psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama

21 Eylül 2007 Cuma

KENDİLİK PSİKOLOJİSİ

KENDİLİK PSİKOLOJİSİ

İlişkisel Matrisin İçindeki Kendilik ve Kendiliğin Dönüşümleri

Bir-kişi psikolojisinden iki-kişi psikolojisine doğru, iyice belgelenmiş olan kayma (Rickman, 1957; Balint, 1968; Greenberg ve Mitchell, 1983; Modelle, 1984; Mitchell, 1988; Ghent, 1989) psikanalitik kuramdaki gelişmelerin birçoğunu, Britanya nesne ilişkileri okulu, kendilik psikolojisi, kişilerarası psikanaliz ve Freudyen ego psikolojisindeki son akımlar da dahil olmak üzere, içine alır ve hepsinin sınırlarını aşar. Kapsamlılığından ötürü “ilişkisel bakış” diye adlandırılan (Greenberg ve Mitchell, 1983; Mitchell, 1988) psikoloji bu kitabın konusudur. İntrapsişik bakış açısından alan bakış açısına bu kayma, Kopernik'in yaptığı devrime benzetilebilir, zira birey, tıpkı dünya gezegeni gibi, kendi başına değildir, ancak evren genelindeki “yerçekimi kuvvetleri” ile ilişki içinde anlaşılabilir.

Gözlemsel Tutumlardaki Kayma

Bilim alanında, kuramsal bakış açılarındaki temel kaymalar, çoğu kez gözlemsel ve kavramsal tutumlarda da belli başlı değişmeleri beraberlerinde getirirler. Psikanalizde intrapsişik modelden alan modeline geçiş, kısmen, “gerçek” denilen şeylerin “nesnel olarak” gözlemlendiği 19. yüzyılın pozitivist biliminden, “gözlemlenen”in her zaman gözlemci tarafından biçimlendirildiğinin kabul edildiği, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi ile öne çıkan 20. yüzyılın göreceli bilimine doğru, süregelen, kapsamlı değişime dayanır.

Pozitif bilimden göreceli veya algılanımcı (perspectivistic) bilime geçişin yansımaları, psikanalitik gözlem tutumlarında “nesnel” gözlemciye karşı “empatik gözlem tarzı”nın formüle edilmesinde görülebilir. Freud'un, hastanın intrapsişik dünyasını araştırırken, dolaylı olarak, henüz formüle edilmemiş empatik gözlem tarzını kullanması büyük bir buluştu. Fakat o günün pozitif bilimi, hastanın iç yaşamının incelenmesini hatırı sayılır derecede etkilemişti. Analistin gözlemleri ve yorumları bugün bile (özellikle klinik tartışmalarda) hala “nesnel” olarak görülüyor. Kohut (1959, 1982) görececi bilimsel duruşuyla, analistin gözlemleneni her zaman etkilediğini kabul ederek, empatik gözlem tarzının tutarlı olarak kullanılmasını, yani analizanın bakış açısını içerden anlamaya gayret etmeyi açıkladı ve önerdi. Analizanın bakış açısını ve deneyimini öne çıkarmak demek, analistin kendi görüşünü analizana dayatmasının aleyhinde olmak demektir. Her ne kadar bu dinleme tutumu analizanın elden geldiğince kendi bakış açısından “duyulması” için düzenlenmişse de, bunun göreceli bir mesele olduğu açıktır, çünkü duyulan analist tarafından her zaman farklı biçimlerde şekillendirilir. Bu dinleme tutumuna “gözlemleme” metodu demek pozitif bilimden göreceli bilime doğru süregelen kaymayı yansıtır çünkü “gözlemleme” “dışarıdan” gözleyenin olduğu anlamına gelir. Göreceliliği daha fazla vurgulayan bir betimlemeyle bu tarza, analistin algılama süreçlerine göndermeyle, empatik algılama tarzı denebilir (örneğin Lichtenberg, 1981, bu son terimi kullanır). Analistin algıları, anladıkları ve açıklamaları sonradan analizana, kendi deneyimleri ile değerlendirmesi için sunulur (Schwaber, 1984, bu tutumu daha ayrıntılı betimledi).

Analistin gözlemleri ve yorumları artık “nesnel” gerçekler yerine “öznel” düzenlemeler olarak görüldüğünde, analistin “nesnel” gözlemci konumundaki “tahtından indirilmesi”yle ve analitik süreci algılamada ve yapılandırmada ortak katılımcılardan biri haline gelmesiyle, analitik alanda çok büyük bir kayma olur. Nasıl analizanın şemaları analisti deneyimleyişini farklı biçimlerde şekillendiriyorsa, analistin algısal-duygulanımsal-bilişsel düzenleme ilkeleri veya şemaları da, analistin analizanın deneyimlerini nasıl deneyimlediğini ve anlamlandırdığını farklı biçimlerde şekillendirir. Pozitivist bilimden göreceli bilime bu temel kayma ve gözlem tutumlarındaki paradigma değişikliği, analitik arenanın iki kişi arasındaki etkileşimi içerdiğinin, ve bu anlamda ilişkisel ya da öznelerarası bir alan olduğunun altını çizer.


Bir-Kişi Ve İki-Kişi Psikolojileri: Yeni Bir Sentez

Kişiyi anlamaya çalışırken (kişilik kuramı), bir–kişili bir psikoloji modeli, biyolojik olarak belirlenmiş olan gelişimsel ilerlemeye (unfolding) ve çatışmalı deneyime ağırlık verir ve psikopatolojiyi öncelikle intrapsişik kaynaklı olarak görür. İki–kişili bir psikoloji modeli ise gelişimin ve çatışmanın ilişkisel bir alanda ortaya çıkmasını vurgular ve psikopatolojiyi öncelikle ilişkisel alanın içinde ortaya çıkan ve ilişkisel alan tarafından üretilen bir şey olarak görür. Gelişimi ve hastalığın kaynağını (pathogenesis) inceleyen bu iki kuramdan birincisi intrapsişik, ikincisi ise ilişkisel vurguyu yansıttıkları için, bir-kişili bir psikoloji modeli, analitik alana uygulandığı zaman, aktarımı, yer değiştirme ve analistin boş ekranına yansıtma olarak gören, buna analistin katkısının yok denecek kadar az olduğunu varsayan klasik görüşü, yani aktarımın çarpıtma olduğu görüşünü destekleme eğilimindedir (gözden geçirme için bkz. Fosshage, 1990a). İlişkisel deneyim değil, yorum ve içgörü terapötik eylemin en önemli unsurları olarak görülür. Buna karşılık iki-kişili bir psikoloji modeli, hem hastanın, hem de analistin aktarıma farklı şekillerde katkıda bulunduğu görüşündedir (gözden geçirme için bkz. Fosshage, 1990a). Analitik sahneyi iki-kişi psikolojisi olarak kavramlaştırmak, yeni ilişkisel deneyimin, vurgulanmasa da, yorum ve iç görünün yanında terapötik eylemin önemli bir unsuru olarak içeri alınmasına kapı açar.

Modell (1984) ve Mitchell'ın (1988) da işaret ettikleri gibi, bu iki kuramsal görüş arasında geniş ölçüde bir örtüşme vardır. Ne bir-kişi görüşü “saflık derecesinde solipsistik” ne de iki-kişi görüşü “saflık derecesinde çevresel”dir (Mitchell 1988, s. 4). Bir-kişili bakış açısı çevresel etkenler içerir, ama gelişimde, hastalığın oluşmasında (pathogenesis), aktarımda ve terapideki eylem genelde intrapsişiktir. Öbür taraftan, iki-kişili bakış açısı biyolojik belirleyiciler içerir (örneğin temel güdülenmeler bütün psikanalitik teorilerde biyolojik kökenlidir, ya da donanımsaldır), ama gelişimde, hastalığın oluşmasında, aktarımda ve terapideki eylem genelde ilişkiseldir. Bütün kuramlar bu iki görüşün temel öğelerini içerseler de, yorumların yapılandırılmasında da gördüğümüz gibi, çoğu kuram ya birinci ya da ikinci yöne ağırlık verir. Üstelik çeşitli tekli ve ikili modellerindeki öğeler içerikte önemli farklılıklar gösterirler. Örneğin bütün birincil güdülenme kuramları, güdülenmenin organizmaya ait olduğunu varsayarlar, fakat belirli güdüsel çabalarının hangileri olduğu konusunda ayrılırlar.

Her ne kadar Freud (1896) baştan çıkarma kuramına iki-kişi vurgusuyla başladıysa da, kuramı zaman içerisinde intrapsişik bir modele dönüştü. Psikanalizde alan bakış açısının tekrar ortaya çıkması, Hegel'in “antitez”i, başlangıçta birbirini tamamlayan modellerin kullanılmasının (Modell, 1984), ve şimdi de bir-kişi ve iki-kişi perspektiflerinin entegrasyonuyla mümkün olan yeni bir sentezin yolunu açtı (Modell, 1984; Ghent, 1989). Ghent'in (1989) de işaret ettiği gibi, Winnicott, Guntrip ve Kohut'un birbiri ile örtüşen çalışmalarının öncülüğünde ortaya çıkan bir sentez, ilişkisel alanda “psişenin eylem merkezi olarak” kendilik kavramıdır.

Kendilik psikolojisi, esas odağı kendiliğin gelişimi, pekiştirilmesi ve sürdürülmesi olduğu için, bazı taraftarları (örneğin, Goldberg, 1986, ve Wolf, 1988) ve eleştirenleri (örneğin, Bromberg, 1989, ve aktarımla ilgili olarak Hoffman 1983, ve Mitchell, 1988, 1990) tarafından, özünde bir-kişi psikolojisi olarak görülür. Bu değerlendirme, benim görüşüme göre esasen Kohut'un başta gelişimi narsistik ve nesne ilişkisel hat olarak ikiye ayırmasına, ki bu ayrımı hiç bir zaman tam olarak ortadan kaldırmadı, bir de Kohut'un, nesne arkaik kendiliknesnesi işlevlerini karşılarken, kendilikle nesnenin kaynaşmış durumda olduğuna dair erken nosyonuna dayanıyor. Gelişimi iki ayrı hat ile kavramsallaştırmak, kendiliğin gelişiminin ilişkisel alanda gerçekleşmediği gibi bir yanlış bir çıkarsamaya yol açar. Bu da, kendililik-kendiliknesnesi matrisine yapılan vurgunun ışığında kuramsal bir tutarsızlığı (daha açılmak üzere) gösterir. Üstelik bu ayrım kendilik durumunun kişinin nesne ilişkilerini etkilemediği, öbür taraftan nesne ilişkilerinin kendilik duyumunu etkilemediği gibi bir yanlışlığa yol açar. Kohut, her ne kadar kendilikle ilgili meseleleri (klasik kuramdaki çocuksu narsizmden nesne ilişkililiğe giden yolun tersine) kendiliğin gelişimi üzerine odaklanarak meşrulaştırdıysa da, başlangıçta, elinde olmadan, klasik kuramın kendilik ve nesne ilişkileri ile ilgili meseleleri ikiye ayırma hatasını tekrar etti. Kohut (1984) bu ikilemden kendini hiçbir zaman tam olarak kurtaramasa da, onun “kendilik-kendiliknesnesi ilişkileri” betimlemesi, genellikle iki ayrı kişiyi içerdiği için, gittikçe daha ilişkisel hale geldi (bkz. s. 49-52). Sonradan, başka yazarlar (örneğin Modell, 1984; Stolorow, Brandchaft, ve Atwood, 1987; Bacal, 1990; Bacal ve Newman, 1990; Fosshage, 1990c) kendilik-kendiliknesnesi matrisinin ilişkisel bir matris olduğunu daha kuvvetli bir şekilde öne sürdüler; bu nedenle kendilik psikolojisini, bir bakıma, temelde iki-kişilik bir alan modeli olarak görürler.

Benim tezim, evrilen kendilik psikolojisi kuramının, Kohut'un (1984) bilhassa son kitabında çizdiği yoldan giderek, yavaş yavaş tekli ve ikili özellikleri yeni bir senteze ulaştırmakta olduğu, ve bireye ve analitik sürece dair kapsamlı bir anlayışa ulaşılabilmesi için yeni bir senteze ihtiyaç duyulduğudur. Buradaki amacım kendilik psikolojisinin psikolojik gelişimi, hastalığın kaynaklarını, aktarımı ve terapötik eylemi kavramlaştırmadaki bazı bir-kişi ve iki-kişi özelliklerini gözden geçirerek, ortaya çıkan bu sentezin örneklerini vermektir. Kendilik psikolojisine dayalı psikanaliz, bütün psikanaliz yaklaşımları gibi, evrimine devam etmekte, ve geniş bir yelpazede kuramsal ve klinik çeşitlemeler ve farklılıklar içermektedir. Aşağıda yapacağım münakaşa tabi ki benim kendi görüş açımı vurgulayacaktır.

Psikolojik Gelişim

Bütün gelişim modelleri, insanoğlunun genel gelişim desenlerini takip etmek üzere donanımsal olarak kodlanmış (prewired) olduğunu varsayarlar. Bu desenlerin ne derece kesin oldukları, içerikleri ve vurgulanmaları bir hayli farklılık gösterir. Gelişimin nasıl ve ne dereceye kadar ilişkisel bir alanı gerektirdiği ve kişiyi ne dereceye kadar ilişkisel alanın şekillendirdiği bir-kişi ve iki-kişi ayrımını belirler.

Kohut (1984) psikolojik gelişimin merkezine kendilik ve kendiliknesnesi matrisinin içinde “kendine özgü eylem programını” “gerçekleştirmeye” çabalayan kendiliği yerleştirdi. Kohut'un “çekirdek kendiliği” kısmen doğuştan var olan veya donanımsal olarak kodlanmış bir genel gelişim programıdır (Goldberg, 1986), ve kendiliğin gelişimine genel bir yön veren aynalanma, idealizasyon ve ikizlik kendiliknesnesi gereksinimlerini içerir. Bunlara ilaveten çekirdek kendilik, ortaya çıkan amaçlar ve ideallerin ifade edilmesinde kullanılan özel yetenekleri de ihtiva eder. Her ne kadar Kohut “dinçlik”, “canlılık”, “uyumluluk”, “bağımsız inisiyatif merkezi” gibi kendiliğin deneyimle erişilebilecek çeşitli özelliklerini betimlediyse de, böylesine yeni bir kavram hakkında nihai sonuçlara varmak için henüz fazla erken olduğu kaygısıyla, kendilik kavramını kesin olarak tanımlamaktan kaçındı. “Kendine özgü eylem programı”ndan kasıt, kişiye özgü ve baştan var olan genel bir gelişim “programı” veya “yol gösterici” ilkedir. Bu kişiye özgü yol gösterici merkez fikrine verilen önem değişse de, birçok psikanalitik yazar tarafından tanınmış ve betimlenmiştir. Örneğin Loewald (1960) şöyle diyor:

Eğer analist bu meydana çıkan çekirdeğe odaklanırsa, hastasını kendi imgesine göre şekillendirmekten veya hastanın nasıl biri olması gerektiğine dair kendi düşüncelerini hastasına dayatmaktan kurtulur. Bu, bireye ve bireysel gelişime duyulan sevgi ve saygı özüne dayanan bir nesnellik ve yansızlık gerektirir [s. 229].

İçsel bir “çekirdek” kavramı Winnicott'ın (1960) “sahte kendilikten” ayrı olan “gerçek kendilik” fikrinde, Guntrip'in (1971) kendilik kavramında ve Jung'un (1953) kendiliği “yol gösterici” bir merkez olarak gördüğü, her şeyin üstünde olan kendilik kavramında da ortaya çıkıyor (Whitmont, 1987).

Her bireye özgü içsel bir “çekirdeğe” ve temel gelişimsel çabalara dair deliller birikmeye devam ediyor. “Kendini düzeltme” (self-righting) (Tolpin, 1986; Lichtenberg, 1989) kavramı embriyolog Waddington'ın 1947'de öne sürdüğü, her organizmanın genetik olarak kendini düzenleme (self-organizing) ve kendini düzeltme eğilimine programlı olduğu fikrinden, son zamanlarda yapılan bir alıntıdır. Lichtenberg (1989) “kısıtlayıcı bir dış koşulda olumlu bir değişme olduğu zaman, gelişimsel bir ilerlemeyle açıkların kapatılmasına yönelik öz bir eğilimin” varlığını öne sürer (s. 328). Tolpin (1986) engellenmiş bebeğin birdenbire canlanarak “anneyi doğru eyleme sevk etmek” için ısrarla gayret ettiğini gözlemler (s. 121). REM yoksunluğu kendini düzeltmeye veya “geri tepme etkisine” yol açar (gözden geçirme için bkz. Fiss, 1986). Kendilik durumu (self-state) rüyaları (Kohut, 1977) zayıflamış bir kendilik duyumunu onarma gayreti olarak görülürler. Hem klinik göstergelere hem de REM ve rüya içeriği çalışmalarına dayanarak ben (Fosshage, 1983, 1987) zihinsel faaliyet olarak rüya görmenin, psikolojik organizasyon söz konusu olduğunda, temelde gelişimsel, koruyucu ve onarıcı (ya da kendini düzeltmeye yönelik) işlevleri olduğunu varsayıyorum. Yapısal olarak verili birçok özellikle ilgili olarak, Thomas ve Chess (1977) yaptıkları araştırma ile bize doğuştan mevcut olup hayat boyu devam eden temel mizaç farklılıklarına dair güçlü kanıtlar sağladılar. Stern (1985) de bebek araştırmalarına dayanarak, kendilik duyumunun “kişilerarası” bir alanda gelişimsel olarak açığa çıkmasının (unfold) ve yapılanmasının altında yatan bir dizi verili, donanımsal özelliğin varlığını gösterir. Stern'in “özde belirlenmiş sosyal bir niteliğin süregiden açığa çıkması” (s. 234) betimlemesi, ilişkileri kendiliğe dahil bir özellik haline getiriyor.

Nasıl belirlenirse belirlensin, gelişimsel çabalar ve kendine öz bir “çekirdek” varsayımı, analiz için motivasyon ve genel bir yön sağlar. Analitik tedavi isteyen bir hastanın ümidi gelişimi için gerekli deneyimlerdir (kendilik psikolojisi açısından aktarımın veya analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutu; yeni başlangıç arayışı için bkz. Ornstein, 1974), Hasta geçmişin tekrarını bekler ve analitik deneyimi iyice yerleşmiş şemalarına göre (aktarım) düzenleyip yapılandırma ve eski ilişkilerinin belirlediği karakteristik şekilde bağlantı kurma eğilimindedir. Bu çeşitli süreçler girift bir örgü oluştururlar, ve analizin odağıdırlar. Eğer gelişim çabası varsayımı yapılmazsa, analizan tamamıyla “eskiye” yatırım yapan biri olarak algılanır; bu ister çocukluktan gelen saplanma (fixation), ister tekrarlanan ilişki konfigürasyonları (bağ kurma, psikolojik organizasyon veya ikisi birden amaçlanarak) olarak kavramlaştırılsın. Bu şartlar altında analitik değişim için tüm ivme analizanın değişme çabalarından desteklenmek yerine, farkedilmeden analiste kayabilir ve artık analistin değişim gündemi haline gelen şeyi analizanın kabulünü ya da reddini kuvvetlendirebilir.

Sorunlu şemaların (aktarım) yanında gelişim çabalarını da varsaymak ve hesaba katmak, analistin klinik materyali nasıl dinlediğini ve nasıl organize ettiğini temelden etkiler. Örneğin, son zamanlarda yapılan bir vaka sunumunda (Fosshage, 1990b) analizanın bitip tükenmeyen talebini tartışmacılar ve analist oldukça farklı algıladılar. Bazıları analizanın “talepkârlığını” (demandingness) çocukluktan kalma bir narsistik büyüklenmeciliğin kalıntısı olarak, başkaları ise “kötü” nesne ilişkisi örüntülerinin tekrarı olarak gördüler. Gelişim çabalarını öne süren analistler (bunların arasında yazar da var) talepkârlığı kısmen hastanın ilgileniliyor ve “ilgilenilmeye layık” olma hissini hem sürdürmedeki zorluğunun (sorunlu şemalar yüzünden), hem de sağlamlaştırma çabasının ifadesi olarak gördüler (Kohut bu sonuncusuna malzemenin “ileri ucu” (leading edge) adını verdi [Miller, 1985]; Guntrip ise [1971] histeriğin içindeki “çığlık” olarak ifade etti).

Kendilik psikolojisinde esas olan, kendiliğin genel gelişiminin doğuştan, donanımsal biçimde programlı oluşuna vurgu, bir tek-kişi psikolojisi özelliğidir. Ne var ki bebek ve gelişim araştırmaları ve klinik veriler, kendilik gelişiminin boşlukta gerçekleşmediğini açıkça gösteriyorlar. Kendilik gelişimi esas olarak ilişkileri içermekle kalmaz, ilişkisel bir alanı gerektirir . Kohut'un en önemli klinik buluşu, hastaların analistlerini olumlu, bütünsel bir kendilik duyumu geliştirme, pekiştirme ve sürdürme için kullanma biçimleri üzerine odaklanıyordu. Kohut analitik deneyimin bu boyutunu kendiliknesnesi aktarımı olarak kavramlaştırdı ve zaman içinde kendilik-kendiliknesnesi matrisine dayanan bir gelişim modeli çizdi. Lichtenberg (1991) şöyle yazıyor: “Kohut, birçok bebek araştırmasıyla uyumlu olarak, güdü , yani kendilik bütünlüğüne ulaşmak ve onu onarmak ile çevre , yani empatik duyarlılık arsında devamlı, karşılıklı bir ilişki kavramlaştırır” (s. 4-5). Kohut (1984) bu kendilik-kendiliknesnesi matrisini hayat verici ve koruyucu, ilişkisel bir matris olarak düşündü:

Kendilik psikolojisi, kendilik-kendiliknesnesi ilişkilerinin doğumdan ölüme kadar psikolojik hayatın esasını oluşturduğunu; psikolojik alanda bağımlılıktan (ortakyaşarlıktan) bağımsızlığa (otonomiye) geçişin, biyolojik alanda buna karşılık gelebilecek, oksijene bağımlı bir hayattan oksijenden bağımsız bir hayata geçişten daha arzulanır olmak bir yana, daha olası da olmadığını savunur [s. 47].
Kendiliğin bir kendilik-kendiliknesnesi matrisi içinde gelişmesi, gelişim modelinin merkezinde olup, bir-kişi ve iki-kişi psikolojilerinden çıkan kuramsal bir sentezdir.

Kendilik-Kendiliknesnesi İlişkileri İlişkisel midir?

Kendilik-kendiliknesnesi matrisinin ilişkisel bir matris olup olmadığı sorusunun etrafında bir hayli karmaşa var. Benim tahminime göre bu karmaşa iki kaynaktan çıkıyor, yani kendilik-kendiliknesnesi bağlantılarına uygulandığı şekliyle kaynaşma (merger) kavramından, ve başlangıçta narsistik ve nesne ilişkisel gelişim hatlarının ayrılmış olmasından.

Kohut (1971) ilk başta, kişi ötekini kendiliği sürdürme ve yenileme işlevlerini sağlaması için kullanıyorsa, kendilik ile nesnenin kaynaşmış (merged) olduğunu düşündü. İddiaya göre, kendilik ve öteki arasında ayrışma olmadan, kişi öteki ile “ilişki” kuramaz. Bundan dolayı kendilik-kendiliknesnesi matrisi ilişkisel değildir. (Böyle bir akıl yürütme “ilişki kurma”nın kendilik ve ötekinin ayrışmasını gerektiren bir şey olarak kavramlaştırılmasına dayanıyor.) Kohut (1977, 1984) sonradan, kendiliknesnesi ilişkilerinin gelişimsel hatları olduğunu ve sadece en “arkaik” olanın kendilik ve nesne arasında kaynaşma içerdiğini öne sürdü. Stern'in (1985) daha yakın zamanda bebek araştırmalarına dayanarak, kendilik ve nesne ayrışmasının çok muhtemelen doğuştan varolduğunu düşünmesi, en eski kendilik-kendiliknesnesi ilişkilerinin bile yeniden kavramlaştırılmasını gerektirir.

Kohut (1984) kendiliknesnesini, “ bizim başka bir kişiye dair deneyimimizin , kendiliğimizi desteklemek için bu kişinin işleviyle ilişki kuran boyutu ” (s. 49, italikler eklenmiştir) olarak görmeye başlayarak, kendiliknesnesi kavramlaştırmasını sağlam bir şekilde ilişkisel matrisin içine yerleştirdi. Kendiliknesnesi boyutu, nesne ilişkilerinin bir boyutu olup, kendiliğin gereksinimlerine (Lichtenberg, 1983; Stolorow, 1986) ve söz konusu ilişkinin özelliklerine göre, bazen öne çıkar, bazen geriye çekilir. Kendilik deneyimi kuramın ve analitik odağın merkezdir ve nesne ilişkilerinin birçok boyutu, kendilik deneyiminin büyük bir parçasını oluşturur. Gelişim, patoloji oluşumu, aktarım ve terapötik eylemde ilişkilerin kendiliknesnesi boyutuna büyük önem vermesiyle, kendilik psikolojisi temelde ilişkisel bir model haline gelir (Modell, 1984; Bacal, 1990; Bacal ve Newman, 1990; Fosshage, 1990c).

Kendilik-kendiliknesnesi matrisinin ilişkisel olup olmadığı karmaşasının ikinci kaynağı da, Kohut'un narsistik ve nesne ilişkisel gelişim hatları arasında başta yaptığı ayrımdır. Bu ayrımın yapılma sebebi bir bakıma yeni kuram için eski kuram kadar önemli bir yer yaratmak ve eskiyi de bozmamaktı. Kohut'un başta iki bağımsız gelişim çizgisi varsayması, tekrar ediyorum, ister istemez klasik kuramın kendilik ve nesne ilişkileri arsında ikilik yaratma hatasını tekrar etti. Böyle bir ayrım, kendimiz hakkında ne hissettiğimizin ötekiler hakkında ne hissettiğimizi etkilemediğini ima eder. Bunun tersi de geçerlidir. Kendilik gelişiminin ilişkisel bir matris içinde gerçekleştiği ve ilişkisel bir matris gerektirdiği anlaşılırsa, bu kuramsal bilmece çözülür.
Kendilik psikolojisinde kendilik-kendiliknesnesi matrisine devamlı gönderme yapmak demek, ilişkilerin kendiliknesnesi boyutunun gelişimde, patoloji oluşumunda, aktarımda ve terapötik eylemde en önde gelmesi demektir. Kendilik-kendiliknesnesi matrisi terimi ilişkisel deneyimin diğer boyutlarını yansıtmakta yetersiz kaldığı için, Stolorow ve arkadaşları (Atwood ve Stolorow, 1984; Stolorow, Brandchaft ve Atwood, 1987) psikolojik hayatın tüm yönlerini ve analitik ilişkide iki öznelliğin etkileşimini de kapsayacak öznelerarasılık terimini öne sürdüler. Kendilik deneyimi ve nesne ilişkilerinin karmaşık çok boyutluluğu (örneğin, cinsel, itici, bağlantısal – bkz. Lichtenberg, 1989) ve bunlara tekabül eden şemalar öznelerarasılık başlığı altında daha kolay toplanırlar. Analiz, analitik ilişkinin hem kendiliknesnesi veya gelişimsel boyutuna (Kohut'un kendiliknesnesi aktarımı), hem de sorunlu şemalara (aktarım) odaklanmayı gerektirir. Şemalar ve kendiliknesnesi boyutu çoğu zaman girift bir şekilde iç içedirler, karmaşık bir etkileşim içinde ön planla arka plan arasında gidip gelirler. Diğer kendilik psikologları tüm bu deneyimleri kendilik-kendiliknesnesi matrisi başlığı altında toplamaya gayret ederler (P. Ornstein, kişisel iletişim).

Lichtenberg (1991) son zamanlarda odağı analizanın deneyimi üzerinde tutmak için, kavramsal odak noktasını kendiliknesnelerinden kendiliknesnesi deneyimlerine kaydırdı. Kendiliknesnesi deneyiminden kasıt “canlılık ve dirimselliği, gereksinimlerin karşılanmış olmasını ve kendiliğin bütünlüğünü içeren bir duygulanım durumudur” (s. 478). Daha açık söylemek gerekirse, kendiliknesnesi deneyimi, deneyimin canlı ve dirimsel bir kendilik duyumuyla ilgili boyutuna karşılık gelir (Fosshage, 1990c). Kohut'un bütünleşmiş, canlı bir kendilik deneyiminin ancak gerçek ya da sembolik ötekilerle empatik yankılanma hissi taşınmasıyla tam olarak ortaya çıkabileceğine yaptığı vurgu korunur. Eylem tek başına yapılsa ve ilişki baskın olmasa da, ötekilerle empatik yankılanma, tamamen canlı bir kendilik duyumu için hem gereklidir, hem de bunun zeminini oluşturur.

Patoloji Oluşumu

Kohut'un tezine göre kendilik gelişiminin raydan çıkmasının en önemli sebebi şekillendirici ilk yıllardaki sürekli kusurlu kendilik-kendiliknesnesi ilişkileridir. Kusurlu kendiliknesnesi ilişkileri, gelişim için gerekli olan kendiliknesnesinin ulaşılabilirliğinin ve yanıtlayıcılığının yetersizliğini içerir; bu da olumlu, bütünsel bir kendilik duyumunun gelişmesini ve korunmasını aksatır. Dahası, bu kırılmalar yavaş yavaş kendilik ve ötekine dair, kısmen, kısıtlı da olsa bir ölçüde kendiliknesnesi bağını korumak için ötekine gösterilen uyuma (accommodation) dayanan (Winnicott'un, 1960, “yapay kendilik” kavramına tekabül eden) patolojik yapılar veya şemalar oluşturur. Başlangıçta narsistik kişilik bozukluklarına uygulanan bu temel patoloji oluşumu modeli, kuram genişleyip kendiliğin psikolojisine dair bir üst kuram haline geldikçe, (kendiliğin bozuklukları diye görülen) bütün bozukluklara uygulanmaya başladı. Psikanalitik kendilik psikolojisi, ilişkisel eksikliklerden kaynaklanan gelişimsel sapmaları vurguladı. Örneğin Kohut (1977) çözümlenemeyen oidipal zorlukların, biyolojinin belirlediği oidipal çatışmalarla değil, kendilik ve oidipal kendiliknesnesi matrisindeki başarısızlıklarla, yani oidipal kendiliknesnesinin çocuğun ya cinsel ya da rekabetçi çabalarına yeterli karşılık verememesiyle ilgili olduğunu öne sürdü. “Eylem programı” ile kendilik kavramı bir-kişi özelliğini gösterse de, patolojinin kaynağında yatan sapmalar, iki-kişi matrisi içinde oluştuğu için, açıkça iki-kişi özelliğini gösterir. Hem tekli hem ikili özellikleri içinde barındırması kendilik psikolojisini ironik bir şekilde birbiriyle çelişen eleştirilere maruz bıraktı: Bir yandan “asosyal”, intrapsişik bir model olmakla, öbür yandan “ebeveyni suçlayan” bir iki-kişi modeli olmakla eleştirildi.

Bugünlerde psişik yapılanmanın temel taşı olarak görülen anne ve bebek arasındaki etkileşim şablonları (Stern, 1985; Beebe ve Lachmann, 1988), tekli ve ikili unsurların bileşimini içerir. Bu etkileşim şablonları, bebeğin mizacına ve onun gereksinimleri ve güdülenme sistemlerinin (Lichtenberg, 1989) değişken önceliklerine, ve bunlara bağlı olarak annenin, kısmen kendi mizacı ve gereksinimleri ile güdülenme sistemlerinin değişken öncelikleri tarafından belirlenen hassasiyetine bağlıdır. Bu etkileşim şablonları gittikçe algısal- duygulanımsal-bilişsel şemalar oluştururlar ve bu şemalarla ilerideki hayat deneyimleri organize edilir ve yapılandırılır. Devamlı uyumsuzluk gelişimin raydan çıkmasına ve patolojik yapıların oluşumuna temel teşkil eder. İki katılımcının da yapısal özellikleri ve değişen gereksinim ve güdülenmeleri, hem de ikisi arasındaki etkileşimler, girift biçimde iç içe geçmişlerdir ve karmaşık gelişim ya da yapı oluşumu senaryosunu anlamak için gereklidirler. Patoloji oluşumuna dair bu genel kuram, tekli ve ikili özelliklerin bir sentezinin ortaya çıkışını temsil eder.

Aktarım

Kohut'un katkılarının en önemlisi, hastaların analisti, kendini-onarma ve gelişim işlevlerini yerine getirmek için kullanma çabalarını gözlemlemesiydi. Bunları kendiliknesnesi aktarımı terimi ile ifade etti. Analiz bir müddet için kendiliği koruma gayretlerine ve belirli kendiliknesnesi gereksinimlerinin ortaya çıkışını kuşatan çatışmalara odaklanabilir. Bu çatışmalar özellikle geçmişteki travma yaratan olayların tekrarından duyulan dehşetle ilgilidir (Ornstein, 1974). Bu çatışmaların ve bunlarla ilgili koruyucu operasyonların derinlemesine çalışılması, kendiliknesnesi gereksinimlerinin yavaş yavaş ön plana çıkabilmesini sağlar.
Kendiliknesnesi aktarımlarının yerine oturması sadece analizanın kendiliknesnesi gereksinimlerine, çatışmalarına, şemalarına ve koruyucu operasyonlarına bağlı değildir, analistin de yeterli derecede ulaşılabilir olmasını gerektirir. Kohut (1977) bunu gereken “beklenebilecek ortalama duyarlılık” (average expectable responsiveness) olarak adlandırdı. Kendiliknesnesi aktarımı, hem analizanın hem de analistin katkıda bulunduğu ilişkisel bir matristir. Bu nedenle, kendiliknesnesi aktarımının kavramlaştırılması, iki-kişili bir psikoloji modelidir. (Ancak kendiliknesnesi ilişkisel bir boyut olarak kabul edilmezse, bana kalırsa yanlış bir biçimde, “asosyal” olarak görülebilir.)

Analistin belirli ölçüde duyarlı olması gerekliliğinin kabul edilmesi, analiz içindeki ilişkisel deneyime dolaylı olarak yeni bir önem yükler. Yorum, analistin verdiği, hastanın ilişkisel deneyimine katkıda bulunan bir tür tepkidir, ama şüphesiz tek tepki türü değildir. Bu karmaşık etkileşim alanında, optimal duyarlılık terimi (Bacal, 1985) analitik süreci kolaylaştıran geniş kapsamlı analitik müdahaleleri daha iyi yansıtıyor. Bu her şeyi kapsayan teknik kavram olmadan, yorum dışındaki müdahaleler çoğu zaman ya fark edilmiyorlar veya analitik değil diye karalanıyorlar. Sözel inceleme veya yorum çoğu zaman optimal olsa da, bazen sözel olmayan iletişim, örneğin bir yüz ifadesi, optimal tepkidir (bkz. Balint, 1968).

Kendilik psikolojisinin bakış açısından analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutu çok önemli ise de, acaba ilişkinin ve kendilik deneyiminin analize dahil edilmesi gereken başka boyutları var mı? Kohut (1984) narsistik ve nesnel ilişkisel meseleler arasında yarattığı ikiliği hiçbir zaman tam olarak çözmeyerek, kafa karıştıracak biçimde, nesne ilişkisel aktarımların, yani nesne ilişkisel çatışmalarla ilişkili aktarımların da (sanki bunlar kendiliknesnesi boyutunu içermeyen, bambaşka şeylermiş gibi) analiz gerektirdiğini belirtti. Kohut'a göre nesne ilişkisel aktarımlar sıklıkla, kendiliknesnesi gereksinimlerinin ortaya çıkmasına ve kendiliknesnesi aktarımlarının yerleşmesine karşı, analiz edilmesi gereken engellerdir. Kohut'a göre yapı oluşturucu başlıca süreç, kendiliknesnesi aktarımlarının yerleşmesi ve analizi sayesinde ortaya çıkardı.

Benim organizasyon modeli diye tanımladığım, bütünsel olmasa da yeni bir aktarım modeli sonradan ortaya çıktı (modeli ve Gill ve Hoffman'ın, Stolorow ve Lachmann'ın, Wachtel'in, ve benim katkılarımızı gözden geçirmek için bkz. Fosshage, 1990a). Bu modelde aktarım, analizanın analitik deneyimi algılamakta, düzenlemekte ve yapılandırmakta kullandığı, (etkileşim örüntülerinden ve tematik deneyimlerden türetilmiş) algısal-duygulanımsal-bilişsel düzenleyici ilkelere ya da şemalara karşılık gelir. Bu şemalar başarılı veya başarısız bir kendiliknesnesi olma özelliğini içerirler: Canlı bir kendilik duyumunu geliştirme ya da tüketme özelliğini. Örneğin, analizanın geçmiş deneyimlerine dayanan zarar verici öteki beklentisi (şeması), ötekine dair, içinde bir kendiliknesnesi başarısızlığı barındıran bir bakış açısını içerir. Analiz öncelikle, analitik ilişkide harekete geçirildikçe bu problemli şemaların (yani gelişimsel duraklama içeren ve çatışmanın çözümlenmesini imkânsız kılan şemaların) aydınlatılmasına, ve analizan analisti kendilik gelişimi ve sürekliliği için kullandıkça analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutuna odaklanır.

Hem analizan, hem de analist analitik ilişkiye değişen ölçülerde katkıda bulunur. Analizan, analize başlarken yeniyi umar (yani kendiliknesnesi gereksinimi veya gelişim çabası ön plandadır), eskiyi bekler (şemalarına bağlı olarak), ve (şemalarına dayanarak) yeni ve eski, yinelenen ilişkisel deneyimleri uyarmaya meyilli biçimlerde deneyimini düzenler ve etkileşime girer. Aktarımın, daha doğrusu analitik ilişkinin bu iki-kişili kavramlaştırmasının bir parçası olarak analist, analizanın deneyimini onun şemaları ile düzenleyerek anlamaya ve açıklamaya gayret eder.

Aktarımın iki-kişilik alan modeli içinde hem analizanın hem de analistin değişken katkıları ile şekillendirildiğini anlamak, analistin analizanın şemalarını harekete geçirmeye ne derecede katkıda bulunduğunun, şemaların aydınlatılıp aydınlatılamayacağını veya ilişkisel örüntünün tekrarı ile desteklenip desteklenmediğini belirlediğini görebilmemizi sağlar. Örneğin analizan korku içinde analistin uzak ya da duygusal olarak tepkisiz olmasını bekliyorsa, analistin davranış ve tutumunun bu şemayla örtüşme derecesi, beklentinin desteklenmesini veya aydınlatılmasını belirleyecektir. “Hasta belirli bir düzenleyici ilkeyi, ancak analistin katkısı hastanın bakış açısından farklı yorumlara izin verecek derecede asgari düzeyde olduğunda gözlemleyebilir ve belirleyebilir” (Fosshage, 1990a, s. 26).

Terim olarak “karşıaktarım” analistin aktarıma tepkilerini vurgular ve analistin analitik karşılaşmaya katılan öznelliğinin bütününü yeterince yansıtmaz. “Hem hasta, hem de analist karşıaktarımı şekillendirir ve aktarımda olduğu gibi her birinin katkısı asgariden aşırıya uzanan bir aralıkta olabilir” (s. 18). Örneğin, tıpkı hasta gibi analist de hastasını deneyimlerken en ufak göstergelere seçici bir dikkat gösterebilir. Analistin harekete geçmiş olan şemaları ve tepkilerinin analizi kolaylaştırıp kolaylaştırmaması, analistin deneyimine söz konusu hasta ve analistin katkılarına, ve öznelerarası senaryonun müteakiben yapılan analizine bağlıdır. Analist ile hasta deneyimleri arasındaki farklılıklar, öznelerarası karşılaşmaları anlamakta ve analiz etmekte işe yarayabilirler (Wolf, 1988). iki öznelliğin analitik alanda ortaya çıkan etkileşiminin tanınması, bunu daha bütünsel bir alan modeli haline getirir.

Hasta-analist karşılaşmasının karmaşık öznelerarası niteliği, kaçınılmaz denen karşıaktarımları, yani belirli aktarımlar karşısında bütün analistlerin deneyimleyeceği öngörülen belirli karşıaktarımları geçersiz kılar. Örneğin bir analistin düşmanca tutum olarak deneyimlediğini diğeri girişkenlik olarak deneyimleyebilir.

Sıklıkla analistin kaçınılmaz bir şekilde aktarımın “içine çekildiği” söylenir, oysa bir alan modelinde analistin de nasıl içe çekildiğini şekillendirdiği açıklık kazanır (Fosshage, 1999a).

Benzer biçimde analist, analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutunun gelişimsel “çekimine” yeterince açık olmalıdır, ama bu tepki de analist tarafından şekillendirilir.

Analizan ve analist arasındaki karmaşık etkileşim ve her ikisinin öznelliklerinin evrilmekte olan aktarım organizasyon modeline yansıması, bir ve iki-kişi öğelerini sentezler.

Terapötik Eylem

Terapötik eylemin temel bileşenler şunlardır:

(1) Analitik ilişkide kendiliknesnesi öğelerinin (idealize etmek, aynalanmak ve ikizlik) yeterli derecede tutarlı ve güvenilebilir bir biçimde deneyimlenmesinin devamlılığını;

(2) kendilik-kendiliknesnesi kırılmalarının akabinde gelen analiz ve dolayısıyla bunlarla baş edilmesi;

(3) o andaki bağlamda, önde gelen problemli deneyimsel temaların ve şemaların, ve onların ortaya çıkışlarının aydınlatılması (yani aktarım analizi);

(4) büyük ölçüde analitik sürecin önceden bahsedilen öğeleri ile yaratılan, temelde yeni ilişkisel deneyim (yani öteki ile kendilik). Bu süreçler psikolojik organizasyonu, düzenleme ve idare etme yetilerinde artışı (yapı oluşumunu) ve problemli şemaların değişimini (yapısal değişimi) beraberinde getirir.

Devamlı Bir Kendiliknesnesi Deneyimi

Kohut (1982) (biraz isteksizce olsa da) empatik gözlem tarzının kullanılmasının, sürekli bir kabul edilme ve anlaşılma deneyimi sağladığı için terapötik olabileceğini fark etmişti. Bu anlayış (Ferenczi, Balint, Winnicott, Guntrip ve başkalarının çalışmalarını yankılarken) yoruma ve içgörüye verilen geleneksel önemden kayda değer bir ayrılma göstererek, analitik alandaki ilişkisel deneyimin potansiyel iyileştirici değerinin tanınmasının yolunu açtı. 1984'te Kohut, hiç tereddüt etmeden devamlı bir kendiliknesnesi deneyiminin iyileştirici ya da gelişimsel değerini kabul etmişti (bkz. s. 78). Bu deneyimin “düzeltici duygusal deneyim” diye adlandırılabileceğinin Kohut pekala farkındaydı, fakat Alexander'ın (1956) tersine, analistin analitik duruştan çok keskin bir biçimde ayrılmamasını da şart koştu. Bununla beraber, Kohut (1977) analistin kendiliknesnesi olmaya veya gelişimsel “çekime” yeterince açık olması gerektiğini kabul etti ve buna, önceden de belirtildiği gibi, “beklenebilecek ortalama duyarlılık” adını verdi.

Bu ortalama empatik duyarlılık, her ne kadar olanaklar yelpazesi içinde geniş bir alanı kapsasa ve birçok bireysel farklılığa izin verse de, - prensipte - eylemlerini doğru ve tam yorumlar vermekle sınırlayan, psikolojiye programlanmış bir bilgisayarın işlevlerine yakın bir şey değildir. Analistin iyi programlanmış bir bilgisayar gibi işlev göstermeye çalışmaması gerektiğinin “prensipte” doğru olması sonucu, iki öncüle dayanır: Analistin tepkilerinin onun kişiliğinin en derin katmanlarının katılımını gerektirmesi ve... bir bilgisayarın tepkilerinin analizan için beklenebilecek ortalama bir çevre oluşturmayacak olması [s. 252; ikinci vurgu eklenmiştir].
“İnsan mevcudiyeti” (Kohut, 1984) terapötik eylem için çok önemli ve temeldir. Analizanın içinde gelişebildiği (kısmen yorum ve içgörü tarafından yaratılan, fakat kesinlikle bununla sınırlı olmayan) ilişki, yine terapötik eylem modelinin bir ve iki-kişi psikolojisi özelliklerinin yeni bir sentezi olduğunu açıkça gösteriyor.

Bazı kendilik psikologları, psikanalizde yeni ilişkisel deneyimlerden söz etmekte hala isteksiz olsalar ve öncelikli müdahale tarzı olarak hala yorumu vurgulasalar da (bkz. Wallerstein, 1985), diğerleri (bkz. Bacal, 1985; Stolorow ve ark., 1987; Wolf, 1988; Fosshage, 1999a, c) öyle düşünmüyorlar. Psikanalizde yorum dizgesi çok önemli ve çok kere merkezdedir, fakat içgörüyü arttırma amacının yanında, analistin analizanın ilişkisel deneyimine katkıda bulunan bir tepkisi olarak da görülmelidir. Çoğunlukla yorum sekansı analitik ve gelişimsel süreçleri kolaylaştırmada en uygunudur, fakat bazı anlarda da başka eylemler gereklidir (örneğin, bkz. Bacal'ın, 1985, Kohut'un iyi bilinen vakası, ağır depresyondaki bir hastasına tutması için “iki parmak” sunmasına dair tartışması).

Kendilik-Kendiliknesnesi Kırılmalarının Sonrasında Analiz ve Sonucunda Baş etme

Çok kere koruyucu önlemlerin (savunmaların) analizinden sonra ortaya çıkan kendiliknesnesi bağı kaçınılmaz kırılmalara uğradığında, Kohut'un da vurguladığı gibi, yorum yoluyla onarımı sağlamak terapötik eylemin merkezindedir. Bu kendilik-kendiliknesnesi kırılmaları (kendiliknesnesi boyutu ilişkilerin bir parçası olarak anlaşıldığında) hasta ile analist arasındaki ilişkisel bağda, hastanın kendilik duyumunu olumsuz olarak etkileyen kırılmalardır. Optimal diye adlandırılan kırılmalar sırasında, hasta “esneyerek” gereken kendilik-düzenleme işlevini (self-regulatory function) analist olmadan veya analiste rağmen sağlayabilir. Optimal olsun ya da olmasın, kırılmaların (hastanın deneyimini anlamakla) onarımını takiben, hasta adım adım kırılmalarla baş edilebileceğini öğrenir ve böylece genel kendilik düzenleme yetisini arttırır.
Kendilik-kendiliknesnesi kırılmaları kaçınılmazdır, çünkü hiçbir analist ne her şeyi mükemmel anlayabilir ne de gereken kendiliknesnesi işlevleri için her zaman hazır bulunabilir. Üstelik analizan, analitik deneyimi algılamada, düzenlemede ve yapılandırmada, kendiliknesnesi hatalarına dayanan problemli şemalar kullanma eğilimindedir. Yine de analistler kırılmalara az çok katkıda bulunurlar (iki-kişilik bir alan modeli). Belirli kırılmaların (içeriğe bağlı olarak) olup olmaması, kısmen analistin katkısına bağlıdır.

Analistlerin kendilik-kendiliknesnesi kırılmalarına az çok katkıda bulunduklarını görmek çok zor bir soruyu beraberinde getiriyor: Analistler kendiliknesnesi kırılmalarını önlemeye çalışırlar mı veya çalışmalı mıdırlar? “Standart” analitik tutumdan sapma tipik olarak geçici olarak gerekli bir parametre veya çok kere karşıaktarımın seans içinde eyleme konması (countertransferentially acting in) olarak görülür (bunun bir örneği, bazı tartışmacıların, bir analizanın sorusuna cevap vermemi nasıl gördükleridir [Fosshage, 1990b]). Analitik tutumu durağan olarak görmek, bir-kişi psikolojisinin ve pozitivist bilimin bir artığıdır. Ornstein'in (1990) yakın zamanda işaret ettiği gibi:

Psikanalize her giriş (ve psikanalizden geçen tüm yolculuk) her zaman, bunları ne kadar genellersek genelleyelim, her iki katılımcı için de için son derece kişiye özeldirler. Bu mikroskobik düzeyde analizin tam olarak nasıl yürütüleceğine dair hiçbir şey “standart” ya da “iyice tanımlanmış” değildir, çünkü gelişigüzel olmasalar ve kendi açık, iyi ifade edilmiş “kuralları” olsa da, hiçbir zaman iki analiz birbirine benzemez [p.478].

Kırılmalar kaçınılmazdır ve gerçekten de, onarılmaları yoluyla, yapı oluşumunu ve yapı değişimini (yeniden düzenlenmesini) sağlarlar. Ancak analistin kırılmaya katkısı “çok fazla” olursa, veya hasta özellikle kırılgan hissediyorsa, ya da tedavinin başlangıç döneminde analitik bağlantı henüz güvenilir değilse, kırılma yeni travmaya yol açabilir ve analiz edilemeyebilir. Eğer biz (örneğin analizan için özellikle travmatik olan bazı davranışlardan, bir süreliğine de olsa kaçınmak için) yeterli derecede “esnek” olmazsak (Balint, 1968), analizan en azından anlaşılmadığını ve en kötüsü analistin onu anlamaya aldırmadığını deneyimleyebilir. Bir alan modeli, analitik ilişkide analistin tam bir katılımcı olduğunun görülmesine olanak sağlar. Yeni sürgünler vermeye hala devam eden bu farkındalık, kendilik psikolojisinin, hatta aslında bütün ilişkisel bakış açılarının merkezindedir.

O Andaki Bağlamda, Önde Gelen Problemli Şemaların ve Ortaya Çıkışlarının Aydınlatılması (Aktarımın Analizi)

Şemaların veya aktarımın analizi, psikolojik yeniden düzenlemeyi kolaylaştırmada hayati önem taşır. Önde gelen problemli şemalar analitik ve analiz dışı ilişkilerde aydınlatılıp ortaya çıkışları anlaşıldıkça, analizan yavaş yavaş bu şemaları askıya alabilmeye ve hatta onları başka şekillere dönüştürebilmeye başlar ve kendilik duyumunu, ötekileri ve dünyayı deneyimlemenin ve düzenlemenin yeni yollarını geliştirir.

Analizanın belirli şemaları kullanması belirli işaret ve tepkilere yönelik seçici dikkate, bazen de bunları ortaya çıkartacak davranışlara sebep olur. Her iki katılımcı da analizanın deneyimine katkıda bulunduğu için, şemanın aydınlatılıp aydınlatılmayacağını, ya da şemanın dayandığı deneyim örüntüsünün tekrarlanıp şemanın pekiştirilip pekiştirilmeyeceğini belirleyecek olan, büyük ölçüde analistin katkısının derecesidir. Analistin katkısı genellikle kaçınılmaz olsa da (çünkü analistin yaptığı bir şey genellikle hastanın önde gelen şemasını harekete geçirecektir), bu katkı geniş bir yelpazede değişkenlik gösterir. Şemanın analiz edilebilir olup olmadığını veya pekiştirilip pekiştirilmediğini etkileyen diğer etkenler, söz konusu şemanın daha önce aydınlatılmış olup olmadığı da dahil olmak üzere analitik ilişkinin tarihçesi, şemanın katılığı ve kullanılış sıklığıdır.

Büyük Ölçüde Analitik Sürecin Bileşenleri Tarafından Yaratılan, Temelde Yeni İlişkisel Deneyim (Yani, Öteki ile Kendilik)

Kendilik psikolojisi alan modelinde, kendiliknesnesi gereksinimlerinin, kırılmaların ve şemaların anlaşılma ve açıklanma süreci, önemli ölçüde yeni bir ilişkisel deneyim sağlar. Bu yeni ilişkisel deneyimi en önemli değişme etkeni olarak düşünmek (ilişkisel deneyimin çok önemli de olsa sadece bir yönü olan içgörünün aksine) analitik durum içinde süregiden birçok karmaşık ve incelikli, sözel ve sözsüz iletişimlerin ve deneyimlerin de hesaba katılmasını kolaylaştırır. Bu sürecin deneyimlenmesi, üzerinde konuşulsa da konuşulmasa da, eninde sonunda kendilik, öteki, ve öteki ile kendiliğe dair yeni şemalara temel oluşturan yeni etkileşim örüntüleri sağlar. Bir alan modelinde, içerisinde yorumun (yani anlamanın ve açıklamanın) ve içgörünün genellikle ana bileşenler olduğu yeni ilişkisel deneyimler, psikolojik düzenleme ve yeniden düzenlemenin temelini oluştururlar.


Sonuç

Çekirdek kendiliğin kişiye özel “eylem programını” vurgulamasıyla bir-kişi psikolojisi, ve kendilik-kendiliknesnesi matrisini vurgulamasıyla iki-kişi psikolojisi olan kendilik psikolojisi, gelişimin, hastalığın ortaya çıkışının, aktarımın ve terapötik eylemin anlaşılmasında tekli ve ikili unsurların oluşum halindeki bir sentezini sunmaktadır.

KAYNAKÇA


Alexander, F.(1956), Psychoanalysis and Psychotherapy . New York: Norton.


Atwood, G. & Stolorow, R. (1984), Structures of Subjectivity . Hillside, NJ: The Analytic
Press.


Bacal, H. (1985), Optimal responsiveness and the therapeutic process. In: Progress in Self

Psychology, Vol. 1 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 202-227.

_______(1990), Does an object relations theory exist in self psychology? Psychoanal. Inq. , 2: 197-220

_______& Newman, K. (1990), Theories of Object Relations . New York: Columbia University Press.

Balint, M. (1968), The Basic Fault. London: Tavistock.

Beebe, B. & Lachman, F. (1988), Mother-infant mutual influence and precursors of psychic structure. In: Frontiers of Self Psychology: Progress in Self Psychology, Vol. 3 , ed. A. Goldberg. Hillside, NJ: The Analytic Press, pp. 3-26.

Bromberg, P. (1989), Interpersonal psychoanalysis and self psychology: A clinical comparison. In: Self Psychology , ed. D. Detrick & S. Detrick. Hillside, NJ: The Analytic Press, pp. 275-292.

Eagle, M. (1984), Recent Developments in Psychoanalysis . New York: McGraw-Hill.

Fiss, H. (1986), An empirical foundation for a self psychology of dreaming. J. Mind & Beh. , 7: 161-191.

Fosshage, J. (1983), The psychological function of dreams: A revised psychoanalytic perspective. Psychoanal. Contemp. Thought. , 6: 4: 641-669.

_________(1990a), Toward reconceptualizing transference: Theoretical and clinical considerations. Presented at American Psychological Association Division 39 meeting, April 5, New York City.

________(1990 b), Clinical protocol and the analyst's reply. Psychoanal. Inq. , 4: 461-477, 601-622.

________(1990c), The latest word: A discussion with the authors of three major contributions to self psychology. Presented at the 13 th Annual Conference on the Psychology of the Self, Oct. 21, New York City.

_______(1987), A revised psychoanalytic approach. In: Dream Interpretation (rev. ed.), ed. J. Fosshage & C. Leow. Costa Mesa, CA: PMA.

Freud, S. (1896), The aetiology of hysteria. Standard Edition , 3: 187-221. London: Hogarth Press, 1955.

_______(1921) Group psychology and the analysis of the ego. Standard Edition , 18: 69-143. London: Hogarth Press, 1955.

Ghent, E. (1989), Credo: The dialectics of one-person and two-person psychologies. Contemp. Psychoanal. , 2: 169-211.

Goldberg, A. (1986), Reply to Philip M. Bromberg's discussion of “The Wishy-Washy Personality” by Arnold Goldberg. Contemp. Psychoanal. , 22: 387-388.

Greenberg, J. & Mitchell, S. (1983), Object Relations in Psychanalytic Theory . Cambridge, MA: Harvard University Press.

Greenson, R. (1960), Empathy and its vicissitudes. Internat. J. Psycho- Anal. , 41: 418-424.

Guntrip, H. (1971), Psychoanalytic Theory, Therapy, and the Self . New York: Basic Books.

Hoffman I. Z. (1983), The patient as interpreter of the analyst's experience. Contemp. Psychoanal. , 3: 389-422.

Jung, C. (1953), Two Essays on Analytical Psychology: The Collected Works of C. G. Jung, vol.7 , New York: Pantheon.

Kohut, H. (1959), Introspection, empathy and psychoanalysis. J. Amer. Psychoanal. Assn. , 7: 459-483.

________(1971), The Analysis of the Self. New York: International Universities Press.

________(1977), The Restoration of the Self. New York: International Universities Press.

________(1982), Introspection, empathy, and the semicircle of mental health. Internat. J. Psycho-Anal. , 63: 395-408.

________(1984), How Does Analysis Cure? Ed. A. Goldberg & P. Stepansky. Chicago: University of Chicago Press.

Lichtenberg, J. (1981), The empathic mode of perception and alternative vantage points for psychoanalytic work. Psychoanal. Inq. , 3: 329-356.

________(1983), Psychoanalysis and Infant Research. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

________(1989), Psychoanalysis and Motivation. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

________(1991), What is a selfobject? Psychoanal. Dial. , 1: 455-479.

Leowald, H. (1960), On the therapeutic action of psychoanalysis. Internat. J. Psycho-Anal. , 58: 463-472.

Miller, J. (1985), How Kohut actually worked. In Progress in Self Psychology, Vol. 1 . ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 13-30.

Mitchell, S. (1988), Relational Concepts in Psychoanalysis. Cambridge, MA: Harvard University Press.

________(1990), A relational view. Psychoanal. Inq. , 10: 523-540

Modell, A. (1984), Psychoanalysis in a New Context. New York: International Universities Press.

Ornstein, A. (1974), The dread to repeat and the new beginning. The Annual of Psychoanalysis , 2: 231-248, New York: International Universities Press.

Ornstein, P. (1990), How to “enter” a psychoanalytic process conducted by another analyst: A self psychology view. Psychoanal. Inq. , 10: 478-497.

Rickman, J. (1951), Number and the human sciences. In: Psychoanalysis and Culture . New York: International Universities Press. (Reprinted in Selected Contributions on Psychoanalysis . London: Hogarth Press, 1957).

Schwaber, E. (1984), Empathy, a mode of analytic listening. In: Empathy II , ed. J. Lichtenberg, M. Bornstein & D. Silver. Hillsdale, NJ: The Analytic Press, pp.143- 172.

Stern, D. (1985), The Interpersonal World of the Infant . New York: Basic Books.

Stolorow, R. (1985), Toward a pure psychology of inner conflict. In: Progress in Self Psychology, Vol. 1 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 193-201.

_________(1986), On experiencing an object: A multidimensional perspective. In: Progress in Self Psychology, Vol. 2 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 273-279.

________& Lachmann, F. (1980), Psychoanalysis of Developmental Arrests . New York: International Universities Press.

________Brandchaft, B. & Atwood, G.(1987), Psychoanalytic Treatmant . Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

Thomas, A. & Chess, S. (1977), Temparament and Development . New York: Brunner/Mazel.

Tolpin, M. (1986), The self and its selfobjects: A different baby. In: Progress in Self Psychology, Vol. 2 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 115-128.

Waddington, C. (1947), Organizers and Genes . Cambridge, UK: The University Press.

Wallerstein, R. (1985), How does self psychology differ in practice? Internat. J. Psycho- Anal. , 66: 391-404.

Whitmont, E. (1987), Jungian approach. In Dream Interpretation (rev. ed. ), ed. J. Fosshage & C. Leow. Costa Mesa, CA: PMA, pp. 53-78.

Winnicott, D. W. (1960), Ego distortion in terms of true and false self. In: The Maturational Processes and the Facilitating Environment. London: Hogarth Press, 1965, pp. 56-63.

Wolf, E. (1988), Treating the Self . New York: Guilford Press.

*Yazar:James L. FOSSHAGE Fosshage, J. L. (1992). Self Psychology: The Self and Its Vicissitudes within a Relational Matrix. In N.Skolnick & S. Warshaw (Eds.), Relational Perspectives in Psychoanalysis (pp. 21-42) . Hillsdale , NJ : The Analytic Press.

Manik Savunmanın Tanımı

Manik Savunmanın Tanımı

Kendini kaygı, suçluluk hissi ve depresyona karşı koruyan kişilerin davranış şekli. Bu davranış şekli şu özellikleri gösterir:

a- Suçluluğu, kaygıyı ve depresyonu inkar etme (denial);

b- Kendilerinde kaygı ve çaresizlik duyguları uyandıran durumları tamamen kontrol ettiklerini hayal etmelerini sağlayan Tümgüçlü Kontrol Düşlem İşlemi (Operation of a Phantasy of Omnipotent Control);

c- Güçleri ödünç alınacak nesnelerle özdeşleşme;

d- Kendiliğin kötü yönlerini ötekilere yansıtma.

Manik savunmalar kişiyi, kaygı ve suçluluktan, karakterdeki yüzeyselleşme ve ötekilerin duygu ve güdülerine empati eksikliği gibi bedeller ödeterek kurtarırlar. Manik savunmalar sadece mani veya manik-depressif psikoz geçiren kişilere özgü değildirler. Kavram Nesne İlişkileri Kuramı'ndan gelir. Fairbairn'e göre, manik savunma, paranoid, obsessif, histerik ve fobik teknikler ego'yu depressif durumdan koruyamadığı zaman devreye girer.

Depressif pozisyonun acısı yaşam boyu yaşanabilir ve çoğu kişide savunmalarla karşılanır. Bu savunmaların en önemlileri mani ve hipomani durumları yaratanlardır (hipomani maninin düşük dereceli olanı olup daha sık karşılaşılanıdır). Manik savunmalar tipik olarak tümgüçlüdürler: "Tümgüçlülük duyumu maniyi ilk ve en çok karakterize edendir; aynı zamanda, mani inkar etme düzeneği üzerine kuruludur.Savunmalar şunları içerir:

İnkar: Tümgüçlülük inkar üzerine kuruludur "her şeyden önce inkar edilen ruhsal gerçekliktir"

Küçültme: Ego kendi içsel iyi nesnelerinden vazgeçme konusunda istekli ve kabiliyetli değildir; fakat öte yandan, onlara bağımlı olmanın tehlikelerinden de kaçmaya kalkışır...İyi nesnelerden onları bütünüyle bırakmadan kopmanın yolu, önemlerini inkar etmekten geçer

Ego, onun için kaygılandığını inkar eder. "Muhakkak ki" der ego, " bu nesne tahrip edilmiş ise o kadar da önemli değildir. Onun dışında kendime katabileceğim bir sürü başka nesne var". Nesnenin bu şekilde küçültülmesi ve ona yönelik nefret, maninin temel özelliğidir.

Kontrol: Aynı zamanda, tüm nesnelerini hiç durmadan kontrol etmeye ve onlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışır. Bu iki sebepten gereklidir:

a- Onlardan duyulan korku;
b- nesneye yönelik onarımın yürütülebilmesi

İdealizasyon: İdealizasyon manik pozisyonun temel bir parçasıdır.

Yukarıda tanımlanan bu düzenekleri geç 1930'larda Klein, o yıllarda verdiği isimle manik pozisyon un temel parçaları olarak tanımlıyordu. Bu düzenekler sevilen iyi nesnelere bağımlılığın yarattığı acıdan ve bu bağımlılığın yarattığı acı sonuçlardan özneyi korur. Fakat manik savunmalar daha başka problemlere sebep olur:

İyi nesne üzerinde sadist kontrolun ve onu küçük düşürmenin verdiği doyum, onun karşısında kazanılan zafer/galibiyet gibi olgular onarım eylemi üzerinde çok fazla etkili olup, onarım eylemindeki "selim çember"i kırabilir. Onarılacak nesneler bu çarpılmanın gücü ile tekrar persekütörlere dönüşebilir...Bunun sonucunda ego tekrar obsessif ve manik savunmalara başvurabilir

Manik ve obsessif savunmaların arasındaki ilişki

Klein, 1940'ta manik savunmaların perseküter kaygıya karşı geliştirilen obsessif savunmalardan evrimleştiğini iddia etti. Bu manada, tümgüçlü kontrolu öne çıkardı ve ona "zafer / galibiyet" (triumph) dedi. Ona göre, zafer/galibiyet, nefret ve tümgüçlülükle yakından bağlantılıydı. Ancak Klein, 1946'da Fairbairn'in etkisiyle obsessif savunmalar kavramını bıraktı. Bu kavram onun yazdıklarında bir daha görünmedi.

Vajinismus Nedir?

Vajinismus kadınlarda görülen cinsel işlev bozukluklarından biridir. Kadında cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgeye "vajen ( vajina)" adı verilir. Cinsel ilişki sırasında vajenin etrafındaki kasların (Pubococcygeus (PC) kaslarını") kasılması ve bundan dolayı cinsel ilişkiye girilememesi vajinismus olarak adlandırılır. Vajinismusda vajinal giriş öyle gergin hale gelir ki erkeğin penisinin içeri girmesi son derece zor , hatta olanaksız hale gelir. Ayrıca vajinal kasılmaya sıklıkla, bayanlarda, tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku ve panik hali, kadının bacaklarını sıkıca kapatması ve elleriyle eşini itmesine yol açan, istemsiz bir şekilde oluşan kasılmalar da eşlik eder. Bu kasılmalarda zaman zaman bayanlarda kas ağrısı görülmesine sebep olabilir. Bu kasılmaların özelliği tamamen kadının kontrolünün dışında olmasıdır. Vajinanın girişindeki kaslar yanı sıra tüm vücutta bu kasılmalar; endişe, korku ve adeta bir panik hali yaratır. Sonunda kadın ilişkiyi reddederek bacaklarını sıkıca kapatır ve eşini iter. Ayrıca; vajen kaslarındaki istemsiz kasılma sadece cinsel ilişki esnasında değil , kadının jinekolojik muayenesi sırasında, tampon kullanımı durumunda ya da parmağın vajene sokulması gibi vajene herhangi bir girişim içeren her türlü durumda da tetiklenebilir.Bu durumda vajene herhangi bir şeyin girmesi mümkün değildir ve her türlü girişim çabası son derece rahatsızlık verici veya imkansızdır. Aslında bu durum tüm dünyada kadın doğumcular, psikolog ve psikiyatrlarca sıkça karşılaşılan bir sorundur.

Vajinismus şikayetiyle başvuran bayanların sıklıkla dile getirdiği cümleler şu şekildedir.

“Penis içeri girebiliyor ama hareket ettirme sırasında canım çok yanıyor ve o yüzden bırakıyoruz.’
"O kadar çok istememe, çabalamama rağmen hiç cinsel birleşme gerçekleşmedi.’
"Bugüne kadar hiç acısız cinsel birleşme gerçekleştirmedim”
“İlişkiye girmeye teşebbüs ettikten sonra yanıcı tarzda bir acı hissediyorum.”
“Partnerim içime girmeyi denediğinde duvara çarpmış gibi oluyor.”
“Cinsel ilişkiyi tamamlayamıyorum.”
“Kolay olmamasına rağmen tam olarak birleşme sağlanması için zorluyoruz.”
“Gerçekten cinsel ilişkiye girmek istesem bile vajinamı sıkıyor gibi görünüyorum.”
“Bir çok defa cinsel ilişkiye girmeyi denemiş olmama rağmen hala bakireyim.”
“Tampon kullanamıyorum çünkü tamponu vajina içine yerleştirmek çok zor.”
“Bugüne kadar jinekolojik muayeneyi tamamlayamadım”

Vajinismus sorununu yaşayan bazı bayanlar cinsel isteklerinin olmadığı şeklinde düşünürler,
"Ben ilişkiye arzu duymuyorum, duysam yapacağım ama içimden gelmiyor’ diye dile getirirler oysa bu tamamiyle bir savunma mekanizmasıdır, cinsellikle ilgili bilinçdışı kokularından kaynaklıdır. Diğer bir savunma mekanizması da kendini vurdumduymazlık şeklinde gösterir. Bu savunma mekanizmasını kullanan bayanlar
"İlla cinsellik olmak zorunda mı, cinsellik olmadan da bir ilişki yürüyebilir, beni seven böyle sever, kabul eder." şeklinde düşüncelerini dile getirir.

Vajinismusun nedenleri

1-Fizyolojik Nedenler: Gerçek anlamda bedensel sorunu olanlar: %1kadardır.. - kalın kızlık zarı - vajen anormalliği - vajen girişinde acı veren yara vb.. - vajina yokluğu

2-Psikolojik Nedenler:

A. HAZIRLAYAN FAKTÖRLER
a) Ailenin ve toplumun cinselliğe bakış tarzı
b) Aşırı tutucu, dindar yetiştirilme biçimi
c) Eksik ya da yanlış cinsel bilgi
d) Cinsellikle ilgili gerçek dışı beklentiler
e) Anne baba arasındaki olumsuz ilişki biçimi
f) Erken travmatik yaşantılar
g) Eşler arasındaki iletişim biçimi
h) Uyarılma eşiğinin yüksek olması
j) Nevrotik kişilik özellikleri
k)Yakınlaşma sorunları
l) Ayrılık anksiyetesi
m) Cinsel istismara maruz kalma, tecavüz vb.

B. ORTAYA ÇIKARAN FAKTÖRLER
a) Eşler arasındaki uyumsuzluk
b) Cinsel iletişim sorunları
c) Eşin cinsel bir sorununun olması
d) Performans anksiyetesi
e) Fiziksel ya da psikiyatrik hastalıklar
f) Yorgunluk ve stress
g) Aşırı alkol ve ilaç kullanımı
h) Hamile kalma korkusu
j) Evlenme
k) Evlilik öncesi ve dışı ilişkiler
l) Travmatik cinsel yaşantı vb.

C. SÜRDÜREN FAKTÖRLER

a) Sorunun çözümü ile ilgili yanlış uygulamalar
b) Çok sık cinsel ilişkide bulunma
c) Cinsel ilişkiden kaçınma
d) İlişkiye kendini verememe
e) Performans anksiyetesi
f) Suçluluk ve utanç duyguları
g) Eşin tepkileri vb.

Vajinal kasılmanın (vajinismus), nedenleri %99 psikolojiktir ve tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Nedeni ne olