psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
Depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2008 Pazartesi

BORDERLINE - Sınır Durum Vakaları


YOKLUĞUN SINIRINDAKİ HAYATLAR

Modern dönemlerin birçok olumsuz tezahürü onlarda mevcut; derin bir boşluk duygusu, değersizlik hissi, anlamsız bir acısı, istikrarsızlık… Borderline, yani sınır durum vakaları böylesi duyguları tüm şiddetiyle yaşıyor. Onların sayısı aramızda her geçen gün artıyor.

‘Havada uçuşan renkler düşün, hepsi benim ama bir bütünlük yok. Her zaman karşıdakine göre şekillenen biriyim.” “Sürekli bana heyecan veren şeyler arıyorum. İstikrar benim için çok sıkıcı, ruhum daralıyor.” “Nefret ve sevgiyi âdeta bir arada yaşıyorum.” “Bir anda geliyor, beynime kan gibi sıçrıyor. O an her şeyi yapabilirim.” “Kendimi bir hiç gibi, pislik gibi hissettiğimde bunu yıkmam lazım. Öyle anlarda siyahlaşıyorum. Ben karardıkça dünya da kararıyor. Bana canım diyen sanki canın çıksın diyor.” “Terk edilme korkusu bütün ruhuma, varlığıma hâkim oluyor.” “İçimde ciddi bir boşluk duygusu var, herkes tek ama ben yarımım resmen.”

Bu cümleler ‘borderline’ yani sınır durum vakalarına ait. Onlardan herhangi biriyle karşılaştığınızda bu ifadelerin benzerlerini duymanız muhtemel. Türkiye’de de sayıları hızla artıyor. Toplumsal geçiş süreçleri, modern ile geleneksel hayatlar arasında sıkışmışlık, genetik faktörler, çevresel etkiler gibi pek çok sebebi var bu patolojinin; fakat en çok da yetiştirilme şeklinden kaynaklanıyor. Genelde annenin çocuğuna yeterince ilgi göstermemesi ve tam manasıyla kendini verememesinin sonucu bu yarım hayatlar.

Bir nevi modern zamanların hastalığı borderline. Kariyer telaşı, başarı hırsı, eğlence merakı anneleri fiziken, değilse zihnen evlerinden yavaş yavaş uzaklaştırdı. Birçok ev hanımı anne için bile evlat sahibi olmak çocuk bakıcılığına eş değer. Aynı çatı altındaki çocuk ile anne-baba arasında mesafeler var artık. Annesinin gözüne baktığında kendini göremeyen çocukların kaderi borderline. Acılarının sebebi gibi neticesinin de kaynağı günümüz hayat şartlarından besleniyor. Varoluşsal sorunları sonuna kadar yaşayan, boşluk hissi ile mücadele eden, değersizlik karmaşasında bocalayan, acı çeken, âdeta modern hayatın tüm olumsuz semptomlarını üzerinde taşıyan kişiler bunlar. Özetle; hayata bir türlü tutunamayanlar…

BİR YERDE DURAMIYORUM

Dilek ile psikiyatrının odasında tanışıyoruz. Keyfi yerinde görünüyor… Doktoru, en ciddi borderline vakalardan birinin karşımda olduğunu söylüyor. 26 yaşındaki Dilek, 7 yıldır terapi görüyor. “Benim bir sıkıntım yoktu, uyuşturucu kullandığım için annem beni doktora getirdi. Yoksa hayatımdan memnundum.” diyor. Sınır durumu nasıl yaşadığını sorduğumuzda, “Borderline vakaların en önemli özelliği, yapacaklarının sınırlarını bilmemek.” diye özetliyor hâlini. Dilek beş yıl içerisinde yedi defa intihar girişiminde bulunmuş, terapiye başlamadan önce esrar, kokain gibi uyuşturucular kullanmış. Birkaç psikiyatr değiştirdikten sonra kendisini tedavi edeceğine inandığı birine rastlamış. Yedi yıllık terapi sonucunda ciddi değişiklikler gözlense de tedavisinin kırklı yaşlara kadar devam edeceğini öğreniyoruz.

Sıradan değil, heyecan veren şeylerden hoşlanıyor Dilek. Onun için heyecan hissetmesi varlığını algılamasına denk âdeta. Bu arayış, Dilek’i gündelik hayatın temposunun da uzağına düşürmüş. İstikrar problemi yaşadığı için lisedeki devamsızlık sorununu doktor raporlarıyla aşabilmiş. Bir işte çalışabilmesi de zor görünüyor: “Ben duramıyorum bir yerde. Tahammülsüzlük çok fazla.” İstikrarlı davrandığı alanlar; uyuşturucu kullanmak, annesi ve doktoruyla dalaşmak.

GENETİK VE ÇEVRE ETKİSİ

Dilek ile konuşurken doktoru araya giriyor: “Şu an heyecanlı, canlı biri var karşında; fakat bu her an değişebilir ve karanlık bir ifadeye dönüşebilir.” Vakaların bir anı bir anını tutmuyor. İyi kendilik ve kötü kendilikleri arasında gidip gelirken etrafındaki insanlar için de hayli yıpratıcı olabiliyorlar. Dilek bir yıl önce evlendiği eşine bir gün “Sen dünyanın en mükemmel insanısın.” dediği hâlde diğer gün her türlü hakareti ettiğini anlatıyor. Annesi de ilişkilerinde bu fevriliklerden nasibini alıyor. Her daim kızına destek olan Nursel Hanım’dan Dilek’in babasının şizofren olduğunu ve dokuz yaşındayken kızının gözleri önünde vefat ettiğini öğreniyoruz.

Dilek yedi yıldır devam ettiği terapilere eskisi kadar sık gelmiyor. Daha önceki fevri davranışları törpülenmiş, artık aklına her geleni o anda yapmıyor. İlerisi için tek temennisi bir çocuğunun olması. Fakat doktorundan şimdilik bu konuda izin alamamış.

Dilek’in karakterinde borderline kişilik bozukluğunun hemen tüm emarelerini görmek mümkün. Biz onun ışıltılı bir anına denk geldik. Fakat kötü kendiliğe geçtiği zamanlarını da kendinden, annesinden ve doktorundan dinledik. Dilek gibi tüm borderline vakalarını anlamak için geçmişlerine gitmek gerekiyor. Zira sınır durumun ortaya çıkma sebebi biraz genetik ama büyük oranda da yetiştirilme şeklinden, çocuğun anne ile ilişkisinden kaynaklanıyor.

VARLIK İLE YOKLUK ARASINDA

Sınır durumları daha iyi anlamak için 18-24 ay arasındaki evrelerine gitmek gerekiyor. İki büyük teorisyen Otto Kernberg ve James F. Masterson, borderline oluşum mekanizmasında Mahler’in ‘yeniden yakınlaşma evresi’ dediği bu döneme dikkat çekiyor. Sınır durumları kavramak için ayna nöronları hakkında fikir sahibi olmakta da fayda var.

Karşımızdakinin yüz ifadesini okumamıza yarayan ‘ayna nöronları’nın keşfi 1996’ya dayanıyor. Yeni doğan bebeğin başkalarının bakışlarına karşı hassasiyeti bu nöronlar sayesinde aktifleşiyor. Doğumdan sonra bu nöronlar çalışmaya başlıyor ve çocuk ‘oral dönem’ denen süreçte sadece fiziksel değil psikolojik olarak da her şeyi içine alarak zihninde bir nesne tasarımı kurguluyor. Böylece bir dünya temsili tasarlıyor. Bu ‘simülasyon programı’nın ana gövdesinin meydana gelmesi ilk 12 ayda gerçekleşiyor. Kapı, pencere, anne, baba gibi her şeyi zihninde kurduğu bu dünyaya yerleştiriyor çocuk; fakat en önemli karakteri yani kendisini göremediği için bu tasarım eksik kalıyor. Burada anne faktörü ve ayna işlevi devreye giriyor. Çocuk kendisini ancak annesinin gözlerinde görerek varlığını hissediyor. Normal bir anne bebeğine yaklaştığında gözünde oluşan pırıltı ile çocuk kendisi arasında ilişki kuruyor. Böylece annesinin gözündeki ışığı alarak simülasyon programında kendisi için ayrılmış yere yerleştiriyor. Annenin gözündeki ışıltı, öğrenilecek bir şey değil, tamamen fıtrat kaynaklı. Fıtratın önüne başka şeyler geçtiğinde, mesela şehir hayatında bu doğal ışık sanki perdeleniyor. Meşguliyetler, yorgunluk, telaş, endişe bir şal gibi düşüyor annenin bakışlarının önüne.

Peki ya çocuk annenin gözünde ışıltıyı göremezse? Annenin zihni dağınıksa, çocuğuna bir ayak bağıymış gibi bakıyorsa, kendi evde ama aklı dışarıdaysa… Veyahut sarhoş kocası içip içip birazdan gelip kendisini dövecek diye kaygılanıyorsa. İşte böylesi durumlarda annenin evladına o ışıltılı bakışı vermesi zorlaşır. O zaman çocuğun zihnindeki dünya da öyle sönük ve karamsar bir hâl alır. Bebek kendini var hissedemez, etkisiz eleman gibidir. Simülasyon programında kendisini temsil eden bir temsilci yoktur. Yetişme dönemindeki bu duygu hâli kişinin ömrü boyunca peşini bırakmaz. Tüm hayatı boyunca varlığını sorgulayacaktır.

BEN BURADA MIYIM?

Uzmanlar borderline vakalarının ömürleri boyunca ‘Ben burada mıyım değil miyim?’ duygusuna kapıldığını anlatıyor. Hastalar bu yokluk hissini aşabilmek için heyecan hissettirecek eylemlere başvuruyor: Jilet atmak, cinsellik, alkol, uyuşturucu, hızlı araba kullanma, adrenalin sporlarına ilgi göstermek, mafyatik işlere karışmak ya da antisosyal eğilimler; şiddet, suç vs… Bu fiillerin tek amacı kişinin var olduğunu hissetme kaygısı.

Sınır durumlar kötü kendilik hâlindeyken yaptıkları bu eylemler sayesinde iyi kendiliğe geçerler; fakat orada da uzun süre kalmayacaklardır. Psikoterapi Enstitüsü Derneği Başkanı Tahir Özakkaş bu gidiş gelişleri sembolleştirerek açıklıyor: “Bunların insan ilişkilerine baktığımızda üç tabaka görürüz. Magma, yeryüzü ve atmosfer (ya da buzullar tabakası). Normal insanların ilişkilerinde yeryüzü daha geniştir. Ama borderline magmada iç-içe geçen sıcak, coşkulu bir mutluluk ilişkisi yaşar; eğer orada bir kırılma, incitilme yaşarsa direkt kutuplara geçer. Soğuk ve acımasızdır. Kar fırtınası, tipi gibi eser, kavurur, her şeyi bozar. Borderline magma ya da kutupta bulunur; aradaki ince yeryüzüne nadiren uğrar, bu nedenle sağlıklı, mantıklı ilişkiyi kurması çok zordur.”

Sınır durum iyi dünyasındayken tüm ışıltısını dünyaya yansıtır. En iyi anne, baba, sevgili, doktora vs. sahiptir. Hayat dolu ve enerjiktir. Mutlu göründükleri için etraflarında da çok dikkat çeker, âdeta enerji yayarlar. Fakat burada onu incitecek en küçük bir his kötü dünyasına geçmesine sebep olur. Burada karanlıktır ve âdeta bulunduğu ortamda silikleşir. Artık dünyanın en kötü anne, arkadaş, doktoruna vs. sahip olduğunu düşünmektedir. Bu iki dünya arasındaki uçurum ne kadar büyükse vaka da o kadar patolojiktir.

Tahir Bey’in anlattıklarını tüm şiddetiyle yaşayan bir örnek 35 yaşındaki Neslihan. Nefret ve sevgi, iyi ile kötü arasında gidip gelen bir hayatı var onun. Gri tonlara yer yok: “O kadar olgunlaşmamış bir benlik ki borderline, dışarıdaki en küçük olumluluk yahut olumsuzluktan aşırı etkileniyor. Mesela bu sabah gittiğim doktor bana ‘Ellerin ne kadar güzel’ dedi ve ben aşırı mutlu hissettim kendimi. Normal bir insan böyle bir olumluluk karşısında göklere çıkmaz, olumsuzluk sonucunda da yerin dibine batmaz. Fakat sınır durumda iniş çıkışlar had safhadadır. Hangi alanda etkileniyorsa bir vakit sonra cehennem azabına döner.”

Borderline vakaların bu derece farklı uçlarda salınmalarının sebebi, ilkel bir savunma olan bölme mekanizmasını kullanmaları. Ruhsal gelişimin 1-3 yaş evrelerinde çocukların kullandığı bir mekanizma bu. Bebeklikte dünya yarım yarım algılanır; iyi ya da kötü. Annemiz bizi sevdiğinde iyi, kızdığında da kötü annedir. İyi anne karşısında sevilen, kötü anne karşısında da sevilmeyen tarafımız aktifleşir. Bölme mekanizması sayesinde bu iki dünya tasarımı ayrı tutulur. Normal insanlarda 1,5-5 yaş arası annenin aynı anne, kendinin aynı kendi ve dünyanın aynı dünya olduğu entegrasyonuna girilir. Bu sentezin sağlanmasında yine kilit rol sağlıklı anneye düşer. Tutarlı davranış sonucu çocuk bu iki dünya arasında gidip gelmenin nedenselliğini keşfeder ve farklı algılar giderek birbirine yaklaşır, sonunda da bütünleşir. Eğer anne de hayatı bölme üzerinden algılıyorsa o zaman bu mekanizma aktif kalır. Hayatı ve kendini sevgi ve nefretin aşırı tonları üzerinden algılayan, dolayısıyla zıt kutuplarda yaşayan bir karakter çıkar ortaya.

