psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
psikanalitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikanalitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2008 Pazar

FREUD KURAMI NE KADAR HAKLI?

FREUD KURAMI NE KADAR HAKLI?

Psikanaliz, Freud’un oluşturduğu, ruhsal fenomenlere analitik ve dinamik yaklaşımı öngören kuramdır. Ruhsal işleyişi yeni bir bakışla ele alır ve ruhsal bozuklukların tedavisinde kullanılır.

Eysenck gibi eleştirmenler, psikanalizi, bilimsel olmadığı nedeniyle reddederler. Zaman zaman Home gibi bir psikanalist de psikanalizin bilim değil, Humanity (beşeri bilim) olduğunu savunur.

Psikanalizin bir bilim olup olmadığı tartışması, bilimin tanımına göre değişmektedir. Eğer bilim için deney ve ölçmeden kaynaklanan bilgi temel alınırsa, psikanaliz bir bilim değildir. Eğer psikanalizin olaylar arasında nedensellik bağları kurma üzerinde yoğunlaştığı dikkate alınırsa, bilimdir.

Freud’un “Totem ve Tabu” başlıklı kitabında geliştirdiği kurgu, sembolik anlamları dışında, gerçekçi kabul edilemez. Ancak, bu kurgu, hayran olunacak bir gözlem, saygı duyulacak bir zeka ve cesaret ürünüdür. İlk başta ilkel göçebe aşiretin başında, kıskanç bir baba bulunuyordu. Baba, gruptaki bütün dişileri kontrol edebilirdi ve cinsel olarak elinin altında tutardı. Oğullar büyüyünce, baba onları aşiretin dışına attı; çünkü babanın eli altındaki kadınlara yaklaşmaya başlamışlardı. Sonra oğullar birleşti ve babalarını öldürdüler ve onu yediler. Daha sonra da, böyle korkunç bir iş yaptıkları için kendilerini suçlu hissettiler ve bunun sonucunda bir totem hayvanı öldürmeyi tabu haline getirdiler. Tabii ki bu totem, babalarını temsil ediyordu. Totem oluşturma, onların ilk suçluluk duygusunu biraz olsun dindirdi. Ancak kardeşler, aynen eskiden babalarının rakibi oldukları gibi, şimdi de birbirlerine rakip olmuşlardı. Babanın ortadan kalkışıyla, bu defa aile içi cinsel birleşmeler başladı ve bunun sonucu doğan çocuklarda ardarda sakatlıklar baş gösterdi. Bu sorunu çözmek için ikinci bir tabu yarattılar. Aşiretin içinde çiftleşme yasağı ya da tabusu. Bu noktadan sonra sadece diğer aşiretlere mensup olanlarla eşleşmeleri uygun görüldü. İşte Freud’un Totem ve Tabu adlı yapıtında ölümsüzleştirdiği spekülasyon ya da senaryo.

Bugün bile, bazı ortamlarda Freud kültleşmiş gibidir. Hakkında yazılan yazılar, kitaplar, tartışmalar, onu XX. yüzyılın en büyük bilimcilerinden biri yapmıştır. En radikal Freud karşıtları bile, her keresinde Freud’dan söz etmek zorunda kalırlar. Ama Freud kuramı hakkında ciddi eleştiriler de vardır.

Aslında bir depresyon ilacı olan Prozac, adının yayılmasıyla “Prozac Toplumu” söylemini ortaya koymuştur. Tedavi ilaçla kolay olduğuna göre, yıllarca sürecek psikoterapi seanslarına gerek kalmış mıdır? Karşı argümanlar da hazırdır; psikoterapi yerine ilaç tedavisini önerenler, sigorta şirketleridir; çünkü onlar sonuçta ticarî kurumlardır ve amaçları para kazanmaktır. Ayrıca ilaçlar hastalığı tedavi etmez, sadece üstünü örter.

Jonathan Lear, hiçbir düşünürün, yaratıcılığı ve hayal gücünü Freud’dan daha demokratik olarak görmediğini söyler. Freud’dan sonra yaratıcılık, artık tanrısal ilham alanların ya da birkaç çok iyi şairin tekelinde olmaktan çıkmıştır. Psikanalitik açıdan herkes şair gibidir; herkes rüyasında metaforlar kullanır ve herkes yaşam sürecinde sembolik anlamlar yaratır.

Bilimsellik ve kullanılabilirlik açısından Feist’in sözlerine kulak verelim:

1/ Determinizm mi, Özgür Seçim mi?

Freud’un insan doğasına yaklaşımı, deterministtir çünkü davranışların, şu anki amaçlardan ziyade geçmiş olaylar tarafından şekillendirildiğine inanır. Şimdiki davranışlarımız üstünde hiç kontrolümüz yoktur ya da çok az kontrolümüz vardır. Çünkü insanlar, yok edici memnuniyet için sömüren vahşi yaratıklardır. Davranışlarımız, şu anki bilincimizin ötesine geçen bilinçdışı isteklerimizle şekillenir.



2/ Nedensellik mi, Teleoloji mi?

Teleoloji (ereksellik), başlangıçtan belli bir sonuca yönelme amacıyla varolma durumudur. Freud inanıyordu ki davranışımız geleceğe ilişkin amaçlarımızla değil geçmiş nedenlerle şekillenir. Biz kendi belirlediğimiz bir amaca doğru hareket etmekte değiliz aksine çaresizce Eros ve ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmanın içine sıkışmışızdır.

3/ Bilinç mi, Bilinçdışı mı?

Freud’un psikolojisi bilinçdışı motivasyonun tarafını tutar. Freud inanırdı ki dil sürçmelerinden dinsel tecrübelere kadar her şey cinsel ya da saldırgan içgüdülerimizi tatmin etme arzusundan kaynaklanır. Davranışlarımızdan haberdarızdır fakat bu davranışların altında yatan motivasyonlar bilinçaltımızda gizlidir ve böylece motivasyonlarımız çoğu zaman gerçekte bizim olduklarını düşündüğümüz şeyler değildir.

4/ Biyoloji mi, Kültür mü?

Tıp eğitimi almış biri olarak Freud, insan kişiliğini biyolojik bir bakış açısından görme eğilimindeydi. Sık sık prehistorik sosyal ünitelerin sonuçlarından ve ardıllarından bahsetse de argümanının temelinde yatan bu erken toplumlardaki gelenek ve göreneklerin evrim yoluyla şu anki biyolojik gelişimimizi etkilediğidir. Bilinçdışı, fantezi ve anksiyetelerimizin çoğunun kaynağı sosyal değil biyolojiktir. Başka deyişle söylersek, hangi toplumda yaşarsan yaşa, bilinçdışı dürtülerimiz aynıdır; cinsellik ve saldırganlık.

5/ Eşsizlik, (biriciklik) mi, Benzerlik mi?

Bu konuda psikanalitik teori, orta yolu seçer. Evrimsel geçmişimiz, insanlar arasında büyük benzerliklere neden olur. Fakat bir yandan da bireysel tecrübelerimiz, özellikle erken çocuklukta yer alan tecrübelerimiz, bizi biricik bir biçimde şekillendirir ve kişilikler arası farklılığa neden olur.

Sonuçta, Feist’e göre, Freud kendini temelde bir bilim insanı olarak görse de, onun teorilerini oluşturan metotlar bugün kendi zamanına özgü, yani evrensel olarak açıklanmamış, demode kalmıştır ve bilimsel değildir. Deneysel araştırmaya değil, öznel gözlemlere dayanır. Freud, bu gözlemleri kendisi hakkında ve klinik hastaları hakkında yapmıştır. Bu hastalar, insanlığın tümünü temsil etmez. Çoğunlukla orta ve üst sınıflardan gelmiş olanlardır ve bu sınıfları temsil ederler.

Freud’u eleştiren bilim adamları arasında Marie Balmary, Hannah Lerman, Jeffey Masson, ve Paul Vitz anılmalıdır. Bu bilim insanları, Freud’u erkek egemen bir teori yarattığı için de eleştirirler ve Freud’un, kişisel eğilim, tecrübe ve görüşlerinden doğan taraflılığının teorilerine damgasını vurduğunu düşünürler. Freud’un bilimsel olmadığını belirtirler ve kendi bilinçdışı arzularından etkilendiğini varsayarlar.

Feist, bu arada Freud’un teorisinin ne kadar kullanılabilir ve yararlı olduğunu birtakım standartlar kullanarak saptamaya çalışır:

I. Psikanaliz, birtakım bilgileri, anlam taşıyan bir çerçeveye oturtmak üzere organize edebilir mi?

Freud’un kişilik teorisi, gözlemleri organize edebilme yeteneği ile dikkati çeker. Bir insanın davranışı ile ilgili hemen her şey mantıklı bir şekilde psikanalitik bir çerçeveye oturtulabilir. Fakat bu çerçeve, o kadar gevşek ve o kadar nereye çeksen oraya giden bir çerçevedir ki görünüşte birbiri ile çelişen pek çok veri bu çerçevenin sınırları içinde aynı anda varolabilir.

Yine de psikanaliz yararlı bir teoridir çünkü bilgileri düzenler ve davranışların nedenini açıklar. En şaşırtıcı “niçin” sorularına bile, psikanaliz, diğer kişilik kuramlarından daha tatmin edici cevaplar verebilir. Kimse Freud’un yanıtlarını kabul etmek zorunda değildir. Fakat bu yanıtlar, Freud’un temel varsayımlarının mantıksal uzantılarıdır. Psikanaliz, “niye ödipus kompleksi böyle gelişir?” ya da “niye latans dönemi vardır?” gibi zorlayıcı sorulara bile mantıklı yanıtlar sunabilir.

II. Tarif edilebilir bir araştırma ve test edilebilir bir hipotez sunar mı?

Bu standarda göre de Freud’un teorisi yüksek puan alır fakat aynı zamanda özellikle test edilebilir hipotezler konusunda pek çok sorun ortaya çıkar. Bu problemler, doğrudan gözlem sınırlarının ötesinde kalan hipotetik kavramlar geliştiren, bilinçdışının varlığını öne süren bütün psikolojik teorilerde de vardır. İd, ego ve süperego gibi kavramlar ya da bilinçdışı, sadece bir varsayımdır ve doğrudan doğrulanamaz.

III. Günlük hayatta karşımıza çıkan problemlerin çözümü için rehberlik yapar mı?

Psikanaliz, kapsamlı olduğundan ve geniş bir yelpazede gözlemi düzenleme yetisine sahip olduğundan, uygulayanlar için genelde kullanışlı bir teoridir. Örneğin, psikanalitik oryantasyonlu bir terapist, günlük sorunlara çözüm bulurken, Freudçu teorinin sunduğu özgün ve kapsamlı rehberlikten faydalanabilir.

Psikoterapi, bu kriter karşısında da yüksek not alır: Bir bakıma, bilimsellik ile uygulanabilirlik ve yararlılık aynı şey değildir

IV. Kendi içinde tutarlılık var mıdır?

Teori genel olarak kendi içinde tutarlıdır fakat bilimsel terimler, bilimsel bir dikkatle kullanılmamıştır. Freud, 40 yılı aşkın bir süre boyunca yazmıştır ve bu süre içinde bazı kavramların anlamını kendisi değiştirmiştir. Bu terimleri işlevsel olarak tanımlamamıştır. Yani özgün işlevler ve davranışlar açısından açıklamamıştır. Araştırmacılar, psikanalitik terimleri kendileri tam olarak tanımlamalıdırlar fakat bu da kaosa neden olur çünkü her araştırmacı aynı terimi farklı şekilde tanımlar.



SONUÇ

Biyolojik psikiyatri, bugün ruhsal bozuklukların tedavisinde çok önemli düzeye ulaşmış, etkinliği kanıtlanmış ilaçlar geliştirmiştir. Gene de ilaç etkinliği araştırmaları, psikoterapi ile birlikte uygulandığında etkinliğin ikiye katlandığını göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, biyolojik ve dinamik psikiyatri birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

19 Şubat 2008 Salı

PSİKANALİZ VE TARİH

Bugünkü konuşmayı ben şu konuya ayırdım: Psikanalizden ben ne anlıyorum ve tarih denen şeyden ne anlıyorum? Bir de o iki konuyu açmaya ayırdım ama ona girmeden önce bu, psikanaliz ve tarihsel maddeciliği bir arada düşünmek denen hikaye hakkında bir iki genel şey söylemek istiyorum. Bu elbetteki ilk önce benim aklıma gelmiş birşey değil. Freud'un, öğrencileri, doğrudan doğruya kendi psikanalizinden geçmiş insanlar arasında, zamanın sosyal demokrat ve Marxist hareketlerine katılmış çeşitli kişiler vardı. Bunların içinde Bernheim, en radikal Marxist olarak bilinirdi; Sandor Ferenczi'nin kısa ömürlü Macar Sosyalist Cumhuriyeti sırasında görev aldığı söylenir; Adler, sosyal demokrat partinin reformist kanadında önemli bir rol almıştır; Wilhelm Reich, doğrudan doğruya komünist partiye üye olarak Freud'un onu psikanalitik görüşler ve cinsel özgürleşme politikası çerçevesinde yorumlayarak ve bunu işçi sınıfının cinsel özgürleşme taleplerini olduğu kadar doğum kontrolüyle ilgili politikalarıyla da birleştirecek bir harekete dönüştürmeye çalışmıştı.

Daha sonra bir şekilde 1910'lar boyunca yükselen devrim dalgasının niye bir devrimle sonuçlanmadığı, işçi sınıfının, Marxist teorinin öngördüğü şekilde niçin davranmamış olduğunu burada hangi öznel sahiplerin nesnel olarak işçi sınıfından Marxizme göre beklenmesi gereken devrimci tarzı göstermemesine yolaçtığını açıklamaya çalışmak üzerine önce belki Adorno ama hızla hemen ardından Erich Fromm, psikanalizm ve Marxizm arasında bir tür köprü kurmaya çalışmıştı.

Herbert Marcuse, çok daha ileriki yıllarda 1960'lar üzerine bir tür teorizasyon geliştirirken, özellikle "Eros ve Uygarlık" kitabında yine benzer bir köprünün yollarını denemiştir. Marcuse ile iletişim halinde olan ve kitabı yeni Türkçe'ye çevrilmiş olan Norman Brown'ın çalışmalarını da bu bağlamda sayabiliriz. Dolayısıyla bir tarihi olan bir diyalog çabasından bahsediyoruz. Ben yine de kendimi bu tarihten biraz sıyırmaya çalışarak konuşmaya çalışacağım.

Bu tarihin ayırd edici özelliği, çok kitabi bir tarih olması. Şöyle ki özellikle bu saydığım isimlerin arasında Reich dışında hemen hepsi psikanalizi Freud'un ve diğer analistlerin yapıtlarından öğrenip bunu belli bir metaforik şekilde toplumsal olana uygulamaya çalışmışlardır. Yani bir şekilde iki teorinin ortak temellerini görüp iki teoriyle birden çalışma gibi bir çalışmaya hiçbirinin girmediği düşünülebilir; dolayısıyla hiçbirinin eserlerinde mesela klinik gözleme hiçbir zaman yer verilmez, tabi Marcuse'unkini tipik örnek olarak ele alacak olursak. Bastırma ve uygarlık arasında Freud'un çok hızlı ve net ilişkiler; uygarlığın varolabilmesi için yoğun bir bastırmanın iş görmesi gerekir; Freud bunun arkasında binlerce klinik gözlem bulundurarak yazıyordu. Marcuse burada bir fazladan bastırma gibi hiçbir klinik gözleme dayanmayan, yalnızca kapitalizmin insanları mutsuz etme potansiyelinden hareketle, yani sokaktaki gözlemlerinden hareketle türettiği, “medeniyeti mümkün kılacak kadar bastırmaya okey ama bu kapitalizm, fazladan bir bastırma sunduğu için kötüdür” gibi bir devrimci iddia ile ortaya çıktı. Ama bu fazladan bastırma, bir analisti tatmin edecek şekilde nedir gibi bir soru sorulduğunda, yani nerede görüyorsun gibi bir soru sorulduğunda, Marcuse'te bunun cevabını bulmaya imkan yoktur.

Kendimi bu tarihten uzaklaştırırken, bu seminerin genel düzeni hakkında bir şey söyleyeceğim. Aslında bu ilk altı yedi seminer boyunca tarih konuşmaktan kaçınacağım. Tam da şundan kaçınmak için: bu gelenek boyunca kurulmuş sürekliliğin psikanalizin kavramlarını kitabi veriler olarak değerlendirme tuzağına düşmemek için. Bu ilk altı yedi hafta boyunca doğrudan doğruya psikanalizin bir takım temel kurallarını atölyeden türetmeye çalışacağım. Süperego kavramına bizim niye ihtiyacımız var? Nerede görüyoruz? Gündelik dilde kullandığımız vicdan kavramıyla ilişkisi ne? Bir analitik görüşme ortamında ne tür olgular bizde süperego diye bir aktörden, bir organdan, bir ruhsal failden bahsetme gereği hissettiriyor? Yüceltme dediğimiz kavram medeniyetin esasını oluşturan, ne zaman yüceltirken görüyoruz birini? Ne oluyor da karşımızda onu biz yüceltme diye tarif etme gereğini duyuyoruz?

Dolayısıyla bu ilk altı yedi haftayı, psikanalizin ABCsini kurma ile ve bunu kitabi olmayan bir tarzda anlatmaya çalışacağım. Yani bir şekilde klinik malzeme ile bağlantılı olarak sunmaya çalışacağım. Bu, girizgahtı.

Şimdi ana konuya geçelim: Psikanaliz ve Tarih. Ben psikanalizden ne anlıyorum? Şimdiye kadar psikanalizi çok saydam ve aşikar bir kelimeymişçesine kullandık. Bir kere en büyük hatayı onu böyle kullanmakla yapmış olduk çünkü bu kavramı hangi bağlamda kullandığımıza bağlı olarak çeşitli şekillerde belki bir yadırgatıcılık tonu içerdiğini düşünerek kullanmamız gerekiyor. Bu bağlamları teker teker ele alacağım. Özellikle de iki önemli bağlam üzerinde duracağım ama bir yanıyla hangi bağlamda konuşursak konuşalım psikanaliz tuhaf bir şeydir. Öncelikle bu tuhaflığın kaydedilmesi gerekir. Neden tuhaf birşeydir? Yakın zamana kadar, insan bilgisinin alabileceği biçim hakkında çok yaygın ve artık sadece felsefi görüş, epistemolojik değil, bayağı gündelik hayata içkin olarak insan bilgisinin alabileceği iki temel biçim ayırd ediliyor. Bu iki temel biçimin sistematize edilmesi 17. Yüzyıla dayanan bir şey ve iki ayrı bilgi türünü mümkün kılan, dünyada iki ayrı türden şey olmasıdır. Bunlardan biri şu karşımızda gördüğümüz bardak, masa, bitki gibi uzayda yer kaplayan, mekanik yasalara göre hareket eden, zaman içinde atomlardan oluştuğunu öğrenmiş olduğumuz, fizik, kimya yasalarının açıklamaya çalıştığı şeyler toplamı. Ama diğer yandan bir başka şeyler toplamı da var ki o da bizler gibi şeyler. Yani ayırd edici özelliği düşünmek olan, diğer bütün yaratıklardan düşünme yeteneği ile ve diğer, uzayda yer kaplayan şeylerin hareketlerini tayin eden yasaları formüle etme yeteneği ile donanmış, konuşan, düşünen, duyan, tutkular sahibi olan varlıklar toplamı. Tabi burada bu ayrımın temelinde bir dizi felsefi problem var. Bir tekil şahıs, ne zaman, karşısında gördüğü bir, uzayda yer kaplayan şeyin kendisi gibi olduğunu anlar? Başkalarının da birer ben olduğunu nasıl anlayabilir...vs. gibi bir dizi problem var ama bir şekilde bir başka insanı anlamakla, bir atomun davranışlarını açıklamaya çalışmanın birbirinden köklü biçimde farklı iki ayrı bilgi faaliyeti olduğu anlayışı, 17-20 yüzyıl arasında giderek kültürün değişik kurumları arasında yerleşiklik kazandı. Bu doğrudan 19.yüzyıl üniversitelerinin örgütlenmesine yansıtıldı; doğal bilimler ve beşeri bilimler. Doğal bilimlerde egemen olan açıklamadır, son kertede her şeyin matematiksel formüllere indirgenmesi hedeflenir. Dolayısıyla günlük terimlerden mümkün olduğu kadar hızla kaçılır. Gündelik terimler olsa olsa mecazi olarak kullanılır ve her zamanki bu gündelik terimlerin, matematik terimler halinde karşılığı bulunmuş olur; ancak o zaman bilimsellik hüviyeti kazanır doğal bilimlerde dile getirilmiş herhangi bir önerme.

Diğer yandan, bir tarihsel metni okumak, bir kültürü anlamak, M.Ö. 3000'den kalmış bir yazıtı anlamak, yabancı dilde yazılmış bir şiiri tercüme etmeye çalışmak; bütün bunlar, anlama çabasına giren kişinin bir ölçüde kendisini karşısındakinin yerine koymasını gerektirir ve karşısındakinin de kendisi gibi bir varlık olduğunu ve ortak bazı deneyimler paylaştıklarının fark edilmesini ve bu temelden bir sistematizasyona gidilmesini gerektirir. Ve buradan, 19.yüzyılın büyük ikiliğine geliyoruz; bir yandan doğal bilimler-ruhani bilimler ve bütün bir bilgi üretimi yüzyıllar boyunca bu iki büyük kanal aracılığı ile sürdü.

Psikanalize baktığımız zaman, nereye koyacağız psikanalizi? Psikanalizi eleştirenlerin de savunanların da hep ilk dikkatini çeken özelliği, bu iki sınıflama içerisinde kendisine yer bulamamasıdır psikanalizin. Çünkü bir yanıyla basbayağı nedensel açıklamalar geliştirme iddiasındadır.

Bu nedensel açıklamaların çok karikatürize biçimlerini de düşünebiliriz. Tuvalet terbiyesine çok erken başlar, çok disipline giderseniz, çocuk ilerde aşırı cimri, aşırı titiz, obssesif bir karakter olacaktır. Doğrudan doğruya bir neden sonuç ilişkisi atfediyorsunuz. Tuvalet terbiyesine ayrılmış zaman ve disiplini kuantifiye etmek de mümkündür. Şöyle de diyebiliriz: x birim tuvalet terbiyesi, y birim kabızlık gibi bir matematik denkleme dönüştürecek kadar karikatürize edebilecek bir açıklayıcı olma iddiası vardır. Ve üstelik Freud'un kendi dili bu doğal bilimlerin dilini kullanmaya çok yatkındır. Zaman zaman enerji kavramını kullanmaktan hiç vazgeçmemiştir Freud. Bir ruhsal enerjiyi doğrudan doğruya bir fiziksel enerji paralelinden hareketle düşünmüştür. Miktarı sabit olan, iş gören, ketlendiğinde başka bir yerden çıkan hidrolik modeller kurmuştur. Ama diğer yandan baktığımızda, anlamaya, eşduyuma, empatiye dayalı bir disiplin olduğundan, doğrudan doğruya öznenin kendi anlamlar dünyasını ortaya çıkarmaya yönelik bir disiplin olduğundan da kuşku duyulamaz. Ne biri ne öteki; hem biri hem öteki olma iddiası ile vardır psikanaliz. Bilimsellik iddiasından hiçbir zaman vazgeçmez. Bir genel insan doğası ve deminki tartışmaya dönecek olursak, tarih aşırı olan, tarihe de uygulamanıza imkan veren bir genel geçerlik iddiası ile diğer yandan verilerin son derece tikel ve o kadar tikel ki bir üçüncü şahıs tarafından gözlenemeyecek verilerdir. Çünkü klinik gözlemi bir üçüncü göremez, ancak ikili ilişkide ortaya çıkan veriler üzerine kuruludur psikanaliz. Dolayısıyla tuvalet terbiyesi ile ilgili o denklem kurulamaz. Çünkü o ikili ilişki içinde nasıl yaşandığına bağlıdır. Dolayısıyla mevcut bilgi kategorilerimiz içinde sınıflandırılması çok güç bir bilgi iddiasında bulunmaktadır psikanaliz.

Psikanalizin içinden veya üzerine düşünmeye başlamak diğer başka bilgi sistemlerini düşünmek için geçerli olan kategorilerimizin bu alanda geçerli olmadığını kabullenmek durumunu kabullenmektir. Peki niye böyle bir ayrıcalığı tanıyalım böyle bir düşünce sistematiğine diye elbette sorulmalı. Benim en sevdiğim cevap bu soruya, Lacan'ı çok iyi yorumlayanlardan biri olduğunu düşündüğüm La Branche diye birinin verdiği, "çünkü insanoğlunun kendini içinde bulduğu durum zaten budur yani bir madde parçası olarak vardır ve onu anlamlandırmak durumundadır”. Bu anlama ve açıklama arasındaki gerilim zaten hayatı yapan şeydir. Yani herkes psikanalist olduğu için bir anlamda, psikanalize ihtiyacımız var. Herkes bu gövde ile bu hayatın içine doğmuş olmakla bir anlam bulmaya çalıştığı içindir ki ve bu gerilim son kertede belki de yatıştırılamayacak bir gerilim olduğu içindir ki psikanaliz diye bir disipline ihtiyacımız var. Niye 19.yüzyıl sonu, 20. Yüzyıl başında çıktığı noktasına sonra uzun uzun değiniriz ama kestirmeden cevap; bu gerilimi anlamlandırmaya çalışan tarih boyunca çeşitli pratik ve bilgi sistemleri olagelmiştir. Ne zaman ki bu sistemlerin hepsi çökmeye başladı, bunların içine milliyetçilik dahil olmak üzere ulusal devletin sağladığı sistemler de çökmeye başladı, o zaman iş başa düştü; insanlar bu işi kendi kendilerine yapmaya kalkıştılar ve psikanalizi icad edecek bir yahudi buldular.

Dolayısıyla en genel bağlamda psikanaliz niye yadırgatıcı bir isimdir sorusunun cevabı, ancak neden psikanaliz sorusunun hangi bağlamda sorulduğunun önemli olduğunu söylemiştim. Bana iki önemli bağlam varmış gibi geliyor ve bugün burada böyle bir toplantıda konuşurken özellikle hatırlanması gereken bir önemli bağlam varmış gibi geliyor. Biri, çok genel anlamda kültür bağlamı, yani bir tür entellektüellik, lafazanlık, kahve sohbetleri de dahil bunun içine, Freudien dil sürçmesi diye geçen laflar da dahil, bir şekilde, içinde yaşadığımız entellektüel ortamın giderek artan bir şekilde kaçınılmaz bir bileşeni, tarihimizin bir parçası olarak neden psikanaliz deyip burada bir tavır almak söz konusu olabilir. Ama kültür bağlamında sorulduğunda o zaman akla şöyle tavır alışlar geliyor: bilinçdışının varlığına inanıp inanmamak. Cinselliğin, Freud'un atfettiği kadar geniş bir belirleyiciliği olup olmadığına inanmamak, çocukların duyduğu kimi hazların cinsel diye nitelenip nitelenmeyeceğini düşünüp düşünmemek. En genelinde, psikanalizi anlama ile yorum ile açıklamayı birleştiren bir disiplin olduğuna inanıp inanmamak.

Bu iki bağlamda da ihmal edilen bir yan var gibi geliyor. Bu konunun benim okuduğum en iyi temsilcisi, psikanalize meslek dışından yaklaşıp, hakkında belki de en iyi kitabı yazmış olan kişi Paul Ricoure'dür. Burada sürekli olarak es geçilen şey, psikanalitik bilginin merkezinde yatan belki en önemli kavramdır ve Ricoure'ün nasıl olup da o kitabı gönül rahatlığıyla yazabilmiş olduğunu ben hala anlamış değilim. Çok iyi bir kitap olmasına rağmen kendi analizden geçmedi. Sonuç olarak psikanalizin bütün kavramları son kertede kaynaklarını ne çocukların gözlenmesinde bulurlar, ne edebiyat eleştirilerinde bulurlar, ne de sinema eleştirilerinde bulurlar; bizim bütün verilerimizin tabanı, aktarım ilişkisinde ortaya çıkan şeylerdir. Bir ilişkinin tanımıdır aslında psikanalizi diğer bütün veri tarzlarından ayırd eden. Bir ilişkiye gösterilen belli bir okuma tarzı, o ilişkinin gelgitini okuma çabalarının bir sonucu olarak bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Burada Saffet Murat Tura’nın ilginç bir iddiası var onu nakledeyim: "Rüyaların yorumuna genellikle psikanalizin ilk ciddi teorik kitabı diye bakılır. Ve o kitapta büyük ölçüde doğrudan doğruya kendi kendine yaptığı analizin bir sonucudur. Bugün bence hiçbir psikanalistin katılamayacağı bir iddiadır insanın kendi kendini analiz edebileceği. Karen Horney gibi bir kişi var bunun yapılabileceğini iddia eden ama şimdi birazdan psikanalizden ne anladığımı daha açık seçik tanımlayacağım ama psikanalitik görüşler ailesine giren hiç kimsenin buna katılmayacağını düşünüyorum ve Freud'un geliştirdiği haliyle psikanalizin tam da özellikle rüyaların yorumunu geliştirdiği halindeki psikanalitik görüşün bu transferans ilişkisinin eksikliğinden ötürü zarar gördüğünü; ve ancak daha sonraki metinlerde, yani transferans ilişkisi bütün teorinin merkezine oturduğunda ancak, kendi kendini toparlayabildiğini iddia eder.

Şimdi nedir peki o zaman kültürel araştırmalarda hep göz ardı edilen ve bir yorumlama tekniğine indirgenen? Bu aktarım ilişkisinin ayırd edici özelliği. Bu konuda söyleyeceklerim biraz tartışma kışkırtıcı olacak. Bir analitik ilişki, ikili olmayan bir ilişkidir. Daha doğrusu hiçbir ilişkinin ikili bir ilişki olmadığını hiç değilse bir tarafın bilincinde olduğu bir ilişkidir. Daima bir üçüncü vardır. Yasaklayan olarak, aslında arzulanan olarak, kastedilen olarak, idealize edilen olarak; iki kişi arasındaki diyalog, daima bir üçüncüye referansla kurulmuş bir diyalogdur. Daima kıskanılan, aslında nefret edilen, aslında arzulanan bir kişinin hayaleti ortadadır ve taraflardan biri bunu biliyordur. Kendisine yöneltilen herşeyin aslında hedefinin aynı zamanda başka bir yerde olduğunu biliyordur. Bu, anti-Kohut'çuluğa bir giriştir. Yani ilişkileri öncelikle ikili terimlerle, kucaklama ve aynalama terimleriyle tarif eden ve terapistin etkisini eşduyuma ve bir zamanlar annenin göstermiş olduğu ve göstermediği, gösteremediği ilgi, sıcaklık ve kucaklamayı telafi ederek bu eksikliğin yol açtığı zaafları gidermeye bağlayan bir görüşe karşı analist, ilişkilerin daima üçlü olduğunu bilir gibi bir görüş bu. Bunun çeşitli sonuçları var. Kültürel alanlar açısından da çeşitli sonuçları var. Sözlerimizin hiçbir zaman gerçek anlamlarına kavuştuğunu göremeyiz. Doğrudan doğruya dil felsefesi açısından belli bir sonucu var: çünkü muhatabımız, hiçbir zaman karşımızdakinden ibaret değildir, kastedilmiş bir şeyler daha vardır. Dolayısıyla sözlerimizin anlamı her zaman bizim kastettiklerimizi aşar, gelecek kuşaklara doğru da aşar, geçmişe, hayaletlere, ölülere doğru da aşar. Birilerine sadık kalmak üzerine; ben bugün oruç tutarken ya da tutmazken bu yalnızca yüzyüze ilişkilerde vermiş olduğum bir mesaj değildir; geçmişe yönelik bir sadakatin olduğu kadar, geleceğe yapılan bir yatırımın da ifadesidir. Tarihin psikanalitik okunması açısından bu çok önemlidir. Tarih bu bizi aşan anlamlarla kurulur çünkü. Erikson'un çok güzel bir makalesi vardır: "Psikanaliz ve Kuşaklar Silsilesi".

Kültürel bir bağlam sonuç olarak psikanalitik bilginin ilişkisel temelini ve bu ilişkinin de zannedildiği gibi ikili bir ilişki olmadığını, daima bir üçüncü tarafından belirlenmiş bir ilişki olduğunu unutuyor. Şimdi meslek açısından baktığımızda ise daha başka talihsizlikler ve başka unutkanlıklarla karşı karşıyayız. Buradan çok fazla doğrudan doğruya psikanalizin özellikle büyük ölçüde Amerika'lıların etkisiyle ve Freud'un çok açık seçik beyanlarına rağmen tıp tarafından asimile edilmiş olmasından kaynaklanan bir dizi deformasyonla karşılaşıyoruz. Sözünü ettiğimiz pozitivist deformasyon bunlardan biri. Psikanalizi sahiden bir bilgisi olduğu sanılan, sahiden bir reçete uyguladığı zannedilen, bir anlamlandırma, bir yorumlama işlemini yerine getiren bir insan olmaktan çıkarıp, bir doktor hüviyetine asimile etme şeklinde özetlenebilecek deformasyonlardan bahsediyoruz ki Freud bu konuda çok zengin. Tıp eğitiminin kendisinin insanı psikanalize daha yatkın değil aksine daha kopuk kılan bir yönü olduğunu söylüyordu ve yakın çalışma arkadaşları arasında mitologlar, tarihçiler, pediyatristler gibi bir dizi yorumlama disiplinlerinden gelmiş insanların varlığını görüyoruz ve ilk öncü kuşakta tabiplerin azınlıkta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kısmen Amerika'nın dünya üzerindeki nüfusuna bağlı olarak ve kısmen Amerika'da psikanalizin bu şekilde tıbba asimile olmuş olmasına bağlı olarak ama diğer yerlerde de doğrudan doğruya mesleğin her düşünce hareketi gibi psikanalitik hareketin de taşlaşmasına, katılaşmasına bağlı olarak bugün psikanaliz kelimesini kullanmakta, birçok çalışma arkadaşımda müthiş bir tereddüt görüyorum.

Bugün dünyada psikanalist addedilmek için psikanaliz enstitülerinden lisans almak gerekir gibi bir anlayış var ama bugün psikanaliz enstitülerinin kendi aralarındaki farklılığı bir yana bırakacak olsak bile hepsinin ortak paydalarıyla Freud zamanında ne yaptığına bakacak olursak, oldukça büyük bir fark olduğunu görüyoruz. Yani bu uzman kimliği ile Freud'un yerleştirmeye çalıştığı psikanalitik kültür arasında büyük bir mesafe olduğunu görüyoruz. Tabi bu da benim neden ilkece hiçbir zaman niçin yalnızca mezhep içine ders vermeme kararımla çok yakından ilişkili bir şey çünkü Freud daha ilk dergilerini yayınlamaya başladığı anda mesleğe yönelik faaliyeti ile kültüre yönelik faaliyeti bir arada götürmeye başladı.

“PSİKANALİZ ve TARİH”e GİRİŞ KONUŞMASI 27.01.1997
İskender Savaşır

3 Şubat 2008 Pazar

Jacques Lacan ve Psikanaliz

JACQUEZ LACAN VE PSİKANALİZ

Derleyen ve Özetleyen: Hakan Kızıltan

LACAN’IN YAŞAMI VE PSİKANALİZE KATKISI


Jacques Lacan 1901’de Paris’te doğdu. Tıp öğreniminden sonra 1932’de “Kişilikle İlişkileri Açısından Paranoyak Psikoz” adlı teziyle psikiyatr oldu. Başlangıçta bir şair olarak tanındı. Paul Nizan, Jean Paul Sartre ile birlikte şiirleri yayınlandı.


Lacan tüm yaşamı boyunca Freud savunucusu olduğunu iddia etmiştir. Özellikle sosyo-kültüralist Amerikan okuluna ve “Ego (Ben) Psikolojisine”,”Ego”nun (Ben) vurgulanmasına, psikanaliz kavramlarını yumuşatarak deforme eden yazarlara karşı çıkar. Lacan’a göre bir bilim olan psikanalizin bir tek nesnesi vardır : Bilinçdışı. Bu nesneyi, daha doğrusu bu teorik nesneyi özgün kavramlar ile işlemek, ele almak gerekir. Bu özgün bir nesnedir ; ne biyolojik kökenli kavramlarla ele alınabilir ne de sosyoloji ağırlıklı olanlarla. Jacques Lacan, bu köktenci ve uzlaşmaz tutumu nedeniyle uzun süre dışlandı, görmezden gelindi. Lacan, tüm yaşamı boyunca organik psikiyatri teorik temelinde gelişen klasik psikiyatrik yaklaşıma da karşı çıktı. Bu tutumuyla Lacan, antipsikiyatri savunucusu olmamakla birlikte, bazı yazarlar eserini bu yönde yorumlamaya açık bulmuşlardır.


