psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
hipnoz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hipnoz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2008 Pazar

Travmalar ve Travmalarla Başetme Yolları

Özellikle son yıllarda ülkemizde ve dünyanın genelinde sıkça yaşanmaya başlanan deprem ve sel gibi diğer doğal âfetler, savaşlar ve silâhlı çatışmalar, trafik kazaları, saldırılar, işkence ve tecavüz gibi olaylara mâruz kalan kişiler korku, dehşet ve çâresizlik yaşamaktadırlar. Çok yakın geçmişte Çin’de yaşanan ve tüm dünyayı üzüntüye boğan deprem felâketi ile beraber yeni vak’aların da ortaya çıkacağı kesindir. Bu olaylar insanın ruh sağlığını olumsuz etkilemekte ve etkisi yıllarca sürebilecek izler bırakabilmektedir. Günlük rutin işleyişi ve işlevselliği bozan, beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, endişe ve panik yaratan, kişinin yaşamış olduğunu anlamlandırmaya çalışma süreçlerini bozan bu tür olayları “travmatik yaşantılar” olarak adlandırmaktayız. Travma, ruhsal ve/veya bedensel bütünlüğü bozan her türlü yaralanmaya, örselenmeye verilen genel isimdir.Daha detaylı bir açıdan baktığımızda, “ruhsal travma” kapsamına fiziksel ve duygusal tâcizler (dövülme, gasp olayları, çocukluk çağından beri süregelen sevgisiz ortam, sağlık, eğitim, barınma ve beslenme gereksinmelerinin karşılanamaması vb.), cinsel tâcizler, doğal âfetler, yangınlar, trafik kazaları, savaşlar ve çatışmalardan etkilenmek girmektedir. Ruhsal travmayı izleyen dönemde bâzı kişilerde önce “Akut Stres Bozukluğu”, bâzı kişilerde de bunun sonrasında “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” veya diğer adı ile “Posttravmatik Stres Bozukluğu” dediğimiz bir durum gelişebilmektedir. Akut Stres Bozukluğu travma oluşumundan sonraki ilk 1 aylık süre içinde gözlenir. Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda ise travmatik olayın üzerinden 1 ay geçmiş olmasına rağmen olayın etkilerinin hâlâ devam etmesi söz konusudur.

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 2000 yılında yayınladığı zihinsel bozuklukları tanımlama ve sınıflama sistemine göre (DSM-IV-TR) Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) için tanı ölçütleri şu şekilde belirlenmiştir:

1. Kişi aşağıdakilerden her ikisinin de bulunduğu bir biçimde travmatik bir olayla karşılaşmıştır:

•Kişi, gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi, ağır yaralanma veya kendisinin veya başkalarının fizik bütünlüğüne bir tehdit olayını yaşamış, böyle bir olaya tanık olmuş veya böyle bir olayla karşı karşıya gelmiştir.

•Kişinin tepkileri arasında aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme vardır. Çocuklarda ise bu tepkiler yerine dezorganize veya ajite davranış şeklinde dışavurum görülmektedir.

2. Travmatik olay aşağıdakilerden biri veya daha fazlası yoluyla sürekli olarak yeniden yaşanır:

• Olayın sıkıntı veren anıları düşlemler, düşünceler veya algılar şeklinde elde olmadan tekrar tekrar hatırlanır. Yine çocuklarda travmanın kendisi ya da değişik yönleri tekrar tekrar oynadıkları oyun formatında sergilenmektedir.

• Olay sık sık, sıkıntı veren bir biçimde rüyada görülür. Çocuklarda da bu rüyalar içeriğini anlamadan görülen korkunç rüyalar olarak ortaya çıkmaktadır.

• Kişi travmatik olay sanki yeniden oluyormuş gibi davranır veya hisseder.

• Kişi travmatik olayın bir yönünü çağrıştıran veya andıran iç veya dış olaylarla karşılaştığında yoğun bir psikolojik sıkıntı duyar ve/veya fizyolojik tepki (çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı gibi) gösterir.

3. Kişi aşağıda belirtilen kaçınma davranışlarından en az üçünü yaşar ve genel tepki düzeyinde azalma görülür:

• Travmaya eşlik etmiş olan duygu, düşünce veya konuşmalardan kaçınma çabaları.

• Travma ile ilgili anıları uyandıran etkinlikler, yerler veya kişilerden uzak durma çabaları. (örn. trafik kazası geçirmiş bir kişi araba kullanmak veya arabaya binmek istemeyebilir; uyku esnasında depreme mâruz kalmış bir depremzede uyuyamaz veya geceleri yalnız kalamaz.)

• Travmanın önemli bir yönünü anımsayamama.

• Önemli etkinliklere karşı ilginin veya bunlara katılımın belirgin olarak azalması.

• İnsanlardan uzaklaşma veya insanlara yabancılaştığı duyguları.

• Duygulanımda kısıtlılık (örn. sevme duygusunu yaşayamama, “taşlaşmış” gibi olma.)

• Bir geleceği kalmadı duygusunu taşıma (örn. bir mesleği, evliliği, çocukları veya olağan bir yaşam süresi olacağı beklentisi içinde olamama).

4. Aşağıdakilerden ikisinin veya daha fazlasının bulunması ile belirli, “artmış uyarılmışlık” belirtilerinin sürekli olması:

• Uykuya dalmakta veya sürdürmekte güçlük.

• Huzursuzluk ve yerinde duramama hâli veya öfke patlamaları.

• Düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırmada zorluk çekme.

• Her an tetikte olma, aşırı dikkatlilik.

• Aşırı irkilme tepkisi gösterme (örn. telefon sesleri, kapı çarpması, kamyon gürültüsü gibi sesler kişilerin âniden irkilmelerine sebep olup oldukça sıkıntı verebilir.)

TSSB’nda Başlangıç, Süreç ve Gidiş:

DSM-IV-TR’ye göre semptomların başlangıcını ve süresini belirtmek için aşağıdaki belirleyiciler kullanılmaktadır:

Akut: Semptomlar 3 aydan daha kısa sürdüğü zaman.

Kronik: Semptomlar 3 ay veya daha uzun sürdüğü zaman.

Gecikmeli Başlangıçlı: Travmatik olayla semptomların başlangıcı arasında en az 6 ay geçtiği zaman.

TSSB, çocukluk dönemi de içinde olmak üzere herhangi bir yaşta başlayabilir. Başlangıcın en yüksek olduğu dönem genç erişkinlerdir. Semptomlar genellikle travmadan sonraki ilk 3 ayda başlarsa da semptomlar başlamadan önce aylar, hâttâ yıllar geçtiği de olabilir. Semptomların süresi değişebilir. Klinik vak’aların yarısında 3 ay içinde düzelme olur, birçoğunda da semptomlar travmadan sonra 12 aydan daha uzun sürer. Travmatik olayın şiddeti, süresi ve kişinin olaya yakınlığı böyle bir bozukluk geliştirmeyi belirleyen en önemli etkenlerdir. Toplumsal desteklerin, âile öyküsünün, çocukluk yaşantılarının, kişilik değişkinliklerinin ve daha önceden bulunan zihinsel bozuklukların TSSB geliştirmeyi etkileyebildiğine ilişkin bâzı kanıtlar vardır.

TSSB için Risk Faktörleri, Cinsiyet Açısından Farklılıklar

Travmatik olay yaşayan veya yoğun stres yaratan bir kriz dönemi geçiren neredeyse herkes “stres tepkileri” gösterebilir ve problemler yaşayabilir. Bu herkesin hasta olduğu anlamına gelmez. Hâttâ bir süre sonra birçoğu da bu problemlerden büyük ölçüde kurtulabilirler. Bâzı kişiler ise TSSB yaşamaktadır. Âilede psikiyatrik bir bozukluğun olması, erken çocukluk döneminde davranış bozukluklarının olması, eğitim düzeyinin düşük olması, küçük yaşta âileden ayrılma, daha önceden var olan depresyon ve yeterli çevresel desteğin olmaması gibi faktörler TSSB’nin gelişmesi riskini arttırmaktadır.

Toplumda her üç kişiden biri hayatlarının belli bir evresinde ağır travma yaşarlar. TSSB bunlardan %10-20’sini etkilemektedir. Hayat boyu TSSB’ye rastlama oranı %8 bulunmuştur. (erkeklerde %6, kadınlarda %8). Kadınlarda cinsel tecavüzler ve fiziksel tâciz daha yüksekken, erkekler de silâhlı saldırı ve çatışma şeklindeki etkenlere daha sık rastlanmaktadır. Kadınlarda semptomlar daha şiddetli olup, hastalık da daha uzun sürmektedir.

TSSB’de TEDAVİ

Erken tedavi sorunun sürüp gitmesini engelleyen en önemli etkendir. Bu nedenle, sorunları paylaşmak önemlidir. Yaşanan sorunların bir uzmana danışılması tedavide ilk adım olacaktır. Çünkü travma sonrasında oluşan stres belirtilerinin ilâç ve/veya psikoterapi ile tedavi edilmesi mümkündür. Hastalığın seyrine, hangi belirtilerin ön plânda olduğuna göre gereken ilâç tedavisi mutlaka uzman bir psikiyatr tarafından düzenlenmelidir.

Belirli bir travmaya mâruz kalmış bir hasta ile karşılaşan uzmanın yaklaşımında üç ana öğe yer almaktadır:

1. Hastaya tam bir destek vermek ve onun yanında olduğunu hissettirmek.

2. Hastanın yaşadığı olayı tartışması konusunda onu cesaretlendirmek.

3. Yaşadığı rahatsızlıkla ilgili baş etme mekanizmalarını öğretmek.

Bunların yanı sıra sedatif ve hipnoz uygulamaları da tedavide son derece yararlı olmaktadır. Hastayı bu rahatsızlığından farmakoterapi ve/veya psikoterapi uygulamaları ile kurtulacağı konusunda ikna etmek, ayrıca hasta ve aileler için ek destek sağlayarak onları TSSB olan hastalar için özel olarak oluşturulan bölgesel ve ulusal destek grupları konusunda bilgilendirmek ve haberdar etmek tedavinin diğer önemli hususları arasında yer almaktadır.

TSSB’nin tedavisinde kullanılan psikoterapik tedavi yöntemi davranış terapisi, bilişsel terapi ve hipnoz içerir. Psikoterapilerin kısa süreli yapısı bağımlılık riskini de azaltmaktadır. Terapistin tedavi çerçevesinde edindiği diğer bir rol de hastanın yaşadıklarını inkâr etmesini durdurma ve bunları kabûllenmesini sağlamaya yöneliktir. Hasta travmatik olayla ilgili yaşadığı hisleri ifâde etmede ve anlatmada cesaretlendirildiği gibi gelecekle ilgili plânlar yapması konusunda da yönlendirilmektedir.

Hastalığın tedavisinde iki büyük psikoterapik yaklaşım kullanılmaktadır:

1. Hastanın yaşadığı travmatik olayla yüzleştirilmesi: Bu yaklaşımda hastanın olayı ve olay anında yaşadıklarını hayâl etmesini teşvik (imajinasyon) etmenin yanı sıra hastanın olayı yaşadığı yer, mekân veya durumda bulundurulması sûretiyle olayı yerinde yeniden canlandırmasını sağlama (in vivo) yöntemleri kullanılmaktadır.

2. Hastaya stres ile baş etme yollarının öğretilmesi: Bunların arasında gevşeme (relaksasyon) yöntemleri ve stresin üzerinden gelmenin bilişsel yaklaşımları vardır.

Yukarıda bahsi geçen bireysel tedavi tekniklerine ek olarak grup ve âile terapilerinin de TSSB vakalarında yararlı olduğu klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Grup tedavilerinin avantajları çeşitli travma deneyimleri olanların yaşadıklarını birbirleri ile paylaşmaları ve grup üyelerinin birbirlerini desteklemeleridir.

Semptomların belirgin bir şekilde ciddileşmesi, intihar veya diğer hayatî riskler gelişmesi durumunda ise hastanın derhâl hastaneye yatırılması gerekmektedir.

TSSB olan çoğu kişi bu konuda bir yardım almamaktadır. TSSB semptomları gösteren bir hasta gerekli olan tedaviyi almadığı takdirde;

• Sosyal ve meslekî hayatı ile duygusal dünyasında bozukluklar oluşması (örn. boşanmalar, işsiz kalma, hayattan zevk alamama gibi),

• Hayat kalitesinin azalması (örn. madde bağımlılığı gelişmesi, intihar girişimleri gibi),

• Diğer fiziksel ve psikolojik sorunlara eğiliminin artması (örn. gastrit, hipertansiyon gibi fiziksel; depresyon, Panik Bozukluğu gibi psikolojik problemler) kaçınılmazdır.

29 Ekim 2007 Pazartesi

Mitolojik Hikayelerden Kadını Yaradılışı...

Mitolojide Hypnos ve günümüzde hipnozun kullanımı:

Hypnos uyku tanrısı olarak tanınmıştır. Kardeşi ölüm tanrısı olan Thanatos’tur. Anneleri gece (nyx) dir. Uyku tanrısı çok eski dönemlerde Anadolu'da da yaşadıkları düşünülen Kimmerler’in ( beyazperdede ve çizgi romanlarda canlandırılan Conan'ın kavmi) yaşadıkları yerlerde ulu bir dağ eteğindeki büyük bir mağarada yaşarmış. Burası loş, gürültüden uzak, dinlendirici bir yermiş. Mağara çevresindeki bazı doğal bitkilerden yayılan gevşetici, rahatlatıcı ve uyku getirici kokular geceleri buradan tüm dünyaya yayılarak insanların uykusunu getirirmiş. İnsanlar da bu durumun sonucunda, günlük stres ve yorgunluklarının vücutları üzerindeki olumsuz etkisini gideren , vücut hücrelerini yenileyen , kendilerini güzel diyarlara götüren rüyalara dalarlarmış. Bu mağaranın içinden akan bir yer altı suyunun sesi de uyku tanrısını uyuturmuş. Mitolojiye göre tanrıça Hera Zeus ile Çanakkale ili sınırlarımızda yer alan Kazdağı ( mitolojideki İda dağı)nda aşk yapmak istemiş. Ancak Zeus Hera’ya karşı çok yakınlık göstermemiş. Tanrılar arasında en kıdemlisi olup, sürekli olarak çalışma temposu içinde olan Zeus ise Hera'yı pek dikkate almıyormuş. Bunun üzerine Hera Hypnos'tan yardım istemiş. Hera Hypnos’a rüşvet vererek ( rüşvetin ne olduğunu sormayın !) onu ikna etmiş. Hypnos Zeus'u uyutmuş ve uykulu iken de Hera Zeusu ikna etmiş. O gün gönülsüz olarak Hera'yla birlikte olan Zeus sonraları şiddetli geçimsizlik sonucu evini ihmal etmiş, mutluluğu evi dışında aramaya başlamış. Sıkça yaşadıkları tartışmalar çevrelerinin de huzurunu kaçırmış, Zeus başka kadınlarla zaman geçirmiş, Ares adlı ( savaş tanrısı) şiddet yanlısı bir çocukları olmuş ve dünya şiddetten, savaştan kurtulamamış.

