psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
varoluşçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
varoluşçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2008 Salı

SİNEMATERAPİ - MATRIX



İnsan eli ile üretilen, ortaya koyulan eserin her birinin psikolojik açıdan analiz değerleri yüksektir. İnsan ortaya koyduğu, ürettiği her eserde bilerek yada bilmeyerek kendini iç dünyasını, yaşadığı dünyayı, yaşamı – ölümü ve yeniden doğuşu anlatır. Bu anlatılar sözel anlatımdan başlayıp, tiyatroya son olarak da gelişen görsel ve işitsel efektlerle ile beyaz perdeye kadar değişik yollardan nesilden nesile aktarılır. Masallar hikayeler anlatıldığı yere ve zamana göre değişiklikler gösterseler de, temelde anlatılan hikayelerin özünde, hep aynı düşünsel simgelerin ve konuların işlendiğini görürüz. Bugün sinemada da bunu yaşıyoruz. GERÇEK Mİ DÜŞ , DÜŞ MÜ GERÇEK? Varoluşumuz kadar eski olan bu soru Matrix filmiyle yine gündeme geldi.

İlkçağ filozoflarından platon idealar sistemi diye bir düşünce atmıştır ortaya. Bu düşünceye göre 5 duyu ile algıladığımız nesneler gerçek değil, gerçeğin birer yansıması olan gölgelerdir. Gerçeğe ulaşmak için akıl yürütmemiz gerekir. Platon bu düşünceyi yaklaşık 2400 yıl önce ortaya atmış ve daha iyi anlaşılabilmesi için mağarada yüzü duvara dönük yaşayan bir esirin hikayesini anlatmıştır. Mağaradaki bu esir, dışarıdaki gerçek nesnelerin yansıyan gölgelerini görüyordur bu duvarda. Gölgeleri gerçek sanır. Oysa bu gölgeler asıl nesnelerin sadece birer yansımasıdır. Köle yüzü hep duvara dönük olduğu için gerçek dünya hakkında ancak bu gölgelere bakarak bir akıl yürütebilir. Tabii eğer gölgelerin gerçek olup olmadığından şüphelenebilirse.
Buradan yola çıkan Platon yaşadığımız dünyayı beş duyu ile algılayan bizlerin de aynı durumda olduğunu ileri sürer. Beş duyu ile algıladığımız nesnelerin işte bu gölgeler gibi sadece gerçeğin birer yansıması olduğunu ileri sürer.

Bu hikayenin 2400 yıl önce anlatıldığını söylemiştik. Ancak bugün bu hikaye beyaz perde de olsa hala değişik biçimlerde anlatılıyor. Her ne kadar gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanılarak bazı değişiklikler yapılsa da hikayenin özü yine aynı. Evet Matrix den bahsediyorum. 2400 yıl önceki platonun mağaradaki köle hikayesinin çağdaş versiyonu. Hikayenin özü yine aynı, mağarada köle olduğunun farkına varıp, özgürlüğe, gerçeği bulmaya, özüne ulaşmaya duyulan merak ve arzu.

Kültürümüzde de bu tür anlatılar oldukça yaygındır. Tasavvufa göre tüm dünyadaki nesneler, aslında tanrının birer yansımalarıdır. Asıl olan tanrıdır. Bizler dahil tüm varlıklar onun farklı şekillere bürünmüş tezahürleriyizdir. Ve her varlık varoluşu gereği özüne doğru akmak, onunla bütünleşmek arzusundadır. Akarsuların birleşerek denize akmak istemeleri gibi. İşte tasavvufa göre de bu özünden kopuş ve ayrılık bizi tıpkı platonun mağarasındaki köle gibi
gölgeler dünyasının esiri yapar.

Yukarıdaki örneklerden sonra şu soruyu sormak gerekir. Bizler bir düş dünyasında mı yaşıyoruz? Gerçek dediğimiz elle tutup gözle gördüğümüz dünya, aslında gerçeğin bir yansıması olabilir mi? Eğer bu saydıklarımızın, hiçbir bilimselliği olmayan saçmalıklar olduğunu, masallar veya hikayeler olduğunu düşünüyorsanız, sıkı durun. Fizikte şuan popüler olan 11 boyutlu evren teorisine göre, bu mümkün.