ÇOCUĞU MECBURİYETTEN DEĞİL, İÇTEN SEVMELİ

Peki, anne nasıl bir tavır geliştirmeli çocuğuna karşı? “Annenin normal olması, bölme mekanizmasını kullanmaması, bir iyi kendiliğe bir kötü kendiliğe geçmemesi önemli.” diyor Psikoterapi Enstitüsü Derneği Başkanı Tahir Özakkaş ve bir misalle açıklıyor: “Anne bir gün işten gelir, çocuk yerde oyuncaklarıyla oynamaktadır. Anne iyi kendiliktedir ve evladını okşar, sever. Ertesi gün müdüründen fırça yemiş gelir eve. Çocuk yine yerde oyuncaklarıyla oynamaktadır. Fakat bu defa ‘Ne dağıtıyorsun ortalığı?’ diye azar işitecektir. Anne tutarlı bir tavır geliştirmemiştir ve çocuğa bu hâl sirayet eder. Annenin çocuğu cezalandırması kabul edilebilir bir şeydir ama çocuğun karşısında bütünlük, tutarlılık gösterebilmesi hayati önem taşır. Örneğin çocuk her mutfakta oynadığında anne kızıyorsa bunun bir mantığı vardır.”

Çocuğun iki dünyayı birleştirebilmesi için annenin davranışlarındaki bu nedenselliği yakalayabilmesi önemli. Aksi takdirde, annenin neden bir iyi bir kötü olduğunu kavrayamaz. İyi bir şey yaptığında annede yansımasını görmez, böylece çocuk olumlu tavrını anlamaz ve kendini kötü hisseder. Kötü bir şey yapmadığı hâlde azar işitir ve yine ne olduğunu bilmemektedir. Oysa anne ya mutsuz ya da kafası farklı bir şeyle meşguldür.

Annenin çocuğuna ilgi gösterirken mekanik bir hâle dönüşmemesi de önemli. Bunun en uç örneğini obsesif kompülsif annelerde görmek muhtemel. Her daim ilgili, bir dediğini iki etmeyen fakat vazife bilinciyle yaklaşan annelerin de çocuğa ihtiyacı olan duyguyu vermediği biliniyor. Tahir Özakkaş, içten sevmek ile mecburiyetten sevmek arasındaki farka dikkat çekiyor: “Siz hayatta mesleğinizi ön planda tutuyorsanız, çocuğunuzu ihmal edersiniz. İlgi göstereyim diye vicdan azabından, sorumluluk duygusundan beslenen bir sevgi gösterirseniz işe yaramaz. Kaliteli vakit geçiriyorum dersiniz, hâlbuki burada tepkisellikten kaynaklanan bir tavır vardır ve çocuk bunu algılar. Annenin çocuğunu benimseyerek sevmesi ayrı, kariyer endişesi ile yoğun ve telaşlı bir maratonun arasında çılgınca eve koşup bir saat çocuğumla vakit geçireceğim demesi ayrı. Çocuk burada kendini eşya gibi hisseder.”

Peki, çalışan kadınların çocukları borderline tehdidi altında mı? Uzmanlar annenin daha çok normalliğine vurgu yapıyor. Psikolog Ufuk Maviengin, “Anne çalışıyor olabilir, esas nokta çocuğa sevgisini aktarabilmesi.” diyor ve ekliyor: “Ben başarılı bir iş kadınının bunu başarabileceğini zannetmiyorum.”

ERKEKLER NARSİST, KADINLAR BORDERLİNE

Görüştüğümüz psikiyatr ve psikologlar borderline vaka sayısının her geçen gün yükseldiğini, katıldıkları uluslararası konferansların da bu tespiti doğruladığını söylüyor. Türkiye’de son yıllarda artış gözlense de Batı’nın borderline vakalarına aşinalığı geçmiş yıllara dayanıyor, bunu yıllar önce bestelenen şarkılar, çekilen filmler de gösteriyor. Madonna, Bon Jovi gibi sınır durumlardan ilham alan Scorpions’un şarkı sözleri şöyle: “Sınırda yürüyoruz, soğuk kitlelere karşı… Yangınlardan atladık, güçlü rüzgârlara gidiyoruz…” 1999 yılında çekilen Almanya-ABD ortak yapımı ‘Aklım karıştı’ (Girl interupted) filminde borderline patolojisine sahip karakteri Winona Ryder canlandırıyor. Onun küçük bir kediye bile nasıl muhtaç kalabildiğini, tanımadığı bir hasta bakıcı ile rahatça bir gecelik ilişki yaşayabildiğini görüyoruz filmde.

Batı’da daha çok ünlü hastalığı olarak anılıyor borderline. Magazin dünyasında çok sayıda sınır durum patolojisinin varlığına değiniliyor. Filmlerde, şarkı sözlerinde olduğu gibi gerçek hayatta da bu hastalığın öznesi genelde kadınlar. Literatüre göre sınır durumların yüzde 70’i kadın. Modern hayat şartlarında erkekler daha çok narsist, kadınlar da borderline olma eğiliminde. Öte yandan, sıklıkla sınır durumun annesi de bir sınır durum vakası fakat obsesif kompülsif ya da narsist annelerin de kızlarının borderline patolojisine etkileri oluyor. “Borderline kızı borderline” diye bir ifade bile kullanılıyor.

Psikolog Ufuk Maviengin’e göre kadınlarda borderline vakaların daha çok görülme sebebi normalde de sevgi ve nefret duygularını güçlü yaşamaları. ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi Koordinatörü Tarık Çelenk farklı bir zaviyeden bakıyor. Ona göre insanlık tarihinden bu yana kadın, toplumlardaki tüm dönüşümlerin/devrimlerin simgesel odak noktası. Sosyo-psikolojik değişimlerin etkisi altında en çok kadınlar kalıyor. Bu sebeple toplumsal dönüşümün bir ürünü borderline vakalarının daha çok kadınlarda görülmesi şaşırtıcı değil.

Tahir Özakkaş bunu yine çocukluk dönemiyle açıklıyor. Çocuk 1,5-2 yaştan itibaren özdeşim yapmaya başlar. Kız çocuk kendine anneyi, erkek de babayı model alır. Eğer anne borderline ise yani hâlâ bölme mekanizmasını kullanıyorsa bu çocuğu etkiler. Erkek çocuk da 2 yaşından sonra daha çok anneden kopar ve babaya yaklaşır. Babanın yapısı ‘sahte kendilik’ olsa bile borderline anneye göre daha tutarlıdır. Böylece çocuğa problemli de olsa tutarlı bir kimlik kazandırır. Baba yoksa ya da zayıf bir kişilikse erkek çocuklar da annenin etkisinde kalır ve borderline görülebilir.

YA İNANDIĞI GİBİ YAŞAMALI…

25 yaşındaki Nuri bu örneğe kısmen uyuyor, onun da sorunları daha çok babasıyla alakalı. Dolayısıyla annesiyle de çocuklukta doğru bir ilişki kuramamış. Nuri’nin psikolojik tedavi alma sebebi bir buçuk yıl önce yaşadığı bir ayrılık. Bir senedir terapi görüyor. “Hayatı iyi ve kötü diye ikiye bölerek yaşıyorum.” diyor.

Nuri, imam hatip lisesi mezunu. Okulda pek sıkıntı yaşamaz fakat iş hayatına problemli başlar. O dönemde kendini eğlenceye, içkiye, uyuşturucuya verir. Geceleri arkadaşlarıyla takılır ve sınırsız, korkusuz her zevke dalar. Akşam eve gelene kadar sorun yoktur; ne zamanki başını yastığa koyar o zaman vicdan azabı peşini bırakmaz. Bütün dinî inançlarını bir kenara bırakmış olmanın ıstırabını yaşar. Bilinci onu âdeta cezalandırır, halüsinasyonlar, kâbuslar görür. Fakat bir gün sonra yine aynı hataya düştüğü çok olur. Nuri’nin bu ikiye bölünmüş hayatı nişanlandıktan sonra daha da kötüye gider. Başlarda her şey tozpembe görünür fakat kısa sürede hezeyanlar katlanarak artar. Sonunda kendini terapi koltuğunda bulur.

Terapistine göre Nuri’nin en önemli sorunu dinî inançlarıyla ilgili: “Bu arkadaşımın dinî inançlarla ilgili sorunlarına net bir cevap vermesi gerekiyor. Ya inandığı gibi yaşamalı ya da yaşadığı gibi inanmalı.”

TOPLUMSAL GEÇİŞ SÜRECİ ETKİLİ

Dünyada sınır durumların arttığından bahsettik. Türkiye’de de borderline vakaların sayısında ciddi bir patlama var. Çekirdek ailenin ortaya çıkması, şehir hayatı ve adaptasyon sorunları, geleneksel ile modern hayat arasındaki bocalamalar bu patolojilerin artmasındaki önemli etkenler.

“Toplumsal geçiş süreçlerinde bu tür vakaların oranı artar. Modernizasyona geçişle birlikte toplumumuzda bir kimlik bocalaması, krizi ortaya çıktı. Kişiler kendilerini ve ailelerini tanımlamakta zorlanmakta. Geleneksel ile cemiyet yapısı arasındaki çelişkiler kişiyi bunalıma sokmakta ve aidiyet sorunu yaşatmakta. Bunlar borderline vakalara da çanak tutmakta.” diyor Tahir Özakkaş. Hastalarının çoğu üst düzey yönetici olmasına rağmen içinden çıkamadıkları yalnızlık duygusu yüzünden ve patolojik aşklar yaşadıkları gerekçesiyle kapısını çalıyorlar. Bu tarz vakaların geçmişine bakıldığında genelde aynı manzara çıkıyor: Taşralı oldukları hâlde kendilerini oraya ait hissetmiyorlar, merkezdeler ama kentsoylu aileye de tam ait değiller. Bu iki hâl arasında cebelleşme de Özakkaş’a göre sınır durumu tetikliyor. Zira borderline patolojide aidiyet çok önemli.

Din psikolojisi üzerine çalışan Prof. Dr. Ali Köse de toplumsal yapıdaki değişime dikkat çekiyor: “Modern hayat, çeşitli kolaylıklar yanında manevi buhranları da beraberinde getirdi. Yabancılaşmayı doğuran süreç, bireyler arasındaki ilişki gibi anne-çocuk ilişkisini de etkiledi. “İnsan teması” dediğimiz hissiyat bile yok oldu artık. Hâlbuki dokunma hissi aynı zamanda manevi temasın basamaklarından biri.”

MUHAFAZAKÂR BORDERLİNE

Ufuk Maviengin, Nuri örneğindeki gibi muhafazakâr kesimde de borderline vakaların sayılarının arttığına vurgu yapıyor. Tabii ki kadınlar bu süreçten bir kat daha fazla etkileniyor: “Özellikle muhafazakâr kesimin okumuş kadınları arasında borderline çok yaygın. Çünkü cinsellik ve şiddet gibi belli dürtülerini daha çok bastırmak zorundalar. Okuma yazma bir vakte kadar tatmin eder; ama insan yapısı bir yaştan sonra çiftleşmek ve üremek ister. Çağdaş hayatta evlilik yaşı otuzlara kadar tırmandı. Bu örneklerin içlerinde cinsellik ve öfke birikmesi var. Sonuçta ani patlamalar ortaya çıkıyor.”

Sınır durumların kendilerini kötü hissettiklerinde ilk başvurdukları, günübirlik ilişkiler ki Amerika’daki örneklerde ani bir kararla evsizlerle bile beraberlik yaşayanlar çok. Uyuşturucuya sığınmak, hızlı bir yaşantının içine girerek mümkün mertebe kendi ile baş başa kalmamak da borderline sığınaklarından. Anadolulu ya da ‘muhafazakâr borderline’da ise tezahürler farklı: Lüks tutkusu, maddiyat ile sürekli üstün görünme arzusu, iyi giyinme, gösterişli evler, arabalar… Kendini değerli hissetmek, değersizlik hissinin sürüklediği o korkunç dünyadan uzak durmak için ümitsizce ve biteviye uğraşlar... Bu nedenle muhafazakâr kesimdeki kadınların daha çok narsisistik savunmalara yöneldiği fark edilmiş. Bu kişilerin ayırt edici özellikleri özetle şöyle: Gerçek bir kişilikleri yok, başkalarının bakışlarına, düşüncelerine çok hassaslar ve hayatlarını bu şekilde organize etmekteler. Yani bunların varlık merkezleri kendi içlerinde değil âdeta dışlarında konumlanmış.

Tahir Özakkaş, tezahürleri açısından bizdeki borderline vakalarının Batı’dakilerden farklı olduğunu söylüyor: “Batı’dakiler bizdeki sınır durumu pek bilmez. Bizim şehre gelmiş, okumuş kızlarımızın bir kısmı Batı tarzı borderline. Klasik Anadolu tarzı ailelerdekilerin görüntüleri ise farklıdır. Öfke krizine girer, saçını başını yolar, elbiselerini keser, gizli intihar girişimlerinde bulunur, kendini değersiz hisseder, kayınvalide-gelin tartışmaları şiddetlidir. Bizdeki borderline Batı’dakinden farklıdır.”

