psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2008 Salı

SİNEMATERAPİ - MATRIX



İnsan eli ile üretilen, ortaya koyulan eserin her birinin psikolojik açıdan analiz değerleri yüksektir. İnsan ortaya koyduğu, ürettiği her eserde bilerek yada bilmeyerek kendini iç dünyasını, yaşadığı dünyayı, yaşamı – ölümü ve yeniden doğuşu anlatır. Bu anlatılar sözel anlatımdan başlayıp, tiyatroya son olarak da gelişen görsel ve işitsel efektlerle ile beyaz perdeye kadar değişik yollardan nesilden nesile aktarılır. Masallar hikayeler anlatıldığı yere ve zamana göre değişiklikler gösterseler de, temelde anlatılan hikayelerin özünde, hep aynı düşünsel simgelerin ve konuların işlendiğini görürüz. Bugün sinemada da bunu yaşıyoruz. GERÇEK Mİ DÜŞ , DÜŞ MÜ GERÇEK? Varoluşumuz kadar eski olan bu soru Matrix filmiyle yine gündeme geldi.

İlkçağ filozoflarından platon idealar sistemi diye bir düşünce atmıştır ortaya. Bu düşünceye göre 5 duyu ile algıladığımız nesneler gerçek değil, gerçeğin birer yansıması olan gölgelerdir. Gerçeğe ulaşmak için akıl yürütmemiz gerekir. Platon bu düşünceyi yaklaşık 2400 yıl önce ortaya atmış ve daha iyi anlaşılabilmesi için mağarada yüzü duvara dönük yaşayan bir esirin hikayesini anlatmıştır. Mağaradaki bu esir, dışarıdaki gerçek nesnelerin yansıyan gölgelerini görüyordur bu duvarda. Gölgeleri gerçek sanır. Oysa bu gölgeler asıl nesnelerin sadece birer yansımasıdır. Köle yüzü hep duvara dönük olduğu için gerçek dünya hakkında ancak bu gölgelere bakarak bir akıl yürütebilir. Tabii eğer gölgelerin gerçek olup olmadığından şüphelenebilirse.
Buradan yola çıkan Platon yaşadığımız dünyayı beş duyu ile algılayan bizlerin de aynı durumda olduğunu ileri sürer. Beş duyu ile algıladığımız nesnelerin işte bu gölgeler gibi sadece gerçeğin birer yansıması olduğunu ileri sürer.

Bu hikayenin 2400 yıl önce anlatıldığını söylemiştik. Ancak bugün bu hikaye beyaz perde de olsa hala değişik biçimlerde anlatılıyor. Her ne kadar gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanılarak bazı değişiklikler yapılsa da hikayenin özü yine aynı. Evet Matrix den bahsediyorum. 2400 yıl önceki platonun mağaradaki köle hikayesinin çağdaş versiyonu. Hikayenin özü yine aynı, mağarada köle olduğunun farkına varıp, özgürlüğe, gerçeği bulmaya, özüne ulaşmaya duyulan merak ve arzu.

Kültürümüzde de bu tür anlatılar oldukça yaygındır. Tasavvufa göre tüm dünyadaki nesneler, aslında tanrının birer yansımalarıdır. Asıl olan tanrıdır. Bizler dahil tüm varlıklar onun farklı şekillere bürünmüş tezahürleriyizdir. Ve her varlık varoluşu gereği özüne doğru akmak, onunla bütünleşmek arzusundadır. Akarsuların birleşerek denize akmak istemeleri gibi. İşte tasavvufa göre de bu özünden kopuş ve ayrılık bizi tıpkı platonun mağarasındaki köle gibi
gölgeler dünyasının esiri yapar.

Yukarıdaki örneklerden sonra şu soruyu sormak gerekir. Bizler bir düş dünyasında mı yaşıyoruz? Gerçek dediğimiz elle tutup gözle gördüğümüz dünya, aslında gerçeğin bir yansıması olabilir mi? Eğer bu saydıklarımızın, hiçbir bilimselliği olmayan saçmalıklar olduğunu, masallar veya hikayeler olduğunu düşünüyorsanız, sıkı durun. Fizikte şuan popüler olan 11 boyutlu evren teorisine göre, bu mümkün.


Şu an yaşadığımız evren 4 boyutlu bir evren. En, boy, genişlik, ve zaman. Bir fotoğraftaki resim ise 2 boyutlu sadece eni ve boyu var resmin kalınlık ve zaman yok. Nasıl ki 4 boyutlu evrenin yansıması 2 boyutlu bir fotoğraf olabiliyor ise, 11 boyutlu evrenin yansıması da, bizim yaşadığımız 4 boyutlu evrenimiz olabiliyor ünlü fizikçi Hawkging'e göre.

Pek iyi bu ve benzeri bazı hikayeler niçin binlerce yıldır anlatılıyor, oynanıyor, filme çekiliyor olabilir acaba. Tarih içerisinde hemen her kültürün efsanelerinde masallarında, varolan ve özünde aynı konunun işlendiği bu ve benzeri hikayelerin kaynağı ne? Bu kültürler birbirlerinden habersiz, nasıl oluyor da benzer efsaneler, hikayeler, metaforlar yaratıyor ve benzer sorular sorabiliyorlar. Bu ortaklık yoksa bizim aynı bütünün-gerçeğin tezahürleri olduğumuza mı işaret? Eğer gerçekten öyle ise, biz o bütünün gölgeleri olmuş olmazmıyız?
Son olarak bütün bunlar doğru ise ne içinyaşıyoruz? Dahada köyüsü bütün bunlar birer saçmalıksa ne için yaşıyoruz...


PSİKO-SOSYAL ANALİZİ

Gösterime girdiğinde herkeste büyük ilgi uyandırdı. Tv. Programlerı yapıldı, yazıldı. Hatta bir felsefe dergisinde ''Kırmızı hap mı? Mavi hap mı?'' diye kompozisyon yarışmaları bile düzenlendi. Filmin bukadar ilgi görmesini, kimileri hareketli sahnelere ,kimileri ise taşıdığı dinsel temalara bağladı.

Bence filmin bukadar büyük ilgi görmesinin altında yatan ana neden, bilinçdışının telafi edici yönü. Bilinçdışı tehlikeyi herzaman olduğu gibi bizden önce farketti. Ve bu filmin yazılması, çekilmesi kaçınılmaz oldu. Gösterime girdiğinde ise bilinçdışımızın ihmal edilmiş yönleri, bizi bu filme çekti. Pekiyi, neydi bu bilinçdışının ihmal edilen yönleri? Ve bizi neye karşı uyarıyorlardı.

Serinin birinci filiminde, özellikle vurgulanan tek şey vardı ''GERÇEK NEDİR?'' ve ''UYAN'' ... Pekiyi biz gerçekten uyuyormuyuz?... Gördüğümüz herşey aslında bir yanılsama, bir düş mü?... Eğer, dış dünyanın gerçekliğini beş duyumuzla (görme,işitme ,tat,koku ve dokunma) test ediyorsak, beş duyumuz ,sadece sinirsel iletiyle beynimize ulaşan elektirik sinyallerinden ibaret. Dolayısıyla gördüğümüz herşeyin bir yanılsama olması ihtimali mümkün. Ancak ben bu tartışmayı, felsefecilere bırakıp, olayı somut dünyadan hareketle, bilinçdışı içerikler açısından değerlendirmek istiyorum.

Evet bugün biz bir düş dünyasında değiliz, bir küvezde yaşamıyoruz ve başımızdan kollarımıza kadar kablolar yok. Ancak, yaşadığımız dünyada kendi korunma reflekslerini oluşturmuş hakim siyasal, ekonomik, kültürel bir yapı var. Ve bu yapı kendi devamlılığı için, oluşturduğu ideal insan tipinin üzerinde yükseliyor. Hem de giderek artan bir hızla. Yükseldikçe de (Matrıxdeki makinalar gibi.)onu yaratan insanın kontrolünden çıkıyor.

Bu yapının insan doğasına nekadar uyduğunu ise günümüz insanının kalabalıklaştıkça yalnızlaşan, ekonomik olarak kalkındıkça, ruhsal olarak dibe vuran yaşamına bakarak anlayabiliriz.

Kontrolden çıkan bu sistemimin görünmez kabloları bize sürekli ''Mutlusun, terfi ettin, zengin bir adamla evlisin, yeni bir araba aldın,okulu bitirdin'' demesine rağmen taa içimizde..., derinliklerimizde...,tanımlayamadığımız..., bizi rahatsız eden ve sürekli dönüp duran birşeyler var. Neo; nun içinde dönüp duran ve onu sürekli rahatsız eden o şey gibi. O şeydi Neoyu Morpheusa götüren . Ve yine o şey sizi bu yazıyı buraya kadar okumaya iten...

Ancak Neo, varoluşsal yolculuğuna , Morpheusa gitmekle değil, Kırmızı hapı seçmekle başlar. Morpheus ona yolu gösterir , ancak seçimi Neo yapar ve tavşan deliğinin derinliklerine doğru gizemli bir yolculuğa çıkar. Hemde geri dönülmez bir yolculuğa.

Pekiyi şimdi de ben size soruyorum ,Varoluşsal yolculuğunuzda; KIRMIZI hap mı? yoksa MAVİ hap mı?....

NE o... Tavşan deliği çokmu karanlık.......... :)

6 Temmuz 2008 Pazar

Travmalar ve Travmalarla Başetme Yolları

Özellikle son yıllarda ülkemizde ve dünyanın genelinde sıkça yaşanmaya başlanan deprem ve sel gibi diğer doğal âfetler, savaşlar ve silâhlı çatışmalar, trafik kazaları, saldırılar, işkence ve tecavüz gibi olaylara mâruz kalan kişiler korku, dehşet ve çâresizlik yaşamaktadırlar. Çok yakın geçmişte Çin’de yaşanan ve tüm dünyayı üzüntüye boğan deprem felâketi ile beraber yeni vak’aların da ortaya çıkacağı kesindir. Bu olaylar insanın ruh sağlığını olumsuz etkilemekte ve etkisi yıllarca sürebilecek izler bırakabilmektedir. Günlük rutin işleyişi ve işlevselliği bozan, beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, endişe ve panik yaratan, kişinin yaşamış olduğunu anlamlandırmaya çalışma süreçlerini bozan bu tür olayları “travmatik yaşantılar” olarak adlandırmaktayız. Travma, ruhsal ve/veya bedensel bütünlüğü bozan her türlü yaralanmaya, örselenmeye verilen genel isimdir.Daha detaylı bir açıdan baktığımızda, “ruhsal travma” kapsamına fiziksel ve duygusal tâcizler (dövülme, gasp olayları, çocukluk çağından beri süregelen sevgisiz ortam, sağlık, eğitim, barınma ve beslenme gereksinmelerinin karşılanamaması vb.), cinsel tâcizler, doğal âfetler, yangınlar, trafik kazaları, savaşlar ve çatışmalardan etkilenmek girmektedir. Ruhsal travmayı izleyen dönemde bâzı kişilerde önce “Akut Stres Bozukluğu”, bâzı kişilerde de bunun sonrasında “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” veya diğer adı ile “Posttravmatik Stres Bozukluğu” dediğimiz bir durum gelişebilmektedir. Akut Stres Bozukluğu travma oluşumundan sonraki ilk 1 aylık süre içinde gözlenir. Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda ise travmatik olayın üzerinden 1 ay geçmiş olmasına rağmen olayın etkilerinin hâlâ devam etmesi söz konusudur.

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 2000 yılında yayınladığı zihinsel bozuklukları tanımlama ve sınıflama sistemine göre (DSM-IV-TR) Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) için tanı ölçütleri şu şekilde belirlenmiştir:

1. Kişi aşağıdakilerden her ikisinin de bulunduğu bir biçimde travmatik bir olayla karşılaşmıştır:

•Kişi, gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi, ağır yaralanma veya kendisinin veya başkalarının fizik bütünlüğüne bir tehdit olayını yaşamış, böyle bir olaya tanık olmuş veya böyle bir olayla karşı karşıya gelmiştir.

•Kişinin tepkileri arasında aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme vardır. Çocuklarda ise bu tepkiler yerine dezorganize veya ajite davranış şeklinde dışavurum görülmektedir.

2. Travmatik olay aşağıdakilerden biri veya daha fazlası yoluyla sürekli olarak yeniden yaşanır:

• Olayın sıkıntı veren anıları düşlemler, düşünceler veya algılar şeklinde elde olmadan tekrar tekrar hatırlanır. Yine çocuklarda travmanın kendisi ya da değişik yönleri tekrar tekrar oynadıkları oyun formatında sergilenmektedir.

• Olay sık sık, sıkıntı veren bir biçimde rüyada görülür. Çocuklarda da bu rüyalar içeriğini anlamadan görülen korkunç rüyalar olarak ortaya çıkmaktadır.

• Kişi travmatik olay sanki yeniden oluyormuş gibi davranır veya hisseder.

• Kişi travmatik olayın bir yönünü çağrıştıran veya andıran iç veya dış olaylarla karşılaştığında yoğun bir psikolojik sıkıntı duyar ve/veya fizyolojik tepki (çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı gibi) gösterir.

3. Kişi aşağıda belirtilen kaçınma davranışlarından en az üçünü yaşar ve genel tepki düzeyinde azalma görülür:

• Travmaya eşlik etmiş olan duygu, düşünce veya konuşmalardan kaçınma çabaları.

• Travma ile ilgili anıları uyandıran etkinlikler, yerler veya kişilerden uzak durma çabaları. (örn. trafik kazası geçirmiş bir kişi araba kullanmak veya arabaya binmek istemeyebilir; uyku esnasında depreme mâruz kalmış bir depremzede uyuyamaz veya geceleri yalnız kalamaz.)

• Travmanın önemli bir yönünü anımsayamama.

• Önemli etkinliklere karşı ilginin veya bunlara katılımın belirgin olarak azalması.

• İnsanlardan uzaklaşma veya insanlara yabancılaştığı duyguları.

• Duygulanımda kısıtlılık (örn. sevme duygusunu yaşayamama, “taşlaşmış” gibi olma.)

• Bir geleceği kalmadı duygusunu taşıma (örn. bir mesleği, evliliği, çocukları veya olağan bir yaşam süresi olacağı beklentisi içinde olamama).

4. Aşağıdakilerden ikisinin veya daha fazlasının bulunması ile belirli, “artmış uyarılmışlık” belirtilerinin sürekli olması:

• Uykuya dalmakta veya sürdürmekte güçlük.

• Huzursuzluk ve yerinde duramama hâli veya öfke patlamaları.

• Düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırmada zorluk çekme.

• Her an tetikte olma, aşırı dikkatlilik.

• Aşırı irkilme tepkisi gösterme (örn. telefon sesleri, kapı çarpması, kamyon gürültüsü gibi sesler kişilerin âniden irkilmelerine sebep olup oldukça sıkıntı verebilir.)

TSSB’nda Başlangıç, Süreç ve Gidiş:

DSM-IV-TR’ye göre semptomların başlangıcını ve süresini belirtmek için aşağıdaki belirleyiciler kullanılmaktadır:

Akut: Semptomlar 3 aydan daha kısa sürdüğü zaman.

Kronik: Semptomlar 3 ay veya daha uzun sürdüğü zaman.

Gecikmeli Başlangıçlı: Travmatik olayla semptomların başlangıcı arasında en az 6 ay geçtiği zaman.

TSSB, çocukluk dönemi de içinde olmak üzere herhangi bir yaşta başlayabilir. Başlangıcın en yüksek olduğu dönem genç erişkinlerdir. Semptomlar genellikle travmadan sonraki ilk 3 ayda başlarsa da semptomlar başlamadan önce aylar, hâttâ yıllar geçtiği de olabilir. Semptomların süresi değişebilir. Klinik vak’aların yarısında 3 ay içinde düzelme olur, birçoğunda da semptomlar travmadan sonra 12 aydan daha uzun sürer. Travmatik olayın şiddeti, süresi ve kişinin olaya yakınlığı böyle bir bozukluk geliştirmeyi belirleyen en önemli etkenlerdir. Toplumsal desteklerin, âile öyküsünün, çocukluk yaşantılarının, kişilik değişkinliklerinin ve daha önceden bulunan zihinsel bozuklukların TSSB geliştirmeyi etkileyebildiğine ilişkin bâzı kanıtlar vardır.

TSSB için Risk Faktörleri, Cinsiyet Açısından Farklılıklar

Travmatik olay yaşayan veya yoğun stres yaratan bir kriz dönemi geçiren neredeyse herkes “stres tepkileri” gösterebilir ve problemler yaşayabilir. Bu herkesin hasta olduğu anlamına gelmez. Hâttâ bir süre sonra birçoğu da bu problemlerden büyük ölçüde kurtulabilirler. Bâzı kişiler ise TSSB yaşamaktadır. Âilede psikiyatrik bir bozukluğun olması, erken çocukluk döneminde davranış bozukluklarının olması, eğitim düzeyinin düşük olması, küçük yaşta âileden ayrılma, daha önceden var olan depresyon ve yeterli çevresel desteğin olmaması gibi faktörler TSSB’nin gelişmesi riskini arttırmaktadır.

Toplumda her üç kişiden biri hayatlarının belli bir evresinde ağır travma yaşarlar. TSSB bunlardan %10-20’sini etkilemektedir. Hayat boyu TSSB’ye rastlama oranı %8 bulunmuştur. (erkeklerde %6, kadınlarda %8). Kadınlarda cinsel tecavüzler ve fiziksel tâciz daha yüksekken, erkekler de silâhlı saldırı ve çatışma şeklindeki etkenlere daha sık rastlanmaktadır. Kadınlarda semptomlar daha şiddetli olup, hastalık da daha uzun sürmektedir.

TSSB’de TEDAVİ

Erken tedavi sorunun sürüp gitmesini engelleyen en önemli etkendir. Bu nedenle, sorunları paylaşmak önemlidir. Yaşanan sorunların bir uzmana danışılması tedavide ilk adım olacaktır. Çünkü travma sonrasında oluşan stres belirtilerinin ilâç ve/veya psikoterapi ile tedavi edilmesi mümkündür. Hastalığın seyrine, hangi belirtilerin ön plânda olduğuna göre gereken ilâç tedavisi mutlaka uzman bir psikiyatr tarafından düzenlenmelidir.

Belirli bir travmaya mâruz kalmış bir hasta ile karşılaşan uzmanın yaklaşımında üç ana öğe yer almaktadır:

1. Hastaya tam bir destek vermek ve onun yanında olduğunu hissettirmek.

2. Hastanın yaşadığı olayı tartışması konusunda onu cesaretlendirmek.

3. Yaşadığı rahatsızlıkla ilgili baş etme mekanizmalarını öğretmek.

Bunların yanı sıra sedatif ve hipnoz uygulamaları da tedavide son derece yararlı olmaktadır. Hastayı bu rahatsızlığından farmakoterapi ve/veya psikoterapi uygulamaları ile kurtulacağı konusunda ikna etmek, ayrıca hasta ve aileler için ek destek sağlayarak onları TSSB olan hastalar için özel olarak oluşturulan bölgesel ve ulusal destek grupları konusunda bilgilendirmek ve haberdar etmek tedavinin diğer önemli hususları arasında yer almaktadır.

TSSB’nin tedavisinde kullanılan psikoterapik tedavi yöntemi davranış terapisi, bilişsel terapi ve hipnoz içerir. Psikoterapilerin kısa süreli yapısı bağımlılık riskini de azaltmaktadır. Terapistin tedavi çerçevesinde edindiği diğer bir rol de hastanın yaşadıklarını inkâr etmesini durdurma ve bunları kabûllenmesini sağlamaya yöneliktir. Hasta travmatik olayla ilgili yaşadığı hisleri ifâde etmede ve anlatmada cesaretlendirildiği gibi gelecekle ilgili plânlar yapması konusunda da yönlendirilmektedir.

Hastalığın tedavisinde iki büyük psikoterapik yaklaşım kullanılmaktadır:

1. Hastanın yaşadığı travmatik olayla yüzleştirilmesi: Bu yaklaşımda hastanın olayı ve olay anında yaşadıklarını hayâl etmesini teşvik (imajinasyon) etmenin yanı sıra hastanın olayı yaşadığı yer, mekân veya durumda bulundurulması sûretiyle olayı yerinde yeniden canlandırmasını sağlama (in vivo) yöntemleri kullanılmaktadır.

2. Hastaya stres ile baş etme yollarının öğretilmesi: Bunların arasında gevşeme (relaksasyon) yöntemleri ve stresin üzerinden gelmenin bilişsel yaklaşımları vardır.

Yukarıda bahsi geçen bireysel tedavi tekniklerine ek olarak grup ve âile terapilerinin de TSSB vakalarında yararlı olduğu klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Grup tedavilerinin avantajları çeşitli travma deneyimleri olanların yaşadıklarını birbirleri ile paylaşmaları ve grup üyelerinin birbirlerini desteklemeleridir.

Semptomların belirgin bir şekilde ciddileşmesi, intihar veya diğer hayatî riskler gelişmesi durumunda ise hastanın derhâl hastaneye yatırılması gerekmektedir.

