol açar. Burada kelimenin kadındaki penis haseti anlamında tam bir haset söz konusudur ; iyi, güçlü, güzel olana karşı öfke. Çünkü, küçük oğlan çocuğu Oidipal rakibinin (babasının), gücüne hayran olduğu penisi karşısında aşağılık duyguları geliştirir ve gücünü idealize ettiği bu organ sırf varlığı sebebiyle ama kendi küçüklüğünü, yetersizliğini hatırlattığı için, varlığıyla onu aşağıladığı için öfke uyandırır. Öfkesi nedeniyle tahrip etmek istediği bu organ burada ayrıntısına giremeyeceğimiz projektif mekanizmalar sebebiyle babası tarafından kendi penisi kesilmek suretiyle cezalandırılacağı korkularına yol açar.


Tura’nın iki vakada net olarak incelediğini belirttiği bu fenomen en azından bazı durumlarda erkek kastrasyon kompleksinin de hem erişkin kadın hem de erişkin erkek karşısında yetersizlik, aşağılık duygularını içermesi sebebiyle geniş ölçüde kadın penis hasetine benzer bir bileşen de içerdiğini gösteriyor. Çocukluk kastrasyon kompleksinin erişkin erkek bilincinde penisin küçüklüğü, erken boşalma (işlevsel olarak kısa, küçük penis), iktidarsızlık (büyümeyen penis),kadın karşısında “küçük düşme” (yani Türkçede ilginç bir yorumla çocuk durumuna düşme) gibi kaygılara da dönüştüğü hatırlanırsa ve bu tipte kaygıların erkeklerde ne denli yaygın olduğu düşünülürse, üstelik erkekte cinsel rekabete karşı şiddetli tahammülsüzlük, cinsel olarak mukayese kaygılarının yol açtığı cinsel partner karşısında aşırı kontrolcü tepkiler de değerlendirilmeye alınır ve buna bağlı olarak erkeklerin paradoksal bir tarzda gerçek hoşlandığı kadınlardan kaçındığı düşünülür ise Tura, yaptığı incelemelere göre, Oidipal annenin empatik yetersizliğine bağlı bu bileşenin (yani kadın hasetine benzeyen bu bileşenin) erkek kastrasyon kompleksinin önemli bir boyutu olduğunun kabul edilmesi gerektiği kanısındadır.


Paradoksal bir şekilde, yukarıda verilen erkek kastrasyon kompleksinin kadın penis hasetine benzediği anlamak daha kolay iken, kadın penis hasetinin, yani kadınsı cinsel aşağılık duygularının kökenini anlamak daha zordur. Klasik Freudcu çerçevede, biyolojik olarak erkeklerin üstün olmasına, yani biyolojik, filogenetik sebeplerle, diğer memeli türleri ve bilhassa yüksek primatlarda olduğu gibi insan türünün erkek cinsinin güçlü, zeki, atak, döğüşken, aktif ve egemen cinsiyet olması, küçük kız çocukta penis (genel olarak erkek) karşısında hayranlık ve aynı zamanda bu organın (genel olarak erkeğin) varlığının kendi eksikliğini, yetersizliğini hatırlatması sebebiyle kimi kez iğrenme vb. gibi duygularla kendini belli eden şiddetli bir öfke (yani haset) dolayısıyla projektif mekanizmalarla bu organ (ve genel olarak erkek) tarafından cinsel yoldan aşağılanma, zarar verilme korkuları gelişir. Sosyo-kültüralist psikanaliz okulları ise kadındaki penis hasetini tamamen kültürel verilere, penisin (ve erkeğin) bilinen toplumlarda ayrıcalık atfedilen değerine bağlarlar.


Küçük kız çocukta penis haseti diğer kadının (annenin) ve genel olarak kadınların aşağılanmasına, toplumsal kadın rolünün küçümsenmesine yol açarken, bir kadın olarak kendini ayrıcalıklı, farklı (erkeklerin becerilerine daha çok sahip) bir kadın olarak algılamaya sevkeder. Öte yandan aşağılık duyguları altındaki kadın bu duyguları inkar etmek, bastırmak ya da kontrol etmek için erkeklerle ilişkisinde yarışmacı bir tavır alır. Bu sebeplerle kadın, cinsellikte daha çok sevildiğine (incitilmeyeceğine,küçümsenmeyeceğine) inanmak ister.