Lacan bir yazar –güç bir yazar- olmaktan önce bir konuşmacıdır. Saint-Anne Hastanesinde, Ecole Pratique Des Hautes Etudes ve Ecole Normal Superieure’de her biri Paris aydın çevrelerinde bir olay yaratan ünlü seminerlerini verdi. Temel eseri Ecrits (Yazılar) 1966’da yayımlandı. Bu olağanüstü güç eser, bütün kapalılığına rağmen bir dönemin aydınlarının elinden düşmeyen bir kitap oldu. Lacan da Sokrates gibi ölümlü idi : 3 Eylül 1981’de Paris’te öldü.
Lacan’ın özgün yanı, psikanaliz ile yapısalcı dilbilim arasında kurduğu ilişkidir. Freud’un bilinçdışının işleyişi hakkında öne sürdüğü mekanizmaların aynen dilde de bulunduğunu göstermiştir ki, esas buluşu budur. Ancak, Lacan bu ilişkilendirme işleminin Freud’a yeni bir şey katmak anlamına geldiğini düşünmez. Aksine, adeta dilbilim psikanalizin temel sorgulama alanında yapısal olarak, yani bir konum olarak bulunan bir boşluğu doldurmaktadır. Dilbilim, zaman bakımından psikanalizden sonra ortaya çıkmıştır. Ancak, psikanalizin temel sorunsalı, yalnızca dilbilim ile ilişkisinde netleşen bir sorunsaldır. Bu demektir ki, yapısalcı dilbilim psikanaliz için bir sistematikleşme imkanı tanımaktadır.


Lacan’a yakından bakarsak “Yapısal Kuram”dan (İd, Ego, Süperego kuramı) uzak olduğunu görürüz. Özellikle “Rüyaların Yorumu”,”Schreber Vakası”,”Metapsikoloji”deki Freud ön plana çıkar, yani 1900-1915 arası erken Freud. Bu dönemde Freud’un temel sorunsalı bilinçdışı, bilinçdışı çocukluk karmaşaları, bilinçdışının işleyiş mekanizmaları ve bastırma mekanizmasıdır. Lacan, böylece psikanalizi “bilinçdışının bilimi” olarak ilan edecektir


DİL


Bilinç kendini ancak dilin yani toplumsal-uzlaşımsal bir kurumun dolayımıyla ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu gibi değil, ancak dilin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıdan dolayımlanarak biçimlendirebilir, düşünebilir ve ifade edebilir. Bu dolayım, insanın kendisine yabancılaşma sürecini mümkün kılar. Zira, bilinçdışı da insanın kendi gerçeğini kültürel bir koddan dolayımlanarak kavramak zorunluluğuna bağlanır.


Dilin birimleri “gösterge”lerdir.Gösterge bir “gösteren”, bir de “gösterilen”den oluşur. Gösterge bir ses değil, “işitsel imge”dir. Yani, gösteren fizik bir nesne değil, bilişsel bir nesnedir. Gösterilen ise dış dünyadaki bir nesne değil, “kavram”dır. Demek ki, göstergenin her iki ögesi de zihinseldir. Gösterme ilişkisi, bir işitsel imgeyi (yani göstereni) bir kavrama (yani gösterilene) bağlayan ilişkidir. Gösterge dış dünyada bir şeyin anlamlı olarak yerini tutar, ama anlamı yine kendi içindedir, yoksa dışarıda gönderimde bulunduğu şeyde değil. Anlamın kaynağı bilinçtir. Yoksa her şey, Demokritos’un dediği gibi “atomlar ve boş uzaydan” ibarettir. Bu anlamsız gerçekliğe anlam veren, onu bilinç edimime nesne edinmemdir. Anlamın, özün kaynağı bilinçtir. “Atomlar ve boş uzaydan” oluşan gerçekliği düşünmekle bizzat bu gerçekliğe anlam katmış olmam. Benim bilincimin nesnesi, deyim yerindeyse, korelatlardır, yani anlam yine bilincime içkin kalır. İşte, özgürlük de burada temellenir.


Gösterme ilişkisinde her iki ögenin bağlantısı keyfidir. Yani, mesela “masa” işitsel imgesiyle “masa” kavramı arasında ne deneysel ne de mantıki ilişki vardır. İkinci olarak, göstergenin her iki ögesi de zihinseldir, bir başka deyişle dil içinde kalır. Masa işitsel imgesi, (göstereni) kendisi zihin içinde kalmakla yetinmez, anlamını dış dünyada gönderimde bulunduğu gerçeklikten değil, gene zihindeki masa kavramından alır. İşte, dile otonomisini veren budur. Dil kendi içinde bir bütündür, dış dünyaya gönderim zorunluluğu olmaksızın salt dil düzeyinde çalışılabilinir.
Göstergenin (ya da Lacan’ın yer yer kullandığı daha geniş kapsamlı “simge”nin) dilin kendi otonom kurallarıyla belirleniyor olması, bilince tanınan tüm fenomenolojik ayrıcalıkların sonu olur. Gerçekten de fenomenolojik indirgeme yöntemi, paranteze alma işlemi aslında hiç umulmadık bir kalıntı bırakır. Dili bilinçten atamazsınız, çünkü bu durumda bir bilinç edimi “cogito” mümkün olamaz. Dilden arınmış bir düşünce düşünülemez.


İnsan kendisini ve gerçekliği ancak dilin verdiği dolayım sayesinde düşünebilirken, hem gerçekliği kendisinden ayırdetme – böylece gerçeklik nosyonu geliştirebilme – imkanına kavuşur, hem de giderek daha toplumsallaşmış, “yüceltilmiş” kavramlarla kendini düşünürken, kendi gerçekliğini dile getiren ilk simgeleştirmeleri de bilinçdışında bırakmış olur. Bu noktada Lacan’a göre göstergenin sadece işitsel bir imge olmadığını, simgeleştirmeye imkan veren her şey olabileceğini, gösterilenin ise (ya da Lacan’ın daha sık kullandığı terim olan “öznede gösterilen”in ise) öznenin yaşantıladığı her şey olduğunu (bir anlamda tüm bilişsel simgeleştirmelerden soyutladığımızdaki haliyle heyecanlar demek yanlış olmasa gerek) kaydedelim. Demek ki Lacan’da simgeler insanın çıplak yaşantılamasını kendi biçimsel kurallarına göre yapılandırır.


Saussure’e göre dil, iletişim amacıyla onu kullanan insanlardan bağımsız ve onlara öncel, kendine özgü bir yapısı ve yapısal kuralları olan uzlaşımsal bir sistemdir ; dil, dilin bireysel kullanımı olan söze kendini kabul ettiren toplumsal bir kurumdur. Bu şekilde ele alınınca dilden bağımsız bir düşünce, dilin kurallarının dışında ve ötesinde bir düşünce olamaz. Saussure’e göre dil sistemi ile düşünce ayırdedilemez. Düşüncenin biçimleri de dille birlikte kurulur. Psikanalizin sorunsalı, Saussure’ün kavramlarıyla konuşursak, dilden çok “söz”ü (söylemi) sorgular. Söz bireyin, öznenin dili kullanmasıyla ortaya çıkan, gerçek bir nesne olarak varolan ve - zaman içinde birbirini izleyen dil birimleriyle belirlendiğine göre –art zamanlı bir boyuttur. Oysa dil, söze (yani bireysel kullanıma) olanak tanıyan uzlaşımsal bir kurumdur, yani bir dili konuşanlar tarafından üzerinde anlaşılmaya varılmış olmasından başka bir geçerlilik koşulu yoktur. Öte yandan dil, sözün tersine gerçek nesne değildir, o bir potansiyel, bir gizil imkanlar bütünüdür. Daha doğrusu, bireysel kullanıma (söze) imkan veren biçimsel kurallar sistemidir. Dil, söz gibi “art zamanlı” da değildir ; biçimsel kurallar dilbilimsel birimlerin eşzamanlı ilişkisinden ibarettir.


Jacobson’a göre, konuşurken iki tip edimde bulunuruz : “ayıklama” ve “birleştirme”. Ayıklama, birbirinin yerini alabilecek ögeler arasında bir seçim yapma edimidir. Birleştirmeyse, bu ögeleri daha üst düzeyde bir öge elde etmek için art zamanlı bir şekilde eklemleme işlemidir. Bir başka deyişle, ayıklama Saussure'ün “dil” kavramı düzeyinde gerçekleşir. Ayıklamada, birbiriyle eşzamanlı, gizil ilişkide olan ögeler arasında bir seçim yapılır. Birleştirmeyse, Saussure’ün “söz” düzeyinde geçer. Yani, burası aktüalize olmuş bir düzeydir ve belirtildiği gibi artzamanlı bir ilişkilendirme süreci söz konusudur.


Lacan, “bilinçdışı dil gibi yapılaşmıştır” derken, büyük bir olasılıkla, bilinçdışındaki simgelerin, yukarıdaki dil düzeyini özetleyen ilişkiler içinde olduğunu savunmaktadır.


BASTIRMA


Klasik teoriye göre iki farklı mekanizma olan bastırma ve yüceltme, Lacan’da bir tek mekanizmadır. Klasik teori bastırmayı egonun savunma mekanizmalarından biri olarak, fakat hemen hemen diğer mekanizmalarla aynı önemde bir mekanizma olarak ele alır. Klasik teoride bastırılan materyale karşı ikinci bir savunma olarak “yüceltme” ya da başka farklı mekanizmalarla semtom oluşumu devreye sokulur. Oysa Lacan’da bastırma ve yüceltme (ya da patolojik durumlarda semtom oluşumuna yolaçan diğer mekanizmalar) bir tek edimde gerçekleşir. Bu edim de dilbilimsel metafor kavramında anlatımını bulur. İnsan kültürün simgelerinde metaforlarla yüceltirken, metaforun ardında kalan gösteren bilinçdışına itilmiş olur.
Lacan’a göre bastırma dilbilimsel metafora benzeyen bir süreçtir. Metafor dilbilimsel bir gösterenin yerine, onunla eşzamanlı ilişkide bulunan bir başka gösterenin ikame edilmesi eğilimidir. Böylece gösterilen değişmeden kalmakla beraber gösterilenin kökensel göstereni, yerini bir başka gösterene bırakmış olur. Edebiyatın daha ince bir söylem için sıklıkla başvurduğu bu edime özne, daha toplumsal bir anlatım, bir söylem kurmak için başvurur. İşte, Lacan’a göre bastırma mekanizmasında benzer bir süreç söz konusudur.


Metaforda ilişkiye geçen gösterenler birbiriyle eşzamanlı ilişkidedir. Bir başka deyişle, metafor dil ekseni düzeyinde gerçekleşir. Bilinçdışı, metaforlar zinciriyle oluşmuş ise metaforların ardında bıraktığı gösterenler birbiriyle eşzamanlı ilişki içindedir, tıpkı bir dilin yapısında olduğu gibi. “Bilinçdışı bir dil gibi yapılaşmıştır” der Lacan.


Lacan’a göre insan kendi gerçekliğini giderek üst üste yığılan metaforlarla düşünür, böylelikle kendi gerçekliğiyle düşüncesi arasında bir uçurum meydana gelir. Üst üste yığılan metaforlar ardında bilinçdışı simgeler kalmıştır. İnsan kendi gerçekliğini giderek daha toplumsallaşmış simgelerle düşünür ve dile getirirken esas çıplak gerçekliğini dile getiren simgeleri geride, bilinçdışında bırakmış olur.


İnsan kendi gerçeğini bilinçdışı kılar. İnsan kendi gerçeğini önce ailenin sonra diğer kültürel kurumların söyleminden dolayımlanarak düşünürken esas otantik gerçekliğini bilinçdışı kılmış olur.


Kültürün simgesel düzeninin sağladığı hatta empoze ettiği metaforlar zinciri, bastırmadan başka bir şey değildir. İnsan, biyolojik bir varlıktan kültürel bir “özne” olma yolunda, temel dürtülerine toplumsallaşmış tatminler aramak suretiyle ilerler. O halde “gerçeklik ilkesi” denen şeyde kastedilen “gerçeklik” doğal bir gerçeklik değil, kültürel bir gerçekliktir ve bu ilke de “haz ilkesine” tam anlamıyla karşıt sayılmaz. Gerçeklik ilkesi altında “özne” ilkel dürtülerine kültürel tatminler arar. Her kültürel isteğin ardında bilinçdışı bir arzu yatar. Demek ki, Lacan’a göre bastırma simgesel arzulara toplum tarafından kabul gören daha “uygar” simgelerin ikame edilmesinden ibarettir. Bu durumda Lacancı analizin dilsel bir regresyon süreci olarak görülebileceğini ileri sürmek yanlış olmaz.


Bastırma insanın kökensel arzusunu giderek kültürel normlara daha uygun gösterenlerle ifade etmesi, böylece giderek esas arzusunun ilk simgeleştirmesinden uzaklaşmasıdır. Yaşantılanan, gösterilen afekt sürekli bilinç düzeyinde kalırken, bu yaşantılamanın düşünüldüğü gösteren bir başka gösterenin, toplum tarafından kabul edilir, kültüre uygun bir gösterenin onun yerini almasıyla bilinçdışı düzeyine düşmekte, yani insan kültürün dünyasında ilerlerken arzusunun ilk simgeleştirilmiş halinden giderek uzaklaşmaktadır.


Bir tedavi tekniği olan psikanaliz regresif bir süreçte üst üste yığılmış bu metaforlar zincirini geriye doğru kateder ve arzunun ilk simgeleşmiş haline, öznenin esas arzusuna ulaşmaya çalışır. İkinci gösteren kültürel düzeye uygun bir gösterense, bu süreç normal olarak kültürel yüceltmeye açılacaktır. Yani, bastırma ve yüceltme aynı anda, bir tek edim aracılığıyla gerçekleşecektir. Fakat, aynı şekilde semtom da oluşabilir. Hasta bilinçdışına bastırdığı arzusunun ilk simgesi yerine semtomu da ikame edebilir. Semtom bilinçdışı arzunun metaforik bir ifadesidir ve anlamını bu arzudan alır.


Kişi belli bir duygulanım ve heyecanı bilinçli olarak yaşantılar ancak bunlara denk düşen fikirler her zaman bilinç alanında yer almaz, esas fikirler bilinçdışı kalırken, bunların yerine başka fikirler bilinç alanını kaplar ; kişi duygularını tamamen farklı fikirlerle yorumlayabilir. Demek ki, bilinçdışına bastırılan fikirsel temsilcilerdir, neyse o olan yani doğal haldeki içgüdüler değil. Böylece gösterilen değişmeden kalmakla beraber gösterilenin kökensel göstereni yerini bir başka gösterene bırakmış olur.


AYNA EVRESİ


Lacan’ın gelişimde üç ayrı evre ayırt ettiği söylenebilir ; parçalanmış beden, ayna evresi (kabaca imgesel düzen) ve oidipal evre (kabaca simgesel düzen). Parçalanmış beden evresi, çocuğun psikomotor eşgüdüm düzeyinde bedeninden kalkan duyumları bütünleştiremediği evredir. Bu evrenin kabaca Freud’un otoerotizm düzeyine denk düştüğü söylenebilir, çünkü, Freud bu evrenin karakteristiği olarak libidonun örgütlenmiş bir güç oluşturmadan önce eşgüdümden yoksun bir şekilde değişik beden bölgelerine yatırıldığını söyler.


İmgesel’in düzenine uyan Ayna Evresi kabaca Freud’un narsisizm dönemine denk düşer. Bu dönem 6-8 aylık bir çocuğun aynadaki kendi imgesini coşkuyla tanıması, bir bütünlük olarak kendini kavraması ile ilk işaretini bulur. İnsanın kendini, kendinden geri yansıyan bir imgeden (ki bu yansıtıcı anne de olabilir) dolayımlanarak ele geçirmesi, insanın kendini ona bir başkası tarafından yansıtılan imge sayesinde kurgulayabilmesi tarafından anlamlıdır.


Oidipal evre ise kültürel aile ortamında simgesel düzen içinde, ikili değil artık üçlü ve dolayımlı ilişki içinde kendini yerleştirmek bakımından ön plana çıkar. Bu bakımdan babayı içine alan kültürel aile düzenine girme, kültür içinde kendi simgesel yerini veren (dolayısıyla esasta baba tarafından taşınan) ensest yasağını (babanın yasası) tanıma, ikili imgesel ayna ilişkisini kültürel bir yapılanma içinde düzene koyar, bu ilişkinin sınırlarını belirler. Bu, insan varoluşu açısından kastrasyonun tanınması (yasaya tabi olduğunun tanınması) anlamına gelir.


İlk kez Lacan’ın psikanalitik önemine değindiği Ayna Evresi klasik teorideki narsisizm kavramıyla yakın ilişkidedir. Ayna Evresi tam anlamıyla Oidipus öncesi dönem olarak kabul edilemez. Tura’ya göre Ayna Evresi daha çok Oidipus’un sınılarında kalan, Oidipus’un başlangıcına temel teşkil eden bir dönem olarak ele alınmalıdır.


Simgesellik öncesi çocuğun çevreyle ilişkisi ikili bir ilişkidir. Çocuk bu dönemde bir başkasıyla, yaşıtı bir çocukla, annesinin görsel imgesi ya da aynadaki kendi bütünsel imgesi ile imgesel yoldan özdeşleşerek parçalanmış olarak yaşantıladığı bedenin bütünlüğünü kazanmaya yönelir. Çocuk gerek seneztezik duyumlarını, gerekse hareketlerini eşgüdümleyemediği için bedenini de bir bütün olarak yaşantılayamaz. İşte, bu dönemdeki çocuk kendi beden imgesinin bir bütünlüğünü kazanmaya yönelir. Bu dönemdeki çocuk, yani narsisistik dönemdeki çocuk neden kendi bütünsel imgesini kazanmaya yönelir ? Onun arzusunu yönlendiren nedir ? Şüphesiz bu süreçte bedenin parçalanmış bir biçimde yaşantılanması rol oynamaktadır. Ancak çocuğu bir imgeyle özdeşleşmeye iten arzu nereden kaynaklanmaktadır ?