TSSB olan çoğu kişi bu konuda bir yardım almamaktadır. TSSB semptomları gösteren bir hasta gerekli olan tedaviyi almadığı takdirde;

• Sosyal ve meslekî hayatı ile duygusal dünyasında bozukluklar oluşması (örn. boşanmalar, işsiz kalma, hayattan zevk alamama gibi),

• Hayat kalitesinin azalması (örn. madde bağımlılığı gelişmesi, intihar girişimleri gibi),

• Diğer fiziksel ve psikolojik sorunlara eğiliminin artması (örn. gastrit, hipertansiyon gibi fiziksel; depresyon, Panik Bozukluğu gibi psikolojik problemler) kaçınılmazdır.

3 Şubat 2008 Pazar

Kriminoloji

Kriminoloji


Kriminolojinin kelime anlamı suç bilimi demektir. İnsanın davranışlarını açıklama amacı güden bilimler 19. yy ikinci yarısı önem kazanmaya başlamıştır. Bunlardan biri kriminolojidir.
Kriminoloji kanunlarla belirlenen ve ceza yaptırımına bağlanan hukuk kurallarından sapıcı insan davranışlarını tüm yönleriyle inceleyen bilim dalıdır.

Anlamı kısaca açmak gerekirse kriminoloji ceza hukukunun, ceza adalet sisteminin sosyal temellerini, insanın suç teşkil eden davranışlarının nedenlerini işler. Ayrıca kriminoloji suçu önleme, kontrol etme bakımından yapılması gereken çabaları değerlendirerek, insanın kişisel olarak ıslahı ile birlikte içinde yaşanan sosyal çevrenin değiştirilmesi konularıyla uğraşır. Kriminoloji sözcüğünü Tupinard adlı Fransız hekim kullanmıştır. Kriminoloji adlı eseri Garofallo adlı italyan bilim adamı yazmıştır. Kriminolojinin uğraştığı konular çok eskilere dayanmaktadır. Gerçekten de eskiden beri bazı faktörlerin suçu yarattığı öne sürülmüştür. Nitekim Platon suçu ruhun bir tür hastalığı olarak kabul etmiş ve bunun kaynağı olduğunu kabul etmiş.
Hipokrat suç Natropolojisinin varlığını ilk defa ileri sürmüştür. “Beden tipleri ile karakter arasındaki ilişkiye suç antropolojisi denir.”

Aristo ise suçluları toplumun düşmanı saymış ve onların sert bir şekilde cezalandırılmaları gerektiğini ileri sürmüş. Ona göre sefalet, ihtilal suça sebep olabilmektedir.
Ortaçağda ise Thomas’d Aquian kriminoloji konularıyla ilgilenmiş insan ihtiraslarında suçların çoğunun kökenini görmüş. Ayrıca sefaletin suça neden olduğunu görmüştür.
Montesquia, Valter, Beccaria, Benthom gibi düşünürler suçu sosyal bir olay olarak gören görüşler ileri sürmüşlerdir.

19. yy 2. yarısında ise Ferri, Garofallo, Lamborosa isimli İtalyan düşünürler kriminolojinin ayrı bir bilim dalı olması için çalışmaya başlamışlardır.

Lamborosa’ya göre suç ölüm, doğum gibi normal bir olaydır. Çünkü suç çoğunlukla organizma şartlarının ürünüdür. Bazı insanlar belirli hayvanların yırtıcı olmaları gibi suçlu olarak doğarlar. İşte suç işleyen insan (sui jeneris) kendine göre antropolojik bir tip teşkil eder. Bu kişinin vücudunda bulunan anatomik, fizyolojik ve psikolojik faktörlere gere suç işler. Lamborosa’ya göre ceza suçu oluşturan düşünce ve doğal kuvvetleri yok edemez. Bu nedenle ceza yerine sağlıklı durumu koruma suçları önlemekte daha etkili olur.

Garofallo’ya göre ahlaksızlık serbest iradenin bir ürünü değildir. Aksine failin biyolojik yapısının bir sonucudur. Öyleyse cezalandırmada da ölçü bu kişideki tehlide hali olmalıdır.
Ferri’ye göre ise suçluluğun incelenmesinde pozitif metod temel alınmalıdır. Suçlu genellikle bir anormaldir. Onu biyolojik, fiziki ve sosyal faktörler kendisine rağmen iradesi dışında suç işlemeye yöneltirler.

1920 ile 20’lu yıllarda yeni çağdaş kriminoloji ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde ilk olarak Prevut’un etkisiyle suç kişinin ruh yapısında bulunan gerilim ve çatışmaların sembolik bir ifade tarzı olarak açıklamaya çalışmışlardır. Yine bu dönemde ortaya çıkan diğer bir görüş ise suçun nedenlerinin kişinin içinde sosyalleştiği veya içinde fiilen faaliyette bulunduğu sosyal ortama bağlayan görüştür. Böylece aile yapısı, mahalledeki çevre, okul gibi değişik sosyal çevrelerin suça olan etkisi incelenmeye başlanmıştır.

Kriminolojinin konusu

Toplumsal normlardan sapma denilen suç olayını, suçu yaratan sosyal faktörleri, ceza adalet sisteminin işleyişini, suç ile suçlu arasındaki çevre ilişkilerini inceleyerek suçun neden ve faktörlerini belirlemek ve suça sebep olan unsurları açıklamaktadır.

Bilimsel tanımı: Kriminoloji suç sosyolojisine dayanan ancak diğer bilim dallarının verilerinden yararlanan bir bilim dalıdır. Kriminolojide tıpta olduğu gibi teşhis ve tedavi birlikte yer alır. Teşhiste suçluluğun nedeni belirlenecek, tedavide bu faktörleri azaltmak için neler yapılacağı belirlenecektir.

Kriminoloji ile suç siyaseti arasındaki ilişki

Hukukçu için suç siyaseti kanun koyucunun ceza kanunu ile saptamış bulunduğu ilkeleri en iyi ve etkin bir şekide uygulanabilmesi için gerekli esasların belirlenmesidir. Kriminolog bakımından ise suç jsiyaseti suça karşı tepkide bulunan yaptırımları uygulayan ve suçu önleme mekanizmasının en etkin bir şekilde işlemesini sağlyacak essaların belirlenmesidir. Krininolog suç siyasetine yardımda bulunmakla birlikte sistemin etkin bir şekilde islemsini sağlamak kriminollooüun isii değidir.

Kriminoloji ve ceza hukuku arasındaki ilişki

Kriminoolji v eceza hukuku aynı gerçekle uğraşan iki ayrı bilim dalıdır. Başlangıçta kriminoloji ceza hukukunun yardımcı bilimdalı olarka kabul edilmiştir. Fakat zamanla bazı kriminologlar ceza hukukunun varlığını inkar etmişlerdir. Bugün için kriminoloji suç bilimidir. Kriminolojinn amacı belirli olayları ve suçu oluşturan davranışları belirlemektir. Ceza hukukunun konusu suç olayına orakla hukuk tekniğidir. Ceza hukuku suçu tanımlar ve yaptırımı gösterir. O kişinin neden suç işlediğini ve suça neden yöneldiği ile uğraşamaz. Ceza hukuku gerek normları tespit ederken gerekse bunları olaylara uygularken krimiolojinin verilerinden yararlanmaklıdır. Kriminoloji ceza hukukunu kaldırmaya kalmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda keyfilik söz konusu olur. Ceza hukuku siyasi, ekonomik verilerin etkisi altında bulunmak mecburiyetindedir. Ceza hkukunda mutlaka bulunması gereken kişi özgürlüpğü ve belirli hukuki prensipler sırf kriminoloji uygulanacak diye feda edilemez. Bununla birlikte CH kriminoomi verilenden yararlanmalıdır. Suçluluğun önlenmesi ve suçlular hakkında tedbirler yönünden kriminoloji başvurmak gerekmektedir.

Ceza hukuku ile kriminoloji bir uyum içerisinde bulunması gereken 2 ayrı bilim dalıdır.

Kriminolojide düşünce konusunda görüşler

Suç denilen olayla ilgilenme tarihin eski devirlerine kadar gider. Kriminolojinn bilim olarak ortaya çıkmasıyla birlikte suçu açıklama bakımından geğişiğk görüşler ortya atılmaıştır.

1. Kariogrofik görüş: Coğrafi görüş de denilen bu ykntemin esası suçu ve suça ilişkin diğer problemleir sosyal ve coğrafi şartların zorunlu bir sonucu olarka kabul etmektedir. Yani suçun coğrafi bölgelere göre değişiklik göstereceğini kabul etmektedir.

2. Marksist görüş: Suçu kapitalist ekonomik şartların bir ürünü olarak görmktedir. Çünkü sömüren ve sömürülen kişiler bulundğu için bazı suçlar işlenir. Suç determinist varsayımlardan hareket edilerek açıklanmaktadır.

3. Antropolojik veya biyolojik görüş: Lomborosa tarafından ileri sürülen bu görüşe göre suçlular suçlu olmayanldan belirli bazı kişilik özellikleriyle ayrılırlar. Bu görüşe göre kişiler kalıtımsal bzı özellikleri nedeniyle suçlu oalrak dkoğarlar. Nasıl bazı hayvanarr vahşi şer bzı insanlar doğuştan suçlu doğar denilmektedir.

4. Psikolojik görüş: Suuçluluğu akıl zayıflığına bağlamaktdır. Yani suçlou kendisinde bulunan akıl zayıflığı nedeniyle davranışlarının sonuçların tayin edemez. Bu yapıda bulunan kişilerin suça yönelmeleri doğaldır.

5. Psikiyatrik görüş: Bu görüş suçun nednei olarak psikoz, sara, akıl hastalıkları üzerinde drumuşlardır.

6. Sosyolojik görüş: Bu görüşün esası suç sosyal çevrenin bir ürünürür.ş Suçun işlenmesinde kişisel faktörler vardır. Ancak bu faktörler 2. derecede ve önemsizdirler. Suçlu bir mikroba benzetilir. Nasıl mikrop uygun bir ortam boulunca gelişmekteyse sulçlu da uygun jbir çevrede suça yönelmektedir. Suçluyu yaratan sosyal etkenlerdir denilebilir.
Bu sosyal görüşler Amerika ve Avrupa’da ileri sürülmeye başlanmış bugün için kriminolojinin suçu açıklayan görüşler içinde temel görüş olmuştur.