Histerik yapılarda bu eğilim kaprisli tutumla kendini belli eder. Öte yandan eşiti ve yaşıtı bir erkeğin sırf erkek olmasından kaynaklanan egemenliğini kabul edemediği için bu egemenliği akılcılaştırarak kabul edeceği erkeklere, özellikle yaş bakımından veya bilgi bakımından veya sosyal mevki ve statü bakımından kendinden üstün erkeklere yönelir. Penis hasetinin bu paradoksal sonucu, Oidipal baba sevgisi ve şefkatinin devamcısı figürlere yönelmesi (ki kadında oidipus karmaşasının çözümü daha zordur) ve narsisistik bakımdan da güçlü bir figürle bütünleşme yoluyla kendine saygı ve güveni oluşturma gibi farklı gelişimsel yollardan gelen bileşenlerle güçlenir. Daha nadir bazı durumlarda (burada Tura incelediği iki narsisistik özellikli vakadaki dinamiklere göre konuşur) oidipal babanın küçümseyici, cezalandırıcı özellikleri ön planda ise (karizmatik özellikli erkeklere yönelik beğeni ve özlem kişiliğin bütününden ayrı tutulmaya çalışılan fantazilerde korunmak kaydıyla, bu figürün uyandırdığı anksiyöz durum sebebiyle) eş seçimi tam tersine kadının kendisine yapılmasından korktuğu şeyi eşine yapabileceği koşullarda, yani kişilik olarak erkeğin güçsüz, bağımlı veya çocuksu veya sosyal bakımdan kendinden aşağı olduğu koşullarda gerçekleşir. Ya da, pek çok evlilikte söylenebileceği gibi, yoğun düşkırıklıklarına bağlı olarak kadının eşini algılayışı birinci durumdan ikincisine doğru kayar, dönüşür.


Psikanalitik bakımdan en iyi koşullarda sürdürülen analizlerde dahi, çözüme varması zor olduğu bilinen erkek ve kadın kastrasyon karmaşalarının erkek ve kadının sadece cinsel yaşamlarını değil (ki kimi zaman en az etkilenen kısım budur) genel olarak kadın ve erkek oluş (veya olamayış) tarzlarını geniş ölçüde belirlediğini kaydettikten sonra konumuza devam edelim..


EKSİKLİK VE UTANÇ


Anal dönemi fallik döneme bağlayan kavşakta, öznede fallus imleyenine denk düşen organın (penis ya da klitorisin) bir “eksik” ve bir “utanç” ile eşleştiğini görürüz. Anal dönemin nihai biçimini almış süperegoya (üstben) aktaracağı “süperego çekirdeği”, Öteki karşısında utanç, küçük düşme, sevgiyi kaybetme korkusu ile kendini belli eder. Bu nahoş deneyimler dönemin ayırdedici niteliği olarak, özellikle “beden-ben” ile eşleşmiştir. Burada bedeninden utanmanın çağrıştırdığı bütün ağırlıkları da içerecek şekilde “beden-ben” ve “utanç” bizi fallik dönemin başlangıcındaki narsisistik örselenmeye götürecek kavramlar olarak ön plana çıkıyor.
Ayna Evresi’nde anneden ikinci kez fakat bu sefer psikolojik olarak doğan, yani kendini annesinden ayrı işaretlemeye başlayan bebeğin ayna karşısında “kendi imgesini bir bayram coşkusuyla ele geçirmesi”ne dikkat çeker Lacan. Bu kuşkusuz “oluş”un “beden-ben”de bedenleşen ve Öteki tarafından da paylaşılması beklenen sevincidir. Bu beklenti her şeyden önce, bu yeni varoluşun canlılığının doğrulanması beklentisidir ve karşılandığında bu anlamda kaydedilecektir.


Bebeğin henüz istemli hareket düzleminde kazanamadığı beden bütünlüğünü Öteki’nin bedeninden dolayımlanarak önceden üstlenmesini sağlamak gibi bir öneme de sahip olan Ayna Evresi temel olarak “olmak” kavramını psikanalize sokmuş olması bakımından anlamlıdır. Kohut’un diliyle konuşmak gerekirse “omnipotent, teşhirci muhteşem benlik” ile “Öteki’nin arzusunu arzulayan “ çocuk burada ilk narsisistik örselenmelerine açılır. Artık bu narsisistik örselenmenin işaretini kazanacağı ve Oidipal simgeselliğe ulaşacağı fallik gelişimin mantığına geliyoruz. Yani, “olmak” sorunsalının narsisistik örselenmesinin kendine yabancılaşmış işaretini bulacağı (penise) “sahip olmak” (ya da olmamak) sonucuna bağlanıyoruz.