Lacan’ın narsisistik dönemi, yani Ayna Evresi çocuğun annesi için her şey (retrospektif kuruluşuyla annesi için fallus) olmak, yani onda “eksik” olan şey olmak arzusuyla, bütünsel imgesini kazanmak için aynada kendi imgesiyle ya da başkasının, annesinin bütünsel imgesiyle özdeşleştiği, anne-çocuk ilişkisinin dolayımsız dönemidir. Bu dönemdeki çocuk annesiyle bütünleşmeyi arzular. Annesiyle bütünleşmeyi, annesinin her şeyi olmayı, annesinin arzuladığı şey olmayı, annesinin arzusunun nesnesi olmayı arzular. Böylece, narsisistik omnipotensine, Nirvana’nın bütünlüğüne, tüm rahatsız eden uyaranlardan uzak, mutlak tatmin durumunun devinimsiz hazzına ulaşacaktır


Lacan, Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu, annenin eksiği fallus olmaktır,dediği zaman klasik Freudçu kadın kastrasyon karmaşasında penis=bebek denkleminin, annenin arzusunun bilinçdışı etkilerle bebeğin arzusunu belirlediğini söylemiş olmaz yalnızca. Bunları da içerecek şekilde ama daha geniş anlamda çocuğun anne için her şey (varlık) olma arzusunu da yani omnipotens arzusunu da söylemiş olur. Çocuk anne için hiçlik, eksik, sıfır değil her şey, varlık, bir olmayı, tek olmayı arzular. Görünmeyen değil görünen, duyulmayan değil duyulan, anlaşılmayan değil anlaşılan, onaylanmayan değil onaylanan, önemsenmeyen değil önemsenen, hiçlik değil varlık olmayı arzular. Bu arzu anne ile tek olmak, içiçe geçmek, kaynaşmak arzusudur aynı zamanda ; empatik bir tam içiçe geçmedir.


Şimdi tekrar Ayna Evresi’nin detaylarına dönelim. Lacan’ın bu evreyi yaklaşık 6-8 aylık bir çocuğun ilk kez aynadaki kendi imgesini coşku ile kavramasından hareketle ele aldığından söz etmiştik. Lacan bu kavrayışın bir farkına varma, bir anlama olduğu kanaatindedir ; insan yavrusunun kendi mevcudiyetini, varlığını kavraması. Bu durumdaki insan yavrusu gelecekte simgesel işleyiş içinde “ben” (I) diyeceği şeyin ilk deneyimini kazanmaktadır.


Lacan’ın narsisistik dönemi olarak kabul edebileceğimiz Ayna Evresi’nde çocuk başlangıçta parçalanmış olarak yaşantıladığı kendi beden imgesini çevresindekilerin bütünsel imgelerinden dolayımlanarak bütünleştirir ve böylece ortaya “Ben” denebilecek bir şey çıkarsa da bu bütünlük Oidipus sayesinde, yani ailenin söylemi sayesinde dilbilimsel bir gösterenle temsil edildiğinde “Ego” kurulmuş olur.


Lacan ben deneyiminin bir imge dolayımıyla üstlenilmesi fenomenini göz önüne alarak bu deneyimin bir yabancılaşma, bir kurgu üzerinde gerçekleşebileceğini söyler. Çocuk bu düzeyde psikomotor bütünlüğüne ulaşmamıştır, ama kendini bu imge sayesinde bütünleşmiş, parçalarına ayrılmaz bir bütünlük, bir kendilik olarak kavrar. Bu, Kohut’un “bütünleşmiş benlik” (cohesive self) dediği şeyin bedensel imgesel bir temsili gibidir.


İmgesel düzende henüz “ben” ile “ben-değil”in ayrımının tam netleşmediğini, sürekli bir gidip gelmenin, benlik sınırında belirsizliğin sürmekte olduğunu kaydetmeliyiz. Söz konusu netleşme ancak simgeselin dolayımlandırıcı, mesafe koyucu, yabancılaştırıcı etkisi sayesinde kesinlik kazanabilir. Bu durumda imgesel düzen, insanın kendisiyle imajını karıştırdığı bir yapılanma sunar. Fantezi ile gerçeğin karıştığı bir düzeydir bu. Lacan, buradan hareketle insanın gerçekliği tam olarak yakalayamayacağından söz eder.


İmgesel ilişki Ayna Evresi’nin temel karakteristiği olmakla beraber bu ilişki biçimi tüm yaşam boyunca sürer. S.Lelaire’in dediği gibi, “Ego öznenin imgesel özdeşleşmelerinin yeridir.” Lacan’a göre egonun esas işlevi bir imgeyle özdeşleşmek, bir kültürel imge halinde kendini görmektir.
Egonun bütün işlevi Ayna Evresi’ndeki gibi imgesel özdeşleşmeler yapmaktır. Ancak bu özdeşleşmeler kültürel simgesel düzenle koşullandırılır. Söz gelimi, erkek çocuğun Oidipus çıkışında “baba”sı ile özdeşleşmesi imgesel bir özdeşleşmedir, yani bir ego işlevidir. Ancak bu özdeşleşmeyi yapılandıran simgesel bir temel vardır.Egoyu baba ile özdeşleşmeye götüren Oidipal söylemdir. Böylece ego bilinçdışı arzulara giderek daha toplumsallaşmış simgelerin ikame edilmesiyle yönlendirilen bir imgesel özdeşleşme işlevinden ibarettir.


Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu annesi için varlık olmak, fallus olmaktır, dedik. Bu arzu esasta coşku ile ele geçirilen varlığın onaylanmasının arzusudur. Çocuk adeta varoluşundan duyduğu keyfin onaylanmasını bekler annesinden. Ancak Babanın Adı ile, toplumsal kültürel simgesel kodun dolayımıyla karşılaşır. Bu simgesel dolayımlandırıcıyı fallus olarak algılar. Omnipotensi ona yakıştırır. Babanın idealizasyonunu, çocuksu omnipotens hayallerinin çöküşü koşullandırmaktadır.


Lacan’da Ayna Evresi’nin çocuk için eksiksizliğe, Nirvana’ya ulaşmak için annesiyle özdeşleştiği, annesi için her şey olmak arzusuyla kendi bedensel imgesini kazanmaya yöneldiği dönem olduğuna işaret etmiştik. Demek ki Ayna Evresi’nin iki temel özelliği vardır;


1. Anneyle bütünleşme arzusu


2. Beden imgesinin diğer insanların bedensel bütünlüğüyle özdeşleşme yoluyla kazanılması


Lacancı analitik fenomenolojide bulunan temel varsayım : insani arzu Öteki’nin arzusunun arzusudur ; insan arzulanmayı arzular. O zaman ilk bakışta güç gibi gözüken şu denklem ortaya çıkar ; insan kendini ancak dilde, yani Öteki’nin nezdinde, gene Öteki tarafından ona dayatılan bu yabancı ortamda kendine yabancı(laşmış) olarak imleyebilir. İşte Lacan’a göre bu ötekileşme, bu yabancılaşma bilinçdışının koşuludur. Böylece özne kendini imlerken temelde Öteki’nin arzusunu dile getirir.


Anne-çocuk ilişkisinin kaçınılmaz bir boyutunu oluşturan frustrasyonlar sayesinde çocukta bir gerçeklik duygusu gelişmeye başlar. Çocuk giderek omnipotent olma, kendi dolayımsız tatmin kaynağı olma arzusunun sonuçsuz kaldığını algılar ve erişkinin omnipotensini paylaşmaya yönelir. Böylece, erişkinin sevgisi, bu sevgiyi kazanmak ve kaybetmemek arzusu ağırlık kazanmaya başlar. Dış dünyanın koşulları çerçevesinde gerçekleşen frustrasyonlar gerçeklik duygusunun yanında “gerçeklik ilkesinin”nin de gelişmesine ışık tutar. Çocuk davranışlarının muhtemel sonuçlarını değerlendirmeye başlar. Böylece gerçeklik ilkesi, dolayımsız tatmin arayışının yerine, gelecekte vaadedilmiş bir tatmini ikame etmeye dayanır. Lacan’ın gerçeklik ilkesinden anladığı şey de bir yönüyle bu metaforik mekanizmadan ibarettir.


Dış dünyayla “Ben”in ayrışmasını, gerçeklik prensibinin oluşmasını koşullandıran oral frustrasyonların anneye bağlı olduğu açıktır. Ancak söz konusu olan frustrasyonlar, bir anlamda, kaçınılmazdır. Çocuğun oral dönemde ayrıştırmaya başladığı tek nesne olan anne, gidiş gelişleriyle narsisistik omnipotensi yıkar ; anne çocuğa tabi bir nesne değildir.


Lacan, insan “gerçeklik ilkesi”nin söz konusu ettiği “gerçekliğin” doğal bir gerçeklik değil insani, simgesel, kültürel bir gerçeklik olduğu görüşündedir. Bir başka deyişle, erken oral frustrasyonların kendisi değil, nasıl simgeleştiği önem kazanır Lacan’da ; çocukta bu frustrasyonlar hangi simgelerle kodlanmaktadır ? Oral dönemdeki frustrasyonlar ancak simgesel bir dolayım sayesinde kişilik üzerinde etkili olabilir. Lacan’a göre insani gerçeklik sisteminin kuruluşu doğal frustrasyonlardan çok, bu frustrasyonların kültürel simge düzeyinde kazandığı anlama bağlıdır. Çocuk annesiyle ilişkisindeki frustrasyonları, aile söyleminin sağladığı simgenin dolayımıyla üstlenir. Böylece biyolojik kökenli frustrasyonlar toplumsal-kültürel koda bağlanırken Oidipus karmaşasının ilk çekirdeği de atılmış olur. Çocuk frustrasyonlarını annenin söylemi sayesinde Babanın Adı’na bağlayarak üstlenmekle kültürün düzenine doğru çekilmiş olur. Kültürel bir kurum olan “Baba” önemini ve anlamını buradan alır. Eğer anne “Baba”ya gönderimde bulunmazsa çocuk imgesel ilişkide takılıp kalır ; psikozun temeli budur.


Çocuğun ilkel yaşantılaması sadece narsisistik doyumuna, Nirvana’ya yöneliktir. Onun annesiyle bir bütün olma arzusu bu eksiksizliğe yönelmiştir. Oysa, biyolojik frustrasyonlarını Babanın Adı ile devreye giren simgeleştirmeler sayesinde kodlarken temel arzunun karşısına dikilen yasak tamamen ensest yasağıdır, özünde cinsel bir yasaktır.


İçgüdüler konusunda Lacan’ın vurguladığı şey, doğuştan bazı biyolojik ihtiyaçlarımızın olması ve bunların özellikle anne tarafından karşılanması olgusudur. Ön plana bir doyum kaynağı olan anne ile tatmin-frustrasyon çizgisinde geçen ilişkiler taşınmıştır, yoksa içgüdülerin mahiyeti değil. Hatta Lacan’a göre içgüdülere cinsel kimliği kazandıran şeyin bizzat kültürün baskısı olduğu bile savunulabilir. Belki biraz iddialı bir yorum olacak ama, Lacan’a göre biyolojik gereksinmeler neyse odur ve anne ile ilişkide dolayımsız tatmin ararlar. Ancak kültürün düzeni, bir simgesel yasayı (anne ile cinsel ilişki yasağı) çocuğa kabul ettirmekle, ne ise o olan, yani kendinde hiçbir anlam taşımayan biyolojik ihtiyaçlara cinsellik adını koyar, böylece biyolojik gereksinmeleri kültürün anladığı anlamda cinselliğe dönüştürür. Böylece çocuk Babanın Yasası ile yasaklanan ilk saf deneyimini retroaktif olarak annenin eksiği olan ve eksiksizliği, egemenliği temsil eden Fallus simgesiyle kodlar. Babanın Adı’nın devreye girmesiyle çocuğun arzusu, anne için Fallus olmak biçimini alırken, yine Babanın yasası nedeniyle aynı anda bilinçdışı bir arzu haline gelir.


Lacan’ın terimiyle “insanlaştırıcı kastrasyon” yani insan yavrusunu kültürel özneye dönüştüren kastrasyon “olmak”tan “sahip olmak”a yöneltir özneyi. Söz konusu olan, anne için annenin eksiği olan fallus olmak değil, fallik nesneye “sahip olmak” ya da “sahip olmamak”tır. Simgesel Baba anne-çocuk dolayımsızlığına bir üçüncü olarak girerek, bu dolayımsızlığı, temel narsisizmi bir “kayıp”a dönüştürür ve “varlıkta / olmakta eksik” açılır. Türkçede bu kavramın tam vurgusunu vermek için hem “varlık”ta (yani dolayımsız kendi gerçekliğinde) hem de “olmak”ta (yani anne için fallus olmakta) eksik olarak düşünülmeli. İşte bilinçdışı arzuyu kuran da bu eksiktir. Bu eksik simgesel-oidipal düzenin eksiksizlik simgesi Fallus şeklinde bilinçdışının yapısına kodlanır. Çünkü, Baba ana-oğul ilişkisine bir yasaklayıcı olarak girmekle çocuğun sahip olduğu organın sadece penis olduğunu (hatta kız çocuk için bir penis bile olmadığını) yani fallus olmadığını, yani bir yasaya, ensest yasağı yasasına tabi olduğunu gösterir.


Narsis mitinde ifadesini bulan Ayna Evresi, yani çocuğun annesinden yansıyan bütünsel imgesiyle özdeşleştiği dolayımsız ilişki yasaklanmalıdır. Ayna Evresi’nin yıkılmadığı durumlarda, yani bir üçüncü olarak Simgesel Baba dışarıda bırakıldığında simgesel döneme geçemeyen insan kendini bir özne olarak ayırdedemez. İşte şizofren budur. Burada insan sadece simgeselde bir özne olarak ortaya çıkmamakla kalmaz, kültürün simgesel düzeninin kuralları çerçevesinde biçimlendiremediği kendi varoluşsal deneyimini de sanrısal bir gerçeklik olarak yaşantılar. Babanın insanlaştırıcı kastrasyonundan geçmeyen şizofren kültürel bir özne olmayandır, kültür dışıdır.


Ayna Evresi’ndeki çocuğun arzusu henüz kültürel bir arzu değildir ve simge içermez. Ancak Oidipus’un devreye girmesiyle simgenin retroaktif bir etkinliğiyle çocuğun simge içermeyen arzusu da simgeleşir. Çocuk arzusunu bir yasaktan, Oidipal bir yasaktan dolayımlanarak kodladığı için kökensel arzusu “fallus olmak” arzusu halinde bilinçdışına kodlanır.


Fallus simgesi aslında Babanın Simgesi, Babanın Adı ile devreye girer. Baba bir yoksun bırakıcı, bir kastratör olarak devreye girmektedir. Burada söz konusu olan tamamen simgesel bir kastrasyondur. Yani, kastratör baba sadece simgesel bir babadır, annenin söyleminde yeralan bir üçüncüdür, “Babanın Adı”dır. Böylece çocuk ilk kez simgesel bir yasayla karşılaşır. Bu yasa ailenin temeli olan ensest yasağı yasasıdır. İşte çocuğun ilk dolayımsız arzusunu retroaksiyonla fallus simgesi altında simgeleştiren de çocuğun karşılaştığı yasanın cinsel mahiyetidir.
Babanın Yasası fallus olarak çocuğu anneden kastre eder, anneyle dolayımsız ilişkiye son vererek çocuğu kültürün dünyasına bağlayacak olan Oidipal özdeşleşme sürecini başlatır. Lacan bu sürece “insanlaştırıcı kastrasyon” adını vermektedir. Ancak burada üzerinde durulması gereken konu, çocuğu Oidipal üçgene bağlayanın, çocuğu “babaya” gönderenin bizzat annenin söylemi olduğudur.


Babanın Adı’nın devreye girmesiyle çocuğun zaten hiçbir zaman bilinçli olmamış, yani simgeleşmemiş arzusu Fallus göstereni ile damgalanırken, bu gösteren bilinçdışı konuma düşmektedir. Çocuk bilinç düzeyinde Babanın Adı ile devreye giren Yasa’ya uyarken kendi ilk yaşantılamasını da retroaktif olarak Fallus simgesi ile kodlar. Çocuk ilk arzusunu, ilk saf yaşantılamasını simgeleştirirken aynı zamanda bu simgeyi bilinçdışına iten bir metaforla karşı karşıyadır. Böylece sadece bir karşıt-yatırım söz konusudur. Hiçbir zaman bilinçli olmamış, simgeselleşmemiş bir yaşantılama simgeleşirken, bu simge, yasanın (Babanın) gücü sayesinde bilinçdışı olmakta, bilinçdışının çekirdeğini oluşturmaktadır.


Oidipusa giren çocuğun arzusu Oidipusun retroaksiyonuyla simgeleştiği biçimiyle, annesi için annenin eksiği Fallus olmaktır. Çocuğun arzusu anneyle bütünleşmek, onda eksik olan şeyin yerini almak, onun arzusunun nesnesi olmaktır. Çocuk böylece dolayımsız tatmin durumuna erişecektir. Ancak, anne-çocuk ilişkisindeki frustrasyonların Babanın Adı ile simgeselleşmesi ve giderek Babanın Yasası olan ensest yasağı ile ilişkilenmesi, çocuğun eksiksizlik arzusunu cinsel bir arzu olarak bilinçdışına kodlanmasına yolaçar. Öyle ki, çocuk başlangıçta simgeleşmemiş eksiksizlik arzusunu, annesi için annenin eksiği fallus olmak şeklinde simgeselleştirir. Böylece, o, fallus olarak anneden kastre edilmiştir.


Kültür, anneyle ilişkiyi simgesel bir ensest yasağında yasaklarken aslında dolayımsız tatmini, Nirvana’yı, ölümü yasaklar. Kültürel yaşamın düşmanıdır ölüm, yani anneye dönme. Eğer anneyle dolayımsız hazzın yasağı olmasa biyolojik varlık kültürel “özne”ye dönüşemez. Kültürün yasası olan Babanın Yasası bu nedenle Kültür için zorunlu, dolayısıyla evrenseldir.