Hera zoraki ve hile ile istediğini elde etmiş etmesine ama mutsuzluk peşini bırakmamış. Tanrıça da olsa mutsuzluk sonucu sinir krizleri geçirip, çevresinde sorunlar çıkararak yaşayıp, sevgiden nasibini alamamış, eşini hep başkaları ile paylaşmak zorunda kalmış. Zeus ise bu davranışlarının sonucunu savaşlar, rüşvetler, ihanetler içinde yüzen bir dünyanın sorumlusu olarak ödemiş. Sizin mutluluğunuzun başkalarının mutsuzluğu üzerine kurulmamış olmasına dikkat edin. Rüşvet , yalan dolan, hile hurda ile yapılan işler elbet bir gün sahibini açığa çıkartır. Yanlış hesap Bağdat’tan döner demişler. Rüşvet toplumu çürütür. Alınan çorba paraları bir gün çocuklarının ilaç parası haline gelir. Kıssadan hisse, sonuçta zorla güzellik olmaz, yaptığınız küçük gibi görünen hileler büyük sorunlara yol açabilir.

Hipnozun psikiyatride kullanımına gelince aslında her toplumda çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Dinsel ayin ve törenlerde grup hipnozu seklinde şaman törenlerinden , kızılderili büyücülerinin törenlerine dek kullanılmıştır. Çizgi romanlarda (Mandrake) da hipnoz konu edilmiştir. Hipnoz ile kişinin bilinçaltında bulunup, kişiyi rahatsız eden pek çok sorun giderilebilmektedir. Kişi bu esnada yaptıklarının farkında olabilmekte ve isteği dışında bir şey yaptırılamamaktadır. Psikiyatride kullanım alanları dissosiyatif kimlik bozukluğu ( çoğul kişilik) , dissoyatif amneziler (büyük unutkanlıklar), fobiler , panik bozukluk, bazı beğenilmeyen alışkanlıkların (sigara, aşırı yemek yeme gibi) bırakılmasında kullanılmaktadır. Herkes hipnoz olamayabilir. Özellikle geçmişlerinde fiziksel, duygusal ya da cinsel travmaların olduğu kişilerde hipnoz kolay gerçekleşmektedir. Hipnoz modern tıbbi anlamda ilk kez Jean M. Charcot tarafından 1882 ‘de Fransız Bilimler Akademisinde yaptığı bilimsel bir sunum ile dünyaya tanıtılmıştır. Onun öğrencisi olan Pierre Janet ise, hipnoz ile çoğul kişilik vakalarının tedavisindeki başarısı ile psikiyatri dünyasına adını altın harflerle yazdırmıştır.

Hipnoz ve Kullanımı...

Mitolojide Hypnos ve günümüzde hipnozun kullanımı:

Hypnos uyku tanrısı olarak tanınmıştır. Kardeşi ölüm tanrısı olan Thanatos’tur. Anneleri gece (nyx) dir. Uyku tanrısı çok eski dönemlerde Anadolu'da da yaşadıkları düşünülen Kimmerler’in ( beyazperdede ve çizgi romanlarda canlandırılan Conan'ın kavmi) yaşadıkları yerlerde ulu bir dağ eteğindeki büyük bir mağarada yaşarmış. Burası loş, gürültüden uzak, dinlendirici bir yermiş. Mağara çevresindeki bazı doğal bitkilerden yayılan gevşetici, rahatlatıcı ve uyku getirici kokular geceleri buradan tüm dünyaya yayılarak insanların uykusunu getirirmiş. İnsanlar da bu durumun sonucunda, günlük stres ve yorgunluklarının vücutları üzerindeki olumsuz etkisini gideren , vücut hücrelerini yenileyen , kendilerini güzel diyarlara götüren rüyalara dalarlarmış. Bu mağaranın içinden akan bir yer altı suyunun sesi de uyku tanrısını uyuturmuş. Mitolojiye göre tanrıça Hera Zeus ile Çanakkale ili sınırlarımızda yer alan Kazdağı ( mitolojideki İda dağı)nda aşk yapmak istemiş. Ancak Zeus Hera’ya karşı çok yakınlık göstermemiş. Tanrılar arasında en kıdemlisi olup, sürekli olarak çalışma temposu içinde olan Zeus ise Hera'yı pek dikkate almıyormuş. Bunun üzerine Hera Hypnos'tan yardım istemiş. Hera Hypnos’a rüşvet vererek ( rüşvetin ne olduğunu sormayın !) onu ikna etmiş. Hypnos Zeus'u uyutmuş ve uykulu iken de Hera Zeusu ikna etmiş. O gün gönülsüz olarak Hera'yla birlikte olan Zeus sonraları şiddetli geçimsizlik sonucu evini ihmal etmiş, mutluluğu evi dışında aramaya başlamış. Sıkça yaşadıkları tartışmalar çevrelerinin de huzurunu kaçırmış, Zeus başka kadınlarla zaman geçirmiş, Ares adlı ( savaş tanrısı) şiddet yanlısı bir çocukları olmuş ve dünya şiddetten, savaştan kurtulamamış.

Hera zoraki ve hile ile istediğini elde etmiş etmesine ama mutsuzluk peşini bırakmamış. Tanrıça da olsa mutsuzluk sonucu sinir krizleri geçirip, çevresinde sorunlar çıkararak yaşayıp, sevgiden nasibini alamamış, eşini hep başkaları ile paylaşmak zorunda kalmış. Zeus ise bu davranışlarının sonucunu savaşlar, rüşvetler, ihanetler içinde yüzen bir dünyanın sorumlusu olarak ödemiş. Sizin mutluluğunuzun başkalarının mutsuzluğu üzerine kurulmamış olmasına dikkat edin. Rüşvet , yalan dolan, hile hurda ile yapılan işler elbet bir gün sahibini açığa çıkartır. Yanlış hesap Bağdat’tan döner demişler. Rüşvet toplumu çürütür. Alınan çorba paraları bir gün çocuklarının ilaç parası haline gelir. Kıssadan hisse, sonuçta zorla güzellik olmaz, yaptığınız küçük gibi görünen hileler büyük sorunlara yol açabilir.

Hipnozun psikiyatride kullanımına gelince aslında her toplumda çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Dinsel ayin ve törenlerde grup hipnozu seklinde şaman törenlerinden , kızılderili büyücülerinin törenlerine dek kullanılmıştır. Çizgi romanlarda (Mandrake) da hipnoz konu edilmiştir. Hipnoz ile kişinin bilinçaltında bulunup, kişiyi rahatsız eden pek çok sorun giderilebilmektedir. Kişi bu esnada yaptıklarının farkında olabilmekte ve isteği dışında bir şey yaptırılamamaktadır. Psikiyatride kullanım alanları dissosiyatif kimlik bozukluğu ( çoğul kişilik) , dissoyatif amneziler (büyük unutkanlıklar), fobiler , panik bozukluk, bazı beğenilmeyen alışkanlıkların (sigara, aşırı yemek yeme gibi) bırakılmasında kullanılmaktadır. Herkes hipnoz olamayabilir. Özellikle geçmişlerinde fiziksel, duygusal ya da cinsel travmaların olduğu kişilerde hipnoz kolay gerçekleşmektedir. Hipnoz modern tıbbi anlamda ilk kez Jean M. Charcot tarafından 1882 ‘de Fransız Bilimler Akademisinde yaptığı bilimsel bir sunum ile dünyaya tanıtılmıştır. Onun öğrencisi olan Pierre Janet ise, hipnoz ile çoğul kişilik vakalarının tedavisindeki başarısı ile psikiyatri dünyasına adını altın harflerle yazdırmıştır.

26 Ekim 2007 Cuma

"BAŞTAN ÇIKARMA KURAMI" ETRAFINDA, FREUD'UN YAPITINDAKİ DIŞ GERÇEKLİK VE TOPLUMSALLIK-1

Bella Habip

Psikanaliz bireyin kişisel alanının, kamusal olmayan alanının, yani psişenin analizini kapsayan bir pratikse toplumsallığın ve dış gerçekliğin psikanalizle ne ilgisi var diye sorulabilir. Psikanalizin kuramsal yapısının salt bireyin metapsikolojisi üzerine kurulduğunu göz önünde bulundurursak, topluluk olgusunun burada ne işi var diye de sorulabilir.

Freud’un nörofizyolojist araştırmacı olarak çalıştığı laboratuvardan ayrılıp 1885’te aldığı bir bursla Paris’e Charcot’nun yanına staja gidip, daha sonra Viyana’da hekim olarak histeriklerle çalışmaya başlamasından itibaren ruhsal rahatsızlıkların temelinde toplumsallığın izlerini takip ettiğini ileri sürebiliriz. Freud için toplumsal alan psişik alan ile aynı ilgi ve merağı içerir gibiydi. Freud ruhsal hastalıkların etiyolojisini salt psişik aygıtın işleyişindeki kimi tuhaflıklara bağlamıyor, bu tuhaflıkların tetikçisini bir dizi dış etkenle de bağlantılandırıyordu. Bu konuşmamda Freud’daki bu toplumsal hassasiyeti öncelikle, epeyi vulgarize olmuş, özgünlüğü bir kenara bırakılıp popüler yönü muhafaza edilmiş bir kuramı, “baştan çıkarma kuramı”nı öne çıkararak anlatmaya çalışacağım. Bu kuram ve kuramın içerdiği bağ kurma meselesiyle Freud’un toplumsal içerikli metinleri arasında bir paralellik kurarak, bu metinlerde kısa bir gezintiyle de konuşmamı sonlayacağım.

Freud’un araştırmalarının başlangıcında, önce hipnoz, sonra katarsis daha sonra da psikanaliz pratiğinin başlangıçlarında ileri sürdüğü, histeriklerin etiyolojisinde önemli yer tutan “baştan çıkarma” olgusunun etrafında geliştirdiği “baştan çıkarma kuramı”nı ele almadan önce baştan çıkarma kavramına eğilmekte fayda var. Ne demek birini baştan çıkarmak? Kısaca birisini etkilemek veya söz konusu kişinin etkilenmesini sağlamak demek. Buraya kadar bir sorun yok... Örneğin bir erkek bir kadına kur yapar: Kültürel bağlamına göre erkek kadının hoşuna gidecek şeyi bulmaya (eğer biraz libidosu narsisizminin önüne geçerse) ve bu şeyi o kadına sunmaya çalışır ki, kadın da kendisinde olmayan şeyin (arzusunun nesnesinin) sadece o erkekten, ya da o erkek dolayımıyla sağlanacağını sansın. Bu tür bir baştan çıkarma meşrudur ve cinsiyetler arasındaki karşılaşmaların temelindeki sosyo-psiko ve hatta etolojik bir şemaya tekabül eder. Ya da bu sefer kadınla erkek farklı sosyal statülerden olsunlar, örneğin bir üniversite profesörü, kır saçlı ama dinç, genç talebesini baştan çıkarır. Veya bir hastanenin klinik şefi genç bir kadın asistanı baştan çıkarır. Biraz daha ileri gideyim. Bir şirket yöneticisi sekreterine cinsel imalarda bulunarak baştan çıkarmaya çalışır ya da, artık kelimeyi söyleyeyim, tacize yeltenir. Ya da erişkin bir erkek veya erişkin bir kadın (örneğin bu bir çocuk bakıcısı olsun) küçük bir kız veya erkek üzerinde cinsel temaslara başvurabilir, ki bu temaslar tecavüze kadar gidebilir.

Neden bunları söylüyorum? Bir erkekle bir kadının eşitlik ilişkisi içinde karşılaşmalarıyla, bir kişinin otoritesini kullanarak suistimal yoluyla istediğini elde etmeye çalışması arasında önemli bir fark vardır. Bazen bu karşılaşmanın aktörleri görünürde karşılıklı rıza gösterir gibidirler ama yine de bir mesele var gibidir: Örneğin bir psikotik (kız veya erkek) annesiyle aynı yatağı paylaşıyorsa ve annesine cinsel girişimlerde bulunuyorsa, anne, ya da sapkın diyebileceğimiz anne de bu durumdan hiç şikayetçi görünmüyorsa, kim kimi taciz ediyor sorusuna verilecek yanıt gittikçe zorlaşır. Ama bu da zaten başka bir meseledir.

Görüldüğü gibi baştan çıkarma pratikleri çok çeşitlidir ve karşılıklı haz arayışından tutun da bir kişinin kendi otoritesini ve sosyal statüsünü kullanarak bir diğer kişi üzerinde cinsel şiddet uygulamasına kadar gider. Tabii üzerinde şiddet uygulanan kişi bu duruma hayır diyebilecek serbestliğe sahip değildir: Bir sekreterse işini kaybetmekten korkar, bir ebeveyni tarafından taciz edilen bir çocuksa, çocuk sapkın ebeveynini o haliyle sevmeye mahkûmdur...

Mesleğinin ilk yıllarında histerikler Freud’un özel ilgi alanıydı denilebilir. Histeriklerin konversiyonlarındaki, rüya ve çağrışımlarındaki, bilinçli hayat öykülerindeki cinsel travmalara dikkat çeken Freud tıpkı Paris’li hocası Charcot gibi “cinsel şey”in izini sürmektedir. “Histerik anılarından ötürü acı çeker” diyen Freud travmaların gerçekleştiği tarihe göre bir nosografi bile hazırlar. Örneğin obsesif kompulsif nevrozluların travmasının histeriklerinkinden çok daha eski bir tarihte gerçekleştiğini söyler Freud. Çocuk 4 yaşından önce bir erişkinle (ki bu erişkin sık sık babadır) haz aldığı bir cinsel deneyim yaşamıştır. Histeri için 8 yaşını ileri sürer; daha sonraları bu tarihleri daha geriye alır, 1 yaşına, hatta 6 aya kadar götürür. Travmayı mekanik bir biçimde ele alan Freud, sebep sonuç ilişkisinde bir doğrusallık modeliyle, hastaların anlattıkları öykülerde nesnel gerçekliğin, yani olmuş bitmiş travmanın izlerini bir dedektif gibi arar, hatta ısrarla hastalarına itiraf ettirir. Freud, bu cinsel travmanın çocuğun cinselliğinin çok erken ve zamansız bir biçimde uyanmasına sebep olduğunu, dolayısıyla, çocuğun psikolojik donanımı bu uyarılmayı kaldıracak güçte olmadığı için bu deneyimi halihazırdaki kişiliğine entegre edemediğini, dolayısıyla da çocuğun dürtüsel ve duygusal düzenlemesinin bozulduğunu ileri sürer. 1897 yılına kadar Freud için cinsel travma ruhsal rahatsızlıkların, özellikle histeri ve obsesif kompulsif nevrozun temelindedir.

Dolayısıyla en başından beri Freud hastalarının aile çevresiyle yakından ilgilenmekte, özellikle güç ve otorite ilişkilerine ve bunlardan kaynaklanarak ruhsal hastalıkları doğurduğunu düşündüğü cinsel istismarlara özel bir ilgi göstermektedir. (Dikkat ederseniz baştan çıkarmanın günümüzdeki versiyonunu kullanıyorum: Bu da Freud’un çağdaşlığını –postmodern?- bir kez daha vurgulamak için bir vesile sayılabilir). Güç ve otorite ilişkilerinin ruhsal hayattaki izdüşümlerinin izlerini Freud’un neredeyse tüm eserlerinde bulabilirsiniz; daha ilerideki satırlarda bunlara değineceğim. Ama toplumsallık içeren bu metinlere göz atmadan önce Freud’un “Düşlerin Yorumu” metnine bile bakılacak olsa (bile diyorum, zira bu metinde ruhsal aygıtın işleyişinin neredeyse mühendisliği yapılmıştır), Freud’un kendi kendine yaptığı analizde, yakın çevresiyle olan hesaplaşmalarını ve “güç ilişkilerine mahkûm yalnız birey sorunsalı”nın etrafındaki bu hesaplaşmaların sansüre takılmamak için nasıl kılık değiştirdiklerini bireysel düzeyde okumak olanaklıdır. Yeniden Freud’un 1897 yılına kadar savunduğu “baştan çıkarma kuramı”na dönecek olursak, ki bu kurama Freud “benim nörotikam” adını vermiştir, Freud bu kuramdan 1897’de birçok nedenden ötürü vazgeçer ama hiçbir zaman bütünüyle terk etmez. Vazgeçme nedenleri olarak dört ana neden ileri sürer Freud. Bunlar:

Öncelikle Freud analizlerinin sonlanamadığını söyler: Hastalar zamansız olarak tedaviyi terk ediyorlar dolayısıyla Freud kuramının tutarlılığını tam olarak doğrulayacak durumda olamıyordu. Bu nedenin konjonktürel bir neden olduğunu ileri sürebiliriz.

İkinci nedenin metapsikolojik olduğu söylenebilir. Freud bilinçdışında gerçeklik ile hayal ve kurgu arasındaki farklılığı oluşturacak bir kategori olmadığını ileri sürer. Dolayısıyla baştan çıkarılma öykülerinin dış gerçeklikle olan bağlantısı meselesi hallolmamıştır.

Tüm histeriklerin sapkın bir babaya sahip oldukları gibi bir saptama Freud’a artık abartılı gözükmeye başlamıştır. O zaman histeriklerin sayısından (histeriklerin birkaç baştan çıkarma olayıyla histerik oldukları düşünülürse) çok sapkın baba sayısı varsaymak gerekir ki bu da, yani bu kadar çok sapkın babanın varlığı da, Freud’a pek akla yakın gözükmez.

En sonuncu gerekçe de bilinçdışının apaçık olduğu psikozlarda bu tür anılara fazla rastlanmamasıdır.

Histeriklerin babaları tarafından tacize uğradıkları için hastalandıkları şeklindeki kuramı Freud bir kenara bırakır ama hiçbir zaman tamamiyle terk etmez. Freud kendi kendine yaptığı analizinde başka bir tür gerçeklikle karşılaşır; bu paylaşılabilen bir gerçeklik olmayıp, kişiye özel bir gerçekliktir ve hayallerin dünyasını kapsar. Özellikle rüyalarını çözümlediği kendi kendine yaptığı analizde, ilk çocukluk yıllarındaki bakıcısının cinsel uyarmalarını, annesine olan aşk duyguları ile babasına olan düşmanlık duygularını keşfeder. Oedipus trajedisinin küçük insanın toplumsallaşmasının temelindeki temel şema olduğunu ileri sürer. Tabii bütün bu keşifler “baştan çıkarma kuramı”nı yeniden gözden geçirmek için bir fırsattır. Kendi üzerinde keşfettiği çocukluk hayallerini histeriklerde izleyen Freud, “çocukluk cinselliği” kuramını ortaya atar. Bu kurama göre çocuk dünyaya yaygın ve çift cinsiyetli bir cinsellikle gelir ve hayal dünyası cinsellikle dopdoludur. Anne ve baba, ya da çocuğun bakımıyla ilgilenen kişi çocuk için en ayrıcalıklı cinsel nesnedir. Örneğin kız çocuk önce annesinin herşeyi olmak ister ve annesinin tüm arzu ve tasarısının ondan ibaret olduğunu zanneder. Annesinin kendisinin dışında da ilgi alanları olduğunu -örneğin babayı- keşfeden küçük kız, birden anneyi memnun edemeyeceğini, eksik olduğunu, psikanaliz jargonuyla söyleyeyim, iğdiş olmuşluğunu dehşetle keşfeder. Bu hem gerçek hem de eğretileme olarak küçük kızın ilk hayal kırıklığıdır. Hemen ardından ikinci bir hayal kırıklığı, cinsiyet farklılığının farkedilmesiyle ortaya çıkar. Penis eksikliğini salt kendinde değil ama annesinde de keşfeden küçük kız babasına doğru döner, ve annesinin ona veremediklerini babasından ister: Önce bir penis daha sonra bir bebek olarak. Bu değişikliğe “nesne değiştirmek” diyoruz. İşte böyle cinsellik çocukların kafasını meşgul eder ve üreme de çocukların (kız ya da erkek) belli başlı kafa yordukları bir meseledir. İşte bu cinsellik üzerine meşguliyetler ki, çocuklukta hayal olarak mevcutken ve daha sonra bastırılmışken (ki bu bastırma medeniyetin dürtüler üzerindeki yasaklayıcı etkisidir), ikinci bir zamanda, ergenlikte bir ikinci örgütlenme yoluna girer. Freud buna “sonradan etki” (Nachträglich) zamanı der. Bu, bu sahnelerin hatırlanma zamanıdır, ve hatıralar birden travmatik etki gösterirler, bir başka deyişle nesnel ve tarihsel olay (travmatik olay) hatıralar yoluyla sonradan travmatik etkisini gösterir. Bu sonradan etki kavramına biraz açıklık getirmek amacıyla Freud’un “Bilimsel bir Psikolojinin Eskizi” (1895) adlı metinindeki örneğini anlatacağım. Emma dükkânlara yalnız başına girmekten korkan genç bir kadındır. 13 yaşında bir dükkâna girdiğinde, orada çalışan iki tezgâhtarın güldüğünü görmüş ve kendi kıyafetiyle alay ettiklerini düşünmüştür. Bu arada bu iki tezgahtardan biri Emma’nın ilgisini çeker; Emma onu çekici bulduğunu hatırlar. Ama Freud’la yaptığı analizden sonra Emma bir diğer sahneyi hatırlar: Sekiz yaşındayken bir şekerci dükkânında, satıcının tacizine uğramış ve bu sonuncusu Emma’nın cinsel organlarını ellemişti. Bu teması Emma, o sırada ve hemen akabinde unutmuş yani bastırmıştı. Freud’un açıklaması şöyledir: Bu cinsel temas, yaşından ötürü, küçük kız tarafından o şekilde adlandırılmamıştır ve cinsellik öncesi bir deneyim, böyle bir deneyimle ilgili olarak çocuğun herhangi bir tasarımlaması ve duygulanımı var olmadığından dolayı, anlamlandırılamadan bastırılmıştır. Ergenlikte ikinci bir sahne, ilkini yakından hatırlatır, onu canlandırır ve bu hatırlama, söz konusu o ilk sahneyi “sonradan” travmatik hale sokar. Freud şöyle der: “Olay gerçekleştiği sırada ortaya çıkamayan ama daha sonradan olayın anısıyla canlanan cinselliğin itkisi kaygıya dönüşür”. Bastırılmış bir anının daha sonradan travmaya dönüştüğünü neredeyse hep görürüz. Ergenliğin geç bir zamanda oluşması birincil süreçlerin zamanından sonra üretilmesini olanaklı kılar.