Öteki’nin arzusunu arzulayan özne, fallik ilgilerini kazanıp dildeki becerilerini geliştirdiğinde Öteki’nin (annenin) arzusunun, annenin kendi penis eksiğiyle ilişkilendirdiği bir tarzda babaya tabi olduğunu keşfeder. (annenin fallusa sahip olmaması, fallusa sahip olanın baba olduğuna işaret etmesi bakımından anlamlıdır) O halde Öteki’nin arzusu burada dolayımlandırıcı bir rol oynayarak çocuğa “Baba”yı göstermiş olur. İşte bu noktada kız olsun erkek olsun insan yavrusu derinden sarsılır. Baba’nın fallusu karşısında sahip olduğu şey, sahip olmadığından daha değerli değildir. Çünkü, “beden-ben”in bu bölümü cinselliğe adanmış olmakla beraber –henüz- cinsel bir erk taşımaz. “Beden-ben”in bu “eksiği” utanç kaynağıdır. İnsan yavrusu böylece “olmak”taki eksiğini fallus imleyeniyle işaretler.


Kültürün simge düzenine geçiş, öznenin yarılmasını da birlikte getirir. Özne kendini sosyokültürel simgeselleştirmede ayrımsar ve belirlerken, kendi otantik fenomenolojik solipsizmini de de yitirmiş olur. Kendini sosyokültürel kod dolayımıyla düşünen özne giderek kendine yabancılaşır. İşte bilinçdışına yol açan bu yabancılaşmadır.


Yukarıdaki ifadeden bilinçdışının saf fenomenolojik bir yaşantılama olduğu çıkarılmamalıdır. İnsanın bireysel yaşamının başında fenomenolojik solipsist bir evre olabilir. Fakat bu psikanaliz açısından ulaşılmaz bir düzeydir. Çünkü, insanda ancak simgeleşmiş bir gerçeklik ele alınabilir ve düşünülebilir, bir araştırma nesnesi olarak konumlandırılabilir. İşte, bu nedenle “bilinçdışı bir dil gibi yapılaşmış” ise, araştırabileceğimiz bu alandır.


Sosyokültürel simgesellik otantik solipsizmi yıkmakla kalmaz, onu tamamen ortadan kaldırır. Öyle ki, insanda simgeselleşmemiş hiçbir yaşantılama olamaz. Simgesel düzen otantik saf solipsizmin üzerini örter ve onu bilinçdışı konuma dönüştürürken, aynı zamanda bu solipsizmi de simgeleştirir. Yani, kaba bir benzetmeyle, simgeleştirme yatay bir düzeyde kültürel özneyi kendi dolayımsız yaşantılamasından keserek ayırırken, dikey bir düzeyde de bu saf fenomenolojik yaşantılamaya da retroaktif bir etkinlikle kültürel simgesini, adını verir, simgeselleştirmenin ardında kalan simgeselleşmemiş otantik deneyim de simgeleşir.


Otantik solipsizmin simgesi Fallus’tur, yani kültürel egemenliğin, eksiksizliğin, bütünlüğün simgesi olan Fallus. Otantik solipsizmi yıkan Babanın Adı, Babanın Yasası olduğu için, baba çocuğu annesiyle dolayımsız bütünlüğünden ayıran güç olduğu için, yani baba çocuğu anneden kestiği, kastre ettiği için yitirilen otantik solipsizm Fallus simgesi ile kodlanır. Bu kod bilinçdışını da kuran kökensel bastırmaya denk düşer.


Freud iki tip bastırma ayırıyor : Kökensel bastırma ve “kelimenin tam anlamıyla bastırma”. Kelimenin tam anlamıyla bastırmada bastırılan psişik temsilciler, aslında kökensel olarak bastırılmış temsilciyle ilişkisinden ötürü bastırmaya maruz kalırlar. O halde kökensel bastırma neye dayanır ? Freud, bu konuya açıklık getirmemektedir. Tura, Lacan’dan hareketle soruna bir yanıt bulunabileceği kanısındadır.


Kökensel bastırmanın hem bilinci hem de bilinçdışını kuran bir edimin sonucu olduğu düşünülebilir. Bilinçdışı düzeyinde libido yatırımı değişmeden kalmakta, bilinç düzeyindeyse bir yatırım çekilmesi söz konusu olmaktadır. Fakat, kökensel bastırmada bastırılan temsilci hiçbir zaman bilinç sisteminde yer almadığına göre burada bir yatırım çekilmesi söz konusu değildir.Kökensel bastırmada, bilinçdışı sistemin uyguladığı bir karşıt-yatırım söz konusudur. İkincil bastırmada da karşıt-yatırım vardır, ancak buna yatırım çekilmesi de eklenmiştir.
“Tam olarak bastırma”da bastırılan simge öncelikle bilinçte (ya da hemen bilinçaltında) yer alır, sonra da bir yatırım çekilmesi ve bir karşıt-yatırım uygulaması yoluyla bu simge bilinçdışına bastırılır, buna karşılık kökensel bastırmada hiç bilinçli olmamış bir simge karşıt-yatırım uygulanmasıyla bilinçdışını kurar.