Şu an yaşadığımız evren 4 boyutlu bir evren. En, boy, genişlik, ve zaman. Bir fotoğraftaki resim ise 2 boyutlu sadece eni ve boyu var resmin kalınlık ve zaman yok. Nasıl ki 4 boyutlu evrenin yansıması 2 boyutlu bir fotoğraf olabiliyor ise, 11 boyutlu evrenin yansıması da, bizim yaşadığımız 4 boyutlu evrenimiz olabiliyor ünlü fizikçi Hawkging'e göre.

Pek iyi bu ve benzeri bazı hikayeler niçin binlerce yıldır anlatılıyor, oynanıyor, filme çekiliyor olabilir acaba. Tarih içerisinde hemen her kültürün efsanelerinde masallarında, varolan ve özünde aynı konunun işlendiği bu ve benzeri hikayelerin kaynağı ne? Bu kültürler birbirlerinden habersiz, nasıl oluyor da benzer efsaneler, hikayeler, metaforlar yaratıyor ve benzer sorular sorabiliyorlar. Bu ortaklık yoksa bizim aynı bütünün-gerçeğin tezahürleri olduğumuza mı işaret? Eğer gerçekten öyle ise, biz o bütünün gölgeleri olmuş olmazmıyız?
Son olarak bütün bunlar doğru ise ne içinyaşıyoruz? Dahada köyüsü bütün bunlar birer saçmalıksa ne için yaşıyoruz...


PSİKO-SOSYAL ANALİZİ

Gösterime girdiğinde herkeste büyük ilgi uyandırdı. Tv. Programlerı yapıldı, yazıldı. Hatta bir felsefe dergisinde ''Kırmızı hap mı? Mavi hap mı?'' diye kompozisyon yarışmaları bile düzenlendi. Filmin bukadar ilgi görmesini, kimileri hareketli sahnelere ,kimileri ise taşıdığı dinsel temalara bağladı.

Bence filmin bukadar büyük ilgi görmesinin altında yatan ana neden, bilinçdışının telafi edici yönü. Bilinçdışı tehlikeyi herzaman olduğu gibi bizden önce farketti. Ve bu filmin yazılması, çekilmesi kaçınılmaz oldu. Gösterime girdiğinde ise bilinçdışımızın ihmal edilmiş yönleri, bizi bu filme çekti. Pekiyi, neydi bu bilinçdışının ihmal edilen yönleri? Ve bizi neye karşı uyarıyorlardı.

Serinin birinci filiminde, özellikle vurgulanan tek şey vardı ''GERÇEK NEDİR?'' ve ''UYAN'' ... Pekiyi biz gerçekten uyuyormuyuz?... Gördüğümüz herşey aslında bir yanılsama, bir düş mü?... Eğer, dış dünyanın gerçekliğini beş duyumuzla (görme,işitme ,tat,koku ve dokunma) test ediyorsak, beş duyumuz ,sadece sinirsel iletiyle beynimize ulaşan elektirik sinyallerinden ibaret. Dolayısıyla gördüğümüz herşeyin bir yanılsama olması ihtimali mümkün. Ancak ben bu tartışmayı, felsefecilere bırakıp, olayı somut dünyadan hareketle, bilinçdışı içerikler açısından değerlendirmek istiyorum.

Evet bugün biz bir düş dünyasında değiliz, bir küvezde yaşamıyoruz ve başımızdan kollarımıza kadar kablolar yok. Ancak, yaşadığımız dünyada kendi korunma reflekslerini oluşturmuş hakim siyasal, ekonomik, kültürel bir yapı var. Ve bu yapı kendi devamlılığı için, oluşturduğu ideal insan tipinin üzerinde yükseliyor. Hem de giderek artan bir hızla. Yükseldikçe de (Matrıxdeki makinalar gibi.)onu yaratan insanın kontrolünden çıkıyor.

Bu yapının insan doğasına nekadar uyduğunu ise günümüz insanının kalabalıklaştıkça yalnızlaşan, ekonomik olarak kalkındıkça, ruhsal olarak dibe vuran yaşamına bakarak anlayabiliriz.

Kontrolden çıkan bu sistemimin görünmez kabloları bize sürekli ''Mutlusun, terfi ettin, zengin bir adamla evlisin, yeni bir araba aldın,okulu bitirdin'' demesine rağmen taa içimizde..., derinliklerimizde...,tanımlayamadığımız..., bizi rahatsız eden ve sürekli dönüp duran birşeyler var. Neo; nun içinde dönüp duran ve onu sürekli rahatsız eden o şey gibi. O şeydi Neoyu Morpheusa götüren . Ve yine o şey sizi bu yazıyı buraya kadar okumaya iten...