Freud’un kabaca erkekte “penisin kesilmesi tehdidi”, kadındaysa “penis haseti” başlıkları altında ele aldığı penise “sahip olmak” ile ilgili imgesel sıkıntılara denk düşen karmaşa Lacan’da daha da derinde dil ile devreye giren simgesel bir “olmak” sorunsalına bağlanır. Lacan’da kastrasyon sadece –imgesel- bir penisin kesilmesi tehdidi değildir ; “fallus olmak”tan yani her iki cins için de Öteki’nin arzusunun nesnesi olmaktan yoksun olmaktır. Kadın olsun erkek olsun insan “eksik”tir, “kastre”dir, yani narsisistik açıdan yaralıdır. Çünkü, kadın olsun erkek olsun fark etmez, insan Öteki’nin arzusunun nesnesi olacak şey değildir. Öyleyse Öteki’nin arzusu klasik olarak, mesela “İlksel Ego İdeali” denebilecek bir biçim kazanarak özneye içselleşmiş demektir. “Ego İdeali” de daima utanç ile eşleşir. Çünkü, “ego” (ben) daima idealinden, Lacan’ın deyişiyle “eksik” (kastre) bir şeydir. Yani, insan Öteki’nin (burada annenin) arzusunu karşılayamaz. Lacan’ın belirttiği gibi temel “eksiğin” Oidipus’ta alacağı ton –ki fallus imleyeni de buradan gelir zaten- elbette Babanın Yasası’na (ensest yasağı yasasına) tabi olacaktır, ama özü itibariyle daha derine, Oidipus öncesine uzanır. Öznenin “ideali”ne göre eksik olmasını bilinçdışında fallus imleyeni ile anlatmasını sağlayan şey, yani “eksiğin” cinsel bir ton kazanmasını sağlayan şey, “eksiğin” kendisinin değil ama Oidipus girişinde aldığı yorum gereği damgalandığı imleyenini, annenin “eksiğinde” bulmasıdır. Cinselliğe adanmış organı henüz cinsellik statüsü kazanmamış olan çocuk, annenin fallus eksiğini onun arzusuna bağladığında kendi yetersizliğini, “eksiğini” onu babaya götüren annenin arzusu nedeniyle cinsel bir yetersizlik olarak deneyimler.


Burada dikkatimizi çekmesi gereken nokta “olmak”taki “eksiğin” “olmak” kavramının çağrıştırdığı tüm varoluşsal yükle bir “sahip olmak” sorunsalına bağlanırken cinsel bir boyut, cinsel bir simge, bir imleyen ile damgalanmasıdır. Lacan’ın “simgesel kastrasyon” terimiyle anlatmak istediği sürecin bir boyutu budur. Lacan’ın deyişiyle bu “simgesel” kastrasyon Oidipus döneminde kız çocukta birinin operasyonuyla kaybettiğini düşlediği penise karşı haset, erkek çocukta ise kastasyon yoluyla cezalandırılma korkusu şeklinde bildiğimiz Freudcu “imgesel” kastrasyon tonlarını kazanacaktır. Demek ki, Lacan bu imgesel kastrasyona simgesel anlamını veren temel bir yapıya geri gidiyor. Daha klasik ve yapısal terimlerle kabaca “İlksel Ego İdeali” diyebileceğimiz bir oluşumu cinsel kimlik ile eşleyen narsisistik bir kastrasyon sözkonusu burada. Nitekim Lacan, kastrasyonu cinsel kimlik sorunsalına bağlar.


Freud, Lacan’ın da ısrarla üzerinde durduğu gibi, son yazılarından birinde erkek ve kadın kastrasyon kompleksinin klasik psikanalizin sonlandırılamaz noktalarından biri olduğunu söyler. Oidipus kompleksinin bir parçası olan bu kompleks yalnızca cinsellikle ilgili bir cezalandırma tehdidi ya da bir eksiklik, yetersizlik duygusu olmaktan öte, erkeğin ve kadının erkek ve kadın olma (ya da aslında bir türlü olamama) tarzları hakkında bilhassa fikir vericidir.
Freud tarafından kökeni kadın ve erkek cinsel organlarının farklılığının çocuk tarafından algılanmasına (dolayısıyla narsisistik beden imgesi sorunsalına) bağlanan bu karmaşa giderek Oidipus kompleksinin bir parçası haline gelir. Klasik olarak Oidipus içinde erkek çocuğun annesine yönelik cinsel arzuları ve babasıyla ilgili kıskançlık, öfke duyguları nedeniyle babası tarafından penisi kesilerek cezalandırılacağı korkularına dönüştüğü kabul edilen bu karmaşa,Tura’ya göre, kendisinin iki olguda net bir şekilde çözümlediğini belirttiği ve geniş ölçüde aşağıda açıklanacak olan kadın kastrasyon kompleksine (penis haseti ; kadınlık aşağılık duygularına) benzeyen bir bileşen de içereir. Yaptığı iki analitik incelemeye göre küçük erkek çocuğun erişkin kadın (anne) karşısında yaşadığı yetersizlik duyguları, penisinin küçüklüğü şeklindeki aşağılık duygularına, oidipal rakibinin güçlü ve büyük penisine karşı gizli bir hayranlık, aynı zamanda öfke duygularına yol açar. Burada kelimenin kadındaki penis haseti anlamında tam bir haset söz konusudur ; iyi, güçlü, güzel olana karşı öfke. Çünkü, küçük oğlan çocuğu Oidipal rakibinin (babasının), gücüne hayran olduğu penisi karşısında aşağılık duyguları geliştirir ve gücünü idealize ettiği bu organ sırf varlığı sebebiyle ama kendi küçüklüğünü, yetersizliğini hatırlattığı için, varlığıyla onu aşağıladığı için öfke uyandırır. Öfkesi nedeniyle tahrip etmek istediği bu organ burada ayrıntısına giremeyeceğimiz projektif mekanizmalar sebebiyle babası tarafından kendi penisi kesilmek suretiyle cezalandırılacağı korkularına yol açar.


Tura’nın iki vakada net olarak incelediğini belirttiği bu fenomen en azından bazı durumlarda erkek kastrasyon kompleksinin de hem erişkin kadın hem de erişkin erkek karşısında yetersizlik, aşağılık duygularını içermesi sebebiyle geniş ölçüde kadın penis hasetine benzer bir bileşen de içerdiğini gösteriyor. Çocukluk kastrasyon kompleksinin erişkin erkek bilincinde penisin küçüklüğü, erken boşalma (işlevsel olarak kısa, küçük penis), iktidarsızlık (büyümeyen penis),kadın karşısında “küçük düşme” (yani Türkçede ilginç bir yorumla çocuk durumuna düşme) gibi kaygılara da dönüştüğü hatırlanırsa ve bu tipte kaygıların erkeklerde ne denli yaygın olduğu düşünülürse, üstelik erkekte cinsel rekabete karşı şiddetli tahammülsüzlük, cinsel olarak mukayese kaygılarının yol açtığı cinsel partner karşısında aşırı kontrolcü tepkiler de değerlendirilmeye alınır ve buna bağlı olarak erkeklerin paradoksal bir tarzda gerçek hoşlandığı kadınlardan kaçındığı düşünülür ise Tura, yaptığı incelemelere göre, Oidipal annenin empatik yetersizliğine bağlı bu bileşenin (yani kadın hasetine benzeyen bu bileşenin) erkek kastrasyon kompleksinin önemli bir boyutu olduğunun kabul edilmesi gerektiği kanısındadır.


Paradoksal bir şekilde, yukarıda verilen erkek kastrasyon kompleksinin kadın penis hasetine benzediği anlamak daha kolay iken, kadın penis hasetinin, yani kadınsı cinsel aşağılık duygularının kökenini anlamak daha zordur. Klasik Freudcu çerçevede, biyolojik olarak erkeklerin üstün olmasına, yani biyolojik, filogenetik sebeplerle, diğer memeli türleri ve bilhassa yüksek primatlarda olduğu gibi insan türünün erkek cinsinin güçlü, zeki, atak, döğüşken, aktif ve egemen cinsiyet olması, küçük kız çocukta penis (genel olarak erkek) karşısında hayranlık ve aynı zamanda bu organın (genel olarak erkeğin) varlığının kendi eksikliğini, yetersizliğini hatırlatması sebebiyle kimi kez iğrenme vb. gibi duygularla kendini belli eden şiddetli bir öfke (yani haset) dolayısıyla projektif mekanizmalarla bu organ (ve genel olarak erkek) tarafından cinsel yoldan aşağılanma, zarar verilme korkuları gelişir. Sosyo-kültüralist psikanaliz okulları ise kadındaki penis hasetini tamamen kültürel verilere, penisin (ve erkeğin) bilinen toplumlarda ayrıcalık atfedilen değerine bağlarlar.


Küçük kız çocukta penis haseti diğer kadının (annenin) ve genel olarak kadınların aşağılanmasına, toplumsal kadın rolünün küçümsenmesine yol açarken, bir kadın olarak kendini ayrıcalıklı, farklı (erkeklerin becerilerine daha çok sahip) bir kadın olarak algılamaya sevkeder. Öte yandan aşağılık duyguları altındaki kadın bu duyguları inkar etmek, bastırmak ya da kontrol etmek için erkeklerle ilişkisinde yarışmacı bir tavır alır. Bu sebeplerle kadın, cinsellikte daha çok sevildiğine (incitilmeyeceğine,küçümsenmeyeceğine) inanmak ister.


Histerik yapılarda bu eğilim kaprisli tutumla kendini belli eder. Öte yandan eşiti ve yaşıtı bir erkeğin sırf erkek olmasından kaynaklanan egemenliğini kabul edemediği için bu egemenliği akılcılaştırarak kabul edeceği erkeklere, özellikle yaş bakımından veya bilgi bakımından veya sosyal mevki ve statü bakımından kendinden üstün erkeklere yönelir. Penis hasetinin bu paradoksal sonucu, Oidipal baba sevgisi ve şefkatinin devamcısı figürlere yönelmesi (ki kadında oidipus karmaşasının çözümü daha zordur) ve narsisistik bakımdan da güçlü bir figürle bütünleşme yoluyla kendine saygı ve güveni oluşturma gibi farklı gelişimsel yollardan gelen bileşenlerle güçlenir. Daha nadir bazı durumlarda (burada Tura incelediği iki narsisistik özellikli vakadaki dinamiklere göre konuşur) oidipal babanın küçümseyici, cezalandırıcı özellikleri ön planda ise (karizmatik özellikli erkeklere yönelik beğeni ve özlem kişiliğin bütününden ayrı tutulmaya çalışılan fantazilerde korunmak kaydıyla, bu figürün uyandırdığı anksiyöz durum sebebiyle) eş seçimi tam tersine kadının kendisine yapılmasından korktuğu şeyi eşine yapabileceği koşullarda, yani kişilik olarak erkeğin güçsüz, bağımlı veya çocuksu veya sosyal bakımdan kendinden aşağı olduğu koşullarda gerçekleşir. Ya da, pek çok evlilikte söylenebileceği gibi, yoğun düşkırıklıklarına bağlı olarak kadının eşini algılayışı birinci durumdan ikincisine doğru kayar, dönüşür.


Psikanalitik bakımdan en iyi koşullarda sürdürülen analizlerde dahi, çözüme varması zor olduğu bilinen erkek ve kadın kastrasyon karmaşalarının erkek ve kadının sadece cinsel yaşamlarını değil (ki kimi zaman en az etkilenen kısım budur) genel olarak kadın ve erkek oluş (veya olamayış) tarzlarını geniş ölçüde belirlediğini kaydettikten sonra konumuza devam edelim..


EKSİKLİK VE UTANÇ


Anal dönemi fallik döneme bağlayan kavşakta, öznede fallus imleyenine denk düşen organın (penis ya da klitorisin) bir “eksik” ve bir “utanç” ile eşleştiğini görürüz. Anal dönemin nihai biçimini almış süperegoya (üstben) aktaracağı “süperego çekirdeği”, Öteki karşısında utanç, küçük düşme, sevgiyi kaybetme korkusu ile kendini belli eder. Bu nahoş deneyimler dönemin ayırdedici niteliği olarak, özellikle “beden-ben” ile eşleşmiştir. Burada bedeninden utanmanın çağrıştırdığı bütün ağırlıkları da içerecek şekilde “beden-ben” ve “utanç” bizi fallik dönemin başlangıcındaki narsisistik örselenmeye götürecek kavramlar olarak ön plana çıkıyor.
Ayna Evresi’nde anneden ikinci kez fakat bu sefer psikolojik olarak doğan, yani kendini annesinden ayrı işaretlemeye başlayan bebeğin ayna karşısında “kendi imgesini bir bayram coşkusuyla ele geçirmesi”ne dikkat çeker Lacan. Bu kuşkusuz “oluş”un “beden-ben”de bedenleşen ve Öteki tarafından da paylaşılması beklenen sevincidir. Bu beklenti her şeyden önce, bu yeni varoluşun canlılığının doğrulanması beklentisidir ve karşılandığında bu anlamda kaydedilecektir.


Bebeğin henüz istemli hareket düzleminde kazanamadığı beden bütünlüğünü Öteki’nin bedeninden dolayımlanarak önceden üstlenmesini sağlamak gibi bir öneme de sahip olan Ayna Evresi temel olarak “olmak” kavramını psikanalize sokmuş olması bakımından anlamlıdır. Kohut’un diliyle konuşmak gerekirse “omnipotent, teşhirci muhteşem benlik” ile “Öteki’nin arzusunu arzulayan “ çocuk burada ilk narsisistik örselenmelerine açılır. Artık bu narsisistik örselenmenin işaretini kazanacağı ve Oidipal simgeselliğe ulaşacağı fallik gelişimin mantığına geliyoruz. Yani, “olmak” sorunsalının narsisistik örselenmesinin kendine yabancılaşmış işaretini bulacağı (penise) “sahip olmak” (ya da olmamak) sonucuna bağlanıyoruz.


Öteki’nin arzusunu arzulayan özne, fallik ilgilerini kazanıp dildeki becerilerini geliştirdiğinde Öteki’nin (annenin) arzusunun, annenin kendi penis eksiğiyle ilişkilendirdiği bir tarzda babaya tabi olduğunu keşfeder. (annenin fallusa sahip olmaması, fallusa sahip olanın baba olduğuna işaret etmesi bakımından anlamlıdır) O halde Öteki’nin arzusu burada dolayımlandırıcı bir rol oynayarak çocuğa “Baba”yı göstermiş olur. İşte bu noktada kız olsun erkek olsun insan yavrusu derinden sarsılır. Baba’nın fallusu karşısında sahip olduğu şey, sahip olmadığından daha değerli değildir. Çünkü, “beden-ben”in bu bölümü cinselliğe adanmış olmakla beraber –henüz- cinsel bir erk taşımaz. “Beden-ben”in bu “eksiği” utanç kaynağıdır. İnsan yavrusu böylece “olmak”taki eksiğini fallus imleyeniyle işaretler.


Kültürün simge düzenine geçiş, öznenin yarılmasını da birlikte getirir. Özne kendini sosyokültürel simgeselleştirmede ayrımsar ve belirlerken, kendi otantik fenomenolojik solipsizmini de de yitirmiş olur. Kendini sosyokültürel kod dolayımıyla düşünen özne giderek kendine yabancılaşır. İşte bilinçdışına yol açan bu yabancılaşmadır.


Yukarıdaki ifadeden bilinçdışının saf fenomenolojik bir yaşantılama olduğu çıkarılmamalıdır. İnsanın bireysel yaşamının başında fenomenolojik solipsist bir evre olabilir. Fakat bu psikanaliz açısından ulaşılmaz bir düzeydir. Çünkü, insanda ancak simgeleşmiş bir gerçeklik ele alınabilir ve düşünülebilir, bir araştırma nesnesi olarak konumlandırılabilir. İşte, bu nedenle “bilinçdışı bir dil gibi yapılaşmış” ise, araştırabileceğimiz bu alandır.


Sosyokültürel simgesellik otantik solipsizmi yıkmakla kalmaz, onu tamamen ortadan kaldırır. Öyle ki, insanda simgeselleşmemiş hiçbir yaşantılama olamaz. Simgesel düzen otantik saf solipsizmin üzerini örter ve onu bilinçdışı konuma dönüştürürken, aynı zamanda bu solipsizmi de simgeleştirir. Yani, kaba bir benzetmeyle, simgeleştirme yatay bir düzeyde kültürel özneyi kendi dolayımsız yaşantılamasından keserek ayırırken, dikey bir düzeyde de bu saf fenomenolojik yaşantılamaya da retroaktif bir etkinlikle kültürel simgesini, adını verir, simgeselleştirmenin ardında kalan simgeselleşmemiş otantik deneyim de simgeleşir.


Otantik solipsizmin simgesi Fallus’tur, yani kültürel egemenliğin, eksiksizliğin, bütünlüğün simgesi olan Fallus. Otantik solipsizmi yıkan Babanın Adı, Babanın Yasası olduğu için, baba çocuğu annesiyle dolayımsız bütünlüğünden ayıran güç olduğu için, yani baba çocuğu anneden kestiği, kastre ettiği için yitirilen otantik solipsizm Fallus simgesi ile kodlanır. Bu kod bilinçdışını da kuran kökensel bastırmaya denk düşer.


Freud iki tip bastırma ayırıyor : Kökensel bastırma ve “kelimenin tam anlamıyla bastırma”. Kelimenin tam anlamıyla bastırmada bastırılan psişik temsilciler, aslında kökensel olarak bastırılmış temsilciyle ilişkisinden ötürü bastırmaya maruz kalırlar. O halde kökensel bastırma neye dayanır ? Freud, bu konuya açıklık getirmemektedir. Tura, Lacan’dan hareketle soruna bir yanıt bulunabileceği kanısındadır.


Kökensel bastırmanın hem bilinci hem de bilinçdışını kuran bir edimin sonucu olduğu düşünülebilir. Bilinçdışı düzeyinde libido yatırımı değişmeden kalmakta, bilinç düzeyindeyse bir yatırım çekilmesi söz konusu olmaktadır. Fakat, kökensel bastırmada bastırılan temsilci hiçbir zaman bilinç sisteminde yer almadığına göre burada bir yatırım çekilmesi söz konusu değildir.Kökensel bastırmada, bilinçdışı sistemin uyguladığı bir karşıt-yatırım söz konusudur. İkincil bastırmada da karşıt-yatırım vardır, ancak buna yatırım çekilmesi de eklenmiştir.
“Tam olarak bastırma”da bastırılan simge öncelikle bilinçte (ya da hemen bilinçaltında) yer alır, sonra da bir yatırım çekilmesi ve bir karşıt-yatırım uygulaması yoluyla bu simge bilinçdışına bastırılır, buna karşılık kökensel bastırmada hiç bilinçli olmamış bir simge karşıt-yatırım uygulanmasıyla bilinçdışını kurar.