Kökensel bastırmada –hiç bilinçli olmamış ama bilinçdışı da zaten kökensel bastırmayla kurulacağına göre bilinçdışı da olmayan – bir temsilci bilinçdışına bastırılmaktadır. İlk akla gelen çözüm, kökensel bastırmada hem ilk simgeselleşmenin meydana geldiği, hem ilk simgenin bir ve aynı operasyonla bastırıdığı, hem de böylece gösterenle gösterilen arasındaki kopmaz bağın kurulduğu şeklinde oluyor.


Kökensel bastırma ile yaşantılanan (gösterilen) ilk simgesine ulaşır. İşte bu simgeleştirmeden sonra gösterenler zinciri gösterilenlerle örtüşmeye başlar. Lacan’a göre bu süreç hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez.


Kökensel bastırma ilk simgeleştirmeyi, tüm gösteren zincirinin gösterilenler üzerindeki hareketinin stabilize olması için ilk referans noktasını sağlar. Demek ki, Lacan’a göre kökensel bastırmayla, gösteren ve gösterilen arasında ilk fiksasyon meydana gelmekte ve Öteki’nin alanındaki simgeler bu hareket noktasından itibaren stabilize olmaktadır.


Çocuk annesi için her şey olma arzusunu sonradan, simgenin düzenine girdiği zaman fallus göstereni ile işaretler. Bu süreç kökensel bastırma sürecidir. Bir başka deyişle, çocuğun annesi için fallus “olmak” arzusu hiçbir zaman bilinçte yer almadan doğrudan bilinçdışına kodlanır. Fallus göstereni hiçbir zaman bilinçte yer almamıştır, çünkü bu gösterenin gösterdiği yaşantılama sırasında fallus göstereni yoktur, dolayısıyla bilinç düzeyinde yer almış bir ide söz konusu edilemez. Simgesel düzene geçiş kökensel bastırmaya andaş ve ayrılmaz bir biçimde bağlıdır (Lemaire). Demek ki,biyolojik varlığı kültürün düzenine bağlayan süreç, öznenin toplumsal olmayan arzusunu bastırma yoluna gitmektedir.


Peki,kökensel bastırmada çocuğun arzusu neden Fallus simgesiyle kodlanmaktadır ? Bu tamamen ataerkil hatta fallus merkezci kültürel yapımızdan ve kültürel bir kurum olan ailenin ensest yasağının yasası ile düzenlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır.


Özne simgesel düzene girerken, bu düzende kendi kimliğini kazanacağı süreci başlatırken kendi ilk kimliğini, yani “Fallus olmak” kimliğini de geride bırakmış olur. Böylece, kökensel bastırmayla “varlıkta / olmakta” eksik de açılmış olur.


Lacan’da Oidipal duruma geçişle simgesel kültürel düzene geçiş aynı anlama gelir. Lacan’da Ben ile Ben-olmayanın ayrışması, gerçekliğin gerçeklik statüsüne ulaşması, özneyle nesne arasına giren simgenin dolayımı sayesinde olmaktadır. Gerçi, Lacan’ın narsisistik dönemi olan Ayna Evresi’nde “ben” denebilecek bir şey ortaya çıkmış, ayrışmaya başlamıştır ama bu sadece bir imkandır ve bu imkanı gerçekleştiren bir dolayım aktıdır, simge kullanmaktır. Çocuk kültürel babanın, simgenin dünyasına girdiği oranda annesiyle dolayımsız ilişkisini, eksiksiz solipsizmini yitirir, böylece de kendisini anneden ayırdetmeye başlar. Kendisini annesinin bir parçası (fallusu) olarak görmek yerine, anneden kopmuş bir bütünlük olarak algılar. Ben’in ayrışması demek, Ben’in Ben-olmayandan ayrışması demektir. Zaten, gerçekliğin gerçeklik statüsünü almasını koşullandıran süreç de budur.


Lacan’da Ben-olanla Ben-olmayanın ayrışması, yani klasik teorideki Ego işlevine giriş doğrudan simgesel düzene, bir başka deyişle Oidipal düzene girişle koşullandırılan bir süreç olarak yorumlanmıştır. Bu durumda, Tura’ya göre, egonun oluşumu ile süperegonun oluşumunu andaş saymak gerekir.


Lacan’a göre psişik belirlenim toplumsal simge sisteminin özneyi aşan yapısından kaynaklanır. Özne kendi gerçekliğini, deneyimini ancak bu nesnel kültürel simge sisteminden dolayımlanarak kavrar, düşünür ve dile getirirken, bu otonom gerçekliğin presubjektif yapısının biçimsel kurallarına da tabi olur. Lacan’a göre dil ile belirlenme, kültürün simgesel düzenine girme, Oidipal evre ile aynı anlama gelmektedir.