Ancak Neo, varoluşsal yolculuğuna , Morpheusa gitmekle değil, Kırmızı hapı seçmekle başlar. Morpheus ona yolu gösterir , ancak seçimi Neo yapar ve tavşan deliğinin derinliklerine doğru gizemli bir yolculuğa çıkar. Hemde geri dönülmez bir yolculuğa.

Pekiyi şimdi de ben size soruyorum ,Varoluşsal yolculuğunuzda; KIRMIZI hap mı? yoksa MAVİ hap mı?....

NE o... Tavşan deliği çokmu karanlık.......... :)

14 Nisan 2008 Pazartesi

Irvin Yalom ve Varoluşçu Psikoterapi

Irvin Yalom ve Varoluşçu Psikoterapi

Yalom’a göre:

“Varoluşçu psikoterapi bireyin varolmasından kaynaklanan endişelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımıdır....

Dinamik psikiyatriden bahsedersek, hangi terapist dinamik olmamayı, yani ağır miskin durgun, hareketsiz olmayı kabul ederdi? Hayır ,terim güç kavramını içeren özel teknik bir kullanıma sahiptir.

Freud’un insanın anlaşılmasına en büyük katkısı, zihinsel işleyişin dinamik modeli olmuştur. Bireyin içinde çatışmalı güçlerin bulunduğunu ve hem adaptif hem de psikoptolojik olan düşünce ,duygu ve davranışını bu çatışmalı güçlerin bir sonucu olduğunu öne süren model. Üstelik bu güçler çeşitli farkındalık düzeylerinde bulunmaktadırlar. Bazıları gerçekten tamamen bilinçdışıdır. Bir bireyin psikodinamikleri o kişinin içinde işleyen çeşitli bilinçdışı ve bilinçli güçleri, güdüleri ve korkuları içermektedir.

Problemli hastayla uğraşan uzman ,bireydeki ,hiç dokunulmamış esas çatışmaları nadiren inceleyebilmektedir. Hasta bunun yerine inanılmaz derecede karmaşık endişelere kümesine sığınmaktadır.Birincil endişeler derine gömülmüştür, bunun üstüne bastırma ,inkar ,yer değiştirme ve sembolleştirme katmanları yığılmıştır. ...”

Var oluşçu dinamiklerle, Freudyen ve neo Freudyen dinamikler arasındaki bir başka büyük fark “derinliğin” tarifini içermektedir. Freud’a göre, araştırma her zaman kazıyı gerektirmektedir. O, bir arkeologun sabrı ve titizliğiyle çok katmanlı ruhu kazıyıp asıl noktaya, yani bireyin hayatındaki en baştaki olayların psikolojik kalıntılarının bulunduğu temel çatışma katmanına ulaşmıştır. En derin çatışma en baştaki çatışma anlamına gelmektedir.Bu nedenle , Freud’un psikodinamikleri gelişimsel temellidir.Temel ya da birincil terimleri kronolojik olarak alınmalıdır. Her biri “ilk” sözcüğüyle eşanlamlıdır.Buna uygun olarak, örneğin, temel anksiyete kaynakları en eski psikoseksüel felaketler olarak düşünülmektedir. Yani ,ayrılma ve iğdiş edilme...

Var oluşçu dinamikler gelişimsel modele bağlanmamıştır. Temel ile ilk yani önemli olan ile kronoloji olarak önde gelen sözcüklerinin aynı kavramlar olduğunu varsaymak için zorlayıcı bir neden yoktur. Derinlemesine araştırma, insanın geçmişi araştırması anlamına gelmemektedir.... insanın olduğu hale nasıl geldiğini değil ne olduğunu düşünmektir....

Bazı terapistler var oluşçu kaygılarla uğraşmaktan yalnızca evrensel oldukları için değil, bunlarla yüzleşmesi korkunç olduğu için de uzak dururlar. .. varoluşun getirileriyle yüzleşmek acı verir, fakat sonunda iyileştirir....”