Kökensel bastırmada –hiç bilinçli olmamış ama bilinçdışı da zaten kökensel bastırmayla kurulacağına göre bilinçdışı da olmayan – bir temsilci bilinçdışına bastırılmaktadır. İlk akla gelen çözüm, kökensel bastırmada hem ilk simgeselleşmenin meydana geldiği, hem ilk simgenin bir ve aynı operasyonla bastırıdığı, hem de böylece gösterenle gösterilen arasındaki kopmaz bağın kurulduğu şeklinde oluyor.


Kökensel bastırma ile yaşantılanan (gösterilen) ilk simgesine ulaşır. İşte bu simgeleştirmeden sonra gösterenler zinciri gösterilenlerle örtüşmeye başlar. Lacan’a göre bu süreç hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez.


Kökensel bastırma ilk simgeleştirmeyi, tüm gösteren zincirinin gösterilenler üzerindeki hareketinin stabilize olması için ilk referans noktasını sağlar. Demek ki, Lacan’a göre kökensel bastırmayla, gösteren ve gösterilen arasında ilk fiksasyon meydana gelmekte ve Öteki’nin alanındaki simgeler bu hareket noktasından itibaren stabilize olmaktadır.


Çocuk annesi için her şey olma arzusunu sonradan, simgenin düzenine girdiği zaman fallus göstereni ile işaretler. Bu süreç kökensel bastırma sürecidir. Bir başka deyişle, çocuğun annesi için fallus “olmak” arzusu hiçbir zaman bilinçte yer almadan doğrudan bilinçdışına kodlanır. Fallus göstereni hiçbir zaman bilinçte yer almamıştır, çünkü bu gösterenin gösterdiği yaşantılama sırasında fallus göstereni yoktur, dolayısıyla bilinç düzeyinde yer almış bir ide söz konusu edilemez. Simgesel düzene geçiş kökensel bastırmaya andaş ve ayrılmaz bir biçimde bağlıdır (Lemaire). Demek ki,biyolojik varlığı kültürün düzenine bağlayan süreç, öznenin toplumsal olmayan arzusunu bastırma yoluna gitmektedir.


Peki,kökensel bastırmada çocuğun arzusu neden Fallus simgesiyle kodlanmaktadır ? Bu tamamen ataerkil hatta fallus merkezci kültürel yapımızdan ve kültürel bir kurum olan ailenin ensest yasağının yasası ile düzenlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır.


Özne simgesel düzene girerken, bu düzende kendi kimliğini kazanacağı süreci başlatırken kendi ilk kimliğini, yani “Fallus olmak” kimliğini de geride bırakmış olur. Böylece, kökensel bastırmayla “varlıkta / olmakta” eksik de açılmış olur.


Lacan’da Oidipal duruma geçişle simgesel kültürel düzene geçiş aynı anlama gelir. Lacan’da Ben ile Ben-olmayanın ayrışması, gerçekliğin gerçeklik statüsüne ulaşması, özneyle nesne arasına giren simgenin dolayımı sayesinde olmaktadır. Gerçi, Lacan’ın narsisistik dönemi olan Ayna Evresi’nde “ben” denebilecek bir şey ortaya çıkmış, ayrışmaya başlamıştır ama bu sadece bir imkandır ve bu imkanı gerçekleştiren bir dolayım aktıdır, simge kullanmaktır. Çocuk kültürel babanın, simgenin dünyasına girdiği oranda annesiyle dolayımsız ilişkisini, eksiksiz solipsizmini yitirir, böylece de kendisini anneden ayırdetmeye başlar. Kendisini annesinin bir parçası (fallusu) olarak görmek yerine, anneden kopmuş bir bütünlük olarak algılar. Ben’in ayrışması demek, Ben’in Ben-olmayandan ayrışması demektir. Zaten, gerçekliğin gerçeklik statüsünü almasını koşullandıran süreç de budur.


Lacan’da Ben-olanla Ben-olmayanın ayrışması, yani klasik teorideki Ego işlevine giriş doğrudan simgesel düzene, bir başka deyişle Oidipal düzene girişle koşullandırılan bir süreç olarak yorumlanmıştır. Bu durumda, Tura’ya göre, egonun oluşumu ile süperegonun oluşumunu andaş saymak gerekir.


Lacan’a göre psişik belirlenim toplumsal simge sisteminin özneyi aşan yapısından kaynaklanır. Özne kendi gerçekliğini, deneyimini ancak bu nesnel kültürel simge sisteminden dolayımlanarak kavrar, düşünür ve dile getirirken, bu otonom gerçekliğin presubjektif yapısının biçimsel kurallarına da tabi olur. Lacan’a göre dil ile belirlenme, kültürün simgesel düzenine girme, Oidipal evre ile aynı anlama gelmektedir.


Şimdilik simgesel belirlenmeyle Oidipus arasındaki ilişkiyi kabaca şöyle ifade edebiliriz : İnsan yavrusu dil ile kültürel bir kurum olan ailede ve ailenin söylemi sayesinde karşılaşır. Demek ki, ailenin Oidipal düzenini yansıtan aile söylemi, öznenin dil ile belirlenmesinin, kültürel simge sistemine girmesinin, toplumsal öznenin kuruluşunun ilk adımıdır. Bir başka deyişle, toplumsal simge sistemine giriş Oidipus karmaşası sayesinde gerçekleşir.


Lacan’a göre simge ya da bütünüyle simge sistemi üçlü bir etki ifa etmektedir. İlk olarak “ben” ile “ben-olmayan”ı, içsel olanla dışsal olanı ayırdetmeye imkan tanımaktadır. İkinci olarak subjektiviteyi, içselliği bu içselliğin ifadesi olan söylemden ayırdetmeye imkan tanımaktadır. Yani, simgenin düzeninin özerk yapısı, insanın kendi gerçekliğine de bir mesafe alarak düşünmesine imkan tanımaktadır. İnsan kendi subjektivitesini, bu subjektiviteden bağımsız olarak düşünebilme imkanına kavuşur. Bir anlamda bilinçdışını da kuran budur zaten. Üçüncü olarak da simgenin düzeni insanı bir özne olarak diğerleri karşısındaki konumuna yerleştirir. Oidipal dönemi düşünelim ; burada simgesel düzene giren çocuk, anne ve baba karşısındaki kültürel konumunu gene simge sayesinde kazanır. Çünkü, Oidipal düzen özünde simgesel düzendir.


İnsanların birbirleriyle kültürel ilişkilerinin, (söz gelimi en basit ve arkaik biçimi Levi-Strauss’a göre akrabalık ilişkileri olan kültürel yapıların) dilin biçimlerinin birbirleriyle ilişkileri çerçevesinde belirlenmesi yapısına tam anlamıyla uyan bir yapısı vardır. Üstelik, bu ilişkilerin belirlediği konumlar da dilin düzeninde tanımlanmıştır ve bir kültürün eski kuşaklarından yenilerine bu yolla taşınır. Demek ki, simgenin düzenine girmekle birey kendi kültürel konumunu, her şeyden önce kültürel bir kurum olan ailenin yapısı içindeki konumunu da kazanmış olur. Böylece birey kültürün düzeni içinde ayrımlaşmış bir özne halini alır. Söylemin belirleyici bir boyutunu da bu konum oluşturur. Çünkü, bir söz ancak belli bir konumda anlam kazanır ve söz konusu konum da bizzat söylemin kendisi kadar semboliktir.


Özne simgesel düzende kendini bir gösteren aracılığıyla işaret ederken bir, simge olarak simge düzeninin kurallarına tabi olur. Dil, öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle ilişkisini düzenler. Lacan’a göre, özne kendini simgesel düzende bir gösteren aracılığıyla temsil ettiğinde, sadece bu düzenin kurallarına tabi olmayı üstlenmiş olmaz, aynı zamanda bilinçdışına yolaçan bölünmeyi de kabullenir.


İnsan, kültürel simge sistemi sayesinde ve çerçevesinde kendi öz yaşantılamasını düşünmek suretiyle bu yaşantılamasından uzaklaştıkça, bir başka deyişle kendi gerçeğini toplumsal norm sistemlerine göre düşündükçe bir bilinçdışına da sahip olur.


Dil toplumsal bir veriyi, bir kültürü, yasakları ve yasaları taşır. Bu çok boyutlu simgesel düzene giren çocuk, bu düzen tarafından biçimlendirilecek, onun silinmez damgasını taşıyacaktır ve üstelik bunlar çocuk farkında olmaksızın gerçekleşecektir. Dilin simgesel sistemine geçiş, kültürel düzene geçmekle eşanlamlı olduğuna göre , “anne” , ”baba” , ”aile”, ”akrabalık ilişkileri” vb. sadece dilde ya da aile söyleminde belirlenmiş-tanımlanmış olmakla kalmaz ; kültürel bir yapı olarak aile, bu söylemin gerçekleşmesi, somutlaşması, maddileşmesidir. O halde kültürel söylemler, ideolojiler, sadece birer tasarım değildir, aynı zamanda nesnel bir niteliktirler, maddidirler. İdeolojiler, söylemler gerçekliği tasarım düzeyinde temsil etmekle kalmaz, bu gerçekliğin kurucu bir ögesini de oluştururlar.


Kültürün simge düzeyine geçiş öznenin yarılmasını da birlikte getirmekteydi. Özne kendini sosyokültürel simgeselleştirmede ayrımsar ve belirlerken, kendi otantik fenomenolojik solipsizmi de yitirmiş olur. Kendini sosyokültürel kod dolayımıyla düşünen özne giderek kendine yabancılaşır. İşte bilinçdışına yol açan bu yabancılaşmadır. Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçme özneyi kurar ve gerçeklik sistemini oluştururken yarattığı yarılma da bilinçdışına sebep olmaktadır.


Simge,dolayımsız ikili ilişkinin arasına giren bir üçüncüdür. İşte insan yavrusuna, bir simge kullanarak ötekini kendinden ayırma imkanı veren – aslında bu imkanı bir zorunluluk olarak kabul ettiren – simge bir dolayım sağlayarak özneyi kurar. Simgesel düzenin temel simgesi Babanın Adı, anne-çocuk dolayımsızlığına son verir ve kendi yasasını kurar. Simgesel baba, annede “eksik” olana sahip olandır ve annenin tabi olduğudur. Bu anlamda Baba iki kez yoksun bırakıcı olarak devreye girer : hem çocuğu annesiyle dolayımsız ilişkisinden çıkarır (annenin tabi olduğu yasa Baba’nın yasasıdır), hem de anneyi fallik nesneden yoksun bırakır (fallusa sahip olan Baba’dır).


Dilde ifadesini bulan simgesel düzen böylece üçlü bir etkiye sahiptir : önce insan yavrusunu özneye dönüştürür, yani ona ilk kültürel kimliği olan cinsel kimliğini verir, ikinci olarak ve aynı zamanda bilinçdışı arzuyu kurar, üçüncü olarak ve aynı zamanda özneyi simgenin metaforlarında kültürel yüceltmeler dünyasına acılı fakat vazgeçilmez biçimde iliştirir. Simgesel düzen özneyi kurar, çünkü özne fenomenolojik aşkın bilincin , “cogito”nun kaçınılmaz bir sonucu, ontolojik bir kategori değidir. Fenomenolojik indirgeme umulmadık bir tortu bırakır aslında ; Dil. Dil paranteze alınamaz, der J.Derrida. Özne kültürel bir kodlamadır. Simge insan yavrusuyla başkaları ve dünya arasına girerek insana “ben” deme, yani kendini bir gösterenle temsil etme imkanı verdiğinde, özne de kurulmuştur.


KİMLİK


Öteki’nin alanı (simgesel düzen) öznenin kim olduğunu sorgulayıp araştıracağı, kimliğini kazanacağı yerdir. Kendi cinsiyetini sorgulayacağı alandır. Simge sistemi insana, kendini bir simge ile, “Ben” göstereniyle ifade etmeye imkan verdiği oranda onun kültürel kimliğinin gelişeceği bir hareket noktası sağlar. Burada ilk “Ben”in aile yapısı içinde kazanıldığını hatırlatmak gerekir. Yani, insana bu ilk “Ben”i bir imkan olarak sunan, ailenin, kültürel düzene özgü söylemidir. Çocuk bu ilk “Ben”i bu söylem içine yerleştirir.


Oidipal dönemde çocuk aile içindeki konumunu, ailenin kurucu yasası tarafından belirlenen kültürel kimliğini kazanır. Bu kimlik herşeyden önce fallus simgesi karşısındaki konumuyla tanımlanan cinsel kimliktir. Lacan’da fallus merkezcilik Kültürün öz niteliğidir. Çocuğu anne doğurduğu sürece, anne-çocuk ilişkisini yasaklayan simge baba olacak , babanın egemenliği de simgesel özetini bulacaktır.


İnsan yavrusunun dille karşılaşması ilk kurumun , ailenin söylemi yani Oidipus çerçevesinde geçtiğine göre bu ilk “Ben”, simgesel Baba karşısındaki yapısal konumuyla belirlenir, o halde cinsel bir kimliktir.


İnsanın kültüre ilişkin ilk kimliği, yani kültürün düzeninde aldığı yer, vaat, ve görevin ilk ayrımlaşması hiç bir biyolojik gerekçede ifade edilemeyecek cinsel kimliğidir. Homoseksüelliğin ve transeksüelliğin biyolojik dayatmalara karşın mümkün olmasını sağlayan, insan cinselliğinin biyolojik değil, kültürel bir kodlama olmasıdır. Öte yandan insanın ilk temel kimliğinin cinsel kimlik olması psikanalizin cinselliğe verdiği vurguyu temellendirir. Analizde araştırılan, öznenin simgesele girişinde yani temel cinsel kimliğindeki yapılaşmadır, Oidipal söylemidir.


Oidipus karmaşasının çözümü nesne ilişkilerine çok önemli bir boyut katar. Cinsel arzu yasaklanmış nesneden (baba veya anne) sapar ve kültürün kabul ettiği metaforlarla ifade edilmeye başlar. Bu özdeşleşme-kimlik kazanma sürecinde kişi, kendini herşeyden önce cinsel kimliği olan biri olarak ortaya koyar. Özdeşleşme-kimlik kazanma süreci sadece kültürel bir yasanın (ensest yasasının) kabul edilmesiyle değil, aynı zamanda anne-babanın içselleştirilmesi yoluyla da ahlaki yaşamı, süperegoyu temellendirir. Çocuk anne-babasıyla özdeşleşirken onların aslında ideal imgeleriyle özdeşleşir. Bir anlamda onları idealize ederek kabul eder. Bir başka deyişle, çocuk anne-babanın süperegosuyla özdeşleşmiştir. Her ne kadar süperegonun oluşumunda Babanın Yasası temel rolü oynuyorsa da bu simgesel yasayı çocuğa kabul ettiren, babaya göndermede bulunan “anne”dir. O halde süperego ancak annenin babayı naklettiği ölçüde “Baba Süperego”su olabilir.


OİDİPUS


Lacan’a göre anne-çocuk ilişkisindeki doğal (klasik teori çerçevesinde oral) frustrasyonlar çocuk için simgesel bir yasa-yasak ile yapılaşır, ne ise o olarak, yani doğal halinde etkili olamaz. Bu simgesel yasa ve yasak ise annenin söyleminde geçen Babanın Adı’dır. Böylece çocuk Oidipus üçgenine girmiş olur.


Frustrasyonların kaynağı yasaklayıcı, yoksun bırakıcı, çocuğu anneden kastre eden “Baba”dır. Dikkat edilirse böylece kültür, biyolojik bir varoluşu kendi düzenine çekmek için simgesel bir hile kullanmış olur ; doğal anne-çocuk ilişkisini yasaklayan, dolayısıyla çocuk için biyolojik bir önem taşımamakla birlikte, birden önem kazanan kültürel baba ile çift değerli özdeşleşme ilişkisi. Aslında elbette doğal frustrasyonlar kendinden bir zorunlulukla “baba”ya, kültüre gönderim yapmaz. Frustrasyonları “baba”ya gönderen annenin söylemidir. O anne-çocuk ilişkisinde simgesel bir üçüncüye yer verdiği oranda çocuğu kültürün dünyasına bağlamıştır. Böylece çocuk ilk kez bir Nirvana durumu yaşantıladığı annenin uterusundan yine bu uterusun hareketleriyle doğal dünyaya atıldığı gibi, annenin simgesel hareketleriyle de kültürün dünyasına atılarak ikinci bir doğum travmasında narsisistik omnipotensini yitirir.


Klasik teoriye göre erişkin bir cinsellik ve duygusal yapılanmaya ulaşabilmek için Oidipal karmaşanın üstesinden gelmiş olmak gerekir. Oidipus karmaşasının çözüme kavuşamaması nevrozun nedenidir. Erkek çocuğun Oidipus’u aşabilmesinde en iyi yol rakip babasının yerine geçmeyi arzulamasıdır. Bu, baba ile özdeşleşmeye açılan yol olacaktır.


Lacan’a göre Oidipus karmaşası, kültürel düzenin kökeninde yeralır. Oidipus biyolojik varlığı kültürel özneye dönüştüren simgesel bir karmaşadır ; bireyin toplum içindeki ilk kimliği olan cinsel kimliği kazandığı, toplumsal bir üye haline dönüştüğü aşamadır. Oidipus olmasa insan kültürün düzenine giremez, çünkü Oidipus olmaksızın tatmin-frustrasyon diyalektiğinde geçen biyolojik anne-çocuk ilişkisi kültürel bir simgeyi,yani “Baba”yı da içine alacak şekilde dönüşemez. Psikotik durum bunun bir örneğidir. Oidipussuz kültür mümkün değildir. Çünkü, kültür kendi taşıyıcı faillerini Oidipus yoluyla üretir.


Değişebilir biçimlerinin ötesinde yapı olarak Oidipal fenomen insan varlığının evrensel ve kökten bir dönüşümüdür. Oidipus ikili dolayımsız ilişkiden sembolik düzene özgü dolaylı ilişkiye geçiştir.
Lacan’a göre Oidipus karmaşası da gerçek dünyanın bir karmaşası değil, simgesel bir karmaşadır, bir başka deyişle simgeselin kendi otonom gerçekliğinden geçen bir karmaşadır. Oidipus için gerçek bir babanın olması koşulu yoktur. Yalnızca simgesel baba işlevi, “Babanın Adı” yeterlidir. Kültürel Baba konumunun tüm anlamını veren, bizzat aile söylemidir. Ailenin kendi gerçek gerçekliği (yani ne ise o olan bu “numen” / “kendinde şey” ) simgeselin kendi otonom kuralları çerçevesinde anlamını kazanır. Böylece simgesel düzen biyolojik ihtiyaçlara, onları kültürün düzeni içinde bir “talep” olarak ifade etmek için simgenin özerk düzenini sunarken doğal (yani ne ise o olan) bu gerçekliğe de simgenin özerk kuralları çerçevesinde biçimini verir.