Şimdilik simgesel belirlenmeyle Oidipus arasındaki ilişkiyi kabaca şöyle ifade edebiliriz : İnsan yavrusu dil ile kültürel bir kurum olan ailede ve ailenin söylemi sayesinde karşılaşır. Demek ki, ailenin Oidipal düzenini yansıtan aile söylemi, öznenin dil ile belirlenmesinin, kültürel simge sistemine girmesinin, toplumsal öznenin kuruluşunun ilk adımıdır. Bir başka deyişle, toplumsal simge sistemine giriş Oidipus karmaşası sayesinde gerçekleşir.


Lacan’a göre simge ya da bütünüyle simge sistemi üçlü bir etki ifa etmektedir. İlk olarak “ben” ile “ben-olmayan”ı, içsel olanla dışsal olanı ayırdetmeye imkan tanımaktadır. İkinci olarak subjektiviteyi, içselliği bu içselliğin ifadesi olan söylemden ayırdetmeye imkan tanımaktadır. Yani, simgenin düzeninin özerk yapısı, insanın kendi gerçekliğine de bir mesafe alarak düşünmesine imkan tanımaktadır. İnsan kendi subjektivitesini, bu subjektiviteden bağımsız olarak düşünebilme imkanına kavuşur. Bir anlamda bilinçdışını da kuran budur zaten. Üçüncü olarak da simgenin düzeni insanı bir özne olarak diğerleri karşısındaki konumuna yerleştirir. Oidipal dönemi düşünelim ; burada simgesel düzene giren çocuk, anne ve baba karşısındaki kültürel konumunu gene simge sayesinde kazanır. Çünkü, Oidipal düzen özünde simgesel düzendir.


İnsanların birbirleriyle kültürel ilişkilerinin, (söz gelimi en basit ve arkaik biçimi Levi-Strauss’a göre akrabalık ilişkileri olan kültürel yapıların) dilin biçimlerinin birbirleriyle ilişkileri çerçevesinde belirlenmesi yapısına tam anlamıyla uyan bir yapısı vardır. Üstelik, bu ilişkilerin belirlediği konumlar da dilin düzeninde tanımlanmıştır ve bir kültürün eski kuşaklarından yenilerine bu yolla taşınır. Demek ki, simgenin düzenine girmekle birey kendi kültürel konumunu, her şeyden önce kültürel bir kurum olan ailenin yapısı içindeki konumunu da kazanmış olur. Böylece birey kültürün düzeni içinde ayrımlaşmış bir özne halini alır. Söylemin belirleyici bir boyutunu da bu konum oluşturur. Çünkü, bir söz ancak belli bir konumda anlam kazanır ve söz konusu konum da bizzat söylemin kendisi kadar semboliktir.


Özne simgesel düzende kendini bir gösteren aracılığıyla işaret ederken bir, simge olarak simge düzeninin kurallarına tabi olur. Dil, öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle ilişkisini düzenler. Lacan’a göre, özne kendini simgesel düzende bir gösteren aracılığıyla temsil ettiğinde, sadece bu düzenin kurallarına tabi olmayı üstlenmiş olmaz, aynı zamanda bilinçdışına yolaçan bölünmeyi de kabullenir.


İnsan, kültürel simge sistemi sayesinde ve çerçevesinde kendi öz yaşantılamasını düşünmek suretiyle bu yaşantılamasından uzaklaştıkça, bir başka deyişle kendi gerçeğini toplumsal norm sistemlerine göre düşündükçe bir bilinçdışına da sahip olur.


Dil toplumsal bir veriyi, bir kültürü, yasakları ve yasaları taşır. Bu çok boyutlu simgesel düzene giren çocuk, bu düzen tarafından biçimlendirilecek, onun silinmez damgasını taşıyacaktır ve üstelik bunlar çocuk farkında olmaksızın gerçekleşecektir. Dilin simgesel sistemine geçiş, kültürel düzene geçmekle eşanlamlı olduğuna göre , “anne” , ”baba” , ”aile”, ”akrabalık ilişkileri” vb. sadece dilde ya da aile söyleminde belirlenmiş-tanımlanmış olmakla kalmaz ; kültürel bir yapı olarak aile, bu söylemin gerçekleşmesi, somutlaşması, maddileşmesidir. O halde kültürel söylemler, ideolojiler, sadece birer tasarım değildir, aynı zamanda nesnel bir niteliktirler, maddidirler. İdeolojiler, söylemler gerçekliği tasarım düzeyinde temsil etmekle kalmaz, bu gerçekliğin kurucu bir ögesini de oluştururlar.


Kültürün simge düzeyine geçiş öznenin yarılmasını da birlikte getirmekteydi. Özne kendini sosyokültürel simgeselleştirmede ayrımsar ve belirlerken, kendi otantik fenomenolojik solipsizmi de yitirmiş olur. Kendini sosyokültürel kod dolayımıyla düşünen özne giderek kendine yabancılaşır. İşte bilinçdışına yol açan bu yabancılaşmadır. Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçme özneyi kurar ve gerçeklik sistemini oluştururken yarattığı yarılma da bilinçdışına sebep olmaktadır.


Simge,dolayımsız ikili ilişkinin arasına giren bir üçüncüdür. İşte insan yavrusuna, bir simge kullanarak ötekini kendinden ayırma imkanı veren – aslında bu imkanı bir zorunluluk olarak kabul ettiren – simge bir dolayım sağlayarak özneyi kurar. Simgesel düzenin temel simgesi Babanın Adı, anne-çocuk dolayımsızlığına son verir ve kendi yasasını kurar. Simgesel baba, annede “eksik” olana sahip olandır ve annenin tabi olduğudur. Bu anlamda Baba iki kez yoksun bırakıcı olarak devreye girer : hem çocuğu annesiyle dolayımsız ilişkisinden çıkarır (annenin tabi olduğu yasa Baba’nın yasasıdır), hem de anneyi fallik nesneden yoksun bırakır (fallusa sahip olan Baba’dır).


Dilde ifadesini bulan simgesel düzen böylece üçlü bir etkiye sahiptir : önce insan yavrusunu özneye dönüştürür, yani ona ilk kültürel kimliği olan cinsel kimliğini verir, ikinci olarak ve aynı zamanda bilinçdışı arzuyu kurar, üçüncü olarak ve aynı zamanda özneyi simgenin metaforlarında kültürel yüceltmeler dünyasına acılı fakat vazgeçilmez biçimde iliştirir. Simgesel düzen özneyi kurar, çünkü özne fenomenolojik aşkın bilincin , “cogito”nun kaçınılmaz bir sonucu, ontolojik bir kategori değidir. Fenomenolojik indirgeme umulmadık bir tortu bırakır aslında ; Dil. Dil paranteze alınamaz, der J.Derrida. Özne kültürel bir kodlamadır. Simge insan yavrusuyla başkaları ve dünya arasına girerek insana “ben” deme, yani kendini bir gösterenle temsil etme imkanı verdiğinde, özne de kurulmuştur.


KİMLİK


Öteki’nin alanı (simgesel düzen) öznenin kim olduğunu sorgulayıp araştıracağı, kimliğini kazanacağı yerdir. Kendi cinsiyetini sorgulayacağı alandır. Simge sistemi insana, kendini bir simge ile, “Ben” göstereniyle ifade etmeye imkan verdiği oranda onun kültürel kimliğinin gelişeceği bir hareket noktası sağlar. Burada ilk “Ben”in aile yapısı içinde kazanıldığını hatırlatmak gerekir. Yani, insana bu ilk “Ben”i bir imkan olarak sunan, ailenin, kültürel düzene özgü söylemidir. Çocuk bu ilk “Ben”i bu söylem içine yerleştirir.


Oidipal dönemde çocuk aile içindeki konumunu, ailenin kurucu yasası tarafından belirlenen kültürel kimliğini kazanır. Bu kimlik herşeyden önce fallus simgesi karşısındaki konumuyla tanımlanan cinsel kimliktir. Lacan’da fallus merkezcilik Kültürün öz niteliğidir. Çocuğu anne doğurduğu sürece, anne-çocuk ilişkisini yasaklayan simge baba olacak , babanın egemenliği de simgesel özetini bulacaktır.


İnsan yavrusunun dille karşılaşması ilk kurumun , ailenin söylemi yani Oidipus çerçevesinde geçtiğine göre bu ilk “Ben”, simgesel Baba karşısındaki yapısal konumuyla belirlenir, o halde cinsel bir kimliktir.


İnsanın kültüre ilişkin ilk kimliği, yani kültürün düzeninde aldığı yer, vaat, ve görevin ilk ayrımlaşması hiç bir biyolojik gerekçede ifade edilemeyecek cinsel kimliğidir. Homoseksüelliğin ve transeksüelliğin biyolojik dayatmalara karşın mümkün olmasını sağlayan, insan cinselliğinin biyolojik değil, kültürel bir kodlama olmasıdır. Öte yandan insanın ilk temel kimliğinin cinsel kimlik olması psikanalizin cinselliğe verdiği vurguyu temellendirir. Analizde araştırılan, öznenin simgesele girişinde yani temel cinsel kimliğindeki yapılaşmadır, Oidipal söylemidir.


Oidipus karmaşasının çözümü nesne ilişkilerine çok önemli bir boyut katar. Cinsel arzu yasaklanmış nesneden (baba veya anne) sapar ve kültürün kabul ettiği metaforlarla ifade edilmeye başlar. Bu özdeşleşme-kimlik kazanma sürecinde kişi, kendini herşeyden önce cinsel kimliği olan biri olarak ortaya koyar. Özdeşleşme-kimlik kazanma süreci sadece kültürel bir yasanın (ensest yasasının) kabul edilmesiyle değil, aynı zamanda anne-babanın içselleştirilmesi yoluyla da ahlaki yaşamı, süperegoyu temellendirir. Çocuk anne-babasıyla özdeşleşirken onların aslında ideal imgeleriyle özdeşleşir. Bir anlamda onları idealize ederek kabul eder. Bir başka deyişle, çocuk anne-babanın süperegosuyla özdeşleşmiştir. Her ne kadar süperegonun oluşumunda Babanın Yasası temel rolü oynuyorsa da bu simgesel yasayı çocuğa kabul ettiren, babaya göndermede bulunan “anne”dir. O halde süperego ancak annenin babayı naklettiği ölçüde “Baba Süperego”su olabilir.


OİDİPUS


Lacan’a göre anne-çocuk ilişkisindeki doğal (klasik teori çerçevesinde oral) frustrasyonlar çocuk için simgesel bir yasa-yasak ile yapılaşır, ne ise o olarak, yani doğal halinde etkili olamaz. Bu simgesel yasa ve yasak ise annenin söyleminde geçen Babanın Adı’dır. Böylece çocuk Oidipus üçgenine girmiş olur.


Frustrasyonların kaynağı yasaklayıcı, yoksun bırakıcı, çocuğu anneden kastre eden “Baba”dır. Dikkat edilirse böylece kültür, biyolojik bir varoluşu kendi düzenine çekmek için simgesel bir hile kullanmış olur ; doğal anne-çocuk ilişkisini yasaklayan, dolayısıyla çocuk için biyolojik bir önem taşımamakla birlikte, birden önem kazanan kültürel baba ile çift değerli özdeşleşme ilişkisi. Aslında elbette doğal frustrasyonlar kendinden bir zorunlulukla “baba”ya, kültüre gönderim yapmaz. Frustrasyonları “baba”ya gönderen annenin söylemidir. O anne-çocuk ilişkisinde simgesel bir üçüncüye yer verdiği oranda çocuğu kültürün dünyasına bağlamıştır. Böylece çocuk ilk kez bir Nirvana durumu yaşantıladığı annenin uterusundan yine bu uterusun hareketleriyle doğal dünyaya atıldığı gibi, annenin simgesel hareketleriyle de kültürün dünyasına atılarak ikinci bir doğum travmasında narsisistik omnipotensini yitirir.


Klasik teoriye göre erişkin bir cinsellik ve duygusal yapılanmaya ulaşabilmek için Oidipal karmaşanın üstesinden gelmiş olmak gerekir. Oidipus karmaşasının çözüme kavuşamaması nevrozun nedenidir. Erkek çocuğun Oidipus’u aşabilmesinde en iyi yol rakip babasının yerine geçmeyi arzulamasıdır. Bu, baba ile özdeşleşmeye açılan yol olacaktır.


Lacan’a göre Oidipus karmaşası, kültürel düzenin kökeninde yeralır. Oidipus biyolojik varlığı kültürel özneye dönüştüren simgesel bir karmaşadır ; bireyin toplum içindeki ilk kimliği olan cinsel kimliği kazandığı, toplumsal bir üye haline dönüştüğü aşamadır. Oidipus olmasa insan kültürün düzenine giremez, çünkü Oidipus olmaksızın tatmin-frustrasyon diyalektiğinde geçen biyolojik anne-çocuk ilişkisi kültürel bir simgeyi,yani “Baba”yı da içine alacak şekilde dönüşemez. Psikotik durum bunun bir örneğidir. Oidipussuz kültür mümkün değildir. Çünkü, kültür kendi taşıyıcı faillerini Oidipus yoluyla üretir.


Değişebilir biçimlerinin ötesinde yapı olarak Oidipal fenomen insan varlığının evrensel ve kökten bir dönüşümüdür. Oidipus ikili dolayımsız ilişkiden sembolik düzene özgü dolaylı ilişkiye geçiştir.
Lacan’a göre Oidipus karmaşası da gerçek dünyanın bir karmaşası değil, simgesel bir karmaşadır, bir başka deyişle simgeselin kendi otonom gerçekliğinden geçen bir karmaşadır. Oidipus için gerçek bir babanın olması koşulu yoktur. Yalnızca simgesel baba işlevi, “Babanın Adı” yeterlidir. Kültürel Baba konumunun tüm anlamını veren, bizzat aile söylemidir. Ailenin kendi gerçek gerçekliği (yani ne ise o olan bu “numen” / “kendinde şey” ) simgeselin kendi otonom kuralları çerçevesinde anlamını kazanır. Böylece simgesel düzen biyolojik ihtiyaçlara, onları kültürün düzeni içinde bir “talep” olarak ifade etmek için simgenin özerk düzenini sunarken doğal (yani ne ise o olan) bu gerçekliğe de simgenin özerk kuralları çerçevesinde biçimini verir.


Lacan’a göre Oidipus aracılığıyla sosyokültürel düzene geçiş iki süreci aynı anda başlatmaktadır ; (1) Sosyokültürel öznenin kuruluşu (2) bilinçdışının kuruluşu. Aslında bunlara bir üçüncüyü, öznenin Oidipus aracılığıyla bağlandığı kültürün dünyasında gerçekleştirdiği kültürel yüceltmeler zincirini de eklemek mümkün.


Oidipus karmaşasının çözümü, anneyle ikili ilişkiyi yasaklayarak, öznenin kökensel arzusunu bilinmeyen duruma iter ve babanın metaforu sürecine göre ona yeni imgesel, toplumsal biçimler ikame eder. Başka şekilde söylersek, simgesel düzene geçiş kökensel bastırmaya andaş ve ayrılmaz bir biçimde bağlıdır. (Lemaire)


Freud’un, çağının fizyolojik kavramlarıyla haz-tatmin çizgisinde düşünmeye çalıştığı ve erojen bölgelerin otoerotik tatmininde tanımını bulan, geniş anlamıyla birincil narsisistik dönem Oidipus ile yıkılır. Öznenin tüm çabası Oidipus ile girdiği kültürün düzeninde, kültürün düzenine girmekle yitirdiğini (narsisistik omnipotensini) aramaktır.


Oidipus bilinçdışı arzunun çekirdeğini atarak insanın kültürün dünyasındaki yüceltme metaforlarına ilişmesini sağlar. Çünkü, özne bilinçdışı arzusunu tatmin için aslında beyhude bir çabayla temel arzusunu kültürel yüceltmelerle tatmin etmeye çalışacaktır. Her aşamada frustre olacak, her aşamada yeni bir imgesel özdeşleşmenin, imagonun (görsel imge) peşine takılacaktır. Aslında bilinçdışı arzu kültüre uygun dileğin ardında metonimik bir artık olarak kalacaktır.
İnsanı kültürün yüceltmelerine bağlayan “olmakta eksik”tir. İnsan kültüre girmekle yitirdiği narsisistik bütünlüğü, kültürün sunduğu “imago”larla özdeşleşmeye çalışarak, bu imago (görsel imge) metaforlarında kapatmaya, tatmin etmeye çalışır. Bu yol ile bilinçdışı arzu asla doyurulamayacağı için insan kültür içinde sürekli ilerler ; doktor olmak, baba olmak, kitap yazmak vb. imagolarının peşinde koşar.


Kültürel insanın temel dramı ve çelişkisi budur işte. Ardında bıraktığını ileride arayacak, toplumsallaşmanın ilk adımı ile yitirdiğini (yani narsisistik bütünlüğünü) toplumsallaşma sürecinde kapamaya çalışacaktır. İşte, bizi kültürel dünyada yol almaya iten nostaljinin, eksiklik dünyasının temeli budur.


İnsan, dilin metaforlar düzeninde ilk gerçekliğinden her an biraz daha uzaklaşır ve hep ilk dolayımsız gerçekliğini, annesinden ona yansıyan bütünleşmiş bir imge olarak narsisistik omnipotensini, yani insanlaştırıcı kastrasyonla yitirdiğini arar. İnsanın bu acılı çabası boşunadır aslında. Çünkü, insanın kültürün metaforlarında aradığı, zaten oraya girmekle yitirdiği şeydir : Bilinçdışı arzu asla tatmin edilemez (Lacan). İnsan hep düşlerinin peşinde koşar, fakat sadece düşkırıklıklarıyla ilerler.


ÖZETLENEN KAYNAKLAR


1. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz (Saffet Murat Tura, Ayrıntı, 2.Basım, Mart 1996)
2. Defter (Yaz 1995, Sayı:24, Şeyh ve Ayna, Saffet Murat Tura, Sayfa:62-89)
3. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, Kişilik Bozuklukları (Cilt 1, Sayı 3, Sonbahar 1996, Narsisizm Sorunsalında Kohut ve Lacan, Saffet Murat Tura, Sayfa:437-455)
4. Fallusun Anlamı (Jacques Lacan, Afa Felsefe Yazıları Ansiklopedisi, Ekim 1994, Önsöz, Saffet Murat Tura, Sayfa:7-37)