BORDERLİNE, TELEFONDAKİ SESİNDEN BELLİ OLUR

Muhafazakâr ya da değil, Ufuk Maviengin telefondaki sesten danışanın borderline olup olmadığını tahmin edebiliyor. Birçok terapistin aksine Ufuk Bey borderline vakalarını tercih ediyor. Maviengin’in psikolojik danışmanlık merkezini rahat tasarlamasının amacı danışanlarının kendini evinde gibi hissetmesi. “Borderline ilk telefon çaldırdığında korku, panik ve acil yardım ihtiyacındaki bir ses tonu çıkar karşıma.” Bu sesin ardından merkeze gelen kişilerin sorunu genelde benzerdir: Ciddi bir ayrılık yaşanmıştır ve kişi kendini enkaz gibi hissetmektedir. Benlik değeri sıfırlanmıştır. Kendini hayal et dendiğinde yapamaz çünkü benlik algısını yitirmiştir. Maviengin vakaların önce hikayesini dinliyor, daha sonra hücum terapisi uyguluyor. Bu süre içinde borderline hakkında bilgilendirme süreci de işliyor. Böylece vaka öğrendikleri ile kendi durumu arasında köprü kurabiliyor.

Bu tarz terapi uygulayan psikiyatrların hastalarıyla konuştuğumuzda patolojilerine vâkıf olduklarını görüyoruz. Öyle ki bu bilgilendirme süreci bazılarını meslek değiştirme kararına kadar getirmiş. Maviengin’e danışanlardan dördü yüksek lisans yapıp psikoterapist olmaya niyetlenmiş.

Şu an için bir televizyonda çalışan Sevinç de onlardan biri. Önümüzdeki dönem yüksek lisansa başvurmayı planlıyor. Onun hikâyesini dinlediğimizde de klasik bir borderline çıkmazıyla karşılaşıyoruz. Sevinç, uyuşturucu bağımlısı babasını 4 yaşında kaybetmiş. İntihar ederek vefat eden babasını hiç hatırlamıyor. Sekiz yaşına kadar üvey babasını öz zanneder; fakat bir gün komşusu, annesi çamaşır asarken kulağına yaklaşır ve ‘Seni kandırıyorlar, baban üvey’ der. Ailesine sorduğunda bilgisi doğrulanır. Annesinde de o dönemlerde, şimdi tedavisini gördüğü, paranoid şizofreninin emareleri görülmeye başlar. Anne figürü belirsizdir Sevinç’te; çocuğunu bir sever, bir nefret eder. Çünkü sevmediği adamdan dünyaya gelmiştir.

Sevinç de dürtüsel olarak hep kaçar alkolik üvey babasından. Kendine bir türlü zemin bulamaz: “Havada uçuşan renkler düşün, o renklerin hepsi benim ama bir bütünlük yok. Her zaman karşıdakine göre şekillenen biriyim.” diyor. Kimi zaman alkolik üvey babaya kimi zaman da şizofren anneye… Karşıdakine göre şekillenmek, borderline patolojinin temel özelliklerinden biri.

YOĞUN BİR ACI, BOŞLUK DUYGUSU

Sevinç, üniversite yıllarında da sorunlar yaşar. Zaman zaman çevresindeki insanlara saldırdığı da olur. İçindeki öfkeyi bir şekilde boşaltmak ihtiyacındadır: “Kendimi hiç gibi hissettiğimde bunu yıkmam lazım. Resmen o anlarda pislik gibi hissedersin, siyahlaşırsın. Ben karardığımda dış dünya da kararıyor. Bana canım diyen sanki canın çıksın diyor.” Kötü kendilikte iken dünyayı da, kendini de kötü algılamanın tezahürü bu hâller. Borderline tamamen dışarıyı kendi ruh hâline göre biçimlendiriyor, onun için de çevresi tarafından dengesiz olarak algılanıyor.

Sevinç, borderline vakalarda sıkça görülen cinselliğe sığınmak ya da uyuşturucu kullanmak fikrinden hep uzak durmuş. Kuralcı yapısının bir sonucu bu; babasının uyuşturucu bağımlılığı, üvey babasının alkolikliği de onun mesafesinin başka bir sebebi. Onda dürtüsel sıkıntı alışverişe düşkünlük şeklinde tezahür etmiş. Üniversite mezuniyetinden sonra evlenmek ve iş sahibi olmayı kendine hedef edinmiş ve ikisini de gerçekleştirmiş. “Hedefsiz kaldığımda ciddi bir boşluk duygusu ve yoğun bir acı içinde buluyorum kendimi.” diyor.

Sevinç bundan bir buçuk yıl önce terapiye başlamış. O da tüm vakalar gibi tedavi sürecinde terapistine tabiri caizse deli gibi bağlanmış: “Terapi bize kendimizi sevmeyi öğretiyor. Sen değerlisin diyor. Ben uzun süre bütünleşemedim.” Onun hipnoz seansında da bu bütünleşmenin ne derece zor yaşandığını görebiliyoruz. Hipnozda Sevinç’in ikiye bölünmüş karakterinin birbiri ile yaptığı ilginç konuşmayı izliyoruz. Kötü kendilik elindeki hayali bıçakla iyi kendiliği tehdit ediyor. Ancak terapistin telkinleriyle sakinleşiyor. Sevinç’in bebeklik ve çocukluk yaşlarına gittiği hipnozlarını da Meviengin’in danışmanlık merkezinde izliyoruz. Her yaşta o dönemdeki hâl ve mimiklerine bürünüyor Sevinç. Borderline vakalarının kendisi kadar iyileşme sürecinin de ne kadar fantastik olduğuna bir kere daha şahitlik ediyoruz.

‘YUMURTA KABUKLARI ÜZERİNDE YÜRÜMEK GİBİ’

“Terapiste çok bağlanıyorsun. Anneye babaya yükleyemediklerini ona aktarıyorsun. Terapistinden de aynı alakayı bekliyorsun, göremeyince afallıyorsun. Çünkü bildiğin bir şablon değil. Terapist sana başka türlü bir davranış biçimi gösteriyor ve bunu uygulamak gerçekten kolay değil.” diyen Sevinç, tedavi döneminde MSN’de Maviengin’i göremediğinde telaşlanıp ‘Hayatta mısın?’ diye aradığı çok olmuş. Bu yaklaşım, borderline vakalar için oldukça sıradan. Terapistlerine anne aktarımı yaptıkları için, psikiyatrları olmadığında yaşayamayacaklarını hissettikleri bir dönem dahi geçiriyorlar. Ama çocuğun annesinden ayrışıp özerk bir birey hâline gelmesi gibi bu vakalar da zamanla terapistlerinden aynı biçimde ayrışıyorlar. Böylece çocukluklarında gerçekleştiremedikleri ‘ayrışma-bireyleşme’ sürecini psikiyatrın şahsında gerçekleştiriyorlar. Terapistler için bu süreç oldukça zorlayıcı.

Bu yüzden psikiyatrların geneli sınır durumları tercih etmiyor. Kapısını çaldığımız bazı doktorlar, hasta müracaatlarının artacağı korkusuyla görüş vermek dahi istemedi. Fakat borderline ile çalışan doktorlar hâllerinden memnun. Psikiyatr Ender Karaca, sürekli meydan okuyan bu kişilerin, terapistin de varoluşunu etkilediğine inanıyor: “Borderline ile terapi çok zevkli, ortam içinde sürekli bir şeyler oluyor. Genelde zeki bir insan çıkar karşınıza ve siz sürekli zihninizi zinde tutmalı, sahiciliğinizi yitirmemelisiniz. Çünkü her an onun oyununa gelebilirsiniz.”

Yaklaşık beş yıldır borderline vakalarını özellikle tercih ediyor Ender Karaca. 15-20 kişiyi en az iki senedir takip ediyor. Onlara köşeli, didaktik, kendi ifadesiyle ‘ortodoks’ bir terapi değil, yapılandırmaya dönük bir yöntem uyguluyor. Karaca’nın “Bu kişilerle ilişkiye girmek, yumurta kabukları üzerinde yürümek gibidir.” sözü terapistler için sınır durumun ne kadar zor olduğunu özetliyor.

CENNETE YA DA CEHENNEME HOŞ GELDİN!

Sınır durumun terapisti ile geçirdiği süreç, esasında ömrü boyunca bir türlü tecrübe edemediği normal ilişkiyi yaşamaktan ibaret. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için borderline nazarında terapistin sınavı geçmesi elzem. Aksi takdirde psikiyatra tedavi edebilme şansı vermez. “Hastalarımız bize iyi kendiliğinde geldiğinde çok iyidir, ama bizim bir cümlemizle tetiklendiğinde burayı dağıtır, saldırmaya kalkabilir; biraz önce size cenneti yaşatan insan cehenneme hoş geldin der. Toplumsal ilişkilerde böyle davrandığında insanlar onu dışlar ve sistem aynı şekilde çalışmaya devam eder.” diyor Tahir Özakkaş. Terapistin burada tüm olanları, söylenenleri içinde eritebileceği bir olgunlukta davranması önem arz ediyor.

Psikiyatrın ilk etapta vazifesi, hayatta yakınlaştığı her erkekle yatan bir borderline vakanın ilk defa terapisti ile farklı bir ilişkiyi tecrübe etmesini sağlamak. Herkesten daha fazla samimileştiği hatta onsuz olamayacağını düşündüğü terapistiyle hep aynı mesafede durmak zorunda kalan borderline için bu normal ilişkiler için de ilk adımdır. Borderline başlangıçta yaklaşır, terapist uzaklaşır, bunun üzerine borderline küser ve uzaklaşır, bu kez terapist ona yaklaşır. Böylece terapistin ona olan mesafesi hiç değişmez. Ömründe ilk kez böyle bir ilişki yaşayan borderline bunu içine alır ve benimserse büyük bir mesafe katetmiş demektir.

HERKES TAM AMA BEN YARIMIM

Sınırda yaşayan bu vakalarda görülen diğer bir belirgin özellik de terk edilme korkusu. Borderline, terki engellemek için her türlü çılgınlığı göze alır. Genelde intihar tehdidine başvurur ve çoğu zaman da teşebbüs eder. Sınır durumun terk edilmesinin, bir annenin 2 yaşındaki çocuğunu terk etmesi gibi ağır ve trajik sonuçları vardır. Borderline üzerine yazdığı kitapta James F. Masterson buna ‘terk depresyonu’ adını veriyor.

“Bunu bizzat yaşadım” diyor 35 yaşındaki Neslihan. “Rüyalarımdan titreyerek uyandığımda bunu hissettiğim çok oluyordu. İçimde ciddi bir sızı ile uyanıyordum ve terk edileceğim diye korkuyordum. Ama bunun nedenini bilmiyor ve yaşadığım ilişkime yoruyordum.” Neslihan da intihar etme fikrine çok defa kapılmış ya da karşısına çıkan insanlardan intikam alma isteği doğmuş içine. “O kadar tamamlanmamış bir yapı ki insanı ne yaptığını bilmediği bir noktaya götürüyor. Düşünmeden, tamamen dürtüsel hareket ediyorsun. Başıma ne geldiyse bundan kaynaklanmıştır. O anlık, düşünmeden…”

Borderline vakaların hikâyeleri çok önemli. Neslihan dört yaşlarındayken, çok düşkün olduğu babası İtalya’ya gider. Bunun üzerine deliye döner. Divanın altında, buzdolabının içinde aklına gelen her yerde babasını arar. Bu gidişten annesini mesul tutar, “Sen yaptın, yoksa babam beni bırakıp gitmezdi.” der. Sonunda babası geri döner. Yine de terk edilme korkusu, aşırı bağlanma huyu o dönemlerden bugüne miras kalır.

Neslihan’ın bunu en şiddetli yaşadığı süreç erkek arkadaşıyla geçirdiği on yıl olmuş. “O varsa varsın, yoksa yok.” diyor. Aslında karşısındakini özne değil, nesne gibi algıladığını itiraf ediyor. Kendini yarım hissediyor, hep karşı cinsten birine sırtını yaslama ihtiyacı duyuyor. Yıllardır benliğine ve ayrıldığı erkek arkadaşına çok zarar verdiğini söylüyor Neslihan: “Gündüz sevgiline düzgün davranmıyorsun, sorun yoksa bile çıkarıyorsun. Nasıl olsa beni terk edecek fikri var hep. Hem boğuyorsun hem de boğuluyorsun.”

NEDEN BU KADAR ÇOK ACI ÇEKİYORUM?

Terapiye başlayalı beş ay olmuş. “Belki terapiye başlamasaydım ben de birilerine zarar verecektim. Bir iyi ‘ben’ var bir de kötü ‘ben’. Kötü ben ruhuma daha çok hâkim olmaya başladığında psikoloğa danışmaya karar verdim.” diyor Neslihan. Terapiye başladıktan sonra ‘Neden birine bağımlı yaşıyorum ki?’ fikri hâkim olmaya başlamış. Neslihan, mutlu olmayı öğrenmeye çalışıyor terapilerine paralel.