Bu örnekten de görüldüğü gibi bir olayın travmatik olup olmadığı ÖZNE’nin o olayla ne yaptığına, o olayı nasıl yaşadığına bağlıdır. Bir başka deyişle öznenin dürtüsel donanımının, psişik ekonomisinin bu olaya nasıl tepki verdiği ile ilgilidir. “Olayın kendisi” değil “öznenin o olayı yaşama biçimi” bizi doğrudan “psişik gerçeklik” diye adlandırılan, salt özneye ait bir alana yönlendirir. Bu anlamda “sonradan etki” kavramı salt psikanalize aittir, psikanalizin dayandığı temel alandır. Bu kavramı anlayabilen ve kuramda bir yere koyabilen bir kişi, psikanalizin nasıl birşey üzerinde çalıştığını anlamıştır diyebilirim.

“Sonradan etki” kavramıyla, tabii ki, “baştan çıkarma kuramı” bir revizyona uğrar: Artık söz konusu olan, travmatik olayın salt kendisi değil, öznenin onu yaşama biçimidir. 1903 yılına gelelim ve Freud’un dürtüsel hayat ve libido kuramı üzerine yazdığı “Cinsellik kuramı üzerine 3 deneme”yi ele alalım. Bu metinde Freud çocukulukta cinsel bir hayatın varolduğunu ileri sürer ve bu cinselliğin, genital öncesi kısmi dürtülerden oluştuğu için, sapkın türden olduğunu ileri sürer. Bilimsel çevrelerde skandal yaratan bu kuram bir ikinci skandalı da içinde barındırmaktadır; o da, annenin çocuğun ilk baştan çıkarıcısı konumunda olmasıdır. Anne sevgisi o kadar masum ve özgeci değildir, çocuğun cinselliğini ilk ateşleyen bir “ilk baştan çıkarıcı”dır. Freud bu etiyolojiden hiç vazgeçmez. Anne, çocuğuna bahşettiği bakım, sevgi sözcükleri ve şefkat dolu dokunuşlarıyla çocuğun cinselliğini uyarır. Burada histeriyi neredeyse çocuğuna bulaştıran sapkın suçlu babanın yerine anne tüm masum görünümünün ardında baştan çıkarıcı olarak sahneye çıkar. Anne çocuğun erojen bölgelerini uyararak kendi cinselliğini de, kendisine rağmen sergiler: Çocuğu onun için neredeyse bir sevgili gibidir ve ona karşı bir sevgiliymiş gibi davranır. Her ne kadar Freud işin bu yönünü fazla irdelemediyse de, annenin cinselliğini burada vurguluyorum. Unutmayalım ki ilk baştan çıkarıcının izleri aynı zamanda çocuğun psikolojik ve cinsel gelişimine biçim vermesiyle kendisini belli eder.

Freud’dan sonra çağdaş Fransız psikanalisti Jean Laplanche “baştan çıkarma kuramı”nın bu son halini daha zenginleştirerek “kökensel baştan çıkarıcılık” (séduction originaire) diye adlandırdığı ilginç bir kuram ortaya atar. Annenin baştan çıkarıcı cinselliğini bir “bilmece” ya da “muamma” gibi yaşayan çocuk, ebeveynlerin ya da yaşamındaki tüm erişkinlerin ona sunduğu bilmeceler dizisiyle istilaya uğrar. Bu bilmece yüklü mesajlar çocuğu erişkinlerin dünyasına ve onların cinselliğine açar.

Freud’un ileri sürdüğü dış etken etiyolojisinin altını çizmek için epeyi dolaylı bir yol seçmiş olabilirim. Ama şu ince ayırımı yeniden vurgulamak isterim. Freud dış etken derken, dışarda, özneden bağımsız olup bitenlerden söz etmez. Örneğin, dürtü kuramında dürtüler bir iç uyarandır ve benliğin onlardan bir dış etkenden kaçar gibi kaçabilmesi söz konusu değildir. Bu durum da dürtülere bir dışsallık özelliği atfeder. Çocuk dürtülerini dışardan geliyormuşçasına algılar, zira onlarla henüz tanışmamıştır; nevrozlu da öyledir, onları bastırdığı için ya da, Freud’un deyişiyle, başını onlardan başka yöne çevirdiği için... Freud, çocuk olsun, nevrozlu olsun, insanın dürtülerle nasıl başa çıktığını soruşturur. Ruhsal hayatta cinsel dürtüyü algılayışımızdaki şaşırma ve itiraz boşuna değildir. Bu durum, içeride ve bize ait olanı (Freud bunu “yabancı cisim” diye adlandırır) yabancılaştırmakla ilgilidir.

Dürtü somatik olanla psişik olan arasındaki ince sınırda yer alır Freud’a göre. Bir üçüncü alan olarak sosyal alan vardır. Bu alan kamusal alan, dürtüsel öznelerin biraraya gelip birlikte birşeyler yapıp ettikleri alan, dürtülerin ihraç olduğu alandır. Bunun için savaş haberlerine, politik hayattaki tutkulu çekişmelere, fallik güç arayışına, arkadan güç kazanmaya yönelik sinsi iktidar oyunlarına (anal nüfuz), kadınların kamusal hayattan dışlanmalarına (kadınsının reddi) ve totaliter rejimlere (farklılığı, çeşitliliği ve çelişkiyi yoksayan ideolojiler) bakmak yeterlidir. Dürtülerle çevriliyiz ve bunlarla başetmemizin yolunun herzaman rasyonel yöntemlere başvurmak olmadığını da gördük. Dürtülerin ihraç olduğu alanda dürtüler deşifre olmayı bekleyen bir atık yığınına benzerler. Toplulukların, medeniyetlerin de bu cinselliği takip etmek, izlemek (Michel Foucault), yönetmek ve kodlamak gibi bir misyonları var gibidir. İlişkiler ister heteroseksüel olsun ister homoseksüel olsun, her zaman için 2 farklı psişizmin buluştuğu bu cinsellik farklılıklar ve çoğulluklar içerir (her ne kadar sevgililer karşılıklı ülküleştirdikleri -idealize ettikleri- aşklarında “biz ikimiz biriz” deseler de).

Tekrar Freud’a dönecek olursam, “baştan çıkarma kuramı”na göre, baştan çıkaran ister sapkın baba olsun isterse bakım ve sevgisiyle anne olsun, dürtünün toplumsal alanla kesiştiği noktadayız. Bu bizim Freud’u sosyolog bir düşünür olarak da okumamızı sağlar.