7. Psikoanalitik görüş: Freud tarafından ileri sürülmüş. Freud insan davrnaışlarının açıklamak için ileri sürdüğü bu görüş suçun açıklanması içinde kullanılmıştır. Freud’a göre insan davranışlarını açıklamak için bilinç ve bilinçaltı olarak 2’ye ayrılır. Bilinç basit ve küçüktür. Bilinçaltı daha güçlüdür. Bilinç bazı faaliyetleri bilinçaltına iter ve bilinçaltınaitilen bunlar kompleksler yaratarak yaşamaya devam eder. Uygun bir ortam bulduğu zaman ortaya çıkar. İnsan yaşamında bilinç ve bilinçaltında süreki bir çekişmee vardır. Bilinçaltına atılmış ve bilincin denetimine tabi küşünce arzu ve kompleksler kendilerini dolayısıyla açıklama yolundabulabilir, Rüya gibi...

Freud başlangıçta çatışması kişinn esas yapısı ile toplumun istekleri arasında kabul etmiştir ve libidoyu ileri sürmüştür. Libido ilecinsel dürtüler anlaşılıyordu. Ancak daha sonraları bu kavramlara verilen anlamlar değişmiştir. Libido daha sonra bilinç altındaki diğer duyguları da ifade etmeye başlamıştır.

Freud’a göre bir insanda denge durumudna bulunması gereken 3 kişilik vardır.

id...... ego........ süperego

İd libidoyu kapsar. Bu durum esaında bilinç dışıdır. İnsanın bilinç dışı faaliyetleri id adı altında toplanabilir.

Ego bilinçli kişiliktir.

süperego: bilinç altındaki kendi kendini eleştirici bilinç ve kuvvetidir.

Bir insanda bu üç güç dengealtındadır. Bu denge bozulduğunda içe atılan şeyler ortaya çıktığında suç oluşur.

8. Ekolojik görüş: Bu görüşe göre insan ve kurumların bir sosyal çevre içerisindeki dağlışlarının insan davranışı üzerinde etkisi olduğu kabul edilmektedir. Ve suçu bu etkilere bağlamaktadır. Rekabet, gömenlik, işbölümü gibi sosyal nedenlerle insanların belirli bölgelerde dağlığı ve suç arasında birlişki olduğu bu görüş tarafından savunulmaktadır.

9. Suçu oluşturan hareketleri çok sayıda faktörlere bağlayan görüş: Suç çeşitli faktörlerin bileşiğidir. O halde yapılması gereken şey her suçu ayrı ayrı incelemek ve o olaya özgü faktörlerin suçun gerçekleşmesinde nasıl bir etki gösterdiklerini belirlemektir.
Bu bilim dallarına dayanarak suçu açıklamak daha kolay olur.

Suçun açıklanmasında yönler

Suçu oluşturan davranışın nedenini çeşitli faktörlerin birbiri üzerinde etkisi olarka anlamamızın sonucu olarak suçun açıklanmaısnda 2 yol izlenebilri.

1.Suçlunun kişilğini yapan unsurların incelenmesi.

2. Suçlunun içindebulunduğu ve yaşadığı çevrenin incelenmesi.

Suçlunun kişiliğini inceleme denince o ayrı bilim dalının verilerinden faydalanmak gerekecektir..

1. Biylojik faktörler ve suç.

2. Fizylojik faktörler ve suç.

3. Psikiyatrik, psikolojik ve psikanalititk suç.

Biylojik faktörler ve suç, suç antropolojisi adı da verilen bu incelemede öncelikle antropoloji kavramının neolduğunu anlamamız gerekir. Antropoloji insanın fiziki özelliklerini açıklayan bir bilim dahlır. Yani insanın doğal tarihini antrolpolojisi incelenmektedir. Suç antropolojisnin ilk olrak Dr. Bell isminde bir bilim damı tarafından ortaya atıldığını görüyoruz. Bu bilim adamına göre suçluların belirli fiziki özelliklertaşıdırğı ileri sürülmüştür Ancak asıl suç antrolopolojisinin kurucusu ünlü İtalyan bilim adamı Lamboroso’dur. Lamboroso bu konuya ilgi duymuş ve mahkumlar üzerinde çok sayıda araştırma yapmıştırş. Bu araştırmalardan suçun organizma şartlarının bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Suç doğuştan gelen bir takım özelliklerin sonucudur. Lamboroza bu kişilerde bulunan gayrı tabilikleri 3’e ayırır.

Fiziki,

Biyolojik,

Psikolojik,

Fiziki gayri tabiilikler denince bunların bakışlarının vahşi ve sert olması, küstah bir gülüş taşımaları, boylarının küçük olması, gözlerinin dengesiz olması gibi belirli fiziki özellikleri sıralamıştır. Lamboroza’ya göre değişik fiziki özellikler çeşitli suç gruplarına göre de değişebilir. Örneğin öldüren kişinn bakpşları söğuk ve sabit iken, hırsızın bakışları ileri ve canlıdır.
Biylojik suçluların jtat alma veacı duyma duyları normal insandan daha azdır. Bunlarda doğuştan bozukluklar vardır.

Psikolojik bunların ahlaki duyguları oldukça zayıftır. Bunlar doğuştan bencildir. İntikam, hırs, şehvet duygularına sahiptir.Bu ahlaki duygusuzluk belirli suçlara göre değişmektedir.
Laboroso bu belirli gayri tabiilikleri doğuştan suçluluk orak açıklamıştır. Bunu Darwin’in teorisine göreaçıklamıştır. Bazı kişilerde vahşilik zamanla kaybolmasına rağmen bir kaç kuşak sonra ortaya çıkabilir.

Lamboroso’nun bu görüşüne yöneltilern eleştiriler sonucunda görüşünü şöyle dğiştirmiştir. “Doğuştan suçlu olan bu insan her zaman suç işler” demiştir.

İngiliz Caring’in yaptığı arşatırmalara göre suçlu olan ile olmayan arasındafiziki özellik yoktur. Aksinesuçlu ile suçlu olmayan arasında koruma itaat, zeka vb. büyük benzerlikler bulunmaktadır demiştir. ve Caring insanların doğuşlarında uzun yıllar sonra suça yönelliklerini ve dolayısıyla insanı suça çevrenin yönelttiğin ortaya koymuştur.

Beden yapısı tipleri ve suç

Beden yapısı ile suç arasında bir bağlantı bulunduğu Kretschmer tarafındanileri sürülmüştür. Kretschmer’e göre insanlar beden yapılarına göre 3’e ayrılır.

1. Astenik tip (Leptosom)

2. Atletik tip

3. Piknik tip

Astenik tiplerin oldukça iri (zayıf olması gerekir) ve genellikle az kuvvetli oldukları Kretschmer tarafından ileri sürülmüştür.