Borderline vakaları, geleneksel yapıdan modern hayat tarzlarına geçişlerin sefasından çok cefasına şahit olanlar. Onların hikâyelerinde çoğumuzunkinden bir parça var. Önemli bir farkla; biraz daha acılı, sancılı ve hezeyanlı…


BORDERLİNE, FREUD DÖNEMİNDE BİLİNMİYORDU

Borderline hastaların özellikle ağır vakaları uzun yıllar delilikle etiketlendiler. Fakat hayatlarının büyük bir bölümünde, düşünceleri normal insanlar kadar sağlıklı olan bu hastalar için zamanla deliliğin sınırında anlamında borderline kelimesi kullanılmaya başlandı. Freud zamanında ağır nevroz olarak görülüyorlardı. O dönemler sadece üç yapı ele alınırdı: normal, nevroz ve psikoz. Bu yaklaşım uzun yıllar devam etti. Borderline hastalara bu dönemde, borderline şizofreni, gizli şizofreni gibi çok farklı isimler verildi. 1960'lara kadar borderline vakalar ayrı bir kategoride değerlendirilmedi. Özellikle Otto Kernberg'in çalışmaları ile borderline patolojisi daha iyi anlaşılmaya başlandı. Günümüzde Freud döneminin aksine ruhsal aygıtın gelişmesinde artık dört aşama ele alınıyor: normal insan, daha az olgunlaşmış nevrotik, daha az yapılanmış borderline ve ağır psikoz vakalar.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Depresyonda Psikoterapi Tedavisi

Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.

Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?

Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.

Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?

Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.

Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.

Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?

Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.

Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?

Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.

Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.

Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?

Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.

Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.

Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.

Elif Yılmaz

Bilim Teknik, Aralık 2003

6 Temmuz 2008 Pazar

DOĞUM SONRASI DEPRESYON

Doğumdan hemen sonraki dönem pek çok kadın için adeta bir rüya gibidir. Eve yeni gelen bir bebek aileye neşe ve mutluluk saçtığı kadar stresli de yaratır. Eve yeni bir bireyin katılışı kadınların önemli bir kısmında zihinsel ve duygusal değişikliklere yol açar.

Zihinsel ve duygusal durumu etkileyen bu durumları melankoli, depresyon ve psikoz olarak sınıflandırabiliriz.

Doğum sonrası "Melankoli"

Kadınların yaklaşık % 85'inde doğumdan sonra melankolik bir durum görülür. Bu gerçek bir duygulanım bozukluğundan çok doğumun normal bir parçası olarak kabul edilmelidir. En sık doğumdan sonraki ilk haftada ortaya çıkar.

Annelerde uyku problemleri, ağlama krizleri, üzgün görünme halsizlik, baş ağrıları, konsantrasyon güçlükleri, şaşkınlık, sinirlilik, iştahsızlık problemleri görülebilir. Bu tablo çok önemli değildir. Genelde 1-2 hafta içinde şikayetler kendiliğinden kaybolur. Ancak bu kısa geçiş döneminde ailesinin ve eşinin anlayışlı davranması ve kendisine yardımcı olmaları gereklidir.

Annelerin %10-15'inde melankoli tablosu iki haftadan uzun sürebilir. Bu durumda depresyon söz konusu olabilir ve profesyonel yardım gerekebilir.

Doğum sonrası "Depresyon"

Doğum sonrası depresyon; tanım olarak doğumdan sonraki 4 hafta içinde, herhangi bir zamanda majör depressif bir dönem yaşanmasıdır.

Kadınların bir kısmında görülen doğum sonrası depresyon melankoliden daha farklı ve ciddi bir durumdur. Ancak bazı kadınlarda bu süre 6 haftaya kadar uzayabilir.

Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte doğumdan sonra ani gelişen hormonal değişimlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Başka bir neden de "psikolojik stres" lerdir. Bebeğe karşı aşırı bir sorumluluk duygusunun gelişmesi olayın altında yatan bir diğer sebep olabilir.

Kadının eşiyle olan anlaşmazlıkları ya da ekonomik problemler olayı alevlendirebilir. İlk defa anne olanlar veya eşi ile ayrı olan kadınlar dahi yüksek risk altındadır. Daha önceki gebeliklerinden sonra depresyon yaşayanlarda da daha sık görülür.

Genelde doğumdan sonraki 1-5. günler arasında belirtiler başlar. Hafif depresyonda en sık görülen bulgular halsizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık ve değişik korkulardır. Bunlara genelde uyku problemleri eşlik eder. Biraz daha ileri vakalarda bu belirtilere aksiyete (endişe), panik atak, ağlama krizleri, bebeğe karşı ilgisizlik, ciddi uyku bozuklukları ile ölüm ve intihar düşünceleri eklenir.

Doğum sonrası depresyona % 5 oranında rastlanır. Eskiden sosyal statü ve evlilik ilişkilerinin depresyon ile ilişkisi olmadığı düşünülürken yeni çalışmalarda fakir ve bekar kadınlarda 2 kat daha sık görüldüğü ileri sürülmektedir.

Genç yaşta anne olanlarda da 2-3 kat fazla görülür. Gebelik esnasındaki duygu durumu ile doğum sonrası depresyonun bir ilişkisi bulunamamıştır.

Doğum sonrası depresyonun tedavisi majör depresyon ile hemen hemen aynıdır. Genelde hastalar psikoterapi ve antidepresan ilaçlardan fayda görürler. Emzirenlerde antidepresan kullanımı önerilmediğinden tedavi esnasında kadın doğum ve psikiyatri hekimlerinin birlikte tedavi planı yapmaları uygun olacaktır.

Emzirmenin olumlu etkileri nedeniyle hafif vakalarda ilaç tedavisi yerine sadece psikoterapi yeterli olabilir. Hastaların 2/3'ünde şikayetler en geç 1 yıl içinde kaybolur. Geri kalan vakalarda ise birden fazla sayıda depresif atak görülür.

Doğum sonrası "Psikoz"

Postpartum (doğum sonrası) görülen en ciddi psikolojik hastalıktır. Gebelikten önceki yıla göre karşılaştırıldığında hastalığa yakalanma riski 20 kat fazladır.

Psikoz; düşünce bozukluğu veya gerçekle gerçek olmayanın ilişkinin kaybedilmesi olarak tanımlansa da ciddi duygulanım bozuklukları da bu şekilde sınıflandırılabilir.

Halüsinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görme ya da duyma) veya hezeyanlar (gerçekle ilgisi olmayan şeylere inanma) olabilir. Önceden kestirilemeyen duygu dalgalanmaları görülür. Genelde doğumdan sonra 2 gün-3 hafta arasında belirtiler ortaya çıkar.

Hezeyanlar özellikle bebek üzerine odaklanır. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı aşırı koruyucu obsesyonlar (takıntılar) geliştirebilir. Hatta bazı vakalarda da intihar düşünce ve girişimleri bile olabilir.

Postpartum psikoz son derece acil ve profesyonel yardım gerektiren ciddi bir durumdur. Sıklıkla hastaneye yatırılarak tedavi gerekir. Uygun tedavi ile % 95 oranla hastalar 2-3 ay içinde iyileşir.


Doğum sonrası depresyonda öneriler

Doğum sonu depresyon, hemen her kadında görülebilen, geçici bir dönemdir. Bu dönemi en iyi ve rahat bir biçimde atlatabilmek için aşağıdaki önerilerimizi uygulayınız.


-Kendinizi aşırı derecede yormayınız. Uyku zihinsel sağlık açısından çok önemlidir.

-Bebeğiniz uyurken siz de uyumaya çalışınız.

-Bebeğinizin hareketleri uykunuzu bozuyor ise onu başka bir odaya almayı deneyiniz.

-Eşinizle bir vardiya sistemi geliştirin ve bu şekilde bebekten sadece siz sorumlu olmayınız.

-Bebeğe bakım konusunda etrafınızdaki akraba ve arkadaşlarınızdan yardım isteyin. Bu sayede kendinize dinlenecek zaman ayırın.

-Gebelik esnasında ve emzirme döneminde beslenmenize dikkat edin.

-Kendinizi çaresiz ve güçsüz hissediyorsanız bir psikolog veya psikiyatrdan destek almak için zaman kaybetmeyiniz.

20 Nisan 2008 Pazar

SUÇLULUK DUYGUSU ÜZERİNE BİR ANALİZ

Suçluluk duygusu yalnış bir hareket yaptığını düşünen insanın kendini affedememesinden kaynaklanır. Burada önemli olan, bireyin yalnış yaptığına dair inancıdır.Yalnışın bireye veya başkalarına olumsuz etkisinin olmuş veya olmamış oluşu, yada diğer kişilerin bireye incinmiş yada incinmemiş oluşu hiç önemli değildir. Söz konusu yalnış, sadece düşünce yada duygu seviyesinde de olabilir. Yapılan yalnış bir iş için kendinizi suçlarsınız çünkü kendinizi affedemezsiniz.Bu tecrübeyi geçmişte bırakıp hayatınıza devam edemezsiniz.
Zaman zaman herkez kendini suçlu hisseder, ancak bazı insanlar bu duyguyu daha sık deneyimlerler.Ne zaman hata yapsalar,uzun süre bu hatayı unutamaz ve bu nedenle kendilerini çok kötü hissederler. Eğer kendini sık sık suçlu hisseden kişilerden biriyseniz muhtemelen aşağıdaki özelliklerin bir veya birkaçına sahipsiniz demektir.

*Kendine güvensizlik
*Mükemmelliyetcilik
*Kızgınlık duygularını atamamak
*Affedememek
*Depresif olmaya eğilim
*Endişe halleri
*Daima kontrollü olma ihtiyacı

Bu özellikler kişiyi suçluluk duygusuna ittiği gibi suçluluk duygusuda kişiye bu özellikleri getirir.Bu bir fasit dairedir.

Suçluluk duygusunu yenebilmek için bazı öneriler:

Güvendiğiniz bir kişi ile yaptığınıza inandığınız hatayı paylaşabilirsiniz.Hatanızı paylaştığınız zaman,belki de yaptığınızın o kadar da korkunç bir şey olmadığını farkedeceksiniz.

Eğer kendine güven sorunları yaşıyorsanız, kendinizin affedilmeye değer bir insan olduğunuzu tamamen anlayıncaya kadar kendine güven konusu üzerinde çalışmanız gerekebilir.

Depresyonunuz varsa bu sorunu çözmeye çalışınız.
Mükemmelliyetcilik ve daima kontrollü olma ihtiyacı, suçluluk duygusunu yenebilmenizin önünde duran en önemli engellerdir.Bu eğilimlerden kurtulmaya çalışınız.

Neden kendinizi suçlu hissettiğinizi anlayamıyorsanız,anılarınızı yazmaya başlayın. Bunun suçluluk duygusunun sebebini bulabilme konusunda çok yararı olacaktır.Sebebi bulursanız kendinize şunu sorun. Kendimi neden affedemiyorum? Kendimi affedebilmek için ne yapmalıyım?Kendimi suçlu hissetmek benim için ne gibi bir amaca hizmet ediyor? Bana ne kazandırıyor?

Hataların hayatımızda çok önemli bir yeri olduğunu hepimizin bilmesi gerekiyor.Hata yaparak öğreniriz.Suçluluk duygunuzun sebebini kavradığınız zaman,bu tecrübenin size ne öğrettiğini çıkartmaya çalışın.Eğer herhangi birşey öğrenmediğinizi düşünüyorsanız,düşünmeye devam edin.Bu hatadan ne öğrenebileceğinizi bulmaya çalışın. Mükemmel olmak zorunda olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? O nedenle mi kendinizi affedemiyorsunuz? Aynı hatayı başka birisi yapmış olsa ona ne söylerdiniz?

Suçluluk duygusundan bir günde kurtulabilmek muhtemelen mümkün değildir. Eğer suçluluk duygusu yaşamaya eğilimli bir kişiyseniz, düzenli olarak bu problemi nasıl aşabileceğiniz konusu üzerinde çalışınız.Suçluluk duygusundan kurtulduğunuzda nasıl bir yaşamınızın olacağını,neler hissedeceğinizi hayal etmeye çalışınız.Geçmişi geride bırakabilmek,kabullenme ve affetme kavramları üzerinde çalışınız.

17 Şubat 2008 Pazar

İntihar ve Şiddet

İNTİHAR VE ŞİDDET

Günümüzde çocuk ve gençlerin kendilerini ya da başka birini öldürmeye yönelik davranışlarındaki artış, yetişkinlerin özellikle de eğitimcilerin çözüm bulmaya çalıştıkları önemli bir sorundur. Çocukların ölüm kavramını belli bir yaştan önce kavrayamadıkları düşüncesi yaygın olmasına rağmen çocuklar ve gençler de kendilerinin veya başkalarının yaşamlarına son verebilmektedirler.

Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren, yetişkinlerin konuşmalarını dinleyerek, ölüm haberlerini duyarak ya da izleyerek, ölen bir hayvanı gördüklerinde, birinin öldüğünü duyduklarında sorular sorarak, ölüme dair bir anlam çıkarmaya uğraşırlar. Ölüm kavramıyla ilgilenirler.

Aynı zamanda, yazılı ve görsel basında çıkan ölüm ve ölüm nedenlerine ilişkin yayınların yanı sıra; kaza, cinayet ya da intihar haberlerinin günümüzde eskisinden daha canlı, daha dramatik ve uzun süreli tekrarlanan konular şeklinde ele alınması da çocukların ölümle karşılaşma ve uğraşma olasılıklarını artırmaktadır (Gould, Shaffer 1986; Pfeffer, 1990).

Çocukluk ve gençlik çağı intihar girişimlerinde yıllık sabit bir artışdan söz edilmekle birlikte, adam öldürme girişimleri ile birlikte bakılınca, ergenler ve çocuklar arasında ölümle sonuçlanabilecek şiddetin yayılma eğiliminde olduğu görülmektedir (Cuddy-Casey, Orvaschel, 1997; National Center for Health Statistics, 1968-1991; National Center for Injury Prevention and Control, Center for Disease Control, Division of Violence Prevention,1995). Ancak şiddete eğilimdeki bu artışa rağmen, çocuklarda “ölümle oyuna” yol açan nedenler ve bilişsel süreçler hakkında çok az şey bilinmektedir.

İNTİHARIN TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI

İntihar “bireyin duygusal, ruhsal ya da sosyal sebeplerin etkisiyle kendi hayatına son vermesi olarak tanımlanmaktadır (National Center for Health Statistics, 1968-1991).

Ulusal halk sağlığı enstitüsü intiharı 3 ana başlıkla sınıflandırmaktadır:
Tamamlanmış intihar (Bilerek, kendine yönelik yapılan ve ölümle sonuçlanan intiharlar için kullanılır).

İntihar girişimi (Ölümle sonuçlanmayan, ancak kendi yaşamına son vermeye yönelik davranışları kapsar).

İntihar düşüncesi (intihar etmeye yönelik planlar yapma, bu konuyu işleme, ancak eyleme geçmeme olarak tanımlanır).

İNTİHAR GİRİŞİMLERİNİN YAYGINLIĞI

Genç bir insanın intihar etmesi oldukça ürkütücü ve anlaşılması zor bir olay olmasına rağmen intihar girişiminde bulunan gençlerin oranı son yıllarda % 300 artış göstermektedir. İntihar girişimleri kızlarda daha sık gözlenirken, erkeklerde ölümle sonuçlanan intiharların daha fazla olduğu görülmektedir (Cuddy-Casey, Orvaschel, 1997; Juon, Ensminger, 1997).

Özellikle 15-19 yaşlar arasında erkeklerde tamamlanmış intihar oranı kızlardan fazladır. Ancak ülkeler arasında intihar oranlarında farklılık gözlenmektedir (Juon, Ensminger,1997). Türkiye'de intihar oranlarının düşük olduğu bildirilmektedir. 1997'de bu oran yüzbinde 3.18'dir. Son yıllarda artış olduğu gözlenmektedir (Bu değerlerin gerçeği ne kadar yansıttğı ise bilinmemektedir).

İNTİHAR GİRİŞİMLERİNİN NEDENLERİ

İntihar girişimlerinin nedenleri, çok geniş bir yelpaze içinde yer almaktadır. Sıklıkla cinsiyet, düşük sosyo ekonomik düzey, göç, anne-baba geçimsizliği, uyumsuzluk, ruhsal bozukluklar, saldırganlık, şiddete eğilim ve düşünce bozuklukları gibi risk faktörleri üzerinde durulmaktadır (Dilsiz, Dilsiz, Ökten,1992; Goldsmith, Frances, Fyer, 1990; Harrington, Bredenkamp, Groothues, ve ark,1994; Harter, Marold, Whitesell, 1992; Monk, 1987;Moscicki, 1994; Platt, 1984; Rao, Weissman, Martine, ve ark., 1993; Smith, Mercy, Conn, 1988; Taneli, Erden, Yılmaztürk, 1982; Woods, Muller, 1988).

Son yıllarda çocukların ölümü anlamalarına ilişkin yapılmış çalışmalarda; çocukların ölümün gerçek anlamını algılayamayışlarının da intihar girişimleri için bir risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir (Candy-Gibbs, Sharp, Petrun, 1984-1985; Speece, Brent, 1992; Townley, Thornburg, 1980; White, Elsom, Prawat, 1978)

Ruhsal bozuklukların intiharla ilişkisini araştıran yayınlarda, intihar girişiminde bulunan erkek çocukların sıklıkla ruhsal bozukluklara ilişkin belirtiler gösterdiğine işaret edilmektedir (Brent, Perper, Goldstein, ve ark.,1988; Harrington, Bredenkamp, Groothues, ve ark, 1994; Harter, Marold, Whitesell, 1992).

Depresyonun yetişkinlerde olduğu gibi gençlerde de önemli bir risk faktörü olduğu vurgulanmaktadır (Brent, Perper, Goldstein, ve ark.,1988; Harrington, Bredenkamp, Groothues, ve ark, 1994).

Problem çözme becerilerinin yetersizliği, stres ve umutsuzluk duyguları ile de intiharın yakın ilişkisi olduğu gösterilmiştir (Harter, Marold, Whitesell, 1992; Fasko, Fasko, 1990-1991).

Mükemmelliyetçilik ve bilişsel faktörler de intihar girişimleri için risk kabul edilmektedir (Blatt, Zuroff,1992; Monk, 1987).

Kendine gerçekçi olmayan standartlar ve hedefler koyma, başarısız olduğunda aldığı eleştiriye katlanamama gibi nedenler çocuk ve gençleri intihar girişimlerine yöneltmektedir (Blatt, Zuroff,1992;Brent, Perper, Goldstein, ve ark., 1988; Harter, Marold, Whitesell, 1992). Özellikle ergenlerde mükemmelliyetçi tutumlarla birlikte eleştiriye karşı aşırı duyarlılığın da intihar düşüncelerini desteklediği üzerinde durulmaktadır (Goldsmith, Frances, Fyer, 1990; Monk, 1987).

Göçler, ailenin parçalanması ve tek ebeveynle sosyal desteklerden yoksun kalarak yaşamak da intihar girirşimleri nedenleri arasında sayılmaktadır (Dilsiz, Dilsiz, Ökten,1992; Moens, Haenen, Woorde, 1988;Platt, 1984).

İşsizlik ve buna bağlı olarak yaşanan ekonomik sorunlar, ailenin ya da çocuğun bağlı olduğu yer ve kişilerden ayrılması, sosyal ilişkilerin kesintiye ve değişime uğraması da intihar girişimleri için risk sayılmaktadır (Dilsiz,Dilsiz, Ökten,1992; Monk, 1987;Moens, Haenen, Woorde, 1988;Platt, 1984).

Aile içindeki geçimsizlikler, ihmal ya da istismar da çocukların intihar girişimleri için risk faktörleri arasında yer almaktadır (Dilsiz,Dilsiz, Ökten, 1992; Juon, Ensminger, 1997; Smith, Mercy, Conn, 1988).

Ayrıca, aile içi şiddet, ayrılık ve kayıp intihar riskini artıran ögeler arasındadır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda, çocuk ve ergen intihar girişimlerinde sıklıkla aile içi sorunlar ve geçimsizliğin gözlendiği bildirilmiştir (Dilsiz, Dilsiz, Ökten,1992; Moens, Haenen, Woorde, 1988; Rook, Pietromonaco,1987).

Yukarıda sözü geçen intihar girişimlerine ilişkin risk faktörleri 3 ana başlık altında toplanabilmektedir.

Bu başlıklar; sosyal bütünleşme, saldırgan davranış/şiddet ve duygusal sorunlar (depresyon, içe çekilme ve benzeri) olarak tanımlanmaktadır. Durkheim’ın (1897) sosyal bütünleşme teorisine göre, insanların grup yaşamına bağlılık geliştirebilmesi intihara karşı bir koruyucu etken olarak düşünülmektedir (Durkheim,1897). İntihar girişimi bir arkadaş grubuna, sosyal ya da spor amaçlı bir klübe bağlı olan kişilerde, yalnız ve arkadaşsız olan çocuklara göre daha az görülmektedir (Durkheim, 1897;Moens, Haenen, Woorde,1988; Rook, Pietromonaco, 1987).

Dini görüşlerle intiharın yakın ilişkisi olduğunu gösteren çalışmalar da bu görüşe destek vermektedir (Fasko, Fasko,1990-1991;Candy-Gibbs, Sharp, Petrun,1984-1985). Bir çok din ise intiharı yasaklamaktadır.

Sosyal bütünleşmenin bozulduğu durumlardan olan, özellikle işsizlik ve göç gibi olgular intihar girişimi oranlarını artıran nedenler arasında sayılmaktadır (Breault, Barkey,1982;Durkheim, Moens, Haenen, Woorde, 1988; Smith, Mercy, Conn, 1988; Stack, 1983).

Sosyal bütünleşmenin intiharı önleyici iki özelliği özelliği bulunmaktadır (Breault, Barkey,1982).

Birincisi, sosyal grup ya da kurumlara dahil olma ve grup normlarına uyma, ikincisi de yaşamın anlamını kavrama ve yaşama bağlanmayı sağlamasıdır. Ancak olumsuz etkilerin yaşandığı, bireyi uyuşturan ve gerçeklerden uzaklaştıran grup ya da bütünleşmelerin ayrı bir risk faktörü olduğu unutulmamalıdır.

İntihar girişimine yatkınlığı olan kişiler, daha çok saldırgan ve şiddete eğilimli ya da depressif ve içe çekilme davranışı gösteren kişilerdir Andrews, Lewinsohn, 1992; Ewing, 1990; Lewinsohn, Rohde, Seeley, 1993). İntihar ve şiddet eğilimlerini araştıran çalışmalarda intihar girişimleri öncesi saldırgan davranışların arttığı bildirilmektedir. Ayrıca intihar girişimlerinin ciddiyetine koşut olarak da saldırgan davranışların arttığı gözlenmektedir (Desjarlais, Eisenberg, Good, Kleinman, 1995;Ewing,1990; Rao, Weissman, Martine, ve ark. 1993; White, Elsom, Prawat,1978;Fasko, Fasko, 1990-1991).

Çocuk ve gençte birini öldürmenin, en tutarlı ve güçlü ilişki gösterdiği değişken aile içi şiddete maruz kalma ya da tanık olmakdır (Townley,Thornburg, 1980).

Son yıllara öğrenim çağındaki çocukların intiharlarına yönelen dikkat içinde başka etkenler de söz konusu edilmektedir. Çocuklar, 9 yaş ve üzerinde, ölümün geri dönülmezliğini ve evrenselliğini anlamaktadırlar. Aynı zamanda, bu yaşlardaki çocuklar gelişimsel olarak zorlu bir dönem olan ergenliğe adım atmaktadırlar. Ağır yaşam koşulları, kişisel etkenler ve beklenmedik olaylar bu yaş çocuklarının üzerindeki baskıyı artırmakta ve onlar risk grupları içinde ön sırayı almaktadırlar (Candy-Gibbs, Sharp, Petrun,1984-1985; Fasko, Fasko, 1990-1991; Speece, Brent, 1992; White, Elsom, Prawat,1978). Ülkemizde erken yaşlardan itibaren çocukların sınav hazırlıkları içine sokulmaları belki de hiç hazır olmadıkları bir yarışın bayrağını taşımak zorunda kalmaları da bu BASKIYI artıran etkenler arasınadır. Okullarda bu baskıyı hiç değilse azaltabilecek sosyal ve sportif etkinliklerin yerini yine yüksek ortalama ya da okul düzeyini koruma telaşı aldığında çocuklar ve gençler okul, dersler, aile, başarı ve başarısızlık kıskacı içinde kalmaktadırlar. (Bu baskı ve sıkışma koruyucu önlemlerle mutlaka rahatlatılmalıdır). Gençler için akademik başarı ve eğitime ilişkin bu baskı lise 1, lise 2 ve lise 3 yıllarına iyi bir üniversiteyi kazanamama korkusu ve kaygısı şeklinde hissedilmektedir. Bir yandan geleceklerine ilişkin önemli bir karar verme zorunluğu, diğer tarafdan kendi istek ve beklentilerine belki de hiç uymayan koşullanmalar arasında kalan gençler kendilerini zorda hissetmektedirler. Yaşamlarının bu özel çağında, kimlik ve kendilik arayışlarının getirdirdiği sorunlar, arkadaş, aile ilişkilerindeki sarsıntılar ile gelecek kaygısı ve korkusu birleşmektedir. Bu durumda yardım alabilecekleri, sorunları, duygu ve düşüncelerini paylaşabilecekleri kendilerini eleştirmeden, yargılamadan, yansız dinleyebilen ve anlamaya çalışan güvenebilecekleri yetişkinlere gereksinim duyarlar. Okullarda, devam ettikleri kurslarda ve evlerinde anlayış, kabul ve desteğe herzamankinden fazla gereksinim olduğu yadsınamaz. Bu nedenle, çocuk ve gençleri içinde bulunulan durum, kişisel özellikler, çevresel etkenler ile bir bütün olarak ele alarak, gerekli yardım ve destek zamanında sağlanmalıdır.

Özetle, Çocuk ve gençlerin intihar ya da şiddete yönelme davranışlarının önlenmesinde, içinde yaşadıkları koşulların yanısıra duygusal ve sosyal desteklerden yoksunluk, depresyon, sevdiği birini kaybetme, bir yere ait olamama, saldırganlık, şiddete eğilim ile mükemmelliyetçi, güvensiz ve çabuk kırılabilir olma gibi özelliklerin bilinmesi yardımcı olacaktır. Çocuk ve gence ondan gelen uyarıları dikkate alarak, izin verdiği ölçüde ancak güvenini kazanarak yardımcı olunabilir.