Yalom çok sayıda Avrupalı psikiyatristin Freud’un indirgemeci görüşüne (bütün insan davranışlarını dürtü temeline bağlamak), materyalizmine (en yüksektekini en alçaktaki bağlamında açıklamak[üst belirleme kastediliyor sanırım]), ve determinizmine (bütün zihinsel işleyişlere mevcut olan tanımlanabilir faktörlerin neden olduğu inancı) karşı çıktığını bildiriyor.

“Çeşitli var oluşçu analizciler temel bir yöntemsel nokta konusunda aynı fikirdedirler: Analizci, hastaya görüngübilimsel olarak yaklaşmalıdır.Yani ,hastanın yaşantısal dünyasına girmeli ve anlayışı bozan ön varsayımlarda bulunmadan bu dünyanın olgularını dinlemelidir.Varoluşçu analizciler içinde en iyi bilinenlerinden olan Ludwig Binswanger, “yalnızca tek bir uzay ve zaman yoktur, insan sayısı kadar çok zaman ve uzay vardır” demiştir.”

1950’lerde hümanist psikoloji oluşturuldu. Bazen psikolojide “üçüncü güç” (davranışçılar ve Freudyen analitik psikolojiden sonra) olarak adı geçen hümanist psikoloji artan üye kayıtları ve binlerce akıl sağlığı uzmanının katıldığı yıllık toplantılarıyla güçlü bir organizasyon haline geldi. 1961 yılında American Association of Humanistic Psychology yazı kurulunda Carl Rogers,Rollo May, Lewis Mumford, Kurt Goldstein,Charlotte Buhler, Abraham Maslow, Aldous Huxley ve James Bugental gibi ünlü isimlerin yer aldığı Journal of Humanistic Psychology’i kurdu.

Yeni kurulan organizasyon kendini tanıtmak için bazı girişimlerde bulundu. 1962 yılında resmi olarak şunları açıkladı.

Hümanist psikoloji birincil olarak, ne pozitivist ya da davranışçı kuram, ne de klasik psikanalitik kuramda sistematik bir yeri olmayan insan kapasitesi ve potansiyelleri ile ilgilenmektedir. Örneğin aşk ,yaratıcılık, benlik, gelişme, organizma, temel gereksinim giderilmesi, kendini gerçekleştirme, yüksek değerler, var olmak, olmak, kendiliğindenlik, oyun, mizah, sevgi, şefkat, doğallık, ego üstünlüğü, nesnellik, özerklik, sorumluluk, anlam, adil davranış, aşkın deneyim, psikolojik sağlık ve ilgili kavramdır.

1963 te derneğin başkanı James Bungental beş temele öneri ortaya koydu.

1.insan insan olarak, parçalarının toplamının yerine geçer (yani insan parça işlevlerinin bilimsel olarak incelenmesiyle anlaşılamaz)

2.insan, insani bağlamda varlığına sahiptir (yani,insan kişiler arası yaşantıya aldırmayan parça işlevleriyle anlaşılamaz.)

3.insan farkındadır (ve insanın sürekli, çok katmanlı öz farkında-lığını tanımada yetersiz olan psikolojiyle anlaşılmaz. )

4.insanın seçimleri vardır (insan varlığının seyircisi değildir, kendi yaşantılarını kendi yaratır).

5.insan kasıtlıdır (geleceği hedefler, amaçları, değerleri ve anlamı vardır)



Yalom üslubunca nazik ama radikal bir şekilde Freud eleştirisi yapıyor.

Freud’da görmeye alıştığımız gelişimsel bir kuramdır. Her aşama bir sonraki aşama ile bağlantılı her parça ise bütün ile bağlantılıdır.

Yalom’un aktarımında ise Freud’un “ihmal ettiği” her şey yeniden önemseniyor. Bütünlüğü vurgulayan, insan iradesini ön plana çıkaran, insani değerlerin önemini vurgulayan bir kuramdan söz ediliyor.

Benim temel hedefim var oluşçuluğu ele almak değil. Bu psikiyatrinin ötesine giden bir boyut.

Şüphesiz bizzat Yalom’un Avrupa ve Amerika var oluşçuluğu arasındaki farkı anlatırken ikinci dünya savaşını mevzubahis etmesi gibi derin sosyal ve politik nedenleri olan bir konu.

Bizi burada daha çok ilgilendiren bir vakanın var oluşçu psikoterapi ve psikoanaliz açısından iki ayrı şekilde ele alınmasının önemi.