Lacan’a göre Oidipus aracılığıyla sosyokültürel düzene geçiş iki süreci aynı anda başlatmaktadır ; (1) Sosyokültürel öznenin kuruluşu (2) bilinçdışının kuruluşu. Aslında bunlara bir üçüncüyü, öznenin Oidipus aracılığıyla bağlandığı kültürün dünyasında gerçekleştirdiği kültürel yüceltmeler zincirini de eklemek mümkün.


Oidipus karmaşasının çözümü, anneyle ikili ilişkiyi yasaklayarak, öznenin kökensel arzusunu bilinmeyen duruma iter ve babanın metaforu sürecine göre ona yeni imgesel, toplumsal biçimler ikame eder. Başka şekilde söylersek, simgesel düzene geçiş kökensel bastırmaya andaş ve ayrılmaz bir biçimde bağlıdır. (Lemaire)


Freud’un, çağının fizyolojik kavramlarıyla haz-tatmin çizgisinde düşünmeye çalıştığı ve erojen bölgelerin otoerotik tatmininde tanımını bulan, geniş anlamıyla birincil narsisistik dönem Oidipus ile yıkılır. Öznenin tüm çabası Oidipus ile girdiği kültürün düzeninde, kültürün düzenine girmekle yitirdiğini (narsisistik omnipotensini) aramaktır.


Oidipus bilinçdışı arzunun çekirdeğini atarak insanın kültürün dünyasındaki yüceltme metaforlarına ilişmesini sağlar. Çünkü, özne bilinçdışı arzusunu tatmin için aslında beyhude bir çabayla temel arzusunu kültürel yüceltmelerle tatmin etmeye çalışacaktır. Her aşamada frustre olacak, her aşamada yeni bir imgesel özdeşleşmenin, imagonun (görsel imge) peşine takılacaktır. Aslında bilinçdışı arzu kültüre uygun dileğin ardında metonimik bir artık olarak kalacaktır.
İnsanı kültürün yüceltmelerine bağlayan “olmakta eksik”tir. İnsan kültüre girmekle yitirdiği narsisistik bütünlüğü, kültürün sunduğu “imago”larla özdeşleşmeye çalışarak, bu imago (görsel imge) metaforlarında kapatmaya, tatmin etmeye çalışır. Bu yol ile bilinçdışı arzu asla doyurulamayacağı için insan kültür içinde sürekli ilerler ; doktor olmak, baba olmak, kitap yazmak vb. imagolarının peşinde koşar.


Kültürel insanın temel dramı ve çelişkisi budur işte. Ardında bıraktığını ileride arayacak, toplumsallaşmanın ilk adımı ile yitirdiğini (yani narsisistik bütünlüğünü) toplumsallaşma sürecinde kapamaya çalışacaktır. İşte, bizi kültürel dünyada yol almaya iten nostaljinin, eksiklik dünyasının temeli budur.


İnsan, dilin metaforlar düzeninde ilk gerçekliğinden her an biraz daha uzaklaşır ve hep ilk dolayımsız gerçekliğini, annesinden ona yansıyan bütünleşmiş bir imge olarak narsisistik omnipotensini, yani insanlaştırıcı kastrasyonla yitirdiğini arar. İnsanın bu acılı çabası boşunadır aslında. Çünkü, insanın kültürün metaforlarında aradığı, zaten oraya girmekle yitirdiği şeydir : Bilinçdışı arzu asla tatmin edilemez (Lacan). İnsan hep düşlerinin peşinde koşar, fakat sadece düşkırıklıklarıyla ilerler.


ÖZETLENEN KAYNAKLAR


1. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz (Saffet Murat Tura, Ayrıntı, 2.Basım, Mart 1996)
2. Defter (Yaz 1995, Sayı:24, Şeyh ve Ayna, Saffet Murat Tura, Sayfa:62-89)
3. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, Kişilik Bozuklukları (Cilt 1, Sayı 3, Sonbahar 1996, Narsisizm Sorunsalında Kohut ve Lacan, Saffet Murat Tura, Sayfa:437-455)
4. Fallusun Anlamı (Jacques Lacan, Afa Felsefe Yazıları Ansiklopedisi, Ekim 1994, Önsöz, Saffet Murat Tura, Sayfa:7-37)

8 Eylül 2007 Cumartesi

SIGMUND FREUD, WOODY ALLEN, YUMURTALAR ve DİĞERLERİ

SIGMUND FREUD, WOODY ALLEN, YUMURTALAR ve DİĞERLERİ



Sigmund Freud (1913) “omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerek” der. Bu sözü Psikanalitik tekniğin uygulamalarındaki riskleri tartışırken sarfeder. Her Psikanalitik uygulama kendi kuramsal kaynağında bir geçerliliğe sahiptir. Bu kuramsal geçerliliğin mutlakiyeti, yaşamın kaypak zeminindeki göreceliliğin çok sayıdaki olasılığı ile karşılaştığında eleştirel zihinlere sakıncalar üşüşür. Freud sapına kadar bir bilim ve ilim adamıdır ama aynı zamanda gözüpek bir uygulamacıdır. “Yumurtalar kırılmadan olmaz” der. Psikanaliz üzerine düşünmek, konuşmak ve yazmak ta çeşitli eylem türleri olduğu için “yumurtaları kıracak”tır. Bu eylemleri yumurtalara zarar vermeden yapmak iddiasında olmak, Psikanalizin saatini 1939’da durdurmak anlamına gelir. O saat ki Psikanalizin doğum yılı 1896’dan 1939’daki Freud’un ölümüne kadar hiç durmamıştır.


Hadi gelin birkaç yumurta da biz kıralım.

*********


Psikanalizin tekniği bir çözümlemedir. Psikanaliz hastanın iç dünyasını çözümler. Analist bu çözümlemeyi yorumlarla hastaya iletir. Yorumlar hastanın iç dünyasında değişimlere yolaçar. Bu yorumlar bir hakikati ifade etme iddiasındadırlar. Bu özellikleri sebebi ile onlar birer yargıdırlar. “Yargı” kelimesini “adalet” kavramını ve dolayısı ile “yargılama”yı çağrıştırdığı için tedbirle kullanıyorum. Kullandığım hali ile “yargı” kelimesi “hakikat ile ilgili varılan sonuç” anlamındadır. Analistin hastası hakkındaki yargılarının doğruluğu ve mantıksal geçerliliği, onun analitik eğitimini tamamlamış olmasına bağlıdır. Analist eğitiminin en önemli parçası analist adayının iç dünyasının çözümlenmesi, bir başka deyişle analist adayının analizidir. Bu analiz, analist adayının kendi iç dünya dinamiklerinin farkına varıp, zorluk ve zayıflıkların üstesinden gelmesini sağlamakla kalmaz, bir analiz sürecinin nasıl gerçekleştirildiğine dair bir öğretim işlevini de görür. Analist adayı, haftada birkaç günden senelerce Psikanaliz ustasını işini yaparken izlemiştir (görmemiştir ama izlemiştir).

Analist adayı artık analist olarak kabul edileceği yetkinliğe erişince ne yapar ? O artık divana yatmaz. Divana yatan hastalardır. Artık hastaların çağrışımları, dolayısıyla onların iç dünyaları çözümlenecektir. Geçmişteki analist adayının sözleri “çözümlenen”, şimdiki analistin sözleri “çözümleyen”dir. Analistin sözleri, Psikanalitik kuramın mutlak bilgisinin hastanın çağrışımlarını çözmek amacı ile –onun gerçeğine uygun bir şekilde- dile getirilmesidir. Peki bu çözümleme süreci nasıl gerçekleşir ?

Toksöz Karasu’ya (1989) göre analitik süreç bir satranç oyununa benzetilebilir. Satrancın herbir oyunda geçerli olan değişmez kuralları ve gerçekleri vardır. Ancak hiçbir satranç oyunu bir diğer satranç oyununun aynısı değildir. Benzerlikler olabilir, ancak taşların hareketleri ve iki oyuncunun karşılıklı hamle etkileşiminin yüksek sayıdaki olasılık zincirleri herbir oyunu eşsiz kılar. Herbir analitik süreç gerçekten de eşsiz midir ? İnsan ve onun psikolojisi hakkındaki bilgi ve deneyimlerim bana öyle olması gerektiğini söylüyor. Ancak Psikanalizi oldukça pozitivist bir çizgide tutan klasik yaklaşımın bu gerçeği yeterince göremediğini ve değerlendirmeye almadığını düşünüyorum.


Tartışmamın merkezine zamanı ve onun getirdiği değişimlerin göreceliliğini koymak isterim. Psikanaliz bu zamansal göreceliliği hasta için değerlendirmeler yaparken oldukça önemser. Hasta başlangıçta bilinçsizdir, ancak çözümleme süreci ilerledikçe bilinçlenecektir. Hastanın bugün kullandığı ve habis etki yaratan savunmalar yarın devredışı kalacaklardır. Hastanın analistine duyduğu aktarım duyguları, aktarım yorumlarla çözümlendiği zaman hız kesecektir. “Dün”, “bugün” ve “yarın” hastanın gerçeğini anlama ve açıklama uğraşında sık başvurulan referanslardır. Öte yandan, bu referanslar analistin düşünceleri, duyguları ve etkinliğini hastanın değerlendirilmesindeki kadar bağlamaz. Analist, hastaya göre adeta “zaman-dışı”dır. Hind mitolojisine bir gönderme yaparak diyebiliriz ki, o geçirdiği çözümleme süreci sayesinde zamanın deterministik zincirinden kurtulmuş, “Karma’yı kırmıştır”. O bir anlamda “aydınlanmış insan”dır. Hastanın üzerinde yürüdüğü zamansal düzlemi bir cetvel gibi düşünürsek, analist, cetvel-hasta ilişkisini bu boyutların dışında kalmış bir göz gibi seyretmektedir. Hastanın attığı her adımda üstüne bastığı noktayı ve sonrasında ulaşacağı noktaları gözlemekte ve bilmektedir.

Zamanın (Z) birimlerini, Z1, Z2, Z3….Zn olarak simgeleştirirsek, hastanın bu zaman boyutundaki sözleri, eylemleri, HaZ1; HaZ2; HaZ3…HaZn olarak sıralanacaktır. Analistin söz ve eylemleri de (veya sözsüz iletişimleri; eylemsizlik eylemleri) AnZ1; AnZ2; AnZ3…AnZn olarak sıralanacaktır. Ancak bu durum, analistin bilgisi ve bilinci açısından değerlendirildiği zaman sadece bir dış görünüştür. Analist hastanın zaman-bağımlılığına uyum sağlamak için bir anlamda “..mış gibi davranmaktadır”. Örneğin analist hastanın çatışmasının sebebini “bildiği” halde bunu hastaya yorumlamamakta, onun sorularına –yanıtlarını “bildiği” halde- karşılık vermemektedir. Böyle bir çözümleme sürecini zaman boyutunda ifade etmek istersek ortaya aşağıdaki şekil çıkmaktadır:





Şekil 1


Şekilde görüldüğü gibi analist zamana bağımlı olmayan bir noktada durur. Değişen, dalgalanan, farklılaşan hastadır. Analist ise ilk seansta neyse, son seansta da o olma iddiasında ve konumundadır. Bu abartılı ifadeler tabi ki gerçeği yansıtmamaktadır. Bu satırları okuyan ve yukarıdaki şekile bakan analistler türlü itirazlara girişebilirler. Ancak bu itirazlar ve analiz odasındaki duruşlarının temelindeki düşünceler eninde sonunda birbiri ile çelişirler. Aktarım olgusunu ele alalım. Bilindiği üzere, aktarım ve özellikle aktarım nevrozu, hastanın, analisti geçmişindeki çatışmanın etkisinde algılaması ile ortaya çıkar. Hastanın analiste yönelik düşünceleri ve duyguları nesnel gerçeklik değil, çarpıtmalardır. “Nesnel gerçekliği” bilen analist, bu çarpıtmaları “kolayca” algılar ve zamanı gelince yorumlar. “Nesnel gerçekliği” bilme konumunda olmak yani analist koltuğunda oturmak, -hastanın kendini deterministik bağlarından kurtaramadığı- “zaman”dan bağımsız olmaktır. Analist adına düşünürsek, hem hastanın o “çarpık” algılamalarında hiç pay sahibi olmadığını varsaymak, hem de hastanın çağrışımlarında “nesnel gerçeklik”ten herhangi bir sapmayı hemen farketmek, zaman boyutunda bir çeşit “dışarıda oluş”, varlık boyutunda ise bir “yokoluş”tur. Adeta analist yoktur. Veya şöyle söyleyelim: Analist bir Tanrı kadar vardır ve bir Tanrı kadar yoktur. Hasta adeta “araf”ta tekbaşına konuşmaktadır.


*********


Yukarıdaki satırları okuyan Psikanalizle yakın tanış olan kişiler çeşitli itirazlar dile getirebilirler; yukarıdaki analiz ve analistin benim kafamdaki “çarpılmış” imgeler olduğunu söyleyebilirler. Bunlar sıkı bir Psikanalizden geçirilmesi gereken anormallikler olarak değerlendirilebilir. Zaman zaman ben de kendimle ilgili böyle düşünce ve duygulara kapılsam da, Psikanalitik dünyada sık rastlanan bir olgu, bunları dile getirmek konusunda beni ikna ediyor. Bu olgu bana göre “samimiyet eksikliği”dir.


Lacan’a göre, analist aslında bir şey bilmez. Ancak hasta onun bildiğini düşünür. Bu “bildiğini sanma süreci” (analizin kendisi) sonucunda analist artık gerçekten hastayı bilmeye başlar. Bu sözler gerçekten hoş ve cesur görünmektedir. Ancak samimi midir ? Analist gerçekten başlangıçta hiçbirşey “bilmemekte” midir ? Gerçekten öyleyse, o zaman sunduğum şekil gerçek olmayacaktır. Analist te hastası ile beraber zamanın göreceliliğine mahkum olacak; mutlakiyetin “zamansızlık locası”nda oturamayacaktır. Ancak bu sonuca varmak o kadar kolay değildir. Bu sonuca varışı, kendilerini sürekli doğrulayan kehanetler olarak kuramsal beklentiler engellemektedir. Psikanalitik süreç klasik hali ile “bir çıplak antropolojik göze” sahip değildir. Ayrıca antropolojik çaba ne kadar “geçmişi”nden kurtulabilir ? Bu soruya “sonuna kadar kurtulabilir” yanıtını vermek olası değil. Ancak antropoloji bunu bütünü ile başaramayacağının bilincinde olma durumundadır ve açıklama “samimiyeti”ne sahiptir. Zaten antropolojiyi var kılan da bu samimiyet değil midir ?


Psikanaliz süreçleri eninde sonunda aktarımları doğuracaksa, bu aktarımlar hep Oidipus kompleksine dayanacaksa, yorumlar önce dirençle karşılanıp, sonra kabul edilecekse ve yavaş yavaş patoloji buharlaşacaksa ve dört-beş sene sonra analist ve hasta vedalaşacaksa…Tüm bunları analizin ilk gününde bilen ve öngören analist gerçekten hiçbirşey “bilmemekte” midir ? Yoksa “bilmiyormuş gibi” mi davranmaktadır ? Yine devam edersek, analistin hasta hakkındaki duygu ve düşünceleri analize tabi tutulurken, analistin hastası hakkındaki duygu ve düşünceleri çözümlemenin nesnesi değil etkinliği ve aracıysa; analist, analizin son gününde de, ilk günündeki etkinliğini analist nesnelliğinin gerekirliği olarak sahipleniyor ve “meşru” kılıyorsa ve bunu “nesnel gerçekliği bilme sağlığı”nın maskesi ve pelerini olarak taşıyorsa, antropolojik bir cesaret ve açıklıktan söz edebilir miyiz ? Tüm bu koşullar karşısında “analist aslında bir şey bilmez; hastası onun bildiğini sanır” sözü, hoş görünme kaygısı taşıyan, moda tabiri ile “politik olarak doğru” bir tavır ortaya koymadır; ancak samimi değildir.


*********


Antropoloji mantropoloji derken, tartışmayı bir “gören-görülen”, “yorumlayan-yorumlanan”, “çözümleyen-çözümlenen” ikilemleri düzlemine getirdim galiba. Bu düzlemde insanlık tarihinin en öne çıkan olgularından birinin “Doğu-Batı” ikilemi olduğunu düşünüyorum. Kastettiğim şey, “beyaz batılı erkeğin” “öteki”ni nasıl “gördüğü”, “yorumladığı” ve “çözümlediği”.


Thierry Hentch’in (1988) “Hayali Doğu” adlı eserinde berraklaşan bir resim var. Batı için, tarihin bir noktasından itibaren bir “öteki” (Doğu) oluşur. Pers savaşları, Truva savaşı gibi bir takım tarihi olaylar ve coğrafi uzaklık gibi nedenler tarafından beslenen bu durum, İslam’ın doğumundan sonra iyice kristalleşir. Batı, uzaklığın ve cehaletin sisleri arasında bir “atıflar kazanı” yaratıp, içini tüm “ben-olmayanlar”la doldurur. Bu bakış bir görme, yorumlama ve çözümleme etkinliği ile “oryantalizm” gibi bir ürüne dönüşür. Bu sürecin en çarpıcı yanı belli bir süre sonra Doğulu için de “Doğu”nun bu resim haline gelmesidir. Doğulu kendisi ile ilgili değerlendirmelerini, çıkış noktası arayışlarını ve “Batı”yı, bu kendisine zekredilen ikilemin güdümünde yapar olur. “Yorumlanan ve çözümlenen” bu “yorum ve çözümleme” ile özdeşleşir.