Çocuk ve genci tanımaya ilişkin temel ögeler tablo içinde aşağıda belirtilmiştir.

İNTİHAR GİRİŞİMLERİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

-Ailesel risk faktörleri (parçalanmış aileler, istismar, iletişimsizlik, bağlanma sorunları, ailede bir psikopatoloji, çok çocuk olması, ilişki bozukluğu vb.).
-İntihar düşünceleri ve geçmiş girişimler.*


-Stresli yaşam olayları(ayrılık, kayıp, -travmatik yaşantılar-).*


-Şiddetli geçimsizlik,


-Başarısızlık,


-Ailede ya da yakın çevrede intihar girişimlerinin bulunması.*

İNTİHARI YORDAYICI FAKTÖRLER

~Yalnızlık duygusu gözleniyor olması,


~Okulda ya da işte sorunlar yaşanması ve bunların giderek artışı,


~Fiziksel /ruhsal hastalıkların ümitsizlik ve bıkkınlık yaratması,


~Cinsel tercih karmaşası


~Madde bağımlılığı


~Ani duygu durumu değişmeleri(Birden içe kapanma, umutsuzluk, hayattan zevk almama, anlamsızlık gibi)


~İntihar etmekten, kaybolup yok olmaktan, şiddetli ceza verme isteğinden sıkça söz ediyor olunması.

İNTİHAR İLE İLİŞKİLİ DUYGULAR VE EĞİLİMLER

-Derin üzüntü ve umutsuzluk


-Öfke-saldırganlık


-Dürtüsel davranışlar (engellenmeye karşı toleransın düşük olması, duygulanımda düzensizlik, plan yapamama).


-Yoğun hayal kırıklığı (bir işe başlamadan, bir tepki vermeden önce yeterince düşünememek şeklinde kendini gösteren bilişsel bir işlev)

İNTİHARDAN KORUYUCU FAKTÖRLER

~PROBLEM ÇÖZME BECERİLERİnin ortaya çıkarılması,


~Baş etme becerilerinin geliştirilmesi, desteklenmesi


~Sosyal ve sportif etkinliklere katılma, katılımı heveslendirme (Özellikle okullarda)


~YAŞAMI SÜRDÜRME NEDENLERİne farkındalığı artırma: (hayattta kalma ve başetme inancını pekiştirme, belirli bir plan ve hedef koyabilmenin sağlanması, sorumluluklarının farkına vardırma,


~Çocuk ve genç intihar etmekten korkuyor, sosyal açıdan onaylanmaya önem veriyor ya da ahlaki engelleri düşünüyor ise bunları farketmesi desteklenerek de yardımcı olunabilir. Ancak başetme becerilerinin ortaya çıkarılması ve desteklenmesi şarttır.

Kaynaklar

1. Gould, MS. ve Shaffer, D. (1986).The impact of suicide in television movies: Evidence of imitation, New England J Med , 315,690-694.
2. Pfeffer, C. (1990). Preoccupations with death in normal children:The relationship to suicidal behavior, Omega, 20(3), 205-212.
3. Cuddy-Casey, M., Orvaschel, H. (1997). Children’s understanding of death in relation to child suicidality and homicidality, Clin Psychol Rev, 17(1), 33-45.
4. National Center for Injury Prevention and Control, Center for Disease Control, Division of Violence Prevention (1995) Suicide among children, adolescents and young adults United States, 1980-1992 NET News Digest, (19), 1-2.
5. National Center for Health Statistics (1968-1991). Vital statistics of the United States, 2. Mortality-Part A U.S. Government Printing Office, Washington D.C.
6. Juon, HS., Ensminger, ME. (1997). Childhood, adolescent and young adult predictors of suicidal behaviors: A Prospective study of African Americans, Jr Child Psychol Psychiat 38(5),553-563.
7. Taneli, S., Erden, G, Yılmaztürk, M. (1982). Çocuk ve ergenlerde intihar girişimleri, XVIII Ulusal Nörolojik Bilimler ve Psikiyatri Kongre Kitabı, İstanbul.
8. Moscicki, EK. (1994). Gender differences in completed and attempted suicides, Annals of Epidemiol Rev, 4,152-158.
9. Rao, U., Weissman, MM., Martine, JA. ve ark. (1993)Childhood depression and risk of suicide, J Am Acad Child Adoles Psychiat, 32, 21-27.
10. Brent, DA., Perper, JA., Goldstein, CE. ve ark. (1988).Risk factors for adolescent suicide, Arc Gen Psychiat, 45, 581-588.
11. Harrington, R., Bredenkamp, D., Groothues, C. ve ark: (1994).Adult outcomes of childhood and adolescent depression. III:Links with suicidal behaviors, J Child Psychol Psychiat, 35,1309-1319.
12. Harter, S., Marold, DB. ve Whitesell, NR. (1992).Model of psychosocial risk factors leading to suicidal ideation in young adolescents, Dev Psychopathol, 4,167-188.
13. Blatt S, Zuroff D (1992) Interpersonal relatedness and self definition: Two prototypes for deppression, Clin Psychol Rev, 12, 527-562.
14. Goldsmith, SJ, Fyer M, Frances A (1990) Personality and suicide, Suicide Over the Life Cycle içinde, SJ Blumental ve DJ Kupfer (Ed) American Psychiatric Press, Washington D.C., s: 155-176).
15. Woods, PJ. ve Muller, GE. (1988).The contemplation of suicide: Its relationship to irrational beliefs in a client sample and the implications for long range suicide prevention, J Rational-Emotive and Cognitive-Behaviour Theraphy 6, 236-258.
16. Monk, M. (1987). Epidemiology of suicide, Epidemiol Rev 9:51-69.
17. Smith, JC., Mercy, JA. Conn, JM. (1988). Marital status and risk of suicide, Am Jr Public Health 78: 78-80
18. Platt, S. (1984). Unemployment and Suicidal behaviour: A review of literature, Soc Sci Med 19(2), 93-115.
19. Dilsiz, F. Dilsiz A ve Ökten, N. (1992). Bir grup ergen suisidinde demografik özellikler, 1992 Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Günleri: 25-28 Nisan 1992 Kongre Kitabı, Saray Tıp Kitabevleri, 366-369.
20. Durkheim, E. (1897). Suicide (Çev. A Spaulding ve G Simpson 1951) The Free Press, New York.
21. Moens, FG., Haenen, V., Woorde, H. (1988). Epidemiolojical aspects of suicide among the young in selected Europian Countries, J Epid Comm Health, 42, 279-285.
22. Rook, KS., Pietromonaco, P. (1987). Close relationship:Ties that heal or ties that bind? Advances in Personal Relationships, 1, 1-35.
23. Breault, KD., Barkey, K. (1982). A comparative analysis of Durkheim’s theory of egoistic suicide, Sociological Quarterly, 23, 321-331.
24. Stack, S. (1983). The effect of the decline in institutionalized religion on suicide, Jr Scientific Study Rel., 22, 239-242.
25. Shaffer, D. (1974). Suicide in childhood and early adolescence, Jr Child Psychol Psychiat, 15, 275-291.
26. Andrews, JA. & Lewinsohn, PM.(1992). Suicidal attempts among older adolescents: Prevalence and co-occurrence with psychiatric disorders, J Am Acad Child Adoles Psychiat 31, 655-662.
27. Lewinsohn, PM., Rohde, P., Seeley, JR. (1993). Psychosocial characteristics of adolescents with a history of suicide attempt, Jr Am Acad Child Adolesc Psychiat, 32, 60-68.
28. Ewing, CP. (1990). When Children Kill: The Dynamics of Juvenile Homicide , Lexingtonooks, Boston.
29. Desjarlais, R., Eisenberg, L., Good, B., Kleinman, A. (1995). World Mental Health : Problems and Priorities in Low-income Countries. Oxford University Press, New York.
30. White, E., Elsom, B., Prawat, R. (1978). Children’s conceptions of death, Child Dev, 49, 307-310.
31. Speece, M., Brent, S. (1992). The acquisition of a mature understanding of three components of the concepts of death, Death Studies, 16, 221-229.
32. Townley, K., Thornburg, K. (1980). Maturation of the concept of death in elementary school children, Educational Research Quarterly, 5(2), 17-24.
33. Candy-Gibbs, S., Sharp, K, Petrun, C. (1984-1985). The effects of age : object and cultural/religious background on children’s concepts of death, Omega, 154, 329-345.
34. Fasko, S., Fasko, D. (1990-1991). Suicidal behavior in children. Psychology: A Jr Human Beh, 27-28, 10-16.

Doç. Dr. Gülsen Erden

6 Ekim 2007 Cumartesi

Psikoterapi Çeşitleri

Psikoterapi, psikolojik ve duygusal rahatsızlıkları konuşarak tedavi etme yöntemlerinin genel ismidir.

Ayrıca konuşma terapisi, danışmanlık yada psikososyal terapi olarakda bilinir.

Bu terapötik konuşma seanslarında, kişinin içinde bulunduğu durumun sebeplerini öğrenerek, sorununu daha iyi anlaması sağlanır. Ayrıca kişi, problem yaratan düşüncelerini ve davranışlarını nasıl belirleyeceğini, nasıl değiştireceğini, ilişkilerini ve tecrübelerini nasıl inceleyeceğini, problemleri ile nasıl başedebileceğini, sorunlara nasıl çözümler üretebileceğini ve yaşam ile ilgili nasıl gerçekçi hedefler belirleyeceğini öğrenir. Psikoterapi ile kişi yaşamından mutlu olmayı ve hayatını kontrol altına almayı öğrenir. Ayrıca psikoterapi kişilere, çaresizlik ve öfkeden doğan çeşitli psikolojik rahatsızlıkların semptomlarının giderilmesi için yardımcı olabilir.

Psikoterapi bir kaç hafta içinde iki üç görüşme olabilecek kadar kısa süreli, yada bir kaç yıl boyunca sürebilecek kadar uzun vadeli olabilir. Bireysel terapi, çiftler terapisi, aile ve grup terapileri uygulanır.

Bazen psikoterapi çeşitli tedavi yöntemleri ile karıştırılarak uygulanabilir; örneğin ilaç tedavisi. Bu durumlarda kişiye uygun tedavi yöntemi çeşitli etkenlere bağlı olarak değişir, örneğin: Psikolojik rahatsızlığın tipi, ne kadar süre devam ettiği, diğer tıbbi sorunlar, geçmişteki tedaviler, kişisel tercihler ve ücret.

Pek çok psikoterapi yöntemleri mevcuttur, en önemlileri aşağıda listelenmiştir:

  • Davranış Terapisi

Davranış terapisi sağlıksız ve istenmeyen davranışlar üzerine yoğunlaşır ve genelde ödüllendirme, olumlu davranışları pekiştirme ve olumsuz davranışları elemine etme sistemleri kullanılır. Elemine etme işlemi, rahatsızlık, korku yada sıkıntı yaratan bir olayı kişiye göstermek ve bu olaya bağlı olarak ortaya çıkan tepkileri ortadan kaldırmaktır. Örneğin kişi mikroplardan korkuyorsa ve sürekli olarak ellerini yıkıyorsa, davranış terapisi kişiyi çeşitli yöntemlerle eğiterek ellerini aşırı derecede yıkamasına gerek olmadığını öğretir. Bu terapi şeklinde kişinin günlük hayatta yaşamış olduğu diğer sorunlar, aile ilişkileri, geçmişte yaşanılanlar yada diğer çevresel etkenler dikkate alınmaz, sadece davranış bozukluğuna yoğunlaşılır ve bunun düzeltilmesi için çaba sarfedilir.

En başarılı olduğu hastalık:
Obsesif-Kompulsif bozukluk

  • Kognitif (Bilişsel) Terapi

Bu terapi şekli, problemli duygu ve davranışlara yol açan bozuk düşünce kalıplarını tesbit etmek ve düzeltmek için çalışır. Hayattaki tecrübelerin nasıl yorumlandığının, kişinin duygularını ve davranışlarını o yönde değiştireceğine inanır. Örneğin kişi depresyonda ise, yaşamını ve kendisini negatif bir açıdan görme eğilimindedir ve bu kişinin depresyonunu arttırır. Davranış terapisinde olduğu gibi, Kognitif terapide de bilinçaltında yada geçmişte yaşanmış eski çatışmalar yerine kişinin şimdiki zamanda olan problemlerine ve semptomlarına yoğunlaşılır. Fakat Davranış Terapisinden farklı olarak, günlük hayatta yaşanılan tecrübeler sorunun parçası olarak görülür ve terapinin önemli bir parçasıdır.

En başarılı olduğu hastalık:
Depresyon

  • Bilişsel-Davranış Terapi

Bu terapi tipi, sağlıksız, negatif inanç ve davranışları tesbit etmek ve sağlıklı, pozitif inanç ve davranışlarla değiştirmek için hem Kognitif hemde Davranış terapilerinin bir birleşiminden oluşur. Kişilerin kendi düşüncelerinin (başka insanların düşünceleri yada çevresel koşullar değil) nasıl yaşamaları gerektiğini belirlediğine inanırlar. İstenmeyen ortam ve çevre koşulları değişmese bile, kişinin olaya bakış açısını ve davranışlarını değiştirebileceğine ve daha pozitif bir yaklaşım geliştirebileceğine inanırlar.