Freud’un toplumsallığı bir diğer metinde daha da belirginleşir. 1913 yılında yayımladığı Totem ve Tabu’da ilk insanın örgütlenmesini kurgular. “İlkel Kabile Miti” diye adlandırdığı bu kurguda Freud insanlığın başlangıcında zalim bir kabile şefinin hükümranlığındaki bu ilk toplulukta –ki bu kabile şefi erkek çocuklarını ona rakip çıkacak yaşa geldiklerinde öldürüyordu- bir gün erkek kardeşler baş kaldırıp biraraya gelirler ve kabilenin tüm kadınlarına sahip olan babayı öldürürler; totemik bir ziyafetle de babayı yerler ve akabinde ant içerler: Bundan böyle kimse kimsenin kadınına el sürmeyecek ve kadınlar eşit bir şekilde paylaşılacaktır. Neredeyse Rousseau’ist denilecek bu ilk “toplumsal sözleşme”de yasanın ve bu yasayı işler hale getirecek kuralların temelleri atılır. Bu arada bu ilk sözleşmenin kadınların paylaşımı üzerine olduğunu da hatırlatalım; ve o günden beridir ki toplumlar cinselliğin yönetimini kadınlar aracılığıyla yaparlar, bu da bir başka konudur. Ama Totem ve Tabu “toplumsal bağlar” ve bu bağlarda yaşanılan zorluklar üzerinedir. Bir de bu metnin yazıldığı sırada psikanaliz hareketinin içindeki bölünmelerin Freud’un kafasını epeyi meşgul ettiğini kolayca görebiliriz (Jung ve Adler’in kopuşları).

Toplumsallık üzerine bir diğer metin de Freud’un 1.dünya savaşının akabinde ortaya çıkan ulusal kimliklerin arka planında, 1921 yılında yayımladığı, “Kitlelerin Psikolojisi ve Benliğin Analizi”dir. Bu metinde Freud şöyle bir soru sorar: Kitleleri, halkları, toplulukları birarada tutan şey nedir? Yanıtı ise libidodur, yani cinsel enerjidir; insanları baştan çıkaran cinsel enerjidir yine konumuza dönecek olursak! Bir topluluğun üyeleri libidinal enerji sayesinde birleşirler ve o topluluğun şefi yerinde olan kişiyle özdeşleşerek birbirleriyle özdeşleşirler. Özdeşleşme, unutmayalım ki, sevdiğimiz bir kişinin özelliklerine sahip çıkmaktır; tabii sevdiğimiz derken cinsel bir sevgiden, aşktan söz ediyorum. Bu aşkla sevilen şefle özdeşleşen topluluk üyeleri, şefin ideallerini de doğrudan, uç durumlarda hiç sorgulamadan benimserler: Kolektif hipnoz diye de adlandırılabilecek bu durum kitlelerin şiddetle sevme ve sevilme arzularını yansıtır gibidir, tıpkı bireyde olduğu gibi ya da daha çok çocukta olduğu gibi! Yine Freud’un çok hassas olduğu baştan çıkarma ve güç ilişkileri konusuyla karşılaşıyoruz!

Bu iki metin insanlararası ve kuşaklararası kurulan bağların kökenindeki cinselliği ve baştan çıkarıcılığı tespit ederler. Baştan çıkarma kuramı Freud’un yakasını hiç bırakmaz: Önce hipnoz ilişkisinde, daha sonra da aktarım ilişkisinde, sarhoş kalabalıklarda, hep baştan çıkmış kişiler cömertçe sergiledikleri dürtüleriyle karşımıza çıkarlar... Baştan çıkma bir yandan toplumsal hayata katılımın bir koşulu olarak dursa da, idealizasyon yönelimli olduğunda libidoyu da kilitleyen faktörlerden birini oluşturur.

Baştan çıkarma kuramı ve tüm Freud yapıtındaki gelişimi ile etkileri, imaj toplumu çağı diyebileceğimiz postmodern çağımız üzerine düşünmemiz için bir fırsat yaratır: Bilgisayarlarla ve datalarla kuşatılmış kitleler, kurulan kişisiz bağlarda, imgeler aracılığıyla toplu bir cinsellik yaşarken baştan çıkarak hipnotize olmuş gibi değil midirler?

9 Eylül 2007 Pazar

Hipnoterapi

Hipnoterapi


Hipnoterapi hipnozun kullanıldığı bir tedavi şeklidir. Uygulamayı gerçekleştiren uzmanların inanışına göre hasta transa girerse veya girdiğine inanırsa, telkinleri ve diğer terapi yöntemlerini algılama yeteneği artar. Hipnoterapinin en sık kullanım alanları, şişmanlık, bağımlılık, ağrı, ego sorunları, endişe, stres, unutkanlık, fobiler ve performans endişesi gibi psikolojik-fiziksel kökenli durumlardır. Buna ek olarak doğum eyleminde kolaylaştırıcı ve yardımcı, spastik kolit veya irritabl kolon gibi barsak hastalıklarında iyileşmeyi hızlandırıcı etkileri olduğu klinik çalışmalarla gösterilmiştir.

Tarihçe

Kökleri eski Mısır ve Hindu topluluklarına uzanmaktadır. Bu amaçla uygulanan dini ritüeller dans, müzik ve maskelerin kullanımı ile karakterizedir. Halen bazı uzakdoğu ülkelerinde ve geri kalmış topluluklarda dini törenlerde hipnotik fenomenler belirgin olarak öne çıkmaktadır.

19 uncu yüzyılda Abbe Faria gibi sağıtımcılar ve Franz Anton Mesmer gibi uygulayıcılar ve İskoç kökenli James Braid, James Esdaile, John Elliotson, Ambroise-Auguste Liébault, Emile Coue, Jean-Martin Charcot gibi uygulayıcılarla hipnoz ile ilgili bilgilerimiz ve deneyimlerimiz artmıştır. Bu sayede modern hipnoterapi güvenli bir biçimde tedavideki yerini almıştır.

Mesmer hipnozun histeri tedavisindeki kullanımını, onun hayvani magnetizma adını verdiği bir etkiye bağlanmıştı. Bu amaçla mıknatıslı ortamlar yaratarak özel törenler şeklinde histeri ve endişe tedavileri uygulamıştı. Mesmer'e göre tüm canlı organizmalarda bir enerji alanı mevcuttu. Histeri bu kişinin bir organizmadan manyetik alan alması ile ve kendi manyetizmasının bozulması ile ortaya çıkıyordu. Mesmer bu manyetik alanı değiştirerek histerinin ortadan kalkmasına yardımcı olduğunu belirtiyordu. Mesmerin uyguladığı bu yöntem o zamanlar Mesmerizm veya hayvani magnetizm olarak biliniyordu. Mesmer'in aslında grup hipnoterapisi yanında plasebo etkisi adını verdiğimiz yöntemi kullandığı ve bu yolla etkili olduğu kabul edilmektedir.

Armand-Marie-Jacques de Chastenet, Marquis de Puységur (1751-1825) bir fransız aristokrattıydı. Temelde Mesmer'in yöntemlerini uygulayarak ve hipnoz indüksiyonu yöntemini geliştirerek hipnoza ve psikolojiye katkıda bulunmuş gizli bir kahramandır. Hipnoza yapay uyku-somnambulizm (Somnus-Lat. uyku) ismini veren Puysegur'dur. Hipnozun etkili olabilmesi için gerekli olan en temel iki faktörü, Mason cemaatine gerçekleştirdiği bir uygulama gösterisi sırasında şu sözlerle tanımlamıştı:

"Benim içimde bir güç olduğuna inanıyorum. Bu inanç benim gerçekleştirme isteğimi sağlıyor. Hayvani Manyetizmanın bütün doktrini iki kelimeye bağlıdır. İNANMAK ve İSTEMEK.
İçimde, hayati üyeliğimi yerine getirmemi sağlayacak güce sahip olduğuma inanıyorum ve bunu tüm bilimsel gücümle sunmayı arzuluyorum. İNANMAK ve İSTEMEK beyler, bendeki tüm bilim ve tüm mevcudiyet budur."