Hipnoz eğitimlerinde, zihnin işleyişini anlatırken öğrencilere küçük bir eksersiz yaptırırlar. “Gözünüzü kapatın ve beyaz maymunlar dışında herşeyi düşünün"”derler. Gözler kapatılır ve zihinlere beyaz maymunlar üşüşür. Geçenlerde bir grup meslektaş ile Oidipus kompleksinin evrensel bir olgu olup olmadığını tartışıyordum. Orada bulunanlar tartışmaya pozitivizm, post-modernizm, sosyal inşacılık, yapısalcılık, antropoloji gibi değişik açılardan bakarak katıldı. Genel kanı böyle bir kompleksin Psikanalizin doğumundan önce varolmasa bile “artık varolduğu”ydu.


Psikanalizin “beyaz batılı erkeğin” “öteki”leri çözümleme aracı mı olduğu, yoksa onun çözümlenmesine mi yaradığı uzun uzun tartışılması gereken bir konudur. Ancak “öteki”lerin, yani kadınların, çocukların, “Doğulu”ların ve “siyah”ların doğrudan ve “dolaylı” itiraz ila homurtuları –bunlar tamamen kuramsal olarak doğrulanacak şekilde direnç olarak algılanabilirler- “analist”in kim olduğu konusunda açık bir fikir veriyor. Freud için “çözümlenen” çoğunlukla çocuk, ilkel, kadın veya “kadınsı”dır. Analist “erkek adam”dır (veya “erkek kadın”, ya da “erleşmiş kadın”).


*********


Yukarıdaki satırların özündeki tartışmalar son otuz-kırk yılda psikanalizi evrim ve devrimlere sürükledi. Bu değişimler geleneksel analitik ortamı kırıp, analist ve hasta arasındaki ilişkinin insani yönlerinin ortaya çıktığı bir “çevre”nin olası olduğu fikrini doğurdu (Orange, Atwood ve Stolorow, 1997). Muhafazakar kuram ve uygulama varolmaya devam etse de, analitik ortam yenilikçiler tarafından artık Tanrı ve kul ilişkisinin belirlediği bir “araf” değil, iki insanın çözümleme uğraşını beraberce gerçekleştirdiği bir “çevre” olarak algılanmaya başlandı.Özellikle Heinz Kohut’un geliştirdiği Kendilik Psikolojisi (Self Psychology) ekolü ile bu ekolden doğan Öznellikler-arası (Intersubjective) bakış ve Amerika Birleşik Devletleri’nde gelişen Kişiler-arası psikanaliz (Interpersonal Psychoanalysis), hastanın iç dünyasının bir “yalıtılmış zihin” olarak anlaşılamayacağını önesürdü. Özellikle Öznellikler-arası kuramcıları iyice köktenleşen yaklaşımlar sergileyerek, çözümlemenin nesnesinin sadece hastanın iç dünyası olamayacağını ileri sürdüler. Onlara göre, çözümlenecek olan analist-hasta ilişkisinin bağlamıydı.

Öznellikler-arası kuramcılarına göre, hasta, analizin belirli bir anında analistle ilişkisinin bağlamsal etkisi ile spesifik bir davranışa yönelir. O davranışı yorumlama ve çözümleme uğraşında olan analist, o hareketi doğuran zincirleme ilişkisel adımları –kendi adımlarını da ihmal etmeyerek- değerlendirmelidir. Önceki sayfaları hatırlarsak, klasik yaklaşımda analist adeta “zamansız bir mutlakiyet locası”nda oturup, zamanın cetveli üzerinde yürüyen hastayı seyretmektedir. Bu mutlakiyet, analiste bir bilgisel sınırsızlık getirmektedir çünkü bilgisel sınır, zamansal göreceliliğin bir sonucudur. Modern yaklaşımlarda analist ve hasta zamanın göreceliliğine ve onunla bağlantılı bilginin sınırlılığına beraberce tabidirler. Ancak, sadece hastanın iç dünyasının yansıtmalarından ibaret olmayan, beraberce yarattıkları ilişkinin geride kalan adımlarının yarattığı “bu anı” anlama ve açıklama çabasından vazgeçmezler. Önerilen çalışma modelini aşağıdaki şekilin yardımı ile anlayabiliriz.




Şekil 2

Yeni yaklaşımların önerdiği bu model nihai aşamada Ferenzci’nin “karşılıklı analiz” olgusuna yelken açar. Teknik olarak en tartışmalı konu, bu karşılıklı analizde analistin kendi iç dünyasını ne dereceye kadar hastasına açacağıdır. Bu konu oldukça dikenlidir çünkü işin içine psikanalizin temel ilkeleri ve mesleki etik kaygıları girmektedir. Bu sorunsaldan çıkış noktası kolayca bulunabilecek gibi görünmemektedir. Ancak bu sorunsalı bir çırpıda yoksaymak veya “çıkış noktası yoktur, olamaz” diye dogmacı bir tavır sergilemek, psikanalitik kuramın evrimine darbe olur. Kuramsal evrim ve devrimler Zen’in Koanları gibi zor veya “imkansız” soruların peşinde geçirilen uzun yıllar ve patlatılan kafalar ile oluşur. Aksi takdirde hastaların çağrışımlarına gösterilen kolaycı ve indirgemeci yaklaşım, Psikanalitik kuramın kendisine de gösterilir ve kuram yerinde saymaya başlar.

Modern yaklaşımların “ilişkisel bağlam çözümlemesi” analizi “ezeli ve ebedi” bir nedensellikler karmaşasına sokuyor gibi görünebilir. Klasik yaklaşımın analiz nesnesi bir iç dünyanın sınırları ile belirlenmiştir. Oysa modern yaklaşımların çözümleme nesnesi, analitik ilişkiden başlayıp, geçmişten bugüne katlana katlana gelen sınırsız sayıdaki ilişkisel bağlamın kaleidoskobudur. Böyle bir karmaşıklık, analistin elini kolunu bağlayıp, onu söz söyleyemez duruma getirebilir. Bu da başka bir zor sorunsaldır. Kohut (1984), psikanalizin karmaşık zihinsel süreçlerin bilimi olması gerektiğini söyler. “Ne yapalım böylesi çok karmaşık; biz değişkenleri kısıtlayıp, analiz edelim” deyip, herşeyi bir iç dünyanın yansıtmalarından ibaret görmeye devam etmek, fıkrada olduğu gibi, adamın kaybettiği anahtarını, düşürdüğü yer çok karanlık olduğu için, gidip ilerde sokak lambası altında aramasına benzer. Psikanalitik kuramın bilgisi, orjinal kuramın gitgide daha fazla alana uygulandığı bir “yatay genişleme” kadar, bilginin inceldiği ve karmaşıklaştığı ve dolayısıyla değiştiği bir “dikey genişleme”ye de gereksinim duymaktadır. Psikanalizin ilk yüz senesinin büyük bir bölümü “yatay genişleme” çabaları ile geçmiştir. Son yıllar daha zor ve tedirginlik yaratıcı “dikey genişleme” sürecine tanıklık etmektedir.

*********

Yukarıda özetlenmeye çalışılan yenilikçi yaklaşım klasik kurama bütünü ile yabancı mıdır ? Bu soruya “hayır” diyenlerin çıkacağını düşünüyorum. Evet, analist-hasta ilişkisinin karmaşık neden-sonuç bağlantılarını değerlendirmeye alan bir tutumun “bir şekilde” zaten klasik kuramın içinde varolduğunu iddia edebiliriz. Bu “bir şekilde” ifadesinin arkasında “süpervizyon” olgusu durur. “Süpervizör” “üçüncü”dür. Analist ve hasta ikilisinin dışında kalıp, onların karşılıklı attıkları ilişkisel adımları ve ardışık neden-sonuçları beraberce çözümler. O sadece hastayı değil, analist-hasta ilişkisel bağlamını, ikisinin iç dünyasını dikkate alarak analiz eder. Analist bu “üçüncü göz”ün çözümlemesini içselleştirip, seansa girer ve bu içgörüye göre davranır. Ancak bu içgörüyü hastasına sunmaz. Analist ve hasta arasında, iç dünyaları açma konusundaki asimetri varlığını sürdürür; Ferenczi’nin önerdiği simetriye girilmez. Yenilikçilerin önerdiği yaklaşımı, klasik kuramın “süpervizyon odaklı içgörü” olgusuna benzer görüp, modern öneriyi bu olgu üzerinden anlamaya çalışmaya devam edersek, ikinci bir süpervizörün analist-hasta ilişkisel bağlamını çözümleyen birinci süpervizörün ilişkisel etkisini de yorumlayıp, çözümleyebileceğini söyleyebiliriz. İkinci süpervizör, “analist-hasta-birinci süpervizör” ilişkisel bağlamı üzerinde çalışabilir. Bu düzen, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, genişleyen çemberler halinde, “n” sayıda süpervizörün varlığına kadar gidebilir.

Şekil 3

Klasik analiz uygulamalarının yenilikçi yaklaşımlara yaklaştığı bu nokta üzerinde daha fazla düşünmek gerekir. Gerçekten bu olgu ile klasik ve yenilikçi ayrımı ortadan kalkmakta mıdır, yoksa fark daha da belirginleşmektedir ? Yazının daha önceki bölümlerinde zikredilen “samimiyet” kavramına geri dönerek tartışırsak, analist kendi seans içi etkinliği ile ilgili içgörüyü süpervizöründen elde ettiği halde bunu seansta dile getirmemektedir. Böylece, modern yaklaşımlara göre, çözümlemenin en hayati besini olan “ilişkisel bağlam analizi”ni es geçip, hastayı bir “hakikat”ten mahrum bıraktığı gibi, ilişkisel bağlam hakkında yeni bir şey öğrenmemiş gibi (ilişkisel bağlamın açığa çıkardığı kendi zaman-bağımlılığı yokmuş gibi) davranmaktadır. Bazı durumlarda süpervizöründen öğrendiği “yeni” şey, hastasının seanslar boyu onunla ilgili iddia ettiği “eski” şey olabilir.

*********

Yazının önceki bölümlerinde zikrettiğim “yargı” kelimesi beni bir şeyler daha yazmam için gıdıklayıp duruyor. O satırlarda “yargı”yı “hakikat ile ilgili varılan sonuç” anlamında kullanmıştım. Ve de “yargı” kelimesinin “adalet” olgusu ile bağından uzak durmak istediğimi belirtmiştim. “Yargı” kelimesi ile “adalet” arasına koymak istediğim uzaklık, analisti bir yargıç gibi göstermek gibi bir kaygım olmadığını özellikle vurgulamak istememdendi. Ancak yine de, Psikanalitik süreçle ilgili eleştirel bakışım, “yargı-adalet” bağlantısını odak alarak bir şeyler üretebilir.

Yargıç adalet dağıtma görevini yerine getirirken çeşitli yargılarda bulunur. O “adaletin şaşmaz terazisi”nin temsilcisidir. “Adaletin şaşmaz terazisi” olmak yargıça “nesnel hakikat”i bilmek gibi bir görev ve zorunluluk yükler. O başlangıçta hakikati bilmez ama sorgulama yöntemi ile hakikate ulaşır (yargılar) ve karara varır. Bunu yaparken de –özellikle Türkiye’deki sıkışıklığı düşünürsek- sonsuza kadar uzanan zamanı yoktur. Bir taraftan da, onu zorlayan “gecikmiş adalet olmama” gibi bir Demokles’in kılıcı da mevcuttur. Sonuçta hakim kararını verir ve “şeriatın kestiği parmak acımaz” der.

Verilen karar adil midir ? Hakikata “hakikat” olarak ulaşmayı sağlayacak yargı, onu ortaya çıkaran tüm değişkenleri –aralarındaki kompleks etkileşim de dahil olmak üzere- derinlemesine incelemeyi gerektirir. “Yargı” –üstüne üstlük insanın maddi ve manevi en değerli varlıkları (özgürlük, yaşam, şeref, vb) hakkındaki bir yargı- insanlık tarihinin geliştirdiği tüm bilgiyi ve bilgilenme araçlarını kullanmalıdır. Antropoloji, Psikanaliz, psikoloji, tarih, felsefe, ekonomi, sosyoloji, tıp, mühendislikler, vb. gibi, doğa ve insanı anlama ve açıklama uğraşları o yargılamanın birer parçası olmalıdırlar.

Öte yanda günlük yaşam sabırsız ve tahammülsüzdür. “İş bitirilsin” ister. Çoğunlukla “adil karar” yerine, “hızlı adalet” başarı kıstası sayılır. “Ütopik yargı” muhtemel ki, basit bir kira hukuku davasını bile yüzlerce duruşmada bitirebilir. Böyle bir adalet anlayışının asla pratik olmaması ve hiçbir zaman uygulanamayacak olması, bu anlayışın peşinden koştuğu kompleks bir hakikat olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Biz Uranüs’e gidemesek te, Uranüs vardır ve var kalacaktır. Ve de, bazıları Uranüs’e gitmeyi kafalarına koyacaklardır.

Psikanaliz –özellikle klasik uygulamasında- herzaman “hakikat”e ulaşmayı hedefler. “İçgörü” hakikatin hasta tarafından anlaşılmasıdır. Tüm yazıya içkin soru ile bir daha kurcalamamız gerekirse, Psikanalizin niyeti ve hakikate ulaşma araçları gerçekten, insanın varoluşundaki karmaşık ve zaman zaman oldukça belirsiz bilgiye ulaşmayı amaçlar mı ? Yoksa, bu uğraş Freud’un yaşam boyu verdiği cesur ve samimi mücadele ile sınırlı kalmış olup, Freud-sonrası Psikanalizin hakikat arayışları bir aldatmaca şeklinde kuramın totolojik karakterde doğrulama ve doğrulanmaları mıdır ? Psikanaliz ve Psikanalitik uygulama, adalet kurumu ve mahkemelere göre çok daha şanslıdır. Psikanaliz uzun yıllar sürebilir. Sürecin iki aktörü de –hastanın dirençlerine rağmen- “hakikat”in peşindedirler. Bu zaman ve koşul avantajlarını kuramsal bağnazlıklara kurban etmek, Uranüs’e gidecek kadar zaman ve “çaba” harcayıp, plaja gitmeye benzer. Uranüs soğuk, kasvetli ve tehlikeli olabilir. Bu özellikleri ile plajın çekiciliği ile asla rekabet edemez. İyi de plaja gitmek isteyen niye illa da Uranüs’e gidiyormuş gibi zorlasın ki kendini ?

*********

Freud ve Psikanaliz “çözümleme”yi amaç edindiler. Bu “çözümleme” çabası “açıklama” ve “anlama” hedeflerini zengin bir kuramsal modele dayandırmaktadır. Bu kuramsal model penceresi de –diğer her kuramsal model gibi- “yaşam” kadar geniş değildir. Penceresi yaşam kadar geniş bir model zaten “yaşam” olurdu. Yaşamın içinde varolup, kuramın dışında kalanlar, o kuramın eleştirisinin hammaddesi olmuşlardır. Psikanaliz de sınırlılığı yüzünden –bu yazıda olduğu gibi- eleştiri almaktadır ve ilerde de alacaktır. Bu eleştiriler kuramın penceresinin genişlemesi için birer fırsat olabilirler. Ne var ki, bu çok ta kolay değildir çünkü Freud’un dehasının yarattığı kurama yönelik eleştirilerin güdülediği devrim ve revizyonlar, bir mantık argümanları salkımı olan kuramda çelişki ve geçersizliklere yolaçmaktadır. Başta Kohut’unkiler olmak üzere tüm kökten eleştiriler çok değerli olmakla birlikte, Freud’un kuramına –kısmen bile olsa- alternatif üretmekte zorluk çekmektedirler. Üstelik Psikanalitik kuramın,“eleştirmeninin repliğini belirleyen” “geniş diyalog” karakteri, eleştirmenleri eleştirilerinde ya Psikanalitik kuramın içinde kalıp assimile olma, ya da tamamen Psikanaliz-dışına savrulma gibi bir kadere mahkum etmektedir. Bir noktaya sürekli bakmakla, o noktaya bakmamak için herşeyi yapmak arasında önemli bir bağ vardır: O nokta.

Kuramsal alandaki bu zorluk, uygulama için de geçerlidir. Pragmatik ve pratik esaslara dayalı seans-içi başarılar bir yamalı-bohçayı andırmaktadır. Çoğu zaman birbirleri ile çelişen –klasik ve yeni- kavramlar birarada kullanılır ve “işe yararlar”. Bu “işe yarama”nın kuramsal açıklamaları klasik kuramın bütünsellik ve tutarlılığına ulaşamazlar.

Uygulamacının eleştirdiği –hatta bir kısmını delice bulduğu-kavramlardan bir türlü kopamaması Woody Allen’ın “Annie Hall” filminin son sahnesinde anlattığı bir fıkrayı anımsatıyor (Woody Allen nereden aklıma geldi acaba ? Woody Allen yirmi seneyi aşan analiz hastası deneyimi ile büyük bir Psikanaliz sevdalısı. Aynı zamanda Psikanalizi kıyasıya eleştirme ve alaya alma konusunda oldukça çarpıcı bir örnek. Bunu analistime anlatmalıyım…).

“Annie Hall” filmi iki sevgilinin tutkulu ilişkisini anlatır. Kahkaha ile, kavga ile, sevgi ile, dert ile, seks ile dolu bir macera. Sonunda bu macera biter. Adam New York’ta kalır, kadın çılgın memleketi Kaliforniya’ya döner. Yıllar sonra New York’ta birkaç saatlik bir görüşme için bir köşebaşı kafesinde buluşup, geçmişten ve güncel yaşamlarından konuşurlar. Bir süre sonra kadın uçağına yetişmek için kalkar. Taksi hareket etmeden önce kadın ve adam birkaç saniye bakışırlar. İkisi de bir şey söyleyemezler. Taksi hareket eder. Adam köşebaşında yağmurun altında dikilir. Fondan Woody Allen’ın sesi bu “delice ilişki”nin yasını tutarak şu fıkrayı anlatır: “Adamın biri ruh doktoruna gider. “Doktor bey” der “kardeşim kendini tavuk sanıyor”. Doktor “bu çok ciddi bir durum” deyip, sorar: “Ne zamandır böyle kardeşiniz ?”. “Yirmi yıldır” diye yanıtlar adam. Doktor şaşkınlıkla içinde bağırır: “Niye daha önce bir şey yapmadınız ki ?”. Adam mahçup bir ifade ile önüne bakar: “Yumurtalara ihtiyacımız vardı”.

Yumurtalar ile başladık, yumurtalar ile bitirelim. İhtiyacımız olan yumurtalar ile…Bazen kırmak ihtiyacı duyduğumuz yumurtalar ile...

Yavuz Erten