  • Dışavurumcu Sanat Terapisi

Bu terapi şekli duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanan insanların yaratıcı yöntemler kullanarak bu sorunu aşmalarını hedefler. Sanat Terapisi kişinin kendine olan güvenini arttırmasını, travmatik tecrübeler ve semptomlarla baş etmesini ve pozitif değişimlerin gelişmesini sağlayabilir. Bu terapi sanat, dans, hareket, tiyatro, müzik ve şiir gibi değişik sanatsal aktiviteleri kapsar.

  • Diyalektik Davranış Terapisi

Bilişsel-Davranış Terapisinin değişik bir biçimi olan bu terapi çeşidinin amacı, stres ile mücadele edebilmesi, duygularını sakinleştirebilmesi ve başkaları ile olan ilişkilerini geliştirebilmesi için kişileri eğitmektir. Bu terapi özellikle intihar eğilimi olan Borderline Kişilik Bozukluğuna sahip kişiler için ortaya çıkmıştır. Fakat Yeme Bozukluğu yada Madde Bağımlılığı gibi sorunları olan hastalara da başarı ile uygulanmaktadır.

Diyalektik Davranış Terapisi, filozofide diyalektik olarak bahsedilen bir olaydan gelmektedir; Bir birine zıt gibi görünen iki kavramın yada fikrin karşılıklı uygulanması sonucunda dengeli bir çözüm bulmak için çalışılması. Örneğin kişi kendini olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini öğrenir ama bunu başarabilmek için aynı zamanda düşüncelerinde ve davranışlarında değişiklikler yapar.

En başarılı olduğu hastalık:
Borderline Kişilik Bozukluğu
Yeme Bozukluğu
Madde Bağımlılığı

  • Sistematik Desensitizasyon Terapi

Davranış terapisinin bir çeşidi olan bu terapi tipi, kişiyi korktuğu yada rahatsız olduğu bir olay ile özellikle yüzleştirmeye çalışır. Bu terapi yöntemi genelde Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olan kişiler yada Travma sonrası stres problemi olanlar için faydalıdır. Hastalar, kontrol altında tutulan koşullar içinde, obsesif duyguları canlandıran yada travmatik tepkileri yaratan olaylarla, cisimlerle yada varlıklarla yüzleştirilirler.

En başarılı olduğu hastalık:
Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu
Travma sonrası stres problemi

  • Bireylerarası Terapi

    Bu yöntem, kişinin başka insanlar ile olan ilişkilerine yoğunlaşır. Terapinin amacı kişinin ilişki kurmaktaki yeteneklerini geliştirmektir (aile, arkadaşlar ve iş arkadaşları ile iletişim yetenekleri). Bu terapi ile kişi başkaları ile olan iletişimini nasıl değerlendirmesi gerektiğini ve ilişkilerde yaşadığı problemleri aşmak için ne tür stratejiler geliştirmesi gerektiğini öğrenir.

  • Oyun Terapisi

Bu terapi yöntemi gelişim döneminde olan küçük yaştaki çocuklar için tasarlanmıştır. Oyuncaklarla oynamak, resim yapmak ve diğer aktiviteler ile uğraşmak gibi pek çok farklı tekniği kullanır. Bu teknikler özellikle duygu ve düşüncelerini sözcüklerle ifade edemeyen çocukların kendilerini çok daha rahat ve kolayca ifade edebilmelerini sağlar.

  • Psikoanaliz

Bu terapi yönteminde, şimdiki zamanda yaşanan duygu ve davranışları açıklamak için kişinin geçmişte yaşadığı anıları, olayları ve duyguları incelenir. Çocukluk olaylarının ve biyolojik dürtülerin, insanın davranışını ve düşüncelerini etkileyen ve kontrol eden bilinçaltı mekanizmasını oluşturduğuna inanırlar. Bu terapi türünde, bilinçaltı dürtüleri incelenerek, kişinin yaşamını geliştirecek değişimleri yapması için çaba sarfedilir. Rüya analizi ve özgür çağrışım (akla ne gelirse özgürce konuşmak) gibi teknikler ile bilinçaltına ulaşmaya çalışılır.

Psikoanaliz uzun dönemli ve yoğun bir terapi şeklidir. Bazen bir kaç yıl boyunca haftada bir kaç seansı içerebilir. Psikoanaliz Sigmund Freud tarafından bulunmuştur. Geleneksel olarak hasta bir kanepeye yatırılır ve terapist görüş alanı dışında oturarak, hastanın etkilenmeden rahatça konuşabilmesini sağlamaya çalışır.

  • Psikodinamik Psikoterapi

Bu terapi şekli psikoanalizin teorileri üzerine kurulmuştur. Kişinin bilinçaltındaki duygu ve davranışlarını, arzu ve isteklerinin nereden kaynaklandığını ve içinde yaşadığı çatışmaların çözümünü bilinçli hale getirebilmek için uğraşır. Günümüzde en yaygın olarak uygulanan terapi şekillerinden birisidir. Psikoanalizden daha az yoğundur. Genelde terapist ile yüz yüze konuşarak uygulanır. Ayrıca daha geniş aralıklar ile uygulanır (genelde haftada bir defa) ve daha kısa sürede bitirilir (genelde bir yıl yada daha kısa)

Psikodinamik Psikoterapi pek çok değişik terapi tekniğini kullanır, örneğin; kişinin geçmişini incelemek, kişiyi inançları ve davranışları ile yüzleştirmek, destek vermek ve kişinin duygu ve düşüncelerini yorumlamak gibi. Bu işlem ile kişi duyguları, düşünceleri, semptomları yada davranışları ile bilinçaltındaki dürtüleri arasında bir bağlantı kurar. Böylece bu yeni anlayış ile, kişi istemediği davranışlarını ve düşüncelerini değiştirebilir.

Özellikle başlangıçta terapi rahatsız edici ve ürkütücü gelebilir. Fakat bir kaç hafta içinde semptomlarda azalma görülmeye başlanır. Kişinin stresi azalır, karar verme yetenekleri gelişir, ilişkilerinde iyileşmeler başlar ve sorunlar ile daha iyi bir şekilde baş etmeye başlar. Eğer bu gelişmeler görülmüyor ise doktorunuz ile konuşun, belkide sizin için daha uygun bir terapi yöntemi gerekli olabilir.

Terapi yöntemi kişiye özel olarak belirlenmelidir. Eğer sonuçlar istediğiniz gibi değilse yada doğru olmadığını hissediyorsanız, ikinci bir terapistten fikir alın. Terapi herkese uyan tek bir tedaviden oluşmaz. Yukarıda bahsedilen pek çok terapi çeşidinden bir yada birden fazlası birleştirilerek size uygun bir tedavi yöntemi bulunması için çaba sarfedin.

31 Temmuz 2007 Salı

Depresyon

Depresyon Nedir?

Kişide kalıtımsal, çevresel ya da hormonal bozukluklar sonrasında gelişen çökkünlük halidir. Aşağıdaki dokuz belirtiden en az beşinin (ilk iki belirtiden en az biri bulunmak üzere), en az iki hafta süresince var olması durumuna "major depresyon" denir.

Belirtiler

1-Hemen her gün ve günün büyük bir kısmında gözlenen çökkün bir duygu-durum hali ( kendini mutsuz,ağlamaklı,kederli hissetme hali).
2-Hemen her gün yaklaşık gün boyu süren tüm ya da çoğu etkinliğe karşı ilgi ve zevk almada azalma (daha önce keyif alınan işler,hobiler ve alışkanlıklardan artık hoşlanmama,mecburen yapma hali,(dünyayı verseler umurumda değil şeklinde bıkkınlık hisleri,bazı kişilerde cinsel isteksizlik ).

3-Diyet uygulanılmamasına karşın önemli derecede kilo kaybı ya da alımı ( bir ay içinde vücut ağırlığının %5 'inden fazlasının artması ya da azalması) ya da hemen her gün iştahta artma yada azalmanın olması.

4-Hemen her gün uykusuzluk ya da aşırır uyku hali.

5-Hemen her gün olağan beyinsel ve vücutsal işlevsellik,hareketlilik halinde azalma ya da huzursuzluk (oturmayı veya yatmayı yeğleme ya da sıkıntıdan yerinde duramama)

6-Hemen her gün halsizlik ,yorgunluk hisleri,daha önceki günler kadar enerjik hissetmeme.

7-Hemen her gün kendini değersiz hissetme,küçük görme,kendini beğenmeme,suçlu ya da günahkar hissetme hali.

8-Hemen her gün düşünme ya da konsantrasyon yeteneğinde azalma olması (konuşulanlara,okunan şeylere,izlenilen tv programlarına dikkatini verememe, söylenilenlerin bir kulaktan girip diğerinden çıkması gibi) ya da kararsızlık hali.

9-Tekrarlayan ölüm düşünceleri,intihar planları veya eylemlerinin varlığı.

Depresyonu Anlamak

Çoğu araştırmada % 8-20 oranında major depresyon düzeyinde depresif şikayete rastlanmıştır. Kalıtımsal eğilimin olduğu major depresyon vakalarının 30 lu yaşlarda en yüksek düzeyde olduğu gözlenmiştir.

Major depresyon ayrılmış ve boşanmış kişilerde en çok;bekar ya da evlilerde ise önceki gruba oranla daha az gözlenmiştir. Eşini yeni kaybetmiş kişilerde ise gene yüksek oranda major depresyona rastlanmıştır. Gene bir çalışmanın sonuçlarına göre bekar kadınlarda evlilere göre daha az oranda depresyona rastlanmış ; erkeklerde ise evlilik, depresyon riskini bekarlığa göre azaltmıştır. Bu kişilerin ailelerinde intihar ve alkolizme yüksek oranda rastlanmıştır.

Yapılan bir çalışmada son beş yıl içinde en az altı ay süre ile işsiz kalan kişilerde 3 kat daha fazla major depresyona rastlanmıştır.

Major depresyonun erkekler için hayat boyu görülme olasılığı % 2-12 ; kadınlar için % 5-26 arasında bulunmuştur. Araştırmalara göre her yıl major depresyon hastalarına yüz bin kişide 247-598 kadın; 82-201 erkek yeni vakanın eklendiği saptanmıştır.

Depresyonun oluşumunda etkili olan kişisel özellikler:

-Öfke ve nefretin, çevresindeki kişilerin kaybına yol açacağı düşüncesiyle onlara yönlendirilemeyip, kendisine yönlendirilmesi (bu yapıdaki bir kişilik hayatın ilk 1-2 yıllık döneminde düzenli ve yeterli bir anne-çocuk ilişkisi yaşamamıştır.Kişinin yaşadığı depresyon gerçek ya da farz edilen bir kayıp ile bağlantılıdır).
- Kişinin kendisi,çevresi ve gelecekten beklentileri,idealleri ile kendi gerçek durumu o kadar farklı, gerçekdışı ve orantısızdır ki , bu yüksek standartlara ulaşamamak kişide güçsüzlük ve yalnızlık düşünceleri ile depresyona yol açabilir.

-Kişinin süper egosu ( üst benlik) o kadar kuvvetli ve baskındır ki sürekli kişiyi kısıtlayıp, suçlar, zevk verici ,rahatlatıcı etkinliklerden ala koyup, adeta işkence eder.

-Kişinin çevresindekiler ondan o kadar çok şey beklemektedir ki ,kişinin bu beklentileri karşılaması olanaksızdır. Bu da zayıflık ve çaresizlik düşüncelerinin gelişip, depresyona gidişe yol açabilir.

-Kişinin küçüklüğünden itibaren sevip, saygı ve gurur duyacağı, ondan da destek ve sıcaklık göreceği, benzemek istediği, imrendiği, idealize ettiği düzeyde bir kişi (baba, anne, öğretmen ,akraba vs) yoktur. Bu da kişiliğin gelişimini olumsuz yönde etkiler ve kendine güven kaybı ve depresyona yol açabilir.

-Çocuklukta anne-baba ayrılığı ya da kaybı, stresli koşullar karşısında yeterli desteği bulamayıp, yanlış ya da yetersiz başa çıkma mekanizmaları geliştirmesine, bu da ileri dönemde depresyona zemin hazırlayabilir.

- Sahip olunan kişilik yapıları da depresyon gelişiminde etkilidir. Obsesif-kompulsif ,bağımlı, histrionik ve sınırda (borderline) kişilik bozukluğu gösterenlerde depresyona eğilim daha yüksektir.

Psikolojik sorunlar

En az iki haftalık süre içerisinde aşağıdaki belirtilerden en az beşi sizde varsa DEPRESYON sorgulanmalıdır.

*Çökkün bir ruh hali, ilgi kaybı ya da yaptıklarından zevk alamama,
*Günlük iş ve gücünü yapamama,günlük işlere karşı isteksizlik,
*Perhiz yapmadığı halde aşırı kilo kaybetme ya da kilo alma (Bir ayda vücut ağırlığının %5 inden fazlasını alma ya da verme) İştah kaybı ya da aşırı iştah.
*Hemen her gün aşırı uyma ya da uykusuzluk,
*Sıkıntı huzursuzluk yerinde duramama,
*Kendini yorgun bitkin halsiz hissetme (enerjisi çekilmiş gibi hissetme)
*Kendini değersiz aşağılık ya da suçlu gibi hissetme
*Dikkatini bir noktaya toplayamama
*Cinsel istekte aşırı azalma ya da istek kaybı.