James Braid, hipnoterapiyi bir adım ileriye taşımış ve bu konuda çok yararlı yazılar sunmuştur. Hipnoz ismini öneren de Braid olmuştur. Braid hipnozun bir tür uyku olduğunu ve beynin özel bir aktivite halinde bulunduğunu gözlemiş ve yazılarında Yunan uyku tanrısı Hypnos'u referans almıştır. Bu sayede yeni bir dal olarak "neur-hypnoloji" okulunu oluşturmuştur.

Hipnozun histeride kullanımını ortaya koyan ve geliştiren kişilerden belki en bilenen ve önemlisi Jean-Martin Charcot (1825 - 1893) olmuştur. Hipnozun histerinin bir nörolojik şekli olduğunu ileri sürerek nörotik ve histerik hastalarda hipnozu yaygın olarak kullanmıştır. Öyle ki kendisine "Nörozların Napolyon'u" denmiştir. En tanınmış öğrencileri Alfred Binet, Pierre Janet, and Sigmund Freud'dur. Onlar hipnozu bir fizyolojik durum olarak kabul etmiş ve hipnozun terapide kullanımı açısından Charcot'dan ayrılmışlardır.

Hpinozun yaygınlaşmasında önemli bir mihenk taşı olan Sigmund Freud, kendi çalışmalarında önceleri yoğun şekilde hipnozu kullanmış ve histeri vakalarında hipnoterapiyi başarıyla kullanmıştır. Charcot ekolünün en iyi öğrencilerinden ve hipnoterapistlerinden birisi olduğu bilinmektedir. Hipnoz uygulamaları ve rüya değerlendirmeleriyle klasik psikoanaliz kuramlarını oluşturmuştur. Daha sonra hipnoterapi uygulamalarını bırakarak klasik divan psikoanalizi yöntemini (serbest çağrışım yöntemini) kabul etmiştir. Bunda Freud'da gelişen ağız kanserinin etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Yine de hipnoterapinin gelişmesi ve bilinç dışının tanımlanarak psikoterapideki önemli gelişmelerin kapısını açması bakımından hipnoterapide Freud çok önemli bir yere sahiptir.

Modern hipnoterapinin babası olarak kabul edilen kişi ise Dr. Milton H. Erickson'dur. Hipnoz ve hipnoterapi ile ilgili çok sayıda kitap, dergi, makale yazmış ve gerek sesli gerekse görüntülü birçok kaynak bırakmıştır. Verdiği kişisel eğitimlerle yüzlerce yetenekli ve bilgili hipnoterapist yetiştirmiştir. 1970'lerde psikiyatr olarak çalıştığı dönemlerde hipnotik yöntemlerin ve insan davranış kalıplarının kullanımı ile telkinlerin etkinliğini görerek kendisine has bir terapi yöntemi oluşturmuştur. Bu yönteme şimdilerde Eriksonian Hipnoterapi denilmektedir. Bu yöntem Freud ve Braid'in kullandığı otoriter yöntemin tam tersidir. Terapötik etki açısından kontrolün hastada olmasına izin veren ve hastayı öne çıkaran bir yöntem olduğu için büyük kabul görmüştür. Erickson'un bu yöntemi daha sonraları ileri derecede incelenmiştir. İnsan otomatik davranışları ile beynin etkileşimi incelenerek NLP (nöro-linguistik Programlama) adı verilen yöntemin oluşmasına yardımcı olmuştur.

Hipnoterapötik teknikler

- Yaş geriletme: Daha önceki tarihlere ait ego durumlarına geri götürülerek, kaybedilmiş veya zedelenmiş olan benlik algısı ve yaşam kalitesi geri kazanılmaya çalışılır. İlk stresan olay (ISE) öncesindeki sağlıklı ve güçlü dönemin hatırlanması ve ilk stresan olayın tespit edilerek bellekten açığa çıkartılması belirgin bir düzelmeyi sağlayabilmektedir. Hasta eski özgüvenine ve gücüne kavuşabilmektedir. Bazı uygulayıcılar ise; olayların geçmişte yaşanmasına rağmen etkilerinin dün değil bugün yaşandığını ve geçmiş olayların günümüzdeki olgunluk, özgüven, bilgililik ve yeterlilik ile aşılabileceğine inanmaktadırlar. Yaş geriletmeyi gereksiz bulmaktadırlar.

- Yeniden yaşama: Geçmişte yaşanarak bilinç dışına bastırılmış olan olumsuz tecrübelerin transın güvenli ortamında tekrar hatırlanması / yaşantılanması ile soruna ait belirtilerin etkisi azaltılmaya çalışılır. Bir kesikte yara uçlarının bir araya getirilmesi gibidir. Bu sağlanmazsa yara çok uzun sürede iyileşir veya hiç iyileşmez.

- Yönlendirilmiş imgelem: Trans altında hipnoterapistin yönlendirmesi ile oluşan görsel imgelerin değerlendirilmesidir.

- Çatışan parçalar (parts) tedavisi: Charles Tebbets tarafından uygulamaya getirilmiş bir yöntemdir. İnsanlarda birbiri ile çatışan iki tarafın bulunduğu düşüncesi üzerine uygulanır. Her iki tarafın aslında o kişinin iyiliği için çalıştığı inancı esastır. Ancak kişide yer alan tarafların sorun üzerindeki yaklaşımı farklıdır ve trans altında değerlendirilerek terapötik bir anlaşmaya döndürülür.

- Konfüzyon metodu: Milton Erickson tarafından uygulamaya getirilmiştir. Hastanan kafa karışıklığı kullanılarak istenilen yöne doğru telkin altına alınmasıdır.

- Tekrarlama: Trans altında hastanan kabullenebileceği bir telkinin sürekli olarak tekrarlanmasına dayalıdır. Özellikle sigara, alkol bağımlılığı gibi hastanın sürekli mantıklı / mantıksız gerekçeler bularak reddettiği durumlarda yararlıdır.

- Doğrudan telkin: Hastanın da zaten kabullendiği veya kabulleneceği bir olumlu önerinin trans altında tekrarlanması ve bilinç dışının iknası yöntemidir.

- Dolaylı telkin: Daha çok analitik yapıdaki kişilerde yararlıdır. Trans altında bilinç dışının ikna edilmesi için kullanılan bir yöntemdir.

- Hipnoanaliz: Bilinç dışının açığa çıkartamadığı veya kişinin yüzleşmekten çekindiği için ifade edemediği düşünce ve duygulanımların hipnotik gevşeme anında irdelenmesidir. Psikoanalizin hızlandırılmış şekli olarak betimlenebilir.

- Post-hipnotik telkin: Hipnoz sonrası aktive olması gereken durumlar için kullanılan bir yöntemdir. Örneğin ağrısız doğum, sınav başarısı, performans anksiyetesi gibi durumlar ortaya çıktığında kullanılan bir yöntemdir. Self-hipnoz da bir post-hipnotik telkinle ortaya çıkartılabilir.

- Görüntüleme: Hipnotik trans altında, hastanın kendisini olmayı arzuladığı istediği kişi olarak veya bulunmak istediği ortam içinde görmesini sağlamaktır. Bu sayede kişinin motivasyonu sağlanır ve yaşamını yeniden programlamasına ve kendisini tarafsız gözle görmesine yardımcı olunmaya çalışılır.

- 5-PATH(TM) tedavisi: Af tedavisinin geliştirilmiş bir şeklidir. 7-PATH SELF-HİPNOZ tedavisi adında yeni bir versiyonu da vardır. Calvin Banyan tarafından geliştirilmiştir. Kişinin sıkıntılarına yol açan olaylara geriletildiği ve buna yol açtığına inanılan kişilerle ve kendisiyle hipnotik ortamda yüzleştirildiği ve özel bir affetme eyleminin gerçekleştirildiği seanslardır.