18 Eylül 2007 Salı

Düş Çalışması Üzerine

Erdoğan ÖZMEN, Hülya AKAR, Menekşe Sıla YAZAR

Düşler, düşlerin anlamı ve yorumu konularıyla ilgili olarak yaygın biçimde benimsenen ve ileri sürülen görüşler, belki de temel bir yanlış anlamaya dayanıyor. Sigmund Freudun, Düşlerin Yorumunun (1900) Düş-Çalışması başlığını taşıyan VI. Bölümünün girişinde oldukça özlü bir biçimde aktardıkları, tam da o yanlış anlamanın dayanağını oluşturuyor sanki. Orada Freud, o güne dek düş sorununu çözmek için yapılmış her girişimin, düşlerin bizim belleğimizde bulunan görünür içerikleriyle (manifest content) ilgilendiğini, söz konusu tüm girişimlerin düşlerin görünür içeriklerinden bir yoruma ulaşmaya çabaladıklarını ya da aynı görünür içeriğe dayanarak onların doğası hakkında bir yargı oluşturmaya çalıştıklarını ifade eder. Freud a göre, bir düşün anlamını bulup çıkarmamızı sağlayan şey, onun görünür içeriği değil, gizli içeriği (latent content) ya da diğer bir deyişle, düş-düşünceleridir (dream-thoughts). Daha sonra şunları yazar: Böylece önümüze daha önce hiç var olmamış yeni bir görev çıkmış oluyor. Yani, düşlerin görünür içerikleriyle gizli düş düşünceleri arasındaki ilişkileri araştırmak ve ikinciyi birinciye dönüştüren süreçlerin izini sürmek görevi. (1, s.11).
Düşler söz konusu olduğunda yaygın olarak aktarılan buradaki görüşlerin, düşlerin nihai özünü, asıl çekirdeğini oluşturduğu kabulünün, temel bir teorik hataya dayandığını söylemiştik. Bu hata, düşlerde işbaşında olan bilinçdışı isteğin, düş düşünceleri ile özdeşleştirilmesi hatasıdır. Oysa düş düşüncelerinin keşfi göstermiştir ki bu düşünceler uyanıklık yaşamının düşünceleriyle aynıdır. Burada da günlük, ortak dilin sözdizimi yasalarıyla dile getirilebilecek tamamen �normal� bir düşünce söz konusudur. Düşlerin bütün tuhaflığının toplandığı merkez tam olarak, düş çalışmasıdır. Düşleri ruhsal yaşamın geri kalanından ayıran o çalışmadır. Düş düşüncelerinin ortaya konması ise düşleri, tam aksine uyanıklık yaşamına bağlar. Bu anlamda denebilir ki düşlerin esas bileşimini oluşturan, gizli düş düşünceleri değil, onlara bir düş biçimini veren düş çalışmasıdır (2).
Sigmund Freud �Düşlerin Yorumu�nun VI. Bölümüne 1925te eklediği bir dipnotta, durumu ortaya koyarken yeterince açık davranır:
Bir ara okurları düşlerin görünür içerikleri ile gizli düş düşünceleri arasındaki ayrıma alıştırmayı olağanüstü zor bulurdum. Bellekte saklanmış olduğu biçimiyle bazı yorumlanmamış düşlere dayanan tartışmalar ve karşı çıkışlar tekrar tekrar getirilir ve onları yorumlama gereksinimi gözardı edilirdi. Ama şimdi çözümleyicilerin en azından görünür düşün yerine yorumun sağladığı düşünceleri geçirme konusunda uzlaştıkları şu anda çoğu eşit bir inatçılıkla yapıştıkları bir başka kargaşaya düşmekle suçlu hale geldiler. Düşlerin özünü onların gizli içeriklerinde aramaya çalışıyorlar ama bunu yaparken gizli düş düşünceleri ile düş-işlemi* arasındaki ayrımı görmezden geliyorlar. Aslında düşler uyku durumu koşullarının olanak verdiği özel bir düşünme biçiminden başka bir şey değildir. Bu biçimi yaratan düş-işlemidir ve düş görmenin özü -onun garip doğasının açıklaması- yalnızca odur.� (1, s. 231).
*Dream work kavramı, özgün çeviri metinde (Düşlerin Yorumu, Çev. Dr. Emre Kapkın) düş-işlemi olarak geçmektedir ve burada da özgün çeviri metinden yaptığım alıntılarda bir değişiklik yapmadım.
Yine, �Düş Süreçlerinin Ruhbilimi� isimli meşhur VII. Bölüme 1914�te eklediği bir dipnotta şunları söyler:
Uzun süre düşleri görünür içerikleriyle özdeş saymak alışkanlık olmuştu ama şimdi de düşleri gizli düş düşünceleriyle karıştırma yanılgısına karşı uyanık olmalıyız.� (1, s. 299).
Slavoj Zizek�in yazdıklarını hatırlayarak konuyu biraz daha açalım. Zizek, psikanalizin acımasız eleştirmenlerinden biri olan Hans-Jürgen Eysenck�in (1966), Freud�un rüya yaklaşımında can alıcı bir paradoks gözlemlediğini vurgulayarak, aktarmaya devam eder: Freud�a göre, bir rüyada dile getirilen arzunun -en azından, bir kural olarak- bilinçdışı olması ve aynı zamanda da cinsel bir mahiyet taşıması gerekir ama Freud�un kendisi tarafından analiz edilmiş olan örneklerin çoğu, en başta da rüyaların mantığını örnekleyen bir giriş vakası olarak seçtiği rüya, o ünlü İrma�nın iğnesi rüyası bununla çelişmektedir. Bu rüyada dile gelen örtük düşünce, Freud�un bir hastasına, İrma�ya yaptığı tedavinin uğradığı başarısızlığın sorumluluğundan, �bu benim suçum değildi, buna bir dizi koşul neden olmuştu� türü argümanlarla kurtulmaya çalışmasıdır ama bu �arzu�, yani rüyanın anlamı, açıkçası ne cinsel mahiyet taşıyordu (daha çok meslek ahlakıyla ilgiliydi), ne de bilinçdışıydı (İrma�nın tedavisinin başarısız olması Freud�u gece gündüz rahatsız ediyordu)� (3, s. 27-8).
Freud, düş düşünceleri ile düş içeriğinin bize, sanki aynı konunun iki ayrı dilde anlatımı gibi sunulduklarını, bizim işimizin de özgün metinle çeviriyi kıyaslayarak bu anlatım biçiminin alfabesini ve sözdizimi yasalarını bulmak olduğunu söyler. Düş içeriği sanki resim yazısıyla ifade edilmiştir ve harflerinin tek tek düş düşünceleri diline dönüştürülmesi gerekir. Düşte ise, gizli düş düşüncelerinin düşün görünür içeriğine çevrildiği bir süreç söz konusudur. Bu anlamda düş çalışması, düşün deşifre edildiği, açımlandığı yorum çalışmasının tersidir ve tam da bu anlamda, düşün esasını ortaya koyan yorum işlemleriyle türdeş bir özellik arz eder (4).
Freud şunları yazar: �Bir kez daha size, gizli düşü görünür düşe dönüştüren işleme düş-işlemi dendiğini anımsatmama izin verin. Ters yönde ilerleyen ve görünür düşten gizli düşe ulaşmaya çabalayan işlem ise bizim yorum işlemimizdir. Bu yorum işlemi düş işlemini iptal etmeye çabalar� (5, s. 181).
Düş çalışmasını oluşturan dört farklı �deyim yerindeyse- �ruhsal muamele� söz konusudur: Yoğunlaştırma, yer değiştirme, temsil edilme ve ikincil düzeltme.
A) Yoğunlaştırma
Düş çalışmasının ilk mekanizması �yoğunlaştırma�dır. Freud�a göre, düş içeriğini düş düşünceleriyle karşılaştıran birinin açık olarak göreceği ilk şey büyük ölçüde bir yoğunlaştırma işleminin gerçekleştirilmiş olduğu olacaktır. Düşler düş düşüncelerinin kapsamı ve zenginliğine kıyasla kısa, verimsiz ve özetlenmiş şeylerdir. �Eğer bir düş yazılacak olsa, belki de yarım sayfaya sığabilir. Düşün altındaki düş düşüncelerini ortaya koyan çözümleme ise altı, sekiz hatta on iki kat fazla yer tutabilir.� (1, s. 12). Aynı nedenle, bir düşün tümüyle yorumlandığından hiçbir zaman emin olamayacağımızı, yorum işi daha ileriye götürülecek olursa, düşün gerisine gizlenmiş daha başka düşüncelerin de ortaya çıkabileceğini söyler: �Çözüm, doyurucu ve boşluksuz bile görünse düşün hâlâ bir başka anlamı olma olasılığı her zaman vardır. O halde, yoğunlaştırmanın miktarını belirlemenin olanaksız olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.� (1, s. 12).
Yoğunlaştırmanın nasıl gerçekleştiği sorusuna yanıt olarak Freud, kolektif ve bileşik tiplerin oluşturulmasının, düşlerde, yoğunlaştırmanın işlediği ana yöntemlerden biri olduğunu söyler. Aynı biçimde, düşlerde yoğunlaştırma işleminin, en açık olarak sözcükler ve adları ele aldığı zaman görüldüğünün altını çizer. Sözcüklerin düşlerde sıklıkla şeyler gibi ele alındığını ve bu nedenle de, tıpkı şeylerin sunumunda olduğu gibi birleştirilmeye çok yatkın olduklarını ekler.
Bu noktada aşırı-belirlenme (overdetermination) kavramından söz etmek yerinde olacaktır. Buna göre, düşün görünür içeriğinin öğelerinden her biri aşırı-belirlenmiştir. Çünkü, düş düşüncelerinde pek çok kez temsil edilmişlerdir. Diğer yandan, bu iki yönlü bir ilişkidir. Yani, bir düşün öğeleri düş düşünceleriyle birçok kez belirlenmekle kalmamakta, tek tek düş düşünceleri de, düşte çeşitli öğeler tarafından temsil edilmektedir. Çağrışım yolları, düşün bir öğesinden çeşitli düş düşüncelerine ve bir düş düşüncesinden düşün çeşitli öğelerine götürmektedir.
Düş yorumunu gerekli kılan da zaten düşün aşırı-belirlenmiş olması değil midir? Başka bir düzeyden bakarak, bir davranışın da farklı yapılarla ilişkilendirildiği ölçüde, aşırı-belirlenmiş olduğu söylenmelidir. Herhangi bir semptom ya da sıradan bir davranışın bile daima, farklı yönelimleri, farklı oluşum süreçleri, farklı ufukları, farklı niyet ve amaçları aynı anda, birlikte var olurlar. Aşırı-belirlenme aynı zamanda, yoğunlaşmayı ve yer değiştirmeyi çeşitli biçimlerde yöneten işlemdir. Aynı kavramın, basit bir biçimde neden-sonuç süreçlerinin işlediği yapılar karşısında olmadığımız anlamında, insan bilimlerinde de yaygın olarak kullanıldığını not edelim.
B) Yer Değiştirme
Freud, düşlerde yoğunlaştırma örneklerini incelerken, belki hiç de daha az önemli olmayan bir başka ilişkinin de varlığının açıkça ortaya çıktığını söyler. Düşün görünür içeriğinin temel öğeleri olarak göze çarpan elemanların düş düşünceleri içinde aynı rolü oynamaktan çok uzak olduklarının görülebildiğini ve diğer yandan da düş düşünceleri için temel olan şeyin düşte temsil edilmesinin koşul olmadığını vurgular: �Sanki düşün, düş düşüncelerinden merkezi farklıdır, içeriğinin merkez noktası farklı elemanlardır.� der (1, s. 39).
Yer değiştirme, Freud tarafından düş çalışmasının ikinci mekanizması olarak tanımlanır. Ancak, yer değiştirmede aslolan, düşüncelerin sayısından daha çok ruhsal yoğunluklardır. Yeni değerler yaratmak, ilgilerin yerlerini değiştirmek ve yoğunluk noktalarına itibar etmemek amacıyla yer değiştirmenin de, aşırı belirlenmenin izini takip etmesi gerektiğinin altını çizelim. Yer değiştirme temel olarak, güçlerin aktarılmasıyla ilgilidir.
Böylece düş işleminde, bir yanda yüksek ruhsal değeri olan öğeleri yoğunluklarından arındıran, öte yandan da aşırı belirlenme aracılığıyla düşük ruhsal değerdeki öğelerden, sonradan düş içeriğine girmenin yolunu bulan yeni değerler yaratan bir ruhsal gücün çalıştığını var sayabiliriz. Eğer bu böyleyse, düş oluşumu sürecinde ruhsal yoğunlukların bir aktarımı ve yerdeğiştirmesi ortaya çıkmakta ve düş içeriği ile düş düşüncelerinin metinleri arasındaki fark da bunun sonucu olmaktadır. Burada öngördüğümüz süreç, düş-işleminin temel kesiminden başka bir şey değildir ve �düş yerdeğiştirmesi� diye tanımlanmayı hak etmektedir. Düş yerdeğiştirmesi ve düş yoğunlaştırması, düşlerin takındığı biçimi etkinliklerine yorabileceğimiz iki egemen etmendir� (1, s. 41-2).
Freud�a göre, yer değiştirmenin sonucu, düş içeriğinin artık düş düşüncelerinin çekirdeğine benzememesi ve düşün, bilinçdışında var olan düş isteğinin bir çarpıtılmasından başka bir şey vermemesidir. O isteğin izini, geriye, akıldaki bir ruhsal ajanın diğeri üzerine uyguladığı sansüre dek sürebiliriz. Düş yer değiştirmesi aynı sansürün etkisiyle gerçekleşmektedir. Böylece, düş düşüncelerinin düşe giren yolu bulan öğelerine uyan iki koşul bulunduğu söylenebilir: İlk koşul aşırı belirlenmiş olmaları, ikincisi ise direnç tarafından dayatılan sansürden kurtulmak zorunda oluşlarıdır. Şunları yazar: �Bu ürün, yani düş, her şeyden önce sansürden kurtulmak zorundadır ve bunu göz önünde bulundurarak düş-işlemi, tüm ruhsal değerlerde bir karşılıklı değer aktarımı olana dek ruhsal yoğunluklarda bir yerdeğiştirmeyi kullandırır. Düşüncelerin yalnızca ya da egemen olarak görsel ya da işitsel bellek izleri halinde yeniden üretilmesi gerekmektedir ve bu gereklilik düş-işlemini temsil edilebilirliği göz önüne almaya zorlar; bu da yeni yerdeğiştirmelerle gerçekleştirilir.� (1, s. 232).
C) Temsil Edilme
Düş çalışmasının üçüncü mekanizması, düşüncelerin imgelere dönüştürülmesi ya da temsil edilmedir. Düşün inşa ettiği ifade sisteminin kendine özgü yasaları vardır. Buna göre, en soyut düşünceler de dahil olmak üzere bütün anlamlar imgeler aracılığıyla ifade edilebilir olmalıdır. Freud, şunları yazar: �Süregelen tartışma, sonunda bizi, düş düşüncelerinin düş içeriğine dönüşümündeki payı küçümsenemeyecek üçüncü bir etmeni keşfetmeye yöneltti. Yani, düşlerin kullandığı garip ruhsal malzemenin temsil edilebilirliğini göz önüne alma yani, büyük kesimiyle görsel imgeler halinde temsil edilebilirlik. Temel düş düşüncelerine bağlanmış çeşitli yan düşüncelerden görsel temsile izin verenler seçilecektir.� (1, s. 74-5).
Freud, yalnızca temel düş düşünceleri ile ilgilendiğimiz, bunların ise oldukça karmaşık yapıda, bir düşünceler ve anılar bileşiği olduğu tespitinden hareketle, bu karmaşık yapının değişik kesimleri arasındaki değişik mantıksal bağlantılara ne olduğu sorusunu sorar: �Tüm bu düş düşünceleri kitlesi düş-işleminin basıncı altına girdiğinde ve öğeleri parçalarına ayrılıp sıkıştırıldığında �sıkıştırılmış buz parçacıkları gibi- o ana dek onların çerçevesini oluşturan mantıksal bağlantıya ne olduğu sorusu ortaya çıkar.� (1, s. 45-6). �Eğer�, �çünkü�, �tıpkı�, �karşın�, �ya-ya da� ve diğer tüm bağlaçlara karşılık olarak düşlerin hangi temsilleri sağladığını merak eder. �Ya-ya da� seçenekleri düşlerde hiçbir biçimde temsil edilemez. Her iki seçenek de genellikle düşün metni içine sanki eşit derecede geçerliymişler gibi yerleştirilir. Bir düşü yeniden üretirken anlatıcının bir �ya-ya da� kullanma eğilimi duyması halinde Freud�un önerdiği yorum kuralı, görünürdeki iki seçeneğin eşit geçerlilikte sayılıp, onların bir �ve� ile birbirine bağlanmasıdır.
Düşlerde zıtlıklar ve çelişkiler kategorisinin de basitçe gözardı edilmesinden hareketle Freud, �Düşler zıtlıkları tek bir birlikte birleştirme ya da onları bir ve aynı şeymiş gibi temsil etme eğilimindedirler. Dahası, düşler kendilerini, herhangi bir öğeyi istekli karşıtıyla temsil etmede de özgür sayar, öyle ki ilk bakışta bir karşıtını kabul eden herhangi bir öğenin düş düşüncelerinde bir pozitif olarak mı, yoksa bir negatif olarak mı bulunduğuna karar vermenin hiçbir yolu yoktur.� der (1, s. 52).
Benzerlik, uygunluk, ortak özellikleri bulunmanın tümü düşlerde tekleştirme ile temsil edilirler.
Psikanalitik teori açısından önemli olan nedensel ilişki düşlerde, ya hiç temsil edilmez ya da zamansal dizi ile temsil edilir. Buna göre düşlerde yan yana bulunan düş düşünceleri, düş malzemesinin rasgele parçaları olarak değil, oldukça yakın bağlantılı parçaları olarak görülmelidir.
Freud aynı zamanda, düşlerdeki temsil sürecini anlatmak için yer değiştirmeye başvurur. Daha doğrusu, düşlerdeki ifade sistemi, yer değiştirmeyi resimsel bir ikameye doğru yönlendirir. Belirli bir düşüncenin, onunla bir biçimde yakından ilişkili bir diğerinin yerine geçmesi anlamında yukarıda sözünü ettiğimiz düş çalışmasının ikinci yöntemine ek olarak ortaya çıkan �deyim yerindeyse- ikinci bir yer değiştirme. Düş düşüncesindeki renksiz ve soyut bir ifadenin resimsel ve somut bir ifadeye dönüşmesi sonucunu veren bir yer değiştirme. Böylece ifadelerin bu yer değiştirmesi, soyut bir kavram ile bir duyusal imge arasında bir köprü �somut bir sözcük- sağlayabilir. Örneğin, �aristokrat� teriminin �oldukça yüksek mevkiye yerleşmiş� ile ikame edilmesi ve bunun da yüksek bir kule ile temsil edilebilir olması (6, s. 390).
Freud�a göre, bu tür bir değişimin amacı, düş açısından resimsel olan şeyin temsil edilme yeteneğinde yatmaktadır. Soyut olarak ifade edildiğinde kullanışsız olan bir düş düşüncesi, resim diline çevrildiğinde, gereksinim duyulan zıtlık ve özdeşliklerin kurulması mümkün olacaktır. Bu sürecin sonunda düşlere özgül karakteristiğini veren sahneler ya da resimler oluşturulmuş olur. Yani, bu ikinci yer değiştirme düşlerin kılığına girdiği hayali saçmalık görünümü de açıklamaya özellikle uygundur.
Temsile ilişkin bir diğer önemli konu, temsilin gerilemenin bir veçhesine işaret ediyor oluşudur. Freud�un gerilemenin üç türünü ayırt ederken not ettiği zamansal ve yerel (topografik) gerilemenin yanına yerleştirdiği biçimsel gerileme. Biçimsel gerileme, ilkel anlatım ve temsil yöntemlerinin alışılmış olanların yerini aldığı gerilemedir. Gerilemede düş düşüncelerinin dokuması ham malzemesine doğru çözülür.
Freud şöyle yazar: �Eğer şimdi bebeksi yaşantıların ya da onlara dayanan düşlemlerin düş düşüncelerinde ne kadar büyük bir rol oynadığını, onların parçalarının düş içeriğinde ne denli sık olarak yeniden ortaya çıktığını ve düş isteklerinin ne denli sık olarak onlardan türediklerini aklımızda tutarsak, düşlerde de düşüncelerin görsel imgelere dönüşmesinin, kısmen, görsel biçimde gizlenen ve yeniden canlanmaya can atan anıların, bilinçten koparılan ve ifade bulmaya çabalayan düşünceler üzerine uyguladığı çekim sonucu olabilme olasılığını düşünmezlik edemeyiz. Bu açıdan bir düş, yeni bir yaşantıya aktarılmakla değiştirilmiş bebeksi bir sahnenin bir yerine-geçenidir diye tanımlanabilir. Bebeksi sahne kendi canlanışını ortaya getiremez ve bir düşe dönüşmeyle yetinmek zorundadır� (1, s. 268).
Burada Freud, fiilen algılanmış ilkel bir sahnenin varsanısal bir biçimde yeniden canlanışı olarak resimsel temsilden söz etmekte ve düş çalışmasında bu resimsel temsilin baskın oluşuna göndermede bulunmaktadır. Böylece Freud�un, bebeksi bir sahneyi gerçek bir anı gibi yorumlayarak, fantezilerle gerçek algıların bellek izlerini birbirine karıştırdığı söylenebilir. Her hâlükârda şunun altı çizilmelidir: Temsil de bir çarpıtmadır ve sonuç olarak doğrudan ifadenin önünü tıkar. Deyim yerindeyse zor kullanarak, bir ifade biçimini bir başkasının yerine geçirir. Açıkça görülmektedir ki, yoğunlaşma, yer değiştirme ve temsil edilme açısından düş bir çalışmadır. Onlara karşılık gelmesi gereken yorumlama faaliyetinin de aynı ölçüde ve derinlikte bir çalışma olması gerektiğinin en temel nedeni burada yatmaktadır.
Düşlerdeki temsil öğesiyle birlikte neredeyse kendiliğinden bir tarzda, düş oluşumu sürecinde simgelerle temsil meselesi gündeme gelir. �Düşler bu simgeciliği gizli düşüncelerinin kılık değiştirmiş temsili için kullanırlar.� (1, s. 83). Freud en başından itibaren simgelerin varlığını tanır: ��bu bizi, düşlerin, temsil edilebilirlikleri açısından düş oluşumuna çok iyi uydukları ve de bir kural olarak sansürden kaçabildikleri için bilinçdışı düşüncede zaten bulunan herhangi bir simgeleştirmeyi kullandığı sonucuna ulaştırır.� (1, s. 79-80). Gerçi Freud, bu simgeciliğin düşlere özgü olmadığını, özellikle insanlar arasındaki bilinçdışı düşünme biçiminin özelliği olduğunu ve folklorda, popüler mitlerde, söylencelerde, lenguistik deyimlerde, atasözlerinde ve güncel esprilerde de -hatta daha tam olarak- bulunduğunu not eder (7).
Freud, birçok olguda, bir simge ile onun temsil ettiği şey arasındaki ortak öğenin açık, diğerlerinde gizlenmiş olduğunu ve bu durumda simgenin seçiminin şaşırtıcı olduğunu kaydederek şunları söyler: �Simgesel ilişkinin en son anlamına ışık tutabilmesi gerekenler kesinlikle bu ikinci gruptur ve bunlar kalıtsal bir nitelik gösterirler. Günümüzde simgesel olarak ilişkilendirilmiş şeyler olasılıkla tarihöncesi çağlarda kavramsal ve lenguistik özdeşlikle birleştirilmişlerdir. Simgesel bir ilişki, daha önceki bir özdeşliğin kalıntısı ve onun göstergesi gibidir.� (1, s. 83).
Konuyu bir bütün olarak ele aldığımızda şunları söyleyebiliriz (6, s. 444-45):
Simgeler, düş yorumunda �dilsiz öğe� olarak ortaya çıkar. Yani özne, onlarla ilişkili çağrışımlar getirmekte başarısız kalır.
Simgeselliğin özü, görünür öğe ile onun eşdeğeri ya da eşdeğerleri arasında değişmez bir ilişkiyi içerir. Bu değişmezlik ilişkisi uyarınca birey, bir simgenin anlamları arasında bir seçim yapabilir ancak yeni/ek bir anlam yaratamaz. Simge, bireysel insiyatif açısından geçirgen değildir.
Söz konusu sabit ilişki, esas olarak bir benzeşlik temelinde yükselir. Belirli simgelerin anıştırma ile bir ortaklığı vardır. Bu anlamda örneğin, çıplaklık elbiselerle simgeleştirilebilir. Buradaki ilişki, zıtlık ve bitişiklik ilişkisidir.
Psikanalizin keşfettiği simgelerin çok sayıda olmasına karşın, o simgelerin simgeleştirdiği şeylerin yelpazesi oldukça dardır. Yani, beden, ebeveynler, kan-bağları, doğum, ölüm, çıplaklık ve tüm boyutlarıyla cinselliktir (8).
Şunu da eklemeliyiz: Düşler konusunda geliştirdiği teorik tutumu, burada aktarılan fikirlerle birlikte düşündüğümüzde Freud�u aynı zamanda, modern göstergebilimin (semiology) öncüleri arasına yerleştirmemiz gerekir (9).
Simgecilik teorisinin içerimleri Freud�u, bilinçdışının ürünlerine ve düşlere ilişkin teorisinde ve yorumlama pratiğinde simgeler için özgül bir yer saptamaya yönlendirir: �Bu bize, düş sansürü etkisiz de olsa hâlâ düşleri anlama konumunda olmayabileceğimizi, görünür düşün yine de gizli düş düşüncelerinin aynısı olmayacağını söyletir�. Simgelerin anlamı bilinci devreden çıkartır, ancak yine de onların bilinçdışı doğaları düş çalışmasının mekanizmalarıyla açıklanamaz. Freud, simgeselliğin altında yatan bilinçdışı kıyaslamaların, her durumda baştan yapılmadığını, el altında, her zaman hazır ve tam olduklarını söyler. Böylece, kültür ve dildeki bütün farklılıklara rağmen, bireylerin bir �temel dil�e yaklaşabildikleri izlenimi ediniriz. Bu anlamda Freud, iki tür düş yorumundan söz eder. Düş görenin çağrışımları temelinde gelişen ve simgelerin yorumuna dayanan. Yine de bu noktada Freud, düşlerin yorumunda simgelerin öneminin abartılmasına karşı çıkarak şu uyarıda bulunur: �Ancak, aynı zamanda düş yorumunda simgelerin öneminin abartılmasına, düşleri çevirmenin yalnızca simgeleri çevirmeyle sınırlandırılmasına ve düş görenin çağrışımlarını kullanma yönteminin bir yana bırakılmasına karşı ivedi bir uyarıyı da dile getirmem gerekiyor. Düş yorumunun iki tekniği birbirini tamamlamalıdır ama gerek uygulamada gerekse kuramda birinci sırayı başlangıçta tanımlamış olduğum ve düş görenin sözlerine belirleyici bir önem yükleyen yöntem almalı; simgelerin çevirisi ise açıkladığım gibi elimizde yardımcı bir yöntem olarak bulunmalıdır.� (1, s. 90, 10).
En sonunda, yukarıda anılan karakteristiklere sahip bir ifade kipinin var oluşu genetik bir soruna yol açar. İnsanlık söz konusu simgeleri en başta nasıl şekillendirmiştir ve belirli bir birey nasıl ve hangi yolla onları kendisinin kılmaktadır? Bu türden soruların Jung�u, �kolektif bilinçdışı� teorisine götüren çerçeveyi oluşturduğunu not etmeliyiz. Freud türe özgü kalıtım (phylogenetic inheritance) varsayımını ileri sürmüş olmasına rağmen, hiçbir zaman tümüyle, kendisini bu soruna vakfetmemiştir (6, s. 444-45).
D) İkincil Düzeltme
Düş çalışmasının dördüncü mekanizması ikincil düzeltmedir. Düş görenin, sıklıkla düş içinden, hatta düşün bir parçası yüzünden şaşırdığı, rahatsız olduğu ya da iğrendiği durumlar vardır. Yine oldukça sık olarak, düş görende, uykudan uyanma aşamasında �bu yalnızca bir düş� düşüncesi oluşur. Freud�a göre, bu, durumun düş görme olduğunun ayrımsanmasıyla giderilen bazı rahatsız edici duygulara işaret eder. Kişi bu düşünceyle, o anda yaşanmış olan şeyin önemini azaltmayı ve olacaklara katlanmayı olası kılmayı amaçlamaktadır. Freud, küçümseyici �bu yalnızca bir düş� eleştirel yargısının, bir düşte hiçbir zaman tam olarak uyumayan sansürün, geçmesine izin verilmiş bir düş tarafından gafil avlandığını duyumsadığı zaman ortaya çıktığını söyler. Düşü baskılamak için artık çok geçtir ve düşün uyardığı anksiyete ya da rahatsız edici duyguları karşılayabilmek için sansür, bu sözleri kullanır. Etkisini, düş içeriğinin kısıtlanması ya da atlanması olarak tanıdığımız sansür, düşe bir şeyler ekleme ve sokuşturmaktan da sorumludur. Bir bakıma, sansür onu çarpıtmak üzere düşün içeriğine eklenmekte ve ikincil düzeltme sürecinin en önemli kertesini oluşturmaktadır.
Düşün saçmalık, bütünlük ve tutarlılıktan yoksun görüntüsünün ortadan kaldırılması amacıyla boşluklarının doldurulması, belirli ekleme ve seçimlerle düşün öğelerinin kısmi ya da tam bir yeniden-örgütlenmeye tabi tutulmasıdır. İkincil düzeltme yoluyla düşler, gündüz-düşleri gibi bir yapıya kavuşturulur ve anlamlı bir bütünlük görüntüsü kazanır.
Freud�u okuyalım: �Düş-işleminin bu kesimini ayırt ettiren ve aynı zamanda ortaya çıkaran şey onun amacıdır. Bu işlev, şairin kötü niyetli düşünürlere yakıştırdığı biçimde davranır, düş yapısındaki boşlukları şeritler ve yamalarla doldurur. Çabalarının bir sonucu olarak düş, saçmalık ve bağlantısızlık görünümünü yitirir ve akla yakın bir yaşantıya yakınlaşır.� (1, s. 217).
Söz konusu bu anlamlı bütünlük görüntüsüne karşın, Freud, ikincil düzeltmenin esas olarak sansürün hizmetinde olduğunu düşünür. İkincil düzeltmeyle, yüzeysel bir açıdan mantıklı ve akla yakın görünen düşler ortaya çıksa da, ortaya çıkan anlam asıl anlamdan uzağa taşınmıştır. İkincil düzeltmenin tümüyle başarısız olduğu durumlarda ise, bölük pörçük ve görünür bir anlamlılıktan tümüyle yoksun bir malzeme yığını ortaya çıkar.
Yine de Freud�un, ikincil düzeltmenin statüsüne ilişkin bir tereddüt içinde olduğunu belirtmeliyiz. �Düşler Üzerine� (1901) isimli makalesinde şunları not eder: �Yoğunlaştırma, yer değiştirme ve ruhsal malzemenin resimsel düzenlenmesine ek olarak, her düşte işler halde olmasa da, düş çalışmasına atfetmemiz gereken başka bir etkinlik var. Düş çalışmasının bu parçasını henüz tam olarak ele alamadık. O nedenle yalnızca, onun tabiatına ilişkin bir fikri oluşturmanın en kolay yolunun, onun, düş- içeriği zaten inşa edildikten SONRA yürürlüğe girdiğini varsaymak olduğuna işaret edeceğiz.� (11).
E) Sonuç ve Tartışma
Yeniden Freud�un sözlerine kulak kabartalım: �Bir düşün biçimi ya da onun görüldüğü biçim, şaşırtıcı bir sıklıkta onun gizli konusunu temsil etmek için kullanılır. (1, s. 64).
Zizek�e göre, Freud için mesele, �biçimin ardında gizlendiği varsayılan �içeriğe� yönelik basbayağı fetişist meraktan uzak durmaktır�. Analiz yoluyla açığa çıkarılacak �sır�, biçim tarafından gizlenen içerik değil, tam tersine, bu biçimin kendisinin �sır�rıdır. Rüyaların biçiminin teorik zekâsı, belirtik içerikten yola çıkıp �gizli çekirdeği�ne, örtük rüya düşüncelerine nüfuz etmekte değildir; şu soruya verilen cevaptadır: Örtük rüya düşünceleri neden böyle bir biçim almışlar, neden bir rüya biçimi içine taşınmışlardır?� (3, s. 27).
Zizek�e göre, Freud için mesele, �biçimin ardında gizlendiği varsayılan �içeriğe� yönelik basbayağı fetişist meraktan uzak durmaktır�. Analiz yoluyla açığa çıkarılacak �sır�, biçim tarafından gizlenen içerik değil, tam tersine, bu biçimin kendisinin �sır�rıdır. Rüyaların biçiminin teorik zekâsı, belirtik içerikten yola çıkıp �gizli çekirdeği�ne, örtük rüya düşüncelerine nüfuz etmekte değildir; şu soruya verilen cevaptadır: Örtük rüya düşünceleri neden böyle bir biçim almışlar, neden bir rüya biçimi içine taşınmışlardır?� (3, s. 27).
Zizek�i okumaya devam edelim: Zizek�e göre, yazının başında değindiğimiz teorik hata, düşte işbaşında olan bilinçdışı arzunun (Zizek istek yerine arzu kavramını kullanır) �örtük düşünce� ile �yani düşün anlamı ile- özdeşleştirilmesidir. �Örtük düş-düşüncesi�nde �bilinçdışı� olan hiçbir şey yoktur. Bu düşünce, günlük, ortak dilin sözdizimiyle dile getirilebilecek tamamen �normal� bir düşüncedir; topolojik olarak �bilinç/önbilinç� sistemine aittir. Özne bu düşüncenin çoğunlukla farkındadır, hatta aşırı farkındadır, bu düşünce ona sürekli eziyet eder. Belli koşullarda bu düşünce bilinçten zorla çıkarılarak bilinçdışına itilir yani, birincil süreçin yasalarına tabi kılınır, �bilinçdışının dili�ne çevrilir. Dolayısıyla, örtük düşünce ile düşün belirtik içeriği denen şey �düşün metni, düz olgusallığı içindeki düş- arasındaki ilişki, bütünüyle normal, (ön) bilinçli bir düşünce ile onun düşün bilmecesine çevrilmiş hali arasındaki ilişkidir. Sonuç olarak, düşün esas terkibi, örtük düşüncesi değil, ona bir düş biçimini veren bu çalışmadır.
Sonuç olarak, Freud Düşlerin Yorumunda bilinçdışından söz ederken şunları yazar: Bilinçdışı, asıl ruhsal gerçekliktir; en derin doğası bakımından bizim için dış dünyanın gerçekliği kadar bilinmezdir ve de bilincin verileri tarafından, dış dünyanın, duyu organlarımızın iletişimiyle temsil edildiği kadar eksik olarak temsil edilir� (1, s. 327-28).
Diğer yandan düş düşüncelerine ilişkin söyledikleri de yeterince açıktır:
Düş düşünceleri tümüyle ussaldır ve elimizdeki tüm ruhsal enerjinin harcanmasıyla oluşur. Bilinçli hale gelmemiş düşünce süreçleri bazı uyarlamalarla bilinçli düşüncemizin de doğduğu süreçler- arasında yer alırlar. Düş düşünceleri ne denli ilginç ve şaşırtıcı sorular içerirse içersin her şeyin ötesinde bu soruların düşlerle özel bir ilişkisi yoktur ve düş sorunları arasında ele alınmayı gerektirmezler.� (1, s. 231).
Eğer düşün sırrını belirtik metin tarafından gizlenen örtük içerikte arasak, tek bulacağımız, çoğunlukla cinsel olmayan ve kesinlikle �bilinçdışı� olmayan bir mahiyet arz eden, bütünüyle normal ama çoğunlukla hoş olmayan bir düşüncedir. Bu �normal�, bilinçli/önbilinçli düşünce, sırf bilinç için taşıdığı hoş olmayan karakter yüzünden bilinçdışına itilmez, bastırılmaz; onunla çoktan bastırılmış, bilinçdışına yerleşmiş olan bir başka arzu, �örtük düş-düşüncesi�yle hiçbir ilgisi olmayan bir arzu arasında bir tür �kısa devre� yarattığı için bastırılır. �Normal bir düşünce silsilesi�, düş-çalışmasına yani, �birincil süreç mekanizmalarına�- �ancak çocukluktan kaynaklanan ve bastırılmış halde olan bilinçdışı bir istek/arzu ona aktarıldığı takdirde tâbi tutulur�.
En baştan itibaren, kuruluşu itibariyle bastırılmış olduğu için, normal bir düşünce silsilesine indirgenemeyen şey işte bu bilinçdışı/cinsel istek/arzudur. Bu arzunun tek yeri �birincil süreç� mekanizmalarıdır. Bu anlamda, �yapı her zaman üçlüdür, her zaman üç unsur işbaşındadır: Belirtik düş metni, örtük düş-içeriği ya da düşüncesi ve düşte ifade edilen bilinçdışı arzu. Bu arzu kendini düşe bağlar, kendini örtük düşünce ile belirtik metin arasındaki ara mekâna sokar; bu yüzden de örtük düşünceye oranla �daha gizlenmiş, daha derinde� falan değildir, bütünüyle gösterenin mekanizmalarından, örtük düşüncenin tâbi tutulduğu muameleden ibaret olduğu için kesinlikle daha fazla yüzeyde�dir. Başka bir deyişle, tek yeri �düş�ün biçimidir: Düşün gerçek konusu (bilinçdışı arzu) kendini düş-çalışmasında, �örtük içeriği�nin işlenmesinde ifade eder.� (3, s. 29).
Zizek�e göre; Demek ki, düşün temel paradoksu şudur: Bilinçdışı arzu, düşün en gizli çekirdeği olduğu varsayılan şey, kendini tam da bir düşün �çekirdeği�nin, örtük düşüncesinin kendini başka türlü göstermeye yönelik çalışması yoluyla, bu içeriği-çekirdeği düş bilmecesine çevirerek gizleme çalışması yoluyla ifade eder.� (3, s. 29).
Şöyle de söyleyebiliriz: Düşler bilinçdışı değildir. Gizli içerik bilinçdışı değildir. Düşler, içinde bilinçdışının, yani özgül bir temsil formunda ifade edilen belirli bir düşünme biçiminin konuştuğu bir biçimdir (12).
Demek ki düşler konusunda bütün dikkatimizin yöneleceği yer, gizli düş düşüncelerinin tâbi tutulduğu düş çalışmasıdır. Freud�un aynı uyarıyı dile getirdiği satırları okumaya devam edelim:
Öte yandan, düş oluşumu sırasındaki ikinci zihinsel etkinlik, bilinçdışı düşüncelerin düş içeriğine dönüştürülmesi, düş yaşamına özgüdür ve onun özelliğidir. Bu asıl düş işlemi, bizim uyanıklık düşüncesi resmimizden, düşlerin oluşumu sırasındaki ruhsal işleyişin en önde gelen küçümseyicilerinin varsaydığından bile fazla uzaklaşır. Düş-işlemi, uyanıklık düşüncesinden yalnızca daha özensiz, daha usdışı, daha unutkan ve daha eksik değil, ondan niteliksel olarak da tümden farklıdır ve bu nedenle onunla doğrudan doğruya kıyaslanamaz.� (1, s. 231).
Eğer bir düş, günün etkinliklerini sürdürür ve tamamlar, hatta değerli yeni düşünceleri ışığa çıkarırsa yapmamız gereken tek şey, onu, düş-işleminin ürünü ve aklın derinliklerindeki karanlık güçlerin yardım işareti olan düş kılığından soymamızdır.� (1, s. 328).
İnsan, düş işleminin ürünü �yani gizli düşüncelerin düş-işlemi tarafından dönüştürüldüğü biçim- olan dışında hiçbir şeye �düş� adını veremez. Düş- işlemi zihinsel yaşamda henüz benzeri bilinmeyen tekil bir süreçtir. Yoğunlaştırmalar, yer-değiştirmeleri, düşüncelerin imgelere gerileyici dönüştürülmeleri tümü de keşifleri ruh çözümlemesinin çabalarını cömertçe ödüllendirmiş olan yeniliklerdir ve siz bir kez daha düş-işlemiyle koşutluklarından ruh çözümsel çalışmalarla başka alanlar arasında kurulan bağlantıları -özellikle konuşma ve düşüncenin gelişimiyle ilişkili olanları- görebilirsiniz. Bu keşiflerin daha ileri önemleri hakkında ancak düş oluşumunun mekanizmasının nevrotik belirtilerin ortaya çıkış tarzının bir modeli olduğunu öğrendiğinizde bir fikir sahibi olabileceksiniz.� (5, s. 192).
Yani, bilinçdışı isteğin -tek yeri �birincil süreç� mekanizmaları olan- bütünüyle gösterenin mekanizmalarından, örtük düşüncenin tâbi tutulduğu davranıştan ibaret olan o isteğin tek yerinin düşün biçimi olduğunu, düşün gerçek konusunu teşkil eden o isteğin kendini düş çalışmasında ifade ettiğini düşünen Freud, bu keşfinin gereklerini yerine getirmeye çalışır. Aslolan ve en önce gelen, �Düşlerin Yorumu�nda ortaya konan düş çalışması, �birincil süreç� mekanizmalarıdır. Dahası, kronolojik olarak �belirti� fikri kesin olarak daha önce gelmesine rağmen, metodolojik bakımdan öncelik düşlerdedir. Freud haklı olarak, bu gerilimin yarattığı sıkıntıdan söz eder: �Düşler konusuna yaklaşım çizgimin, benim nevrozların ruhbilimi üzerine daha önceki çalışmam tarafından belirlenmiş olmasına karşın, bu çalışmayı elinizdeki çalışma için bir başvuru kaynağı olarak kullanmaya niyetlenmemiştim. Yine de istediğim gibi ters yönde ilerleyip, düşleri nevrozların ruhbilimine bir yaklaşım aracı olarak kullanacak yerde, durmadan bunu yapmaya yöneltildim.� (1, s. 306).
Son olarak kısaca A. Phillips�in (1998) söylediklerini aktaralım. Phillips, benzer bir noktadan yola çıkarak, farklı bir düzeyde ilerler: �Eğer düş ne görünür içeriğiyle ne de gizil düş-düşünceleriyle eşitlenebiliyorsa ne ile eşitleyebiliriz? Düş ne tür bir nesnedir? Ona ulaştığımızı nasıl anlarız? Öyle sanıyorum ki, Freud düşleri, ele avuca sığmaz birer nesne, elden kayıp gidenin paradigması, asla tümüyle kabullenemeyeceğimiz anlamlara çıkarılan birer davetiye olarak görüyordu. Düş her zaman, onun hakkında söyleyebileceklerimizden daha fazla, daha başka bir şeydir ve bu açıdan bizi hep kendi kendimizle eşit olmadığımız gerçeğiyle yüzleştirir. Düş görüyoruz demek, içimizde neler olup bittiğini bilmiyoruz, içimizde geçerli dili anlamıyoruz demektir.� (13, s. 79-80).
Aynı yerde ve aynı çerçevede M. Kahn ve J. B. Pontalis�in, yorumların düşü çalıp gasp edebileceğinin farkında olarak, teorinin düşün anlamındansa düş deneyiminin kendisinde odaklanması gerektiğini ve bu durumda analistin görevinin de, düşü görünür içeriğinden daha geçerli varsayılan ikame bir paralel metne tercüme etmek değil, yaşanmış düş deneyimini, düşün duygusal içeriğini yeniden canlandırmak, açığa çıkarmak olduğunu ileri sürdüklerini aktarır.
Her hâlükârda, düş çalışmasının doğasına ilişkin teori esasında, bilinçdışı süreçlerin işleyişinin, onların temel mekanizmalarının ve çalışma tarzlarının teorisidir. Günümüzde de, bilinçdışı zihinsel işleyişi açıklayan aşılmamış sınır olarak durmaya devam etmektedir, düşlerin ve düş çalışmasının hak ettiği önem ve ciddiyete ne denli vurgu yapılsa yeridir.
Üstelik, A. Phillips�in Keith Waldrop�dan alıntıladığı gibi: �Uyuyan herkes kahramanca uyur.�.

KAYNAKLAR
1. Freud S: Düşlerin yorumu II, Kapkın E (Çeviren) 1. Baskı, İstanbul: Payel Yayınevi, 1992.
2. Brenner C: Psikanalizin temelleri, Savaşır I, Savaşır Y (Çevirenler) 1. Baskı, Ankara: Ankara Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayınları, 150-169, 1977.
3. Zizek S: İdeolojinin yüce nesnesi, Birkan T (Çeviren) 1. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları, s.27-28, 2002.
4. Meissner WW: Classic psychoanalysis. In: Comprehensive Textbook of Psychiatry, Sadock BJ, Sadock VA (editors). Eighth ed., Philadelphia: Lippincott Williams&Wilkins, 701-746, 2005.
5. Freud S: Ruhçözümlemesine giriş konferansları, Kapkın E, Kapkın A (Çevirenler) 1. Baskı, İstanbul: Payel Yayınevi, 1998.
6. Laplanche J, Pontalis JB: The language of psycho-analysis, Reprinted, London: Karnac Books, 1988.
7. Smith DL: Approaching psychoanalysis, First Ed, London: Karnac Books, 41-52, 1999.
8. Brenner C: Psikanalizin temelleri, Savaşır I, Savaşır Y (Çevirenler) 1. Baskı, Ankara: Ankara Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayınları, 33-60, 1977.
9. Mahony P: Psychoanalysis and discourse, First ed., London and New York: Tavistock Publications, 88-104, 1987.
10. Fenichel O: The collected papers of otto fenichel, Fenichel H, Rapaport D (editors), First series, New York: WW Norton Company, 123-127, 1953.
11. Freud S: On dreams. In: The Interpretation of Dreams, Reprinted, London: The Hogart Pres, 629-686, 1958
12. Easthope A: The Unconscious, First ed., London and New York: Routledge, 1999.
13. Phillips A: Dehşetler ve uzmanlar, Erdem T (Çeviren) 1. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları, 79-90, 1998.