Halk arasında sıkıntı ile giden bütün hastalıklar depresyon olarak adlandırılmaktadır. Ancak depresyon bunların hepsinin ötesinde özel bir durumdur. Yukarıda saydığımız belirtilerin hepsinin herkeste görülmesi beklenmez. Önemli olan bu belirtilerin kişinin sosyal mesleki ve insani ilişkilerinin ne kadar etkilendiğidir. İş güç yapamayan insani ilişkilerini sürdürmekte zorlanmaya başlayan bir kişi hastalık sınırlarını zorlamaya başlamış birisi demektir. Çünkü depresyonun da kendi içerisinde basamakları vardır. En ağırından Majör depresyonla depressif yakınmaları olan bir kişi arasında dağlar kadar fark vardır. Ancak her ikisi de sonuçta birbirine dönüşebilir.

Sayılan belirtiler içerisinde birbirine zıt görünen belirtiler olmakla birlikte depresyonun farklı alt tiplerinin ayrımı ancak uzman bir gözle ve belirtilerin tümü birlikte değerlendirildiğinde olacak bir iştir. Etrafınızdaki herhangi birinde bu belirtiler varsa ve günlük hayatını etkiliyorsa bu kişi depresyonda olabilir dikkatli olun. Bu belirtiler herkeste zaman zaman olabilir. Dikkat etmek gereken en önemli iki noktayı tekrar hatırlatalım.

1-Belirtilerin süresi
2-Günlük yaşamı ne kadar etkiledikleri.

Tedavide iki ana prensip vardır.

1-İlaç tedavisi
2-Psikoterapi metotları.

Bu iki yöntem birlikte uygulandıklarında eni iyi cevaplar alınır. Bütün hastalık belirtileri geçtikten sonra yapılması gereken şey en az 6 ay daha ilaç kullanımı ve belirli aralarla psikiyatristinizle görüşmektir. Unutmayın bir kez depresyon geçirmek ikincisinin daha kolay gelmesine işarettir.

Depresyonun Tekrarı

Psikiyatrik hastalıklar doğaları gereği zaman zaman tekrarlama riskleri olan hastalıklardır. Ve daha önce depresyon gibi bir hastalık geçirmişseniz tekrarlar mı diye endişenizde haksız sayılmazsınız. Hiç hasta olmayan birinin hastalanması riski nasıl varsa daha önceden hastalanmış biri de hastalanabilir. Ancak risk biraz daha fazladır.

Bunu depresyon için değerlendirelim. Geçirilmiş bir atak varsa ve bu ilk ataksa, ailede hasta kimse yoksa bir daha hiç hastalanmama şansı % 50'dir. Eğer daha önce geçirilmiş hastalık 2 yıldan uzun sürmüşse daha sonra hastalanma riskimiz yüksek demektir. Tekrarlayan her hastalık atağı riskimizi artıracaktır. 1.derece akrabalarda (anne,baba,kardeşler gibi) hastalık varsa daha fazla risk altındasınız demektir.

Psikiyatrik rahatsızlıklar artık eskiye oranla çok daha iyi tedavi edilmektedir. Bu gerek ilaçların gelişmesi gerekse hastalıkların daha iyi öğrenilmesi ile alakalıdır. Yani artık hekimler bazı hastalıkları daha iyi öğrendiler ve daha iyi tedavi etmeyi başarabiliyorlar. Hastalıklar tedavi edilebilir risk altında olanlar daha dikkatli olursa tablo tam oluşmadan başvurduklarında daha kolay tedavi olurlar. Hastalık tekrarı için risk faktörleri:

Ailede başka bireylerde hastalık varlığı
Daha önceki hastalığın uzun sürmesi (2 yıl ve üzeri) ve zor tedavi edilmiş olması.
Daha önce birden fazla kez hastalık geçirmiş olmak.
Hastalık tekrarlamasını önlemenin en iyi yolu önceki atağı iyi tedavi etmektir. Bu yüzden tedavinizi kesmeden önce mutlaka hekiminize danışın.

Hazan Mevsimi

Yaklaşan sonbahar hangimizi hüzünlendirmez ki? Düşen sarı yapraklar çoğunlukla insanın içindeki hüzün duygusunun harekete geçirir . İnsanlar hayatlarında da benzer Sonbaharları yaşarlar. Şarkı sözlerinde de sonbaharın hüzün verici özelliği hep dile getirilmiştir.

Yalnız şarkı sözlerinde değil bilimsel araştırmalarda sonbahar ve ilk baharda Depresyon ve Mani gibi ruhsal rahatsızlıkların arttığını ortaya koymuştur. Özellikle çökkün duygulanım(Yani mutsuz ümitsiz ve halsiz hissetme), iş güç yapma isteğimizde azalma sabahları yataktan kalkmak istememe, iştahsızlık, keyifsizlik, yorgunluk hissi, cinsel isteksizlik, bazen hayatı yaşamaya değmez bulma hemen herkesin az çok hissettiği şeylerdir.
Bu duygular hazan mevsiminde (Sonbaharda) kabarır.

Bir çok insan bunu hisseder ama az bir kısmımızın günlük yaşamını etkiler. Eğer günlük yaşantımızı bu duygular etkilemeye başlamışsa, işimizi yapamıyorsak her zamankinden çabuk sinirlenip etrafımızı kırıyorsak ve 2 haftadır bu durum değişmemişse giderek de artıyorsa hazan mevsimi hüzne gebedir denebilir. Bu durum önceki yıllarda da olmuşsa bu yıl daha dikkatli olmalısınız.

Bu sonbahar umarım 1999 yılı sonbaharında milletçe yaşadığımız felaketleri unutturur. Sonbaharla birlikte eskiden psikiyatrik sorunu olanlar biraz daha gerildiler. Bazılarınınsa eski rahatsızlıkları nüksetti. Yapılması gereken tedavisi devam eden hastaların kesinlikle aksatmamaları. Belirtileri nüksedenlerin de doktorları ile bir an önce irtibata geçmeleri gerekir.

Mani

Depresyon en çok bilinen duygudurum bozukluğudur. Ancak yaşanılan çökkünlüğün zıttı bir şekilde duygulanımın taşkın bir hal aldığı bir psikiyatrik rahatsızlık vardır ki ona da mani diyoruz. Mani halk arasında pek bilinmeyen bir hastalıktır. Yaşam boyu görülme sıklığı % 1'dir. Yani 100 kişide bir kişide görülür. Oysa bu oran depresyon için %3-5 tir.

Çok iyi bilinmediği içinde bu sorun bazen kişinin kendisine ve bazen de çevresine zarar vermesine yol açabilir. Bu nedenle iyi tanınmalı ve tedavisi ihmal edilmemelidir. Genel özelliği hastanın günlük işlevselliğinde belirgin bozulmaya sebep olan ve hastanın muhakeme yetisini bozan inatçı biçimde yükselmiş, kabarmış veya aşırı uyarılmışlık hali ile giden bir duygudurum bozukluğudur. Bu aşırı uyarılmış ve taşkın halin en az bir hafta sürmesi bu hastalığın tanısını koymak için gereklidir. Ancak bazen mizaç o kadar yükselmiş olur ki 1-2 günlük bir süre bile hastalığın tanısını koymak için yeterli olabilir.

Bu duygudurum bozukluğu sırasında aşağıdakilerden en az 3 ünün varlığı gereklidir.

1. Kendine güvende abartılı ve aşırı bir artma olması. En güçlü benim benim her şeye gücüm yeter. (Bazen peygamber ya da tanrı olduğunu bile iddia edenler olabilir.)

2. Uyku gereksiniminde azalma ( Mesela sadece 2-3 saatlik bir uyku ile günlerce idare etme ve dinlenmiş hissetme halinin varlığı)

3. Her zamankinden daha konuşkan olma ya da etrafındakileri konuşmaya tutma hali.

4. Fikirle öylesine hızlı değişir ki zihnindeki u uçuşmayı konuşma hızı yakalayamaz ve daldan dala atlama olur.

5. Dikkatte aşırı bir dağınıklık olur ve basit ayrıntılar bile dikkatini dağıtabilir.

6. Motor faaliyetlerde aşırı bir artma vardır. Yaptığı işin amacına yönelik davranışlar ve hareketler artar.

7. Kötü sonuç verme ihtimali, yüksek zevk veren etkinliklere aşırı katılma (sonucunu hesap etmeden ani kararlar verip uygulamaya koyma gibi).

Bu rahatsızlık uzun süre psikiyatrik tedavi gerektiren ve tekrarlama ihtimali olan bir rahatsızlıktır. Ve zaman zaman depresyonla seyreden dönmeler de görülebilir. İlaç tedavisine iyi cevap veren bir rahatsızlıktır.

Sıkıntı Hissi

Sıkıntı insanlık tarih kadar eski bir histir. Bu his, hissedeni tarafından çoğunlukla iç sıkıntısı huzursuzluk, gerginlik, daralma şeklinde ifade edilir. Bu hisle hepimiz günlük hayatımızda tanışırız. Ancak gelip geçici olduğunda pek etkilenmeyi. Bazen sıkıntılarımız öylesine yoğunlaşır ki işimizi gücümüzü yapmamıza mani olacak bir hal bile alabilir. Sürekli gergin ve tedirgin olduğunuzu düşünün; Hayattan zevk almanız azalır, dikkatinizi toparlayamazsınız, işe gitmeyi canınız istemez eskiden zevk alarak yaptığınız bir çok işi artık boş ve anlamsız bulursunuz.

Sıkıntının bariz ve yaşadığınız durumla uyumlu bir nedeni varsa bu doğal bir duygu yansıması olarak değerlendirilebilir. Ancak eğer bu anlamda bir sebep yokken siz kendinizi sıkıntılı ve gergin hissediyorsanız bunu biraz incelemek gerekir.

Burada hemen şu soru akla geliyor sıkıntının normali var mıdır? Evet her insanın hayatında hastalık olmadan yaşadığı normal bir sıkıntı vardır. Ciddi kayıplar (para, sevilen birinin kaybı vs gibi) bir süre için kaybın kişi için anlamı oranında sıkıntıya sebep olabilirler. Ancak bu süre işimizi gücümüzü engelleyecek boyuta ulaşmışsa, sosyal ilişkilerimizi bozuyorsa artık eskiye kıyasla asabi olmaya başlamışsak sınırlar aşılmış normalin ötesine geçilmiş olur.

En çok da depresyonda bu durumu yaşarız. Depresyonun en önde gelen belirtisi zaten duygu duruma hakim ola sıkıntı ve isteksizlik halidir. Sözün özü sıkıntınız 2 haftadan daha uzun bir süredir devam ediyorsa; sosyal mesleki ve aile yaşantınıza negatif yansımaları varsa sıkıntının normal sınırı aşılmaya başlanıyor emektir. Dikkatli olmalısınız.

Işık Tedavisi

Depresyon çağımızın ruh hastalıklarının vebası gibi değerlendirilmektedir. Yaygınlığı ve tedavisinin başka psikiyatrik rahatsızlıklara oranla yüz güldürücü olması dikkatlerin hep üzerinde toplamasına neden olmuştur. Ve bu arada hekimler tedavi için hep yeni arayışlar içerisinde bulunmuşlardır.

Tedavi için yapılan araştırmalar öncelikle depresyonun nedenine yönelik araştırmaların artmasına neden olmuştur. Yapılan beyin araştırmaları rahatsızlığın kaynağına yönelik bir çok farklı durumu tespit etmiş olmakla birlikte beyinde bulunan bir merkezin (corpus pineale) güneş ışığıyla uyarılması neticesinde beynin daha aktif ve canlı uyarı olduğu keşfedilmiş. Bu buluş özellikle kuzey ülkelerinde kış aylarında havanın kapalı olduğu zamanların çok fazla olması nedeniyle gün ışığından oldukça az faydalandığı tespit edilmiştir.

Bu durum güneş ışığının suni olarak verilmesi ile tedavide fayda sağlanabileceği tezinin öne sürülmesine neden olmuş ve denemişlerdir. Bir süre sonra hakikaten faydalı neticeler alınmış insanlar daha az depresif bulunmuştur. Ancak yinede bu tedavi yeterince faydalı bulunmamıştır. Başka tedavi yöntemleri araştırılmaya devam edilmiştir.

Bir süre önce gazetelerde gördükleri bir haber neticesinde depresyonlarını bu ampullerden çıkan ışıkla tedavi ettirmek istediğini söyleyen bir grup hastam oldu. Şunu hatırlatmakta fayda var. Bu ışık ne kadar iyi taklit edilirse edilsin güneş ışığının kalitesini asla yakalayamaz. Ve kaldı ki Türkiye en az güneş alan bölgesi olan Doğu Karadeniz bölgesi dikkate alındığında bile böyle bir tedaviye ihtiyaç göstermemektedir. Çünkü Türk insanı güneşten faydalanmak adına coğrafi olarak çok şanslı bir noktada yaşamaktadır. Bu anlamda ışık tedavisini dışlarken hatırlatma fayda var şu an depresyon için en etkili tedavi metodu ilaç ve psikoterapinin birlikte uygulanmasıdır.