psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
sigmund etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sigmund etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2009 Pazar

Sartre ve Freud

Sartre ve Freud

Bilinçdışının psyche'yi açıklama doğrultusunda bir kuramın temeli olamıyacağını, daha 1939'da, Esquisse d'une Théorie des Emotions'da [bundan sonra Esquisse diye anılacak] belirtmişti Sartre. Bilinç ve bilinçdışı: Freud'cu 'psikanaliz kuramı', bu iki ayrı alandan bilinci edilgin olanla sınırlıyor, bilinçdışını bu edilginliğin imlediği kavramsal bir alan olarak kuruyordu. Esquisse'in diliyle söylersek: bilincin ediminin anlamı, edimin dışındaydı, ya da imlenen imleyenden koparılmıştı. Sartre bu 'kopma'yı, psikanaliz kuramının bilinç [imleyen] ile bilinçdışı’nı [imlenen], ayrışmış ontolojik düzlemlere koyması olarak anlıyor. Bilinç olgusu, diyor Sartre, neyi imliyorsa ona [imlenen'e], belirli bir olayın sonucu olan bir nesne bu olaya nasıl bağlanıyorsa böyle bağlanmıştır. Psikanalitik kuramda, bilinçle bilinçdışı arasındaki bağıntı, dışsal bir bağıntıdır öyleyse, nedensellik bağıntısıdır. Bu bağıntının doğası üzerinde durur Sartre. Örneğin, der, bir dağbaşında sönmüş bir ateşin küllerine raslasak, 'burada birileri ateş yakmış olmalı!' deriz. O birileri külde yokturlar ama, kül ile bir nedensellik bağıntısı içindedirler. Külle ateş arasında bu doğrultuda bir bağıntı olduğunu önceden bilmeyen biri, külün oradan birilerinin geçmiş olduğunu gösteren bir im olduğunu bilemez. Öyleyse, bilinç olgularını nesneler [örneğin, kül] gibi bir 'im' kılan, ona anlam veren bağıntıyı, bilincin dışında mı aramalıyız? Böyle yaparsak bilinci imlenen'le olan bağıntısı açısından bir nesne durumuna getirmiş olmaz mıyız? Bir başka deyişle, bilinçle [imleyen] ile bilinçdışını [imlenen] birbirinden ayrışmış ontolojik düzlemlere koymuş olmuyor muyuz?

Sartre’ın 'psikanaliz kuramı’nı eleştirişi burada başlıyor. Bilincin dışında bilinçdışını konutlamak, psyche'nin türdeşliğini yıkmak anlamına geliyor. Sartre için bu, Descartes'çı Cogito'nun da yıkılısı demek. Oysa bilinç kendisi-için-varlık’tır (l’étre-pour-soi), nesneyse kendinde-varlık (l'étre-en-soi). Cogito'yu, kendisi-için varlık’ın [bilincin] yapısını kuran katmanlar olarak tanımlar Sartre. Cogito kuramı, der, kendisi-için-varlık’ın bir objeye yönelmişliği (intentionalité) bağlamında bu objenin farkına varmayı olduğu kadar, objenin farkında olduğunun farkında olmayı da içerir. Ve Cogito'nun katmanları çıkar karşımıza: cogito reflexif objenin farkında olmak; cogito préreflexif, objenin farkında olduğunun farkında olmaktır. Kendisi-için-varlık’ı, kendinde-varlık’tan ayran bir belirlenimdir Cogito. Dolayısıyla cogito préreflexif varsa, bilinçdışı olamaz Reflexif ve préreflexif Cogito bağıntılarıyla yapılanmış, aşkın kendisi-için-varlık’ın farkında olmadığı hiçbirşey yoktur.

Sartre’ın heyecan (l'emotion) kuramı da, Freud'un 'psikanaliz' kuramının temellendirdiği heyecan nosyonunun yeniden yapılandırılmasıdır. Freud, heyecanın bilinçdışından kaynaklandığını savunur. Heyecan, Freud'a göre, bilinçten kaynaklanmayan bir boşalım sürecinin bilinçli algılanışıdır. Oysa Sartre, heyecanı bilincin bir bölümü olarak görür; böyle olduğu için de bir objeye yönelmiştir heyecan, anlamı da bu objeyle temellenir. Tıpkı, der Sartre, sözcüklerimin neyi imliyorlarsa onunla anlam kazanmaları gibi... Anlam, benim sözlerimle dış dünya arasında nedensel ya da tüme varım yoluyla belirlenmiş bir bağlantıyla gerçekleşmiyor, sözcüklerle imledikleri arasında gerçekleşiyor. Daha doğrusu, neyi imliyorlarsa onunla anlam kazanıyorlar. Sartre'da yönelmişlik ile imlemek birbiriyle örtüşen alanlar oluyor böylece. Bilinç, ayrılmaz bir bölümü olan heyecanın belirli bir objeye yöneldiğinin farkında olduğu gibi, bu yönelmişlikte neyi imlediğinin de, Cogito'nun yapısı gereği, farkında olacaktır. Doğallıkla objenin neyi imlediğinin, imlenenin ne olduğunun belirtik (explicite) olması gerekmez; yoğunlaştırmanın (condensation) kerteleri vardır. Bu yüzden Sartre’ın yaptığı, 'psikanaliz' kuramının bilinçdışı nedenlerinin yerine, fenomenolojik kuramın belirtik olarak bilinmeyen, bilinçli seçme'sini koymaktır. Sartre bu durumu, L'Etre et Le Néant’da, bilinç ve seçme bir ve ayni şeydir, diye belirtecektir.

Biz yine Esquisse’e dönelim. Sartre sürdürür sözlerini: heyecan dünyayı belirli bir biçimde kavramaktır. Heyecanı, dünyanın dönüştürülmesi olarak da tanımlıyor Sartre. Gerçekte edimlerimizle dönüştürürüz dünyayı; belirli amaçlara belirli araçları kullanarak gidilecek rasyonel 'yol'ların uyumlulaştırılmış bir haritasıdır dünya. Bu hodolojik haritayı çıkararak dünyayı bizim yaptığımız birşeymiş gibi görürüz, kendimizin kılarız. Heyecan, der Sartre, bu hodolojik harita’nın belirlediği, 'kullanılabilir bir bütün olarak dünya’nın ise yaramaz olduğunda ortaya çıkar. Bütün ussal yollar kapanınca, dünyayı büyüse1 bir edimle dönüştürmeye kalkarız. Heyecan, dünyayı büyüyle dönüştürmektir, der Sartre: Heyecan, kullanılabilir dünyanın ansızın gözden kaybolması, büyünün onun yerini almasıdır.'

Sartre L'Etre et le Ne'ant’da bilinçdışının olanaksızlığı sorununa yeniden döner. Ama bu kez, 'psikanaliz' kuramını eleştirmekle kalmayacak, bu kurama görüngübilimsel çerçeve içinde bir almaşık getirmeyi deneyecektir. Bu kendini-aldatma (mauvaise foi) kuramıdır.

'Kendini-aldatma'yı, bilincin kendi olumsuzlamasını dışa yöneltmek yerine, kendine doğru yöneltmesi olarak tanımlar Sartre. Kendini-aldatma, bir olumsuzlama olması yönünden yalan'a benzer. Yalancı, yalan söylerken gizlediği, söylemediği doğrunun [hakikatin] ne olduğunu bilir. Bir insan, bilmediği birşey hakkında yalan söyleyemez-olanaksızdır bu. Sartre, yalancının da bir tanımını yapar: Yalancı, doğruyu kendi içinde evetleyen (affirmant), sözlerinde değilleyen (niant) kişidir Aldatmaya niyetlenmiştir yalancı, bu niyetini kendinden gizleme gereğini duymaz. Bilinç, yalanla, Öteki'nden gizlice varolduğunu evetler. Kendini aldatma da insanin kendi kendine söylediği bir yalan olarak tanımlanabilir. Ama bir ayrımla: kendini-aldatma içinde olan biri, tatsız bir doğruyu [hakikati] örtbas etmekte ya da tatlı bir yalanı doğruymuş gibi sunmaktadır. Kendini-aldatma içinde, der Sartre, doğruyu Öteki'nden değil, kendimden (altını ben çizdim H.Y) gizliyorumdur. Yalandaki aldatan/aldatılan ikiliği kendini-aldatma' da ortadan kalkar. Yalan, Öteki'yle 'birlikte olma'nın (mitsein) aşılmasıdır.’

Sartre burada da bir proje'den sözeder. Proje, kendini-aldatmanın kavranmasını ve préreflexif bilincin kendini-aldatma ile gerçekleştirilmesini içerir. Yalancı ile yalanın söylendiği kişi, ayni kişidir; demek ki, der Sartre, yalancı olarak benim, aldatılan olarak kendimden gizlediğim doğruyu [hakikati] bildiğim anlamına gelir. Birbirinden ardzamanlı olarak gerçekleşmiş bir 'ikilik görünüşü" değildir bu. Projenin tekil yapısı içinde gerçekleşir, Öyleyse, diye sorar Sartre, yalan onu koşullandıran ikilik ortadan kaldırılmışken, varlığını nasıl sürdürebilir?

Güçlükler bitmiyor, Sartre'a göre. Bilincin yarısaydamlığından (translucidité) doğan daha başka sorunlar da var. Kendini-aldatma içinde olmak, kendini-aldatmanın bilincinde olmaktır. Çünkü, diyor Sartre, bilincin varlığı, varlığın bilincidir. Değişken psişik yapısına karşın [Sartre, değişkenlik için 'metastable' sözcüğünü kullanıyor] özerk ve sürekli bir formu vardır kendini- aldatmanın. Birdenbire sahihliğe ya da kinizme doğru değişse bile kendini-aldatma içinde yasayabilir insan. Bu, kendini-aldatmanın bir yasam stili olduğu anlamına gelir. Değişkenliğine karşın sürekliliği yüzünden kendini-aldatmayı ne reddedebiliriz, ne de onaylayabiliriz.

Bu güçlüklerden kurtulabilmek için, psikanaliz kuramının 'bilinçdışı' kavramına başvurduğunu belirtir Sartre. Psikanaliz kuramı, aldatan/aldatılan ikiliğini yeniden temellendirebilmek içn bir sansür düzeneği önerir. Bu kuram, davranislarin anlamı konusunda öznenin kendi kendini aldattığı varsayımını getirir. Onu somut varlığında [bilinç düzeyinde] kavrar, doğruluğu [bilinçaltı düzeyinde] içinde kavrayamaz. Freud, psyche'yi ikiye böldü, der Sartre: Id ve Ego. bilinçdışı psyche'mle olan ilişkilerimde ayrıcalıklı bir konumum yoktur Freud'a göre. Doğrunun [hakikatin] bulgulanmasını psikanaliste [hekime] bağlar Freud. Hekim, Öteki'dir. Öteki ise bilinçdışımla bilinçli yasamım arasında bir dolayımdır (mediation): bilinçdışı tez'le bilinçli antitez arasında bir sentezi gerçekleştirir. Ben, kendimi Öteki'nin dolayımında kavrarım. İd’imle olan bağlantımda Öteki'nin konumundayımdır.

Oidipus kompleksi konusunda Sartre, Pierce gibi düşündüğünü belirtir: deneysel bir düşün’dür bu kompleks, ya da bir varsayım. Freud'de psikanaliz, kendini-aldatma'nın yerini alır; yalanın temel koşulu olan aldatan/aldatılan ikiliğinin yerine İd ve Ego ikiliğini koyar. İd’i, bilincin ayrılmaz bir bölümü olmaktan çikarir Freud, bir kendinde-varlık’a (l'etre- en-soi), nesneye dönüştürür.

Sartre’ın L'Etre et le Ne'ant’da 'psikanaliz' kuramına yönelttiği eleştiriler burada temellenir. Bir kere bilinçdışını,n [İd’in] konumunun bir nesnenin konumu olamıyacagını söyler Sartre. Nesne, kendisiyle ilgili sanılarımıza (conjectures) kayıtsızdır; oysa İd doğruya [hakikat] yaklaşırken bu sanılara çok duyarlıdır (touche'). Freud'un, hekim doğruya yaklaşırken bir direncin ortaya çıkmasından sözetmesi bundan dolayıdır. Bu direnç, dışardan kavranan nesnel bir edimdir: hasta ya konuşmaz, ya düşlemlerini anlatır ya da sağaltmadan [tedavi] cayabilir. Peki, direnç gösteren bölüm hangisidir, diye sorar Sartre, İd mi, Ego mu?. Bilinçli olguların psişik bütünlüğü olarak Ego olamaz bu direncin kaynağı. Doğruya yaklaşıldığını bilemez Ego; çünkü kendi tepkilerinin anlamıyla olan bağıntısı, hekimin bağıntısı gibidir: Ego, olsa olsa, hekimin öne sürdüğü varsayımların olasılık kertesini nesnel olarak görebilir. Dahası, der Sartre, bu olasılık Ego'ya kesinliğin (certitude) sınırında görünür; bundan da tedirginlik duymasına gerek yoktur; psikanalitik sağaltmayı bilinçli kararıyla seçen Ego'dur. Sartre sorar: [Bu durumda] hastanın, hekimin açıklamalarından tedirgin olduğunu, dolayısıyla de bir yandan direnç gösterirken bir yandan da, kendi gözünde sağaltmayı sürdürmek isteyen biriymiş gibi gösterme aldatmacasını yasadığını mı söylemeliyiz? Bu bir kendini-aldatma'dır, ve bu kendini-aldatma'yı bilinçdışıyla açıklamamız sözkonusu degildir; bütün bunlar bilinç düzleminde olup bitmektedir çünkü. Dahası, diyor Sartre, direnci psikanalistin suyüzüne çıkartmaya çalıştığı kompleksten kaynaklandığı varsayımıyla da açıklayamayız. Burada kompleks, psikanalistin yardımcısıdır: kompleks, tıpkı hekimin istediği gibi, suyüzüne çıkmak istemektedir. Sansür düzeneğine oyun oynayan; suyüzüne çıkmasını engellemesine karşın sansürün engellerini asarak bilinç düzlemine çıkma savaşımı veren bu komplekstir.

İmdi, direnci ne Ego’yla açıklayabiliyoruz ne de kompleksin yapısıyla. Öyleyse direnci, sansür düzleminde aramak gerekir. Sorunların, ya da hekimin varsayımlarının, baskıya almaya (refouler) çalıştığı gerçek dürtülere (tendances) yaklaşıp yaklaşmadığını, bilse bilse sansür düzeneği bilebilir. Neyi ya da neleri bastırdığını bilen odur sadece; etkinliğini ayırdederek uygulayabilmek için neyi bastırdığını bilmek durumundadır çünkü. Sansür düzeneği baskıya alma (refoulement) işlemini seçerek uygulayacaksa, [“hangi dürtüler baskıya alınacak, hangilerine izin verilecek?”] yaptığı seçmenin farkında olmak (se représenter) zorundadır. Başka nasıl olabilir ki? Diye sorar Sartre: yasal cinsel tepilere (impulsion) , açlık, uyku, susuzluk gibi gereksemelere izin verirken, ötekileri baskıya almasını başka nasıl açıklarız? Sansür düzeneği, baskıya alma gereksemesi duyulan tepileri, onları ötekilerinden ayirdettiğinin bilincinden olmadan nasıl ayırabilir? Alain, bilmek bildiğini bilmektir, demişti. Sartre bunu bilmek, bildiğini bilmenin bilincidir, diye yeniden söylüyor. Böylelikle direnç, sansür düzleminde baskıya alinmiş olan farkında olma’yı (une représentation) du refoulé); psikanalistin sorularının yöneldiği sonucun ne olduğunun kavranmasını; baskıya alinmiş kompleksin doğruluğu [hakikati] ile bu doğruluğu suyüzüne çıkarmayı amaçlayan hekimin varsayımlarının karşılaştırıldığı bir sentetik ilintiyi içerir. Bütün bu işlemler, der Sartre, sansür düzeneğinin kendi bilincinde olduğunu gösterir. Nasıl bir kendinin-bilinci’dir bu? Sartre söyle söyler: bu, baskıya alınmış olan dürtünün bilincinde olduğunun bilincinde olmamak için, bilincinde olduğunu gösterir. Bu da, sansür düzeneğinin kendini-aldatma içinde olması değilse nedir? der Sartre.

Psikanaliz kuramı, böylece, kendini-aldatma'yı ortadan kaldırmayı denemiş, oysa giderek, bilinçle bilinçdışı arasında kendini-aldatma içinde bir özerk bilinç çıkarmıştır. Sartre, psikanaliz kuramının kendini-aldatmayı yok edemediğini, dolayısıyla psikanalizin kendini-aldatmanın yerini alamıyacagını gösterir böylece. Kendinden bir şeyler gizleyen bir reflexif düşün’ün özü, tekil bir psişik düzenek, dolayısıyla de birliğin içinde ikili bir etkinliği içerir: bir yandan gizlenecek olanı saptamak ve korumak, öte yandansa baskiya almak ve saklamak. Bu etkinliğin iki görünümü de birbirlerinin bütünleyicisidirler. Sartre söyle düşünür: sansür düzeneği aracılığıyla bilinci bilinçdışından ayırmakla psikanaliz kuramı, bu edimin iki evresini ayırmayı başaramamıştır. Kendini belli sembolik formların arkasında gizleyen tepinin baskıya alınmasına gelince, Sartre'a göre, tepinin (i) baskıya alınmış olduğunun bilinci; (ii) neyse o olduğu için geriye itilmiş olduğunun bilinci; ve (iii) bir gizlenme projesi olmadan kendini gizlemesi sözkonusu değildir. Yoğunlaştırma (condensation) ve aktarma (transference), tepinin kendisini etkileyen bu değişimleri açıklayamaz. Sartre söyle bağlar sözlerini: “bilinç, sansürün ötesinde hem istenen hem de yasaklanan bir sonuca varılacağı konusunda bir kavrayışı içermiyorsa, tepinin simgesel ve bilinçli doyurumuna bağlanmış olan hazzı ya - da bunaltıyı nasıl açıklayabiliriz?

Kaynak: Hilmi Yavuz - Felsefe Yazıları, Yazko Yayınları 2. Kitap 1982 Sayfa: 105-110

4 Mayıs 2008 Pazar

FREUD KURAMI NE KADAR HAKLI?

FREUD KURAMI NE KADAR HAKLI?

Psikanaliz, Freud’un oluşturduğu, ruhsal fenomenlere analitik ve dinamik yaklaşımı öngören kuramdır. Ruhsal işleyişi yeni bir bakışla ele alır ve ruhsal bozuklukların tedavisinde kullanılır.

Eysenck gibi eleştirmenler, psikanalizi, bilimsel olmadığı nedeniyle reddederler. Zaman zaman Home gibi bir psikanalist de psikanalizin bilim değil, Humanity (beşeri bilim) olduğunu savunur.

Psikanalizin bir bilim olup olmadığı tartışması, bilimin tanımına göre değişmektedir. Eğer bilim için deney ve ölçmeden kaynaklanan bilgi temel alınırsa, psikanaliz bir bilim değildir. Eğer psikanalizin olaylar arasında nedensellik bağları kurma üzerinde yoğunlaştığı dikkate alınırsa, bilimdir.

Freud’un “Totem ve Tabu” başlıklı kitabında geliştirdiği kurgu, sembolik anlamları dışında, gerçekçi kabul edilemez. Ancak, bu kurgu, hayran olunacak bir gözlem, saygı duyulacak bir zeka ve cesaret ürünüdür. İlk başta ilkel göçebe aşiretin başında, kıskanç bir baba bulunuyordu. Baba, gruptaki bütün dişileri kontrol edebilirdi ve cinsel olarak elinin altında tutardı. Oğullar büyüyünce, baba onları aşiretin dışına attı; çünkü babanın eli altındaki kadınlara yaklaşmaya başlamışlardı. Sonra oğullar birleşti ve babalarını öldürdüler ve onu yediler. Daha sonra da, böyle korkunç bir iş yaptıkları için kendilerini suçlu hissettiler ve bunun sonucunda bir totem hayvanı öldürmeyi tabu haline getirdiler. Tabii ki bu totem, babalarını temsil ediyordu. Totem oluşturma, onların ilk suçluluk duygusunu biraz olsun dindirdi. Ancak kardeşler, aynen eskiden babalarının rakibi oldukları gibi, şimdi de birbirlerine rakip olmuşlardı. Babanın ortadan kalkışıyla, bu defa aile içi cinsel birleşmeler başladı ve bunun sonucu doğan çocuklarda ardarda sakatlıklar baş gösterdi. Bu sorunu çözmek için ikinci bir tabu yarattılar. Aşiretin içinde çiftleşme yasağı ya da tabusu. Bu noktadan sonra sadece diğer aşiretlere mensup olanlarla eşleşmeleri uygun görüldü. İşte Freud’un Totem ve Tabu adlı yapıtında ölümsüzleştirdiği spekülasyon ya da senaryo.

Bugün bile, bazı ortamlarda Freud kültleşmiş gibidir. Hakkında yazılan yazılar, kitaplar, tartışmalar, onu XX. yüzyılın en büyük bilimcilerinden biri yapmıştır. En radikal Freud karşıtları bile, her keresinde Freud’dan söz etmek zorunda kalırlar. Ama Freud kuramı hakkında ciddi eleştiriler de vardır.

Aslında bir depresyon ilacı olan Prozac, adının yayılmasıyla “Prozac Toplumu” söylemini ortaya koymuştur. Tedavi ilaçla kolay olduğuna göre, yıllarca sürecek psikoterapi seanslarına gerek kalmış mıdır? Karşı argümanlar da hazırdır; psikoterapi yerine ilaç tedavisini önerenler, sigorta şirketleridir; çünkü onlar sonuçta ticarî kurumlardır ve amaçları para kazanmaktır. Ayrıca ilaçlar hastalığı tedavi etmez, sadece üstünü örter.

Jonathan Lear, hiçbir düşünürün, yaratıcılığı ve hayal gücünü Freud’dan daha demokratik olarak görmediğini söyler. Freud’dan sonra yaratıcılık, artık tanrısal ilham alanların ya da birkaç çok iyi şairin tekelinde olmaktan çıkmıştır. Psikanalitik açıdan herkes şair gibidir; herkes rüyasında metaforlar kullanır ve herkes yaşam sürecinde sembolik anlamlar yaratır.

Bilimsellik ve kullanılabilirlik açısından Feist’in sözlerine kulak verelim:

1/ Determinizm mi, Özgür Seçim mi?

Freud’un insan doğasına yaklaşımı, deterministtir çünkü davranışların, şu anki amaçlardan ziyade geçmiş olaylar tarafından şekillendirildiğine inanır. Şimdiki davranışlarımız üstünde hiç kontrolümüz yoktur ya da çok az kontrolümüz vardır. Çünkü insanlar, yok edici memnuniyet için sömüren vahşi yaratıklardır. Davranışlarımız, şu anki bilincimizin ötesine geçen bilinçdışı isteklerimizle şekillenir.



2/ Nedensellik mi, Teleoloji mi?

Teleoloji (ereksellik), başlangıçtan belli bir sonuca yönelme amacıyla varolma durumudur. Freud inanıyordu ki davranışımız geleceğe ilişkin amaçlarımızla değil geçmiş nedenlerle şekillenir. Biz kendi belirlediğimiz bir amaca doğru hareket etmekte değiliz aksine çaresizce Eros ve ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmanın içine sıkışmışızdır.

3/ Bilinç mi, Bilinçdışı mı?

Freud’un psikolojisi bilinçdışı motivasyonun tarafını tutar. Freud inanırdı ki dil sürçmelerinden dinsel tecrübelere kadar her şey cinsel ya da saldırgan içgüdülerimizi tatmin etme arzusundan kaynaklanır. Davranışlarımızdan haberdarızdır fakat bu davranışların altında yatan motivasyonlar bilinçaltımızda gizlidir ve böylece motivasyonlarımız çoğu zaman gerçekte bizim olduklarını düşündüğümüz şeyler değildir.

4/ Biyoloji mi, Kültür mü?

Tıp eğitimi almış biri olarak Freud, insan kişiliğini biyolojik bir bakış açısından görme eğilimindeydi. Sık sık prehistorik sosyal ünitelerin sonuçlarından ve ardıllarından bahsetse de argümanının temelinde yatan bu erken toplumlardaki gelenek ve göreneklerin evrim yoluyla şu anki biyolojik gelişimimizi etkilediğidir. Bilinçdışı, fantezi ve anksiyetelerimizin çoğunun kaynağı sosyal değil biyolojiktir. Başka deyişle söylersek, hangi toplumda yaşarsan yaşa, bilinçdışı dürtülerimiz aynıdır; cinsellik ve saldırganlık.

5/ Eşsizlik, (biriciklik) mi, Benzerlik mi?

Bu konuda psikanalitik teori, orta yolu seçer. Evrimsel geçmişimiz, insanlar arasında büyük benzerliklere neden olur. Fakat bir yandan da bireysel tecrübelerimiz, özellikle erken çocuklukta yer alan tecrübelerimiz, bizi biricik bir biçimde şekillendirir ve kişilikler arası farklılığa neden olur.

Sonuçta, Feist’e göre, Freud kendini temelde bir bilim insanı olarak görse de, onun teorilerini oluşturan metotlar bugün kendi zamanına özgü, yani evrensel olarak açıklanmamış, demode kalmıştır ve bilimsel değildir. Deneysel araştırmaya değil, öznel gözlemlere dayanır. Freud, bu gözlemleri kendisi hakkında ve klinik hastaları hakkında yapmıştır. Bu hastalar, insanlığın tümünü temsil etmez. Çoğunlukla orta ve üst sınıflardan gelmiş olanlardır ve bu sınıfları temsil ederler.

Freud’u eleştiren bilim adamları arasında Marie Balmary, Hannah Lerman, Jeffey Masson, ve Paul Vitz anılmalıdır. Bu bilim insanları, Freud’u erkek egemen bir teori yarattığı için de eleştirirler ve Freud’un, kişisel eğilim, tecrübe ve görüşlerinden doğan taraflılığının teorilerine damgasını vurduğunu düşünürler. Freud’un bilimsel olmadığını belirtirler ve kendi bilinçdışı arzularından etkilendiğini varsayarlar.

Feist, bu arada Freud’un teorisinin ne kadar kullanılabilir ve yararlı olduğunu birtakım standartlar kullanarak saptamaya çalışır:

I. Psikanaliz, birtakım bilgileri, anlam taşıyan bir çerçeveye oturtmak üzere organize edebilir mi?

Freud’un kişilik teorisi, gözlemleri organize edebilme yeteneği ile dikkati çeker. Bir insanın davranışı ile ilgili hemen her şey mantıklı bir şekilde psikanalitik bir çerçeveye oturtulabilir. Fakat bu çerçeve, o kadar gevşek ve o kadar nereye çeksen oraya giden bir çerçevedir ki görünüşte birbiri ile çelişen pek çok veri bu çerçevenin sınırları içinde aynı anda varolabilir.

Yine de psikanaliz yararlı bir teoridir çünkü bilgileri düzenler ve davranışların nedenini açıklar. En şaşırtıcı “niçin” sorularına bile, psikanaliz, diğer kişilik kuramlarından daha tatmin edici cevaplar verebilir. Kimse Freud’un yanıtlarını kabul etmek zorunda değildir. Fakat bu yanıtlar, Freud’un temel varsayımlarının mantıksal uzantılarıdır. Psikanaliz, “niye ödipus kompleksi böyle gelişir?” ya da “niye latans dönemi vardır?” gibi zorlayıcı sorulara bile mantıklı yanıtlar sunabilir.

II. Tarif edilebilir bir araştırma ve test edilebilir bir hipotez sunar mı?

Bu standarda göre de Freud’un teorisi yüksek puan alır fakat aynı zamanda özellikle test edilebilir hipotezler konusunda pek çok sorun ortaya çıkar. Bu problemler, doğrudan gözlem sınırlarının ötesinde kalan hipotetik kavramlar geliştiren, bilinçdışının varlığını öne süren bütün psikolojik teorilerde de vardır. İd, ego ve süperego gibi kavramlar ya da bilinçdışı, sadece bir varsayımdır ve doğrudan doğrulanamaz.

III. Günlük hayatta karşımıza çıkan problemlerin çözümü için rehberlik yapar mı?

Psikanaliz, kapsamlı olduğundan ve geniş bir yelpazede gözlemi düzenleme yetisine sahip olduğundan, uygulayanlar için genelde kullanışlı bir teoridir. Örneğin, psikanalitik oryantasyonlu bir terapist, günlük sorunlara çözüm bulurken, Freudçu teorinin sunduğu özgün ve kapsamlı rehberlikten faydalanabilir.

Psikoterapi, bu kriter karşısında da yüksek not alır: Bir bakıma, bilimsellik ile uygulanabilirlik ve yararlılık aynı şey değildir

IV. Kendi içinde tutarlılık var mıdır?

Teori genel olarak kendi içinde tutarlıdır fakat bilimsel terimler, bilimsel bir dikkatle kullanılmamıştır. Freud, 40 yılı aşkın bir süre boyunca yazmıştır ve bu süre içinde bazı kavramların anlamını kendisi değiştirmiştir. Bu terimleri işlevsel olarak tanımlamamıştır. Yani özgün işlevler ve davranışlar açısından açıklamamıştır. Araştırmacılar, psikanalitik terimleri kendileri tam olarak tanımlamalıdırlar fakat bu da kaosa neden olur çünkü her araştırmacı aynı terimi farklı şekilde tanımlar.



SONUÇ

Biyolojik psikiyatri, bugün ruhsal bozuklukların tedavisinde çok önemli düzeye ulaşmış, etkinliği kanıtlanmış ilaçlar geliştirmiştir. Gene de ilaç etkinliği araştırmaları, psikoterapi ile birlikte uygulandığında etkinliğin ikiye katlandığını göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, biyolojik ve dinamik psikiyatri birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

17 Şubat 2008 Pazar

3 Şubat 2008 Pazar

Freud ve Lacan

Freud ve Lacan

Louis Althusser


Açıkça söyleyelim şunu: Bugün, Freud'un gerçekleştirmiş olduğu devrimci buluşu kavramak; yalnızca varlığını kabul etmek değil de, anlamını da bilmek isteyen kimse, bizi Freud'dan ayıran ideolojik önyargıların uçsuz bucaksız alanını aşıp geçmek için eleştirel ve kuramsal büyük çabalar harcamak zorundadır. Çünkü, ilerde görüleceği gibi Freud'un buluşu, özleri bakımından kendisine yabancı bilgi dallarına (biyoloji, ruhbilim, toplumbilim, felsefe) indirgenmekle yetinilmemiş; birçok psikanalizci (özellikle Amerikan okuluna bağlı olanlar), bu revizyonizmin suçortağı olmakla kalmamış; dahası, bu revizyonizmin kendisi, psikanalizi konu edinen ve ona gadreden olağanüstü sömürüye nesnel olarak hizmet de etmiştir. Bundan ötürü, bir zamanlar (1948'de) Fransız Markacıları, bu sömürünün, ideolojik mücadelede, Marksçılığa karşı bir kanıt; bilinçleri yıldırmak ve şaşırtmak için pratik bir araç olarak kullanıldığını boşuna söylememişlerdi.

Ne var ki bugün, sözü geçen Markacıların, iç yüzünü açığa çıkardıkları bu ideolojinin, dolaylı ya da dolaysız olarak özel bir biçimde kurbanı olduklarını söyleyebiliriz. Bunun nedeni, Fransız Marksçılarının, bu ideolojiyi, Freud'un devrimci buluşu' ile karıştırmaları ve böylece pratikte, düşmanın dayanak noktalarını olduğu gibi kabullenmeleri, onun özel durumunu benimsemeleri ve düşmanın kendilerine kabul ettirdiği imgede, psikanalizin kalp gerçekliğini algılamalarıdır. Marksçılık ile psikanaliz arasındaki ilişkilerin bütün tarihi, özü bakımından, bu karışıklığa ve sahteciliğe dayanır.

Bu durumdan sıyrılmanın çok güç olduğunu, bu ideolojinin yerine getirdiği işlevden anlayabiliriz. Gerçekten de bu durumda, «egemen» fikirler, «egemenlik altına alma» rolünü kusursuz bir biçimde oynamışlar, bu fikirlerle savaşmak isteyenlere, onlar farkına varmaksızın kendilerini kabul ettirmişlerdi. Aynı güçlüğü, bu sömürüyü olanaklı kılan psikanalitik revizyonizmin varlığıyla da açıklıyoruz: Gerçekten de, ideoloji derekesine düşüş, psikanalizin, biyolojiciliğe, ruhbilimciliğe ve toplumbilimciliğe1 düşmesiyle başlamıştır.

Bu revizyonizmin, yetkesini (otoritesini), yeni bir buluş yapan herkes gibi bu buluşunu, o gün el altında bulunan ve bundan ötürü başka amaçlar için kurulmuş olan kuramsal kavramlar içinde düşünmek zorunda kalan Freud'un (Marx da, buluşunu, belli birtakım Hegelci kavramlar içinde düşünmek zorunda kalmamış mıydı?) bazı karanlık kavramlarına dayandırdığını da kolayca görüyoruz. Yeni bilimlerin tarihinden biraz haberi olan ve bir buluşu, ilk ortaya çıktığında dile getiren, ama bilgilerin ilerleyişiyle battallaşarak daha sonra maskeleyen kavramlarda, bu bulusun ve nesnesinin indirgenmez yanını saptayıp ayırt etme kaygısında olan bir kimseyi şaşırtacak bir şey yoktur burada.

Demek ki bugün, Freud'a dönüş, şunların yapılmasını gerekli kılıyor:

1. Freud'un, gericiliğin elinde sömürülmesinin ideolojik kabuğunu kaba bir şaşırtmaca olarak bir yana atmakla yetinmemek;

2. Psikanalitik revizyonizmin şu ya da bu ölçüde bilimsel bilgi dallarının büyüleyici etkisiyle desteklenen daha ince anlam karışıklıklarına düşmekten de kaçınmak;

3. Ve nihayet, Freud'un kullandığı kavramlarda, bu kavramlar ile taşıdıkları düşünce içeriği arasındaki gerçek epistemolojik ilişki’yi bulup tanımak ve tanımlamak için ciddi bir tarihsel-kuramsal eleştiri çabasına girişmek.

Fransa'da, Lacan'ın pratikte başlattığı bu üç katlı ideolojik eleştiri (1., 2.) ve epistemolojik aydınlatma çalışması (3.) yapılmaksızın, Freud'un buluşu, özgüllüğü içinde, ulaşamadığımız bir şey olarak kalacaktır. Freud'un gerici ideolojik sömürülüşünü reddetsek de; biyolojik-ruhbilimsel-toplumbilimsel revizyonizmin çeşitli türlerini, şu ya da bu ölçüde bilinçsizce benimsesek de, bize sunulmuş olanı Freud'un kendisi sanarak kabul etmek zorunda kalışımız, daha da sakıncalı olacaktır. Her iki durumda da, ideolojik sömürünün ve kuramsal revizyonizmin belirtik ya da örtük kategorilerinin, farklı düzeylerde tutsağı olmaktan kurtulamayacağız. Marx'ın düşüncesinin, düşmanları tarafından nasıl çarpıtıldığını bilen Marksçılar, Freud'un da kendi bakımından, basına benzer şeylerin geldiğini ve gerçek bir «Freud'a dönüş» ün kuramsal önemini kavrayabilirler.

Böylesine önemli bir sorunu irdelemek isteyen bu denli kısa bir yazının, ele aldığı soruna hıyanet etmek istemiyorsa, esasla yetinmek; bu nesneyi aydınlatmanın kaçınılmaz önkoşulu olan şeyi yaparak, yani bir ilk tanımını vermek için psikanalizin nesnesini, bu nesnenin saptanmasını sağlayan kavramların içine oturtmakla sınırlı kalmak zorunda olduğunu da kabul edeceklerdir sanırım. Bundan ötürü, bu kavramları, kaba bir vülgarizasyon açımlamasıyla bayağılaştırmayarak ve çok daha uzun bir yazıyı gerektirecek gerçek bir çözümlemeden geçirerek geliştirmeye de kalkışmayarak, her bilimsel bilgi dalında olduğu gibi elden geldiğince şaşmaz bir biçimde ortaya koymak gerektiğini de kabul edeceklerdir.

Herkesin yapabileceği bir ciddi Freud ve Lacan incelemesi, bu kavramların değerini doğru olarak saptayabilecek ve şimdiden zengin sonuçlar ve vaatlerle yüklü bu kuramsal düşünüm [réflexion] alanında askıda kalmış sorunların tanımlanması olanağını yaratacaktır.

*

Dostlarım, Lacan'dan üç satırla söz ettiğim için haklı olarak sitem ettiler bana2: Hakkında söylediklerime oranla onun üzerinde çok fazla konuştuğumu, çıkardığım sonuçlar bakımından da çok az şey söylediğimi ileri sürdüler. Hem yaptığım anıştırmayı (telmihi) hem de nesnesini haklı çıkarmam için birkaç söz söylememi istediler. İşte, bir kitabın yazılmasını gerektiren konuda birkaç söz.

Batı Aklı'nın tarihinde, doğumlar söz konusu olunca, büyük titizlik gösterilmiş, öngörüyle davranılmış, bütün önlemler alınmış ve uyarılar yapılmıştır. Doğumöncesi tedavi kurumlaşmıştır. Bir yeni bilim doğduğunda, aile çevresi, şaşkınlığa kapılmak, sevinip kutlamak ve vaftiz etmek için hazır ve nazırdır. Terk edilmiş bile olsa her çocuk, bir babanın oğlu sayılmıştır eskiden beri ve bir harika çocuk söz konusu olduğunda, babalar, anneden ve ona duyulması gereken saygıdan ötürü birbirinin boğazına sarılmamışlardır. Ağzına kadar dolu dünyamızda, doğum için bir yer ayrılmıştır, doğum tahmininin bile ayrılmış bir yeri vardır: «beklentiler» .

Benim bildiğim kadarıyla, XIX. yüzyılda, beklenmeyen iki ya da üç çocuk doğdu: Marx, Nietzsche ve Freud. Bunlar, törelere, ilkelere, ahlaka ve terbiyeye aykırı düşme anlamında «doğal» [gayri meşru! çocuklardı; çünkü doğa, ayak altına alınmış kural, evlenmemiş-anne ve meşru babanın yokluğuydu. Babasız bir çocuğa, bunu çok ağır ödetirdi Batı Aklı. Marx, Nietzsche ve Freud, ayakta kalabilmenin kimi zaman çok korkunç olan ceremesini çektiler: karşılığını, her şeyin dışına atılmakla, mahkum edilmekle, aşağılanmakla, sefalet çekmekle, açlıkla ve ölümle.ya da çıldırarak ödediler. Yalnızca onlardan söz ediyorum ben (ölüm kararlarını renkler, sesler ya da şiir dünyasında tadan ve yaşayan öteki lanetlenmişlerden de söz edilebilir). Yalnızca onlardan söz ediyorum çünkü onlar, bilimlerin ve eleştirinin doğuşu oldular.

Freud'un, yoksulluğu, karaçalmaları ve eza cefayı tatmış; yüzyılın bütün aşağılamalarına, onları yorumlamaktan da geri kalmayıp dayanacak kadar sağlam yürekli bir kimse olması; evet işte bu, dehasının belli birtakım sınırları ve çıkmazları ile ilişkisiz değildir belki de. Ama, irdelenmesinin henüz zamanı gelmemiş olduğundan kuşku duyamayacağımız bu konuyu bir yana bırakalım. Freud'un, çağı içindeki yalnızlığını ele alalım yalnızca. İnsan olarak yalnızlığından söz etmiyorum Freud'un (yoksulluğu tattığı halde hocaları ve dostları vardı onun), kuramsal yalnızlığından söz ediyorum. Gerçekten de, pratiğinde her gün karşısına çıkan olağanüstü buluşu, bir tutarlı soyut kavramlar sistemi olarak düşünmek, yani dile getirmek istediğinde, kuramsal öncüler ve kuranı alanında ustalar bulmak için ne kadar didinse, çabası boşa çıkıyordu. Freud şu kuramsal durumun acısını çekmek ve bu durumu yoluna koymak zorundaydı: Kendisinin babası olmak; buluşlarını koyacağı kuramsal alanı kendi zanaatkar elleriyle açmak, sağdan soldan ödünç alınan ipliklerle, insanların, uyudukları zaman bile konuştuğu için dilsiz dedikleri bilinçdışının bereketli balığını kör deneyimin [tecrübenin) derinliklerinde yakalamayı sağlayacak büyük ağı örmek.

Kant'ın terimleriyle şöyle diyebiliriz: Freud buluşunu ve pratiğini, ithal edilmiş kavramlarla; o çağda egemen olan termodinamik fiziğinden, çağının ekonomi-politiğinden ve biyolojisinden ödünç aldığı kavramlarla düşünmek zorunda kalmıştı. Arkasında yasal bir miras yoktu: Elinin altında ise, kısıtlandığı yerde bile kendini gösteren bir bilinç sorunsalının damgasını taşıdıkları için belki de verimli değil köstekleyici olan bir kavramlar (bilinç, önbilinç, bilinçdışı, vs.) yığını vardı yalnızca. Öncü diye birkaç yazarı sayabilirdi ancak: Sophokles, Shakespeare, Moliere, Goethe.. ya da atasözleri, vs. Kuramsal olarak Freud, işini tek başına kurup yürüttü; o günkü bilimlerden ödünç alınan, ithal edilen kavramların koruyuculuğu altında ve bu kavramların devindiği ideolojik dünyanın sınırları içinde kendi kavramlarını; «yerli mamulâtı» kavramlarını üretti. Bize işte böyle geldi Freud. Yani, kimi zaman açık anlamlı, kimi zaman karanlık, çoğunlukla bilmece gibi ve çelişik, sorunlu ve çoğu ilk bakışta bize battal, içeriğine aykırı, aşılmış gibi görünen kavramlarla donatılmış bir yığın metin olarak. Gerçekten de bugün, şu içeriğin varlığından; yani, psikanaliz pratiğinden, verdiği sonuçtan kuşku duymuyoruz.

Freud'un bizim için ne tür bir nesne olduğunu özetleyelim öyleyse:

1. Bir pratik (psikanaliz tedavisi). 2. Kuramsal görünümlü soyut bir açıklamaya yol açan bir teknik (tedavinin yöntemi). 3. Pratik ve teknik ile ilişkili olan bir kuram. Bu pratik (1), teknik (2) ve kuramsal organik bütün, her çeşit bilimsel bilgi dalının yapısını hatırlatıyor bize. Biçimsel olarak Freud'un bize verdiği, bir bilimin yapısını kendinde taşımaktadır. Ama yalnızca biçimsel olarak sahiptir bu yapıya. Çünkü, Freud'un kavramsal terminolojisinin güçlükleri, kavramlar ile içerikleri arasında kimi zaman elle tutulurcasına fark edilen oransızlık, şu soruyu sormamıza yol açıyor: Bu pratik-teknik-kuramsal organik öbek, bilimsel düzeyde, gerçekten yerine oturmuş ve temellenmiş midir? Başka bir deyişle, kuram, bilimsel anlamda bir kuram mıdır gerçekten? Yoksa tam tersine, pratiğin (tedavinin) basit bir yer değiştirmesinden başka şey değil midir? Kuramsal dış görünüşünün (bunu, Freud'un saygıdeğer, ama beyhude iddialarına borçluyuz) altında psikanalizin, her zaman değil de kimi zaman sonuç veren basit bir pratik; teknik (psikanaliz yönteminin kuralları) olarak genişletilmiş, ama kuramdan yoksun ya da en azından gerçek kuramdan yoksun basit bir pratik olduğu; kuram dediği şeyin, pratiğinin kurallarını yansıtan kör teknik kavramlardan; kuramsız basit bir teknikten başka şey olmadığı ve yine psikanalizin belki de düpedüz bir büyü olduğu; ve bütün büyüler gibi, yaydığı etki ve hayranlık sayesinde; bir toplumsal gereksinime ya da talebe hizmet eden ve böylece, varlığını haklı çıkarabilecek biricik temeli, gerçek temeli oluşturan kendi etkileri .ve duyurduğu saygılar sayesinde başarıya ulaştığı hakkındaki yaygın düşünce, işte buradan kaynaklanmaktadır. Öyle ki, Levi-Strauss, psikanaliz olarak görülebilecek bu büyünün, bu toplumsal pratiğin kuramını, Freud'un atası olarak şaman'ı göstererek ortaya koyabilirdi. Psikanaliz, yarı suskun bir kurama gebe bir pratik midir? Modern zamanların toplumsal büyüsünden başka şey olmadığı için gurur duyan ya da utanan bir pratik midir? Evet, nedir psikanaliz? Lacan'ın ilk söylediği şu: Freud, ilke olarak, bir bilim kurdu. Bu yeni bilim, yeni bir nesnenin yani bilinçdışının bilimidir.

Kesin ve açık bir ileri sürüş söz konusu burada. Öz nesnesinin bilimi olduğuna göre, psikanaliz gerçekten bir bilimdir ve aynı zamanda, bütün öteki bilimlerin yapısı uyarınca da bir bilimdir (olmalıdır]. Yani özgül bir pratik içinde, nesnesinin bilgisini ve dönüşüme uğratılmasını olanaklı kılan bir kurama ve tekniğe (yönteme) sahip olmalıdır. Her kurulmuş gerçek bilimde görüldüğü gibi pratik, bilimin mutlak bir öğesi değil, kuramsal olarak bağımlı bir uğrağıdır ve bu uğrakta, yöntem haline gelmiş kuram (teknik), kendi öz nesnesiyle (bilinçdışı), kuramsal (bilgi) ya da pratik (tedavi) ilişki içine girer.

Bu tez doğruysa, itiraf edilen hastalık ile profesyonel gizliliğin öznellikler-arasına ilişkin karşılıklı kutsal vaatlerde bulundukları zemini oluşturan ve güven duygusuyla donanmış olan çiftin [hasta ve psikanalizci] mahremiyetine girmek için can atan yorumcuların ve filozofların bütün dikkatlerini çevirdikleri psikanaliz pratiği (tedavi), psikanalizin sırlarını değil; gerçekliğinin ancak bir bölümünü, pratikte var olan bölümünü elinde tutuyor demektir; yani, kuramsal sırlarını elinde tutmuyor demektir. Bu tez doğruysa, teknik ve yöntem de, psikanalizin sırlarını elinde tutmuyor ya da ancak, her yöntem gibi pratikten değil ama kuramdan aldığı yetkiyle [kuramı temsil ettiği ölçüde! elinde tutuyor demektir. Her bilimsel bilgi dalında olduğu gibi, bu sırları elinde tutan yalnızca kuramdır.

Freud, bir kuramcı olduğunu kitaplarında belki yüz kere söylemiş; bilimsellik bakımından, psikanalizi Galileo'dan kaynaklanan fizikle karşılaştırmış; psikanaliz pratiğinin (tedavi) ve tekniğinin (psikanaliz yöntemi), yalnızca, bilimsel bir kuram üzerinde temellenmesinden ötürü haslık taşıdıklarını tekrarlayıp durmuştur. Hatta, verimli bir pratiğin ve tekniğin bile, bilimsel sıfatını hak edebilmesi için, bir kuramın, pratik ve tekniğe, yalnızca lafta değil kesin bir temellendirmeyle bu hakkı vermesinin gerektiğini her zaman söylemiştir.

Lacan'ın ilk sözü, Freud'un bu söylediklerini harfi harfine kabullenmekten ve onlardan sonuç çıkarmaktan başka şey değildir. Yani, teknik ve pratik gibi bütün öteki uğrakların da yasal bir biçimde içinden türedikleri kuramı aramak, ayırt etmek ve saptamak için Freud'a dönmek söz konusudur burada.

Freud'a dönmek! Kaynaklara yönelen bu yeni dönüşün gereği ne? Lacan, Husserl'in Galileo ya da Thales'e döndüğü gibi bir doğuşu, tam doğum anında yakalamak için dönmüyor Freud'a. Yani, toprak yüzüne fışkıran her kaynak gibi, ancak doğum anında, doğuşunun katışıksız anında; bilim-olmayandan bilime götüren katışıksız geçişte aranan felsefi-dinsel katışıksızlık önyargısını gerçekleştirmek [yerine getirmek, gerçeklemek) için dönmüyor Freud'a. Lacan için bu geçiş, katışıksız değildir; henüz katı-şıklıdır: katışıksızlık, bu geçişten sonra gerçekleşir ve henüz «çamurlu» olan geçişte bulunmaz (saydammış, yani masummuş gibi görünmeye çalışan yeni doğmuş suda, geçmişinin çamuru, asıltı halindedir). Freud'a dönmek, Freud'un kendisinde iyice yerine oturmuş, temellenmiş, pekişmiş kurama, olgunlaşmış, düşünülmüş, dayandırılmış, doğrulanmış kurama, yuvasını kurmak, yöntemini ortaya koymak pratiğini türetmek için yaşamın içine yerleşmiş (pratik yaşam da dahil olmak üzere) ve hayli gelişmiş kurama dönmek demektir. Freud'a dönüş, Freud'un doğumuna bir dönüş değildir; olgunluğuna bir dönüştür. Freud'un gençliği, henüz-bilim-olmayandan bilime ulaştıran o heyecan verici geçiş (İsteri Üzerine İncelemeler'e —1895— kadar süren ve Charcot, Bernheim, Breuer'le olan ilişkilerini kapsayan dönem), bizi ilgilendirebilir kuşkusuz; ama tamamen başka bir açıdan; yani, bir bilimin arkeolojisinin bir örneği ya da olgunluğun kendisinin ve ortaya çıkışının zamanını iyice saptamayı sağlayan bir belirti, yani olgunlaşmamışlığın olumsuz belirtisi olarak ilgimizi çekebilir. Bir bilimin gençliği, olgunluk çağıdır onun; yaşadığı Önyargıların yaşını edindiğinden bu çağdan önce yaşlanmıştır ve tıpkı, önyargıları ve bundan ötürü ana-babasının yaşını yaşayan çocuğa benzer.

Genç ve dolayısıyla olgun bir kuramın, çocukluğa, yani büyüklerinin ve onların çocuklarının önyargılarına düşebileceğini [dönebileceğini] tüm psikanaliz tarihi kanıtlamaktadır. Lacan'ın ilan ettiği Freud'a dönüşün derin anlamı buradadır işte. Freud' un kuramının olgunluğuna; çocukluğuna değil de, gerçek gençliği olan olgunluk çağına, dönebilmemiz için, Freud'a dönmemiz gereklidir. Kuramsal çocukçalığı; çağdaş psikanalizin büyük bir bölümüne ve özellikle Amerikan psikanalizine iyice yararlandıkları avantajlar sağlayan terk edişlere yol açan çocukluğa düşmeyi aşıp geçerek Freud'a dönmemiz gereklidir.

Bu çocukluğa düşüşün, fenomenologların hemen anlayacağa bir adı vardır: ruhbilimcilik; ya da Marksçıların çok kolayca anlayacağı bir başka adı vardır: pragmacılık. Psikanalizin çağdaş tarihi, Lacan'ın yargısını doğrulamaktadır. Batı aklı (bilimsel akıl kadar, hukuksal, dinsel, ahlaksal ve siyasal akıl da), yıllarca süren küçümseme ve aşağılamadan (başarı sağlanamayınca her zaman el altında olan araçlardır bunlar) sonra, psikanaliz ile barış içinde yanyana yaşama anlaşmasına, psikanalizi, kendi bilimlerine ve mitoslarına; davranışçı (Dalbiez) ya da fenomonolojik (Merleau-Ponty) ya da varoluşçu (Sartre) ruhbilime; şu ya da bu ölçüde Jackson'cu bionörolojiye (Ey); «kültüralist» ya da «antropolojik» tipten «sosyoloji»ye (ABD'de egemendir: Kardiner, M. Mead, vs.) ve felsefeye (bkz. Sartre'ın «varoluşsal psikanalizi», Binswanger!in «Daseinsanalyse»i. vs.) katmak koşuluyla rıza gösterdi ancak. Kuramsal ghetto'larından nihayet dışarı çıkabildikleri; ruhbilimin, nörolojinin, psikiyatrinin, tıbbın, sosyolojinin, antropolojinin ve felsefenin oluşturduğu büyük ailenin tüm haklara sahip bir üyesi olarak «benimsendikleri» için çok sevinçli ve mutlu olan psikanalistler, bu karman çormanlığı; hayali bağlara dayanan ama aslında gerçek iktidarlarla kurulmuş olan uyuşma ittifakları pahasına resmen bir bilgi dalı olarak kabul edilen psikanalizin bu mitoslaştırılmasını onaylamaktan geri kalmadılar. Bu psikanalistler pratik başarılarının üzerine, onyıllar süren aşağılanmalardan ve sürgünlerden sonra nihayet, adam yerine konma; bilim, tıp ve felsefe dünyasında adlarını geçirebilme hakkını sağlayan bu «kuramsal» kabullenilmenin etiketini yapıştırarak büyük mutluluk duydular. Bu psikanalistler, bu dünyanın şan ve şerefini, aşağılamalarına yeğ tutarak, en sonunda, kendi söylediklerine geldiğine inanmışlar (oysa şan ve şerefe kapılarak bu dünyanın söylediklerine, en sonunda, psikanalistlerin kendileri geliyorlardı) ve böylece bu ittifakın kuşkulu yanından işkillenmemişlerdi.

Bu psikanalistler, bir bilimin bilim olabilmesi için kendisinin öz nesnesine (kendisinin ve yalnızca kendisinin olan bir nesneye) sahip olma konusunda tam anlamıyla hak iddia edebilmesi gerektiğini; bir başka bilimin, ödünç verdiği, elden çıkardığı, terk ettiği bir nesnenin zar zor yeten bir parçasına; patron karnını doyurduktan sonra geri kalanla mutfakta keyfince yiyecek bir şeyler hazırlar gibi nesne artıklarına, bu nesnenin «yanları»ndan birine, sahip olma konusunda hak iddia etmenin yetmeyeceğini unutuyorlardı. Gerçekten de, psikanalizin tümü, çocukluğun ilk yıllarının davranışçı ya da Pavlovcu «koşullanmaları» ndan başka bir şey değilse; Freud tarafından oral, anal ve jenital, örtüklük ve ergenlik terimleri ile belirtilen aşamaların diyalektiğine indirgenebiliyorsa; ve nihayet Hegelci çatışmanın, fenomenolojik öteki-için'in ya da Heideggerci varlığın «uçurumu»nun köksel deneyinden [yaşanmasından] başka şey değilse; eğer bütün psikanaliz, nörolojinin, biyolojinin, ruhbilimin, antropolojinin ve felsefenin artıklarının hale yola sokulmasıysa, psikanalizi bu bilgi dallarından gerektiği gibi ayıran ve onu tam anlamıyla bir bilim haline getiren kendi özgül nesnesi olarak ne kalmaktadır geriye?3 Lacan, işte burada, psikanalizin kuramsal yorumlarının büyük bir bölümünü bugün egemenliğinde tutan bu «indirgemelere» ve sapmalara karşı yine psikanalizin indirgenmezliğini, onun, nesnesinin indirgenmezliği'nden başka şey olmayan indirgenmezliğini savunmak için işe karışır. Bu savunmayı yapabilmek için, yukarda saydığım bilgi dallarının doymak bilmez konukseverliğinin bütün saldırılarını püskürtecek olağanüstü bir külyutmazlık ve ayakdiremenin gerekli olduğundan kuşku duyamayız. Yeni ve özel bir bilimin ortaya çıkmasının yarattığı güvenlik (kuramsal, ahlaksal, toplumsal ekonomik) gereksinimini, yani dengelerini ve huzurlarını kaybetme tehdidi altında kalan meslek kuruluşlarının (ki bunların statüsü kaynaşmış biçimde bilimsel-mesleki-hukuksal-ekonomiktir) tedirginliğini; bu yeni bilimin, herkesi, yalnızca kendi bilgi dalı üzerinde değil, bu dala inanmasına yol açan nedenler üzerinde de düşünmeye, yani onlardan kuşku duymaya zorladığını; pek inanılmasa bile böyle bir bilimin ortaya çıkışının mevcut sınırları bozma ve bundan ötürü de çeşitli bilim dallarının statu-quo'sunu değişikliğe uğratma tehlikesini yarattığını bir kez bile görmüş olan bir kimse, kuşku duyamaz bundan. Gözünü dört açmaksızın ve suçlamaksızın yaşayamayan ve ayakta kalamayan Lacan’ın dilindeki gemlenmiş tutku ve tutkulu gerilim, buradan kaynaklanmaktadır. Tehdit altındaki yapıların ve meslek kuruluşlarının ezici gücü dolayısıyla, daha önce vurmak ve en azından, vuruşlara maruz kalmadan önce vuruyor gibi görünerek düşmanı, vuruşlarıyla kendisini ezmekten caydıran bir kuşatılmış öncünün dilidir bu. Lacan’ın, bilimsel girişimine tepeden tırnağa yabancı filozofların (Hegel, Heidegger) sağladığı güvenliğe, saygılı davranmaları için bazılarının suratlarına fırlatılan korkutucu tanıklar ya da bazılarına güven vermek ve hocalık etmek için, düşüncesinin doğal bir müttefiki olabilecek bir nesnelliğin tanıkları olarak çoğunlukla paradoksal bir biçimde baş vurması da bundan ötürüdür. Bu baş vurmanın, yalnızca doktorlara yönelik olan içerden bir söylemi temellendirmek için gerekli olduğu aşağı yukarı kesindir ve bunu kökten suçlamak için genellikle tıp öğreniminin kuramsal zayıflığından da, en iyi hekimlerin kuram bakımından çektikleri yoksunluktan da habersiz olmak gerekir. Bazılarının gözünde Lacan’ın (tepeden tırnağa «Parizyen» bir büyülenmeyi olduğu kadar bir gerçek iletişimin törensel yanını da oluşturabilecek davranışların; susmanın ve ağır başlılığın yer aldığı içrek bir tapınışın baş rahibi, «Obabaşı», «Psikanaliz'in Gongorası»4 olan Lacan’ın) bütün etkisini ve büyüsünü; bazılarının gözünde ise, (bunlar, özellikle bilginler ve filozoflardır), «göz boyamacı» yanını, acayipliğini ve «içrekliği»ni oluşturan dilinden söz ettiğime göre, bu dilin, Lacan’ın pedagojik görevi ile ilişkili olduğunu belirtmeliyim. Gerçekten de, bilinçdışı kuramını, psikanaliz yapan ya da psikanalizden geçen hekimlere öğretmek durumunda olan Lacan, konuşmasındaki ustalıklarla, herkesin bildiği gibi en derin özünde «witz», cinas, başarılı ya da başarısız eğretilemeden başka şey olmayan bilinçdışı dilinin pandomime dayanan eşdeğerlisini, yani ister psikanalizci ister psikanalizden geçen olsunlar, onlara, yaşamış oldukları deneyin eşdeğerlisini vermektedir.

Bu dilin ideolojik ve eğitsel koşullarını kavramak (yani, tarihsel ve kuramsal dışsallıktan onun pedagojik «içselliğini» ayıran mesafeyi görebilmek), nesnel anlamını ve kapsamını ayırt edebilmek ve benimsediği amacı bilip tanımak için yeterlidir. Bu amaç, tüm nesnesini oluşturan bilinçdışını ve onun «yasaları» m bugün elden geldiğince sağlam ve tutarlı bir biçimde tanımlayarak Freud'un buluşuna, layık olduğu kuramsal kavramları sağlamaktır.

II

Psikanalizin nesnesi nedir? Bu nesne, psikanaliz tekniğinin tedavi pratiğinde ele aldığı şeydir; yani, tedavinin kendisi değildir; önüne gelen fenornenolojinin ya da ahlakın, aradığını kolayca bulduğu o sözde ikili durum da değildir. Bu nesne, doğumdan Oidipus'un ortadan kaldırılmasına kadar süren ve bir kadın ile bir erkekten türeyen hayvan yavrusunu, bir insan yavrusuna dönüştüren olağanüstü serüvenin, canlı kalmış yetişkinde süregiden “etkileri” dir.

İnsanın yavrulamasının dünyaya getirdiği küçük biyolojik varlığın insanlaşmasının «etkileri»nden biri: psikanalizin, bildiğimiz bilinçdışı adını taşıyan nesnesi, işte burada, tam yerindedir.

Bu küçük biyolojik varlığın canlı kalması [yaşayakalması] ve hem de, kurt ya da ayı yavrusu haline gelmiş bir «kurt-çocuk» (XVIII. yüzyılda prens saraylarında gösteriliyordu bunlar) olarak değil de, insan yavrusu olarak (yani çoğu insansal nitelik taşıyan; insanlaşmadaki başarısızlığın cezası olan bütün çocukluk ölümlerinin hepsini atlatarak) ayakta kalması, bütün yetişkin insanların geçirmek zorunda kaldıkları bir sınavdır ve bu insanlar, hiçbir zaman bellekyitimine uğramadan ve varlıklarının derinliklerinde, yani en bağırıp çağıran kesiminde, insan dişinden başka bir ötedünyası bulunmayan çifte ama yine de tek, bilinçdışı ama yine de sözsel bir söylemle, yani «İmleyen Zincir» in alanıyla karşılaşırız. De Saussure'ün ve ondan kaynaklanan dilbilimin en önemli edinçleri de işte böylece, öznenin sözsel söyleminin olduğu kadar bilinçdışının söyleminin sürecini ve bunların arasındaki ilişkiyi, yani ilişkilerine özdeş olan ilişki yokluğunu; kısacası çift kat edilmelerini ve yerlerinden oynatılmalarını kavramada, hak ettiği yeri almağa başladı. Ayrıca, bilinçdışının, bütün felsefi-idealist yorumlanımları; bilinçdışının ikincil bilinç, kötü niyet [bilmezlenme] (Sartre), geçerliği olmayan bir yapının kanserli kalıntısı ya da anlam-olmayan olarak yorumlanması (Merleau-Ponty); yine bilinçdışının biyolojik temelli bir en ilk «İd» (Jung) olarak yapılmış bütün yorumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyordu; yani bunların bir kuram başlangıcı değil de hükümsüz «kuramlar», ideolojik yanlış anlamalar olduğu görülüyordu.

Bundan sonra yapılması gereken (kaba bir şemacılık yapmaya mecburum; bu kadar kısa bir yazıda nasıl kaçınabilirim bundan?), psikanaliz yorumu pratiğinde karşılaşılan Dilin biçimsel [formel] yapısının ve «mekanizmaları»nın bu önceliği'nin taşıdığı anlamı, bu pratiğin temeline olan ilişkisinde tanımlamaktı; nesnesini, yani insanın hayvan yavrusunu, erkek ya da kadına dönüştüren mecburi «insanlaştırmadan» geçip de sağ kalanlarda hâlâ görülen «etkileri» tanımlamaktı. Bu soruna cevap vermek için psikanaliz pratiğinin biricik nesnesi ve aracı olan Dil olgusunun önceliğinden söz etmek yetmez. Tedavide ortaya çıkan her şey (susma, ritimleri ve duraklamaları da dahil), Dilde ve Dille ortaya çıkar. Ama tedavide, psikanaliz pratiğinin hem ilk maddesi hem de etkilerinin üretilmesinin aracı (Lacan buna, «boş sözden», «dolu söze» geçiş der) olarak Dilin olgusal rolünün, niçin ve nasıl, ancak nesnesinde (ki bu nesne son kertede hem bu pratiği hem de tekniği temellendirir) ilkece temellenmiş olduğu içindir ki, somut olarak (fiilen) psikanaliz pratiğinde de temellenebildiğini ve burada bir bilim söz konusu olduğuna göre de, nesnesinin kuramında temellenebildiğini ilkece göstermek gerekir.

Lacan'ın yapıtının en özgün yanı, buluşu; hiç kuşkusuz burada yatar. En sınır durumunda tam anlamıyla katışıksız biyolojik olan varlıktan insansal varlığa (insan çocuğu) geçişin, Kültür Yasası diye adlandıracağım Düzen Yasası içinde gerçekleştiğini ve bu Düzen Yasasının, biçimsel [formel] özü bakımından Dilin düzeni ile karıştığını gösterdi Lacan. İlk bakışta bilmece gibi gelen bu formülden ne anlamamız gerekir? İlkin şunu anlamalıyız: Bu geçişin bütünü, geri dönüşlü ve yinelemeli bir Dil biçimi içinde, tedavi durumundaki yetişkinin ya da çocuğun Dilinde belirtilmiş olarak; bütün insan düzeninin, yani her insan rolünün içine yerleştiği ve sunulduğu [verildiği] Dil yasasında belirtilmiş, belirlenmiş, yeri saptanmış olarak kavranabilir ancak. Daha sonra da şunu anlamalıyız: Tedavi dilinin bu belirlemesinde, düzenin, bu geçişteki; Kültür Yasasının insanlaştırmadaki mutlak etkililiğinin hâlâ yinelenen, sürüp giden varlığı [bulunuşu] kendini göstermektedir.

Bunu birkaç sözcükle açıklamak için, sözünü ettiğimiz geçisin iki büyük uğrağına değineceğim. 1) Oidipus öncesi, ikili bağıntı uğrağı. Bu uğrakta çocuk, yalnızca bir ikinci-benlikle; yaşamını ortaya çıkışı (da!) ve ortada bulunmayışı (fort!)5 ile kesintilere uğratan annesiyle ilgilendiği için bu ikili bağıntıyı, benliğin imgelemsel büyülenişi kipi içinde yaşar ve bu durumda çocuk kendisi, ilk narkisçe [narcissique] özdeşleşme içinde şu başkası, herhangi bir başkası, her başkası, bütün başkalardır; ve ne başkası ne de kendisi karşısında, üçüncü kişinin nesnelleştirici mesafesini alamaz; 2) Oidipus uğrağı. Bu uğrakta, üçüncü kişi (baba) ortaya çıktığı, bütünü altüst edip büyülenmeleri bozarak ikili büyülenmenin sağladığı imgelemsel doyumun içine bir yabancı gibi girdiğinde, ikili yapı üzerinde bir üçlü yapı oluşur ve bu, çocuğu, Lacan'ın Simgesel Düzen dediği şeyin içine sokar; yani, ben, sen o demesini sağlayacak ve böylece bu küçük yavruya, yetişkin üçüncü kişilerin dünyasında kendini bir insan çocuğu olarak konumlama olanağım yerecek olan nesnelleştirici Dilin düzeni içine sokar.

Demek ki iki büyük uğrak söz konusu: 1) (Oidipus-öncesi) İmgeselin uğrağı; 2) Simgeselin uğrağı (Oidipus çözüme ulaşmıştır) ya da başka bir deyişle, simgesel kullanılışı içinde tanınmış ama henüz bilgisi edinilmemiş nesnelliğin uğrağı (nesnelliğin bilgisi bambaşka bir «dönem»de ve başka bir pratikte ortaya çıkar). Lacan'ın aydınlattığı çok önemli nokta da şudur: Bu iki uğrak, bir tek Yasanın, Simgeselin Yasası'nın egemenliğindedir. Biraz yukarda, daha kolay anlaşılsın diye, simgeselden önce geldiğini, ondan ayrı olduğunu söylediğim imgelemsel uğrak (yani küçük çocuğun, simgesel bağıntı olduğunu; bir insan yavrusunun bir insan annesi ile bağıntısı olarak tanımadığı ve yalnızca bir insanla -anne- dolayımsız bağıntısını yaşadığı bu ilk an) da kendi diyalektiğinde, Simgesel Düzenin diyalektiği tarafından; yani insansal Düzenin, insansal normun (kuralın) diyalektiği tarafından damgalanmış, yapılaştırılmıştır (beslenme ve temiz tutmanın zamansal ritimlerinin; davranışların, somut tanıma tavırlarının normları; kabullenmeler, reddetmeler, çocuğa evet ya da hayır demeler, verici ya da yoksun bırakıcı belirlemeler yapan Yasanın ve Hak Düzeninin kullandığı bozuk paradan, ampirik kipliklerden başka şey değildir) ve bu, imleyenin Düzeni altında, yani Dilin düzenine biçimsel olarak özdeş bir Düzen içinde gerçekleşmektedir6.

Lacan, Freud'un yüzeysel ya da güdümlendirilmiş biçimde okunmasının bize, mutlu ve yasasız çocukluk, «çok şekilli sapıklık» m cenneti, insan vücudunun belli bölümlerine, hayati önem taşıyan yerlere (oral, anal, jenital)7 bağlı ve yalnızca biyolojik yanı ağır basan dönemlerle vurgulanmış bir tür doğa durumu gibi kavram ve bilgilerden başka bir şey vermediği yerde; doğacak her insan yavrusunu daha doğumundan önce bekleyen ve ilk ağlayışıyla birlikte onu ele geçiren ve böylece ona hem yerini hem rolünü veren, yani belirlenmiş yazgısını yükleyen Düzenin, Yasanın etkililiğinin bulunduğunu ileri sürer ve gösterir. İnsan yavrusunun aşıp geçtiği bütün dönemler, insansal verme [atfetme], iletişim ve iletişimsizlik kuralının, Yasanın yönetimi altındadır; bu yavrunun «doyumları» da, herkes tarafından ve özellikle bilmeyenler tarafından bilinmesi zorunlu olan, ama herkes tarafından ve özellikle kendisine en fazla bağlı olanlar tarafından yolundan saptırılabilen ya da çiğnenebilen Yasanın, yani insansal Yasanın silinmez ve kurucu damgasını taşır. Bundan ötürü, çocukluk çağının bütün örselenmelerini (traumatisme'lerini) yalnızca biyolojik «boşa çıkmalarsın [duyumsuzluğa uğramaların] dengesine indirgemek ilkece yanlıştır; çünkü, onlara ilişkin olan Yasa, bir Yasa olarak bütün içerikleri soyutlar; Yasa olarak yalnızca, bu soyutlamada ve bu soyutlamayla varoluşur ve insan yavrusu bu kurala, ilk soluk alışında boyun eğer ve edinir onu8. Bu, yaşayan bir baba olmadığı zaman bile Babanın (ki Yasadır) resmi varlığının [bulunmaklığının] ve bundan ötürü de insansal imleyenin Düzeninin, yani Kültür Yasasının başlangıcıdır ve her zaman başlangıcı olmuştur; her söylemin mutlak önkoşulu olan söylemdir bu; her sözsel söylemde yukarda var olan [bulunan], yani derinlerde bulunmayan söylemdir; Başkasının (Ötekinin) söylemidir, bu Düzenin ta kendisi olan büyük Üçüncükişinin söylemidir; bilinçdışının söylemidir. Her insan varlığında, bu varlığın özel söyleminin kendi öz yerini aradığı, arayıp ıskaladığı, ıskalarken, kendi imgelemsel büyülenmelerinin zorlayışında, sahteciliğinde suç-ortaklığında ve yadsıyışında, kendi öz yerini; demirleme yerine kendini bağlayan öz demirini bulduğu mutlak yerdir.

Öyle ki, Oidipus döneminde, belli bir cinsiyet taşıyan çocuk, imgelemsel fantasmalarını, Simgeselin sınavından geçirerek cinsiyet taşıyan insan çocuğu (erkek, kadın) haline gelir ve her şey «yolunda giderse» ne ise o olur ve o olmayı kabullenir en sonunda; yetişkinler dünyasında çocuk haklarına sahip olan ve her çocuk gibi günün birinde tıpkı «babası gibi», yani bir karısı (yalnızca bir annesi değil) olan bir erkek insan kişisi ya da tıpkı «annesi gibi», yani bir kocası (yalnızca bir babası değil) olan bir dişi insan kişisi olmanın bütün hakkını edinen oğlan ya da kız çocuğu haline gelir ve bunu öylece kabullenir. İnsan çocukluğuna yönelen uzun cebri yürüyüşün hedefinden başka şey değildir bu.

Bu en son dramın daha önceden biçimlenmiş bir dil malzemesi içinde oynanması ve bu dilin, Oidipus evresinde, Babanın simgesi [remzi], hakkın simgesi, Yasanın simgesi, her tür Hakkın fantasmasal imgesi olan phallus imlemi çevresinde merkezlenmesi ve düzenlenmesi; evet bu düzenlenme, şaşırtıcı ve keyfi bir şey olarak görünebilir, ama bütün psikanalizciler, bir deney olgusu olduğuna tanıklık ederler bunun.

Oidipus'un son aşaması, yani «iğdiş edilme», bu konuda bir fikir verebilir bize. Oğlan çocuğu, iğdiş edilmenin trajik ve yararlı durumunu yaşayıp çözüme ulaştırarak babası gibi aynı Hakka (phallus'a) ve özellikle babasının annesi üzerindeki Hakkına (ki annesinin, hem oğlan çocuk için anne hem de baba için karı olarak bir çifte kullanımın hoşgörülrnez durumu içinde bulunduğu ortaya çıkmıştır) sahip olmamayı kabullenir; ama, babasıyla aynı hakka sahip olmadığını kabullenerek de, daha sonraları, yetişkin olduğu zaman günün birinde, gerekli «araçlar»dan yoksun olduğu için o gün kendisine verilmemiş olan hakka sahip olma güvencesini kazanmış olur. Oğlan çocuğunun, çok «uslu», davranıp büyümesini bilirse, büyüyecek olan bir ufak hakkı vardır yalnızca. Öte yandan, küçük kız çocuğu da, iğdiş edilmenin trajik ve yararlı durumunu yaşayıp yüklenerek annesinin sahip olduğu aynı hakka sahip olmamayı kabullenir; demek ki, kadın olduğu halde ve kadın olmasından ötürü annesinde o (phallus) olmadığı için babasının sahip olduğu aynı hakka (phallus) sahip olmadığını ve aynı zamanda annesinin sahip olduğu hakka da sahip olmadığını, yani henüz annesi gibi bir kadın olmadığını katmerli olarak kabullenir. Ama buna karşılık ufak hakkını elde eder. Yani küçük kız hakkını ve Düzen Yasasını kabullenerek; yani gerektiğinde yasayı saptırmak için çok uslu davranmaksızın ama bu yasaya yine de boyun eğerek büyümesini bilirse, büyük bir hakkın kendisine tanınacağı vaadini almış [kazanmış] olur.

İster İmgelemselin ikili büyülenme uğrağı (1), ister simgesel Düzenin (2) içine yerleştirilmenin yaşanan tanınması (Oidipus) uğrağı olsun, her iki durumda da, geçişin bütün diyalektiği, enderin özünde, biçimsel [formel] yasalarını, yani biçimsel kavramını dilbilimin verdiği insansal Düzenin, Simgeselin mührüyle damgalanmıştır.

Böylece, psikanaliz kuramı, her bilimi, katışıksız bir soyut kurgu [spekülasyon] değil de bir bilim yapan şeyi sunuyor bize; yani nesnesinin biçimsel özünün tanımını, somut nesnelerine yönelik herhangi bir pratik ve teknik uygulamanın olanağının koşulunu veriyor. Böylece, psikanaliz kuramı, Politzer'in, bu bilimden, «somutun» bilimi; gerçek «somut ruhbilim» olmasını isteyip (psikanalizin devrimci kapsamını Fransa'da ilk kavrayan Politzer'dir), bilinçdışı, Oidipus kompleksi, iğdiş edilme kompleksi, vs., gibi soyutlamalarından dolayı sitemlerde bulunurken bir örneğini verdiği klasik idealist çatışkılardan [antinomilerden] sıyrılabilir. Politzer, psikanaliz, soyut ve metafizik bir ruhbilimde yabancılaşmış «somut» tan başka şey olmayan bu soyutlamalara takılıp kalırsa, nasıl olur da, olmak istediği ve olabileceği somutun bilimi olduğunu iddia edebilir? diyordu. Oysa gerçekte, hiçbir bilim soyutlamadan vazgeçemez; hiçbir bilim, «pratik»inde (dikkat edelim: bilimin kuramsal pratiği değil, ama somut uygulanımının pratiğidir bu) bireysel «dramlar»dan yani tekil ve benzeri olmayan çeşitlenmelerden başka şeyle uğraşmasa bile vazgeçmez soyutlamadan. Lacan'ın Freud'dan geçerek düşündüğü (Lacan, bilimselliğimizin; var olabilecek biricik bilimselliğin biçimini kazandırdığı Freud'un kavramlarından başka şey düşünmez) psikanaliz «soyutlamaları», nesnelerinin kavramları olarak kendilerinde soyutlanmalarının zorunluğunun belirtisini, ölçüsünü ve temelini taşıdıkları; yani «somut»a olan ilişkilerinin (oranlarının) ölçüsünü ve dolayısıyla yaygın olarak psikanaliz pratiği (tedavi) diye adlandırılan uygulananlarının somutuna olan öz ilişkilerinin (oranlarının) ölçüsünü taşıdıkları ölçüde nesnelerinin halis bilimsel kavramlarıdırlar.

Demek ki Oidipus evresi, yalnızca bilinçten ve sözden (konuşmadan) yoksun gizli bir «anlam» taşımaz; bu evre, «anlamı ters tepkilendirilerek» yeniden yapılaştırılabilen ya da aşılabilen ve geçmişin derinliklerine gömülü olan bir yapı değildir; Oidipus [kompleksi], insanlığa, istemeden ve zorla her aday olana, Kültür Yasası tarafından zorla kabul ettirilen dramatik yapıdır, «tiyatro mekanizmasıdır»9. Eşiğine ulaşıp kendisini yaşayan ve daha sonra canlı kalabilen her birey için, üzerinde varoluştuğu somut çeşitlenmelerin yalnızca olabilirliğini değil, zorunluluğunu da kendinde içeren [taşıyan] bir yapıdır. Bu somut çeşitlemelerde varoluşan bir yapıdır. Psikanaliz, uygulanımında, pratiği diye adlandırılan şeyde (tedavide), bu çeşitlenmelerin somut «etkileri»10 üzerinde çalışır; yani Oidipus geçişinin daha önceden varoluşundaki, şu ya da bu birey tarafından yaklaşılışındaki, aşılışındaki, kısmen ıskalanışındaki ya da sıyrılınışındaki özgül ve mutlak olarak tekil bağsallığın [düğümselliğin] kipliğini ele alır. Bu çeşitlenmeler, değişmez Oidipus yapısından kalkılarak özce düşünülebilir ve belirlenebilirler; bunun nedeni, sözünü ettiğimiz bu geçişin tümünün, ilk başlangıçlardaki büyülenmeden bu yana, en «normal» biçimlerinde olduğu gibi en aşırı «sapınç» biçimlerinde de, Simgeselin Yasası altında, Simgesele ulaşmanın en son biçimi olan bu yapının Yasası tarafından damgalanmış olmasıdır. Bu kısa irdelemelerin, bir özet ve şema olarak görünmekle kalmayıp öyle de olduklarını; bu yazıda sözü edilen ve ileri sürülen birçok kavramın, haklı çıkarılmak ve temellendirilmek için enine boyuna geliştirilmesi gerektiğini biliyorum. Bu kavramlar, temelleri ve onlara dayanaklık eden kavramlar öbeği ile olan ilişkileri [oranlan] bakımından aydınlatılıp açıklansalar; Freud'un çözümlemelerinin kesin ve açık anlamıyla ilişki haline getirilseler bile, sorunlar ortaya koymaktan geri kalmazlar ve bunlar yalnızca kavramsal oluşturmaların, tanımların ve aydınlatmaların sorunları değil, irdelediğimiz kuramsallaştırma çabasının gelişmesinden zorunlu olarak doğmuş gerçek yeni sorunlardır. Örneğin, bilinçdışının varolmaklığının ve kavranabilirliğinin mutlak önkoşulu olan Dilin biçimsel yapısı ile, akrabalığın somut yapıları ve nihayet akrabalık yapılarında içerilmiş özgül işlevlerin yaşandığı [algılandığı] ideolojik somut oluşumlar (babalık, analık, çocukluk), arasındaki ilişki, tutarlı ve mantıksal olarak nasıl düşünülebilir? Bu sonuncu yapıların (akrabalık, ideoloji), tarihsel çeşitlenmelerinin, Freud'un bir başına ele aldığı [yalıttığı] örneklerin şu ya da bu yanını, elle tutulur biçimde değişikliğe uğratabileceği düşünülebilir mi? Bir başka soru daha: Akılsallığı içinde düşünülen Freud'un buluşu, nesnesinin ve bulunduğu yerin tanımlanmasıyla, kendisini ayırt ettiği bilgi dallarında (ruhbilim, ruhbilimseltoplumbilim ve toplumbilim gibi) yankılar [etkiler] uyandırabilir ve bu bilimlerin nesnelerinin statüsü (ki bu kimi zaman sorunsal bir statüdür) konusunda sorular ortaya atılmasına yol açabilir mi? Birçok soru arasından sonuncu olarak şunu seçelim: Psikanaliz kuramı ile, l'inci olarak bu kuramın ortaya çıkışının tarihsel koşulları ve 2'nci olarak da, uygulananının toplumsal koşulları arasında bulunan ilişkiler nelerdir?

l'inci olarak: Psikanaliz kuramının hem kurucusu, hem de bir numaralı Psikanaliz uygulayıcısı, Psikanalizden geçmiş kişi, babaların babası olarak, kendisine dayandıklarını söyleyen Psikanaliz uygulamacılarının uzun soy zincirinin başlatıcısı niteliklerini taşıyabilen Freud kimdi? 2'nci olarak; Hem Freudçu kuramı ve Freud'a dayanan didaktik geleneği dünyanın en doğal şeyiymiş gibi benimseyiveren, hem de mesleklerini icra ettikleri ekonomik ve toplumsal koşulları (tıp meslek kuruluşuna —loncasına— sıkı sıkıya bağlı «dernekleri»nin toplumsal statüsünü) kabulleniveren psikanalizciler kimlerdir? Psikanalizin yapılmasının (icra edilmesinin) tarihsel kökenleri ve ekonomik-toplum-sal koşulları, psikanaliz kuramı ve tekniği üzerinde ne ölçüde yankılanmakta ve etkili olmaktadır? Gerçeklerin çok açık bir biçimde ortaya koyduklarına göre, Psikanalizcilerin bu sorunlar konusundaki kuramsal susuşları, psikanaliz dünyasında bu sorunlara yönelmiş bastırma; içerikleri bakımından hem psikanaliz kuramını hem de tekniğini özellikle ne ölçüde etkilemektedir? Öncesizsonrasız «psikanalizin sonu» sorusu, başka nedenlerin yanı sıra, bu bastırma ile; yani, psikanalizin epistemolojik tarihinden ve psikanaliz dünyasının toplumsal ve (ideolojik) tarihinden kaynaklanan bu sorunların düşünülmemiş-olmaklığı' ndan kaynaklanmamakta mıdır?

Şu anda bir yığın araştırma alanı oluşturan bir yığın gerçekten çözülmemiş sorun var ortada. Yakın bir gelecekte, bazı kavramların, bu sınavdan, dönüşüme uğrayarak çıkacaklarını söyleyebiliriz.

Derine inersek, bu sınavın, Freud'un, kendi alanında; «insanoğlu» nün, insan «öznesi»nin belli bir geleneksel, hukuksal, ahlaksal, felsefi, yani sözün kısası ideolojik imgesini tâbi tuttuğu sınav olduğunu görürüz. Freud, buluşunun eleştiriyle karşılanmasını, Copernicus'un gerçekleştirdiği devrimle boşuna karşılaştırmamıştı kimi zaman. Copernicus'tan beri, yeryuvarlağı-mn, evrenin «merkezi» olmadığını biliyoruz. Marx'tan beri, insan öznesinin, ekonomik, siyasal ya da felsefi ben'in, tarihin «merkezi» olmadığını biliyoruz. Hatta, Aydınlanma Felsefesi'ne ve Hegel'e karşı, tarihin bir «merkezi» olmadığını; ama tarihin yalnızca ideolojik yanlış-bilişten başka hiçbir şeyden kaynaklanmayan zorunlu «merkez» den yoksun bir yapı olduğunu da biliyoruz. Freud ise bize, gerçek öznenin, tekil özünde bireyin; «ben» de, «bilinç»te ya da «varoluş»ta (ister kendisi içinin, ister öz bedenin ya da ister «davranış»in varoluşu olsun) merkezini bulan bir ego biçimine bürünmüş olmadığını; insan öznesinin, «ben» in imgelemsel yanlışbilisinden, yani, içinde kendisini «tanıdığı» ideolojik oluşumlardan başka bir şeyden kaynaklanmayan «merkez» den yoksun bir yapı tarafından merkezsizleştirildiğiııi ve kurulduğunu açıklıyor ve gösteriyor.

Böylece, ideoloji üzerinde yapılacak her araştırmayı temelden ilgilendiren şeyi, yani yanlışbilişin (tanımayışın) yapısını'ı daha iyi biçimde kavramamızı belki de bir gün sağlayacak olan yollardan biri önümüzde açılmış bulunuyor kuşkusuz.



Notlar

(1) Gerçekleri, yalnızca biyolojiye, ruhbilime, toplumbilime indirgeyerek

tek yanlı bir biçimde açıklamaya kalkışan anlayışlar söz konusu burada. (Ç.N.)

(2) Revue de l'Enseignement philosopiqe, Haziran - Temmuz 1963, «Philosophie et Sciences Humaines», s. 7 ve 11, not 14: «Marx, kuramını, "homo economicus' mitosunu bir yana atarak kurdu, Freud, kuramını ‘homo psychologicus’ mitosunu bir yana atarak kurdu. Lacan, Freud’un özgürleştirici kopuşunu gördü ve kavradı. Onu harfi harfine alarak ve ödün vermeden öz vargılarına ulaşması konusunda zorlayarak tam anlamıyla kavradı. Herkes gibi, Lacan da ayrıntılarda, hatta felsefi kerterizlerinde yanılabilir: Ama esası borçluyuz ona.

(3) En tehlikeli girişimler, felsefe (ki bütün psikanalizi, tedavinin ikili deneyimine hemencecik indirger ve orada, fenomenolojik öznelliklerarasının, tasarı-varoluşun ve daha genel olarak kişilikçiliğin temalarını “doğrulayacak” şeyler bulur); başına iş açmıyormuş gibi görünen psikanaliz kategorilerinden çoğunu bir “özne”nin öznitelikleri gibi görerek kendine katan ruhbilim ve nihayet ruhbilimin yardımına koşarak, “özne”nin bir “üstben”le ona tekabül eden kategorileri edinebilmesi için “içleştirilmesi” yeterli olan nesnel içeriği, yani “gerçeklik ilkesi” için gerekli olan nesnel içeriği (toplumsal ve ailesel buyruklar) veren sosyoloji tarafından yapılmıştır. Böylece, ruhbilime ya da toplumbilime boyun eğen psikanaliz, çoğunlukla “heyecanlar” ya da “duygunluk” bakımından çevreye yeniden uymayı sağlayan bir teknik; “bağıntısal işlev”in bir yeniden eğitimden geçirilmesi durumuna düşmüştür ve bütün bunların, psikanalizin gerçek nesnesiyle hiçbir ilgisi yoktur; ama bütün bunlar, çağdaş dünyada güçlü ve üstelik tam anlamıyla yönlendirilmiş bir talebe cevap vermektedir. Psikanaliz, işte bu yola saptırılarak kültürde, yani modern ideolojide günlük bir tüketim metası haline getirilmiştir.

(4) Yapmacık ve süslü bir üslupla yazan ünlü İspanyol şairi (XVI. yüzyıl). (ç.n.)

(5) Bunlar, Freud’un ün kazandırdığı Almanca iki deyimdir. Freud’un gözlemlediği bir küçük çocuk, annesini “temsil” eden herhangi bir nesneyle oynarken bu deyimlerle (“geldi!”, “gitti!”) onun ortaya çıkışını ve gözden kayboluşunu belirtiyordu. Nesne bir makaraydı.

(6) Biçimsel olarak: Çünkü ilk biçimini ve ilk sunuluşunu Dilin sağladığı Kültür Yasası, dilden daha fazla bir şeydir; bu Yasanın içeriği gerçek akrabalık yapıları ve belirli ideolojik oluşumlardır.; bu yapılara bağlı kimseler işlevlerini yine bu yapılar içinde yerine getirirler. Batı ailesinin babaerkil ve dıştanevlenmeli (akrabalık yapısı) olduğunu bilmek yetmez; karı-kocalığı, babalığı, anneliği, çocukluğu yöneten ideolojik oluşumları da aydınlatmak; bugünkü dünyamızda, “karı-koca olmak”, “baba olmak”, “anne olmak”, “çocuk olmak” nedir sorularına cevap getirmek gerekir. Bu özgül ideolojik oluşumlar üzerinde daha birçok araştırma yapılması gerekir. Tarihsel maddeciliğe düşen bir iştir bu.

(7) Belli bir nöro-biyoloji ve belli bir ruhbilim, Fredu’da, bir “aşamalar” kuramı bularak çok memnun oldu ve bunu, hiç duraksamadan doğrudan doğruya ve tüketici biçimde nöro-biyolojik ya da biyo-nöro-ruhbilimsel bir “aşamasal olgunlaşma” kuramı haline getirdi ve bunu da nöro-biyolojik olgunlaşmaya, mekanik bir biçimde bir “öz” rolü yükleyerek ve Freudcu “aşamalar”ı da onun düpedüz “fenomenleri” olarak ele alıp gerçekleştirdi. Bu perspektif, eski mekanist paralelizmin bir tekrarından başka bir şey değildi. Özellikle Wallon’un izleyicilerine yöneltilmişti bu; çünkü Wallon’un kendisi, Freud’un hiç farkına varmamıştı.

(8) Bu biçimsel koşulun karşısına, Freud’un, bilinçdışının “içeriği”ni düşünürken kullandığı kavramların (libido, içtepiler, istek) biyolojik görünüşü çıkarılacak olursa, aynı biçimsel koşulun kuramsal önemini ve kapsayıcılığını kavrayamama ve bu konuda yanılma tehlikesi doğar. Örnek olarak Freud’un rüya, “dilekgerçekleşimidir” (Wünscherfüllung) sözünü verelim. Lacan da bu anlamda, insanı, bilinçdışı “isteğinin Diline” yeniden yöneltmeyi ister. Ne var ki biyolojik gibi görünen bu kavramlar, gerçek anlamlarını bu biçimsel koşuldan alırlar; bu anlam, ancak bu koşul sayesinde, verilebilir (atfedilebilir) ve düşünülebilir; bir tedavi tekniği belirlenebilir ve uygulanabilir. Bilinçdışının temel kategorisi olan istek, kendi özgüllüğü içinde, ancak insan öznesinin bilinçdışının söyleminin tekil [benzersiz] anlamı olarak kavranabilir. Bu anlam ise bilinçdışının söylemini oluşturan imleyici zincirin “oynunda” [işleyişinde, deviniminde] ve “oynuyla” ortaya çıkar. Böylece “istek”, insansal oluşu [gelişmeyi] yöneten yapıyla damgalanmıştır. Böyle olması bakımından istek, biyolojik öz taşıyan organik “gereksinim”den kökçe ayrılır. Organik gereksinim ile bilinçdışı istek arasında, öz sürekliliği yoktur. İstek, çok yanlı varlığında (“var olamayışında” diyor Lacan), ona damgasını vuran ve onu çarelerinde olduğu gibi hayal kırıklıklarında da yersiz yurtsuzluğa, bastırmanın varoluşuna (yaşamına) mecbur eden Düzenin yapısı tarafından belirlenmiştir. Organik gereksinimden hareket ederek isteğin özgül gerçekliğine ulaşılmadığı gibi; biyolojik varlıktan [yaşamdan] kalkarak da tarihsel varlığın özgül varlığına ulaşılamaz. Bunun tersine, tarihsel varlığını, bir katışıksız biyolojik varlıktan ayırt ederek insanın tarihsel varlığının özgüllüğünü (bunun içinde insanın “gereksinimleri” ve demografik olaylar gibi katışıksız biyolojik belirlenimler de vardır) tanımlamamızı nasıl tarihin kategorileri olanaklı kılıyorsa; aynı biçimde, isteğin gerçek anlamını kavrayıp belirlememizi de onu taşıyan (bu tıplı, biyolojik varlığın tarihsel varlığı taşıması, ona temellik etmesi gibidir), ama ne kuran ne de belirleyen biyolojik gerçekliklerden ayırt ederek bilinçdışının temel kategorileri olanaklı kılar.

(9) Freud’u (“ein anderes Schauspiel… Schauplatz”) yineleyen Lacan’ın kullandığı deyim (“machine”) [dilimizde mekanizma daha uygun düştüğünü düşündük]. “Dram”dan söz eden Politzer’den, tiyatrodan, sahneden , sahneye koymadan, sahne araçlarından, tiyatro türünden, sahneye koyandan, vs., söz eden Freud ve Lacan arasında kendisini tiyatro sanan seyirci ile tiyatro arasındaki kadar mesafe vardır.

(10) “Etki” terimi, klasik bir nedensellik kuramı bağlamında anlaşılırsa [düşümülürse], bu terimle nedenin etkideki (sonuçtaki) somut varlığı [bulunuşu] kavranmış [düşünülmüş] olur (bkz. Spinoza)

7 Ekim 2007 Pazar

PSİKANALİZİN TOPLULUKLARA BAKIŞI

Psikanalizin topluluklara olan bakışını ele almak 100 yılı aşmış bir psikanaliz geleneğinin ürünlerinden söz etmeyi gerektirdiği gibi, bu alandaki kurucu metinleri de yeniden gündeme getirir. Freud'un 1912 yılında yayımladığı "Totem ve Tabu" ve 1921 yılında yayımladığı, "Kitle psikolojisi ve benliğin analizi" adlı, birey ve topluluk arasındaki ilişkileri derinliğine inceleyen ve kanımca hala güncelliğini muhafaza eden bu iki kurucu metini burada yeniden ele almak istiyorum. Amacım bu metinlerde Freud'un, toplulukların oluşması, sosyalleşme ve liderle kurulan ilişkilerin etrafındaki tesbitlerini zamanımızın sanal, kişisiz, mega topluluklarının ışığında yeniden ele almak ve "imge toplumu" diye de tanımlanan çağımızda, psikanalizin içinden, hem kişi hem de topluluklar üzerine yeniden düşünmek..Bu her iki metinde özellikle altını çizmek istediğim şey, insanı insan yapan ve en temeldeki psişik mekanizma olan "özdeşleşme"yi ele almak ve bu mekanizmanın zamanımızın toplulukları ışığında incelemek.


Öncelikle Freud'un 1921 yılında yayımladığı, "Kitle psikolojisi ve benliğin analizi" adlı metine ve bu metnin yazıldığı ve yayımlandığı zamana bakarsak Birinci Dünya Savaşının geride bıraktığı yıkımı, yenilmiş bir Almanya'yı, ve germanik kültürünün hakim olduğu Avusturya'da, İmparatorluğun içindeki politik krizi görürüz. 1920-1930 yılları arasında şiddeti artan bu kriz hepimizin bildiği gibi nazizme kapılarını açacaktır. Nitekim Freud'un metninin salt bu politik kargaşadan esinlendiği söylenemez. Daha 1912 yılında "Totem ve Tabou" adlı yapıtında ilk insan topluluklarının örgütlenmesi üzerine yazdıkları da kendi kurduğu ilk psikanaliz topluluğundaki yaşanan kopmalar, iç hesaplaşmalarla doğrudan ilintilidir. Bir anlamda Freud hem kendi kurduğu topluluk üzerine düşünmekte ve kuramlaştırmakta hem de ait olduğu politik ortamdan esinlenmektedir.

Peki ne demektedir Freud bu sözünü ettiğim iki metinde? Tabii burada bu iki yoğun metnin hakkını verecek şeyler söyleyebilecek durumda değilim. Metinlerin zenginliği ve ileri sürdüğü varsayımları bir yana, Freud'un tüm yapıtındaki sahip oldukları yerden de söz edecek durumda değilim. Ama şöyle birşey ileri sürebilirim: Freud psikanaliz tedavisini icad ettiğinden beri, ve hatta daha öncesinden beri yani hipnozla uğraştığı dönemden beri insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerle, bağlarla çok yakından ilgileniyordu. Bağlar nasıl kurulur, nasıl bozulur, nasıl geliştirilir, ve tabii temelde nasıl sevilir nasıl nefret edilir, nasıl hayran olunur? Tabii bu sorular hep bir kişinin bir diğer kişiye olan yatırımını sorgulayan türdendi. Yatırım sözcüğünü kullanıyorum, zira Freud bütün bu hareketleri bir enerjetik ağ üzerinden tasarlıyordu ve bu enerjiye de libido adını vermişti. Libido temeli cinsellik olan yaşam dürtüsüydü. Neden Freud bu soruları soruyordu? Bu soruya verilecek birçok yanıt olabilir ama herhalde en temel neden Freud'un hastaları -ki bu hastalar özellikle histeriklerden oluşuyordu- öncelikle ilişkilerinden hasta olan kişilerdi. Tedavilerinde her ne kadar nevrotik belirtiler ön planda gözüküyorsa da, tedavinin ilerleyen aşamasında neredeyse bir değişmez olarak aile içi çatışmalar, otorite kaygısı, sevgisizlik ve sevememe gibi konular ele alınıyordu. Unutmayalım ki Freud'un hastaları çoğunlukla Viyana'nın dar kültürel alanında hapsolmuş (üniversitelerin kapıları kadınlara kapalıydı)zeki ve kültürlü kadınlarından ve çevresiyle uyum zorlukları yaşayan ve çevreye başkaldıran genç erkeklerden oluşuyordu. Bu acılı ve çevreyle çatışmalı hayat öyküleri Freud'daki nevrozu harekete geçirdiği, ve onun da kendi kendisini yazıyla ve arkadaşı Fliess'le konuşarak ve yazışarak analiz etmesine yol açtığı söylenir.


Kurulan ve çözülen bağlar, bağların nitelikleri, özellikleri Freud'un düşüncelerini meşgul ediyordu. "Totem ve Tabu" adlı metinde ilk insan topluluğunu tasarımlayan Freud, İlkel Kabile Miti adlı hipotetik bir ilk topluluğu anlatır. Bu ilk toplulukta zalim bir kabile reisi, kabilenin tüm kadınlarına sahip oluyor, bu kadınlardan doğan erkek çocukları da onunla rekabet edecek yaşa geldiklerinde bir bir öldürüyordu. Bir gün erkek çocuklar, yani kardeşler topluluğu bir olup zalim babayı öldürürler. Akabinde totemik bir ziyafet düzenleyip babayı yerler ve and içerler. Bundan böyle kimse kimsenin kadınına göz koymayacak ve birarada olmanın koşulları belirli yasalarla ve dolayısıyla yasaklarla çerçevelenecektir. Tabii en temel yasak da, insanlığın en temel yasağı olan ensest yasağıydı. Bundan böyledir ki her kutlama gölgesinde bir cinayeti barındırır. Zalim babanın öldürülmesi bir prototip olarak toplumsal yaşamımızda bu ilkel çağlardan beri tekrar tekrar yinelenip karşımıza çıkar. Herhalde burada grup terapistlerine yeni bir şey söylemiyorum: gruplardaki günah keçisi olgusu bunun en güzel örneğidir.


Burada Freud ne demek istiyor? Bu miti yerden yere vuran antropologlar hatta bir kesim psikanalistler bile var. Bu metni incelemek niyetinde değilim başta da söylediğim gibi..Ama bu metinden yola çıkarak şöyle birşey ileri sürülebilir kanımca..Bir kişiden bir diğer kişiye kurulan bağ arkasında koca bir tarihi, sevgi ve nefret yüklü tarihi barındırır. Kurulan her ilişkide her bir kişi kendi biricikliğini taşıdığı gibi mirasçısı olduğu birden çok nesilin izlerini barındırır ve bu izler bilinçdışımızda barınırlar ve topluluk zihniyetimizi oluştururlar. Topluluk zihniyeti de - ki bu kavramı Bion'dan alıyorum- hep bir liderin, bir şefin izlerini taşır, ki bu da bizim kültürel üst benliğimizi oluşturur.


Psikanalizin en temel bulgularından birisi de, nesiller ötesi iletimin kişi üzerindeki kalıcı etkileridir. Freud'un 1912 yılındaki metni bu anlamda hala geçerliliğini koruduğu gibi üzerinde yeniden düşünmeye davet eder. Tabii Freud'un topluluklar üzerine kuramlaştırma girişimi bu metinle kalmaz. Biraz önce sözünü ettiğim "Kitle psikolojisi ve benliğin analizi" adlı metinde Freud bir topluluk içinde bağların nasıl kurulduğuna değin düşüncelerinde biraz daha ileri gider ve topluluk lideriyle kurulan ilişkiyi mercek altına alır. Metinde Freud zamanın ünlü sosyoloğu Gustave le Bon'a gönderme yapar ve bir lider tarafından yoğun bir şekilde etkilenen hipnotize olan kalabalıkları, bir hipnoz ilişkisine ve aynı zamanda da bir aşk ilişkisine benzetir. Zamanın ünlü sosyoloğu le Bon, liderden etkilenme kavramını ileri sürerken, Freud, etkilenmek iyi de, bu insanlar ne oluyor da etkileniyorlar, nasıl etkileniyorlar diye tumturaklı bir soru sorar. Yani kavramın içini açar Freud, "insanlar etkileniyorlar, büyüleniyorlar, birisine kapılıp çılgın gibi kendilerini kaptırıyorlar"la yetinmez. Burada Freud, ünlü benlik ideali adlı kavramını ileri sürer. Benlik ideali ya da ben ideali, bir zamanlar küçük çocuğun narsisizminin, idealleştirdiği bir benliktir. Anne karnında ve doğum sonrası o cennetvari evrede bebek kendisini ideal nesne olarak görür. İdeal olan kendisidir. Bir ötekinin varlığını, kendi çaresizliğini ve güçsüzlüğünü henüz idrak edemeyen bebek bir sonraki aşamada bu ideal olma durumunu ebeveynlerinin, ya da kendi gelişiminde önemli rol sahiplenen kişilere yansıtır. Tabii bu yansıtma bebeğin bu ilk narsisik denilen evreden kopmasından, yani kendi çaresizliğini, yeterince gelişmemişliğini farketmesinin akabinde oluşur. Onunla ilgilenen ona bakan kişiler en iyi, en uygun, en güzel en akıllı kişiler olur, yani hep "en" olurlar. Bir liderden etkilenmiş kalabalık, bu ideal kişinin arkasından körü körüne gitmez - ki burada Freud'un metninin derinliğine ulaşabiliriz. İnsanlar kendi benlik ideallerinin yerine bu kişiyi yerleştirirler, ve ortak ideali paylaşan kişiler aralarında birbirleriyle özdeşleşirler ve kardeşler topluluğu yine karşımıza çıkar.


Burada altının çizilmesi gereken iki önemli nokta var. Birincisi bu ideal nesne ile kurulan ilişki bir özdeşleşme değil idealizasyondur ki bu aşık olan kişide barizdir. Aşık kişi sevgi nesnesinin özelliklerini abartır, hayal ile gerçekliği birbirine karıştırır. Hipnoz altındaki kişi de hipnotizörün komutlarını harfiyen yerine getirerek mutlak bir itaati gerçekleştirir tıpkı sevgilinin isteklerinin bir komut şeklinde algılanması gibi. Tabii tıpkı çocuğun ebeveyninin isteklerini kayıtsız şartsız bir komut olarak algılaması da aynı türden bir ilişkidir.




Aşık da, hipnoz altındaki kişi de çocuk da gerçeklik ile hayal dünyasını birbirinden ayıramazlar. Aşık için sevgili dünyadaki bulunamayan tek nesnedir. Çocuk bağımlılığı ve çaresizliği yüzünden ebeveynlerini idealleştirir (tabii çocuğun belirli bir dönemini kastediyorum) hipnoz altındaki kişi de mutlak bir itaat sergiler. Bu üç kişi de gerçekliğin onlara sunduğu nitelikleri kolayca ayırdedebilecek durumda değildirler ve ideal nesneler tarafından yönetilirler. Gerçeklik ilkesi bu kişilerin daha sonra üzerinde çalışmak zorunda kalacakları koca bir olgu olarak kalacaktır. Freud bu tahakküm nitelikli bağın adına idealizasyon adını verir ve bu mekanizmayı özdeşleşme diye adlandırdığı mekanizmadan ayırır. Özdeşleşme sevilen veya nefret edilen kişinin bir ya da birkaç özelliğine sahip çıkmaktır ki bu taklitten farklıdır. Özdeşleşen kişi özdeşleştiği nesnenin yasını tutar, yani o nesneyi, o kişiyi kaybetmeyi göze alır. İnsanlığın ilerlemesini sağlayan da budur. Küçük insan bağımsız olma yolunda karşılaştığı nesnelerle özdeşleşerek birey olur. Onlardan edindiklerini kişiliğinin bir parçası yaparak yoluna devam eder ama onları terk eder. Bu mekanizma sayesinde bilgi ve beceriler aktarılır . Oysa idealizasyonda idealize edilen nesne kişinin benlik idealine yerleşir ve orada taht kurar. Kişinin ondan kopması söz konusu değildir. Bu tür ilişki de tarikatların, diktat rejimleri liderlerinin salgıladığı ilişki türleridir ve yanılsama üzerine kuruludurlar.




Bütün bu anlattıklarım artık modası geçmiş topluluklar için geçerlidir denilebilir ve bunda sonuna kadar haklı da olunabilir. Zamanımızın toplulukları ne zalim bir şefin etrafında ne de bir kahramanın etrafında oluşmaktadır. Zamanımızın mega topluluklarının şefi , tam adı konulamayan belirsiz, hızla akıp giden, kitle iletişiminin salgıladığı, birbirlerinden nitelik olarak ayırdedilmesi güç imgeler silsilesidir. Bu imge çağında, gerçek nesnelerin yerine onların imgelerini kullanmayı adet haline getirdik. Sanal yaşam psişik hayatımıza da yeni bir boyut kazandırdı.




Freud'un bu 2 kurucu metninden yola çıkarak şöyle bir soru sorulabilir: Zamanımızın mega toplulukları, kişiye değil yığınlara hitap eden kitle iletişimi, zamanla yarışan iletişim teknolojileri ne derecede kişideki bu özdeşleşme mekanizmasını ayakta tutabilir? Özdeşleşme mekanizması unutmayalım ki bir insanın bir diğer insanı insan olarak tanımlamasını, kabullenmesini sağlar.


Bir insandan bir diğer insana kurulan bağın bir ortak nesne aracılığıyla olduğunu Totem ve Tabu'daki kardeşler topluluğunda gördük. Karşımdakini benim kendimi gördüğüm gibi görebilmem için, yani benim gibi insan türüne ait biri olarak görebilmem için daha önceden bu tanıdıklık ve kabullenme yollarını katetmiş olmam gerekir; yani beğendiğim ya da etkilendiğim hatta ürktüğüm ve benim üzerimde iz bırakmış birçok kişinin özelliklerini kendi içimde toplamış olmam gerekir. Freud benliği çoğul özdeşleşme mekanı olarak da tanımlar. Benlik bir anlamda içinde bir topluluğu barındırır. Yeniden özdeşleşme mekanizmasına dönecek olursam bu mekanizma olmadan insan toplulukları oluşamaz, medeniyetler de yol katetmez. Savaşlarda ortaya çıkan ve birçok psikanalistin önerdiği bir kavram olan "şeytanlaştırma" (demonisation), ve bir adım ötesi olan "insanlıktan çıkarma" (deshumanisation) tam da bu mekanizmanın tersidir. Ötekini şeytanlaştırarak ve daha kötüsü onun insan olmadığını ileri sürerek insani özelliklerini yok etmek, yıkıcılığın ve yok etmenin bir yoludur. Karşımızdakiyle özdeşleşemediğimiz müddetçe ona en düşünülemeyecek zulümleri en ussal yöntemlerle gerçekleştirebiliriz. Ve gerekçelerimiz de hazırdır.


Gelelim zamanımızın topluluklarına ve zamanımızın teknolojisine.


Örneğin bilgisayar oyunlarını ele alalım. Çok küçük yaşta bu teknolojiyle tanışan çocukların çoğunluğu bu tür oyunlara aşina. Bir nesil çocukların çizgi romanları ne derece heyecan verici idiyse şimdiki zamanın bilgisayar oyunları da öyle. Ama bu oyunlardaki temel fark var: bir zamanların çizgi romanlarına göre. Artık oyunun hakimi çocuk olabiliyor ve oyunun kaderini belirleyebiliyor ki bu çocuğun kendi yetilerini geliştirmekle beraber (yani strateji geliştirmek, atak olmak..vs) belirli bir sınırdan sonra tamamiyle bir yanılsama içinde kendisini ve çevresindekileri de birer bilgisayar kahramanı olarak görmesine yol açıyor. Amerika'da liselerdeki katliamlar üzerine yapılan bir araştırmada bu katliamların faillerinin çok uzun süreler evde yalnız kaldıklarını ve bilgisayar oyunlarında usta olduklarını yazmıştı. Megalomaniyi ve omnipotansı körükleyen bu bilgisayar imgeleri insanları gerçeklik ilkesinden koparıp regresif bir hareketle bebekliğin o ilk narsisizm evresine, yani Freud'un deyimiyle bebeğin kendisini ideal olarak gördüğü evreye doğru yönlendirdiği söylenemez mi? Bilim kurgu romanlarındaki klonlanmış makine adamlar bir bilgisayarla özdeşleşmiş insanların habercisi gibi değil midirler? (bkz. özellikle Terminatör3)


Televizyonu ele alalım. Körfez savaşında insanlık ilk defa olarak bir savaşı naklen izledi. Savaşın başlamasından birkaç gün sonra savaş gökyüzünde parlayan havai fişeklerine dönüştü. O kanalda savaş var denilip kanal değiştirildi. Akıllı diyebileceğimiz kimi savaş yorumcuları bu savaşın "ilk sanal savaş" (!!) olduğunu söylediler, sanki ölen insanlar olmamış, bir de üstüne bir çevre felaketi yaşanmamış gibi. Gerçeklikten kopmak bu değilse nedir? Savaş imgeleşince sanallaşıyor.


Burada vurgulamak istediğim şey, sadece hayalle gerçekliğin birbirine karışması değil. Örneğin insanlar ilk defa sinemaya bir film izlemeye gittiklerinde, ekranda olup bitenlere bir katarsis yaşarcasına katılıyorlardı. Benim söylemek istediğim bu değil, yani sinematografik imgelerin gerçeklikte tekabül ettikleri nesnelerle karıştırılmasından söz etmiyorum. Gerçek nesneleri imge haline sokmaktan söz ediyorum ki bu da çağımızın sanal hayat olgularından biridir. Ayrıca, sanal hayat imgelerinin doğrudan gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi çarpıttığından da söz etmiyorum, yani bir sebep sonuç ilişkisi içinde, sanal hayatı bu gerçek imgeleri sanallaştırmamızdaki baş sorumlusu olarak da görmüyorum. Söylemek istediğim şey, bizi gerçeklikten koparan şeyin bilgisayara, bilgisayar teknolojisine ve kısacası teknolojiye atfettiğimiz o sonsuz saygıda yattığı; tıpkı benlik idealinin yerine yerleşmiş, kutsallaşmış, dokunulmaz ideal kabile reisleri adına dikilen tapınaklar misali teknolojiyi de topluca yücelttik.




İmgelerin böyle büyüleyici, hipnotize edici gücü sinemanın ilk keşfinden beri bilinen bir şey. Ama artık çağımızdaki imgeleri sinema salonlarıyla sınırlayamadığımız gibi onlara atfettiğimiz anlamlar üzerinde de hakim değiliz. Bir televizyon haber programında sarf edilen bir söz gerçeklik statüsüne kavuşabiliyor, bir uzmanın kişisel görüşü bilimsel gerçeklik statüsüne kavuşuyor.




Bilgisayar oyunları ve televizyonla birlikte iletişimdeki hızı ele alalım. Artık gerçek zaman hızıyla dünyanın bir ucundan bir ucuna bir haber iletilebiliyor.


Demokrasinin temel taşlarından biri de haber alıp verme özgürlüğüdür. Ne kadar sağlıklı bilgilenirsek o kadar sağlıklı kararlar alabiliriz. Bu anlamda internetin demokrasi yolundaki adımlardan birini sağladığı şüphesiz. Ama bu hızı psişik düzeyde nasıl yaşıyoruz, hakikaten ruhsal hayatımız bu hızla başedebiliyor mu? Örneğin bir yası yaşarken, bir ölünün ardından kırk gün gün yas tutuyor muyuz, tutabiliyor muyuz? Yoksa yaşam koşullarına ayak uydurmak zorunda kalıp hızla geçiştiriyor muyuz kayıplarımızı, yine ideal nesnelerimizi takip ederek? Geçenlerde öyle bir genç kızı dinliyordum. Rüyasında ilk defa 11 yaşında iken kaybettiği babasını gördüğünü söyledi ve hiç önemli birşey değilmişçesine başka bir konuya geçti, hızla, herzaman yaptığı gibi. Durdurup bu rüyanın ilginç olabileceğini söyledim ve biraz daha rüyasını hatırlamasını istedim. Ama ben başka birşey anlatmak istiyorum dedi biraz tedirgin olarak, ve kendi anlatmak istediği şeyi anlattı yine hızla. Çalışmamızın 2.yılında bu rüyayı bir başka rüya aracılığıyla ele aldığımızda şöyle bir şey dedi: o zaman bu rüyadan fazla konuşmak istemedim zira acelem vardı ve o rüyayı anlatsaydım bir sürü şey daha anlatmam gerekiyordu. Ben de "sizi beklemeyeceğimi düşündünüz" deyince annesinin alelacele ona yemek yedirip yatırmaları aklına gelmişti, özensiz bir biçimde.


Söylemek istediğim böyle bir özensizlik. Zaman ayırmamak, hızlı ve etkin olmak, fonksiyonel olmak, psişik hayatın ihtiyaçlarını yok saymak..Psişik süreçlerimizin zamanı kullanma biçimi ne derece zamanımızın ultra sofistike teknolojisinin hızına ayak uydurabilir? Bilgileri bir takım datalarla, bilgisayar ağlarının servisleriyle elde edindiğimiz bu zamanda, öğrenme yolundaki kişi ne derece bir öğretenle özdeşleşebilir? Bilginin arkasında kişi olmadığı sürece ne derece sahip olduğumuz yetileri insancıllaştırabiliriz? Aynı zamanda etrafımızı ve benliğimizi çevreleyen gerçekliği -ki bu gerçeklik bedenimizde başlar ve tüm ilişkilerimizi ve yaşadığımız doğayı ve onun nesnelerini içerir- bu gerçekliği imgeleştirmeden, hayal kategorisine sokmadan, gerçeklik hakkını vererek ne derecede insani bir biçimde yaşayabiliriz?




Bu tür soruları sormamıza olanak tanıyan Freud ve ardından gelen bir yüzyılı aşkın psikanaliz, bilinçdışımızı, insani bir yöntemle, yani konuşarak bilinçlendirdi, ve, korku ve endişelerimizin daha insani boyutlarda yaşanmasını, simgeleşmesini, anlam kazanmasını sağladı. Kişiyi insancıllaştıran, kişinin psiko seksüel yaşamını anlamlaştıran psikanalizin aynı misyonunu topluluklar üzerinde de gerçekleştirmesi 21. yüzyılın sosyal ortamına bir kazanç sağlayacağı umut edilebilir.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Sigmund Freud Hayat Kronolijisi

  • 1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravia'da Freiberg'de doğar.
  • 1860 Aile Viyana'ya yerleşir.
  • 1865 Ortaokula girer.
  • 1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.
  • 1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.
  • 1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler.
  • 1881 Tıp doktoru olarak mezun olur.
  • 1882 Martha Bernays ile nişanlanma
  • 1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın.
  • 1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar
  • 1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma
  • 1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.
  • 1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın
  • 1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)
  • 1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.
  • 1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar
  • 1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.
  • 1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)
  • 1891 Afazi üzerine monografi.
  • 1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).
  • 1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.
  • 1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.
  • 1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.
  • 1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.
  • 1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).
  • 1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.
  • 1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.
  • 1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.
  • 1902 Professor Extraordinarius atanır.
  • 1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.
  • 1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.
  • 1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).
  • 1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.
  • 1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.
  • 1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.
  • 1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.
  • 1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.
  • 1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).
  • 1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki metapsikolojik makaleden oluşan dizi.
  • 1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.
  • 1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.
  • 1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm iç güdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.
  • 1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.
  • 1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.
  • 1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.
  • 1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.
  • 1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.
  • 1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.
  • 1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.
  • 1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.
  • 1936 Hitler'in Avusturya'yı işgali. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.
  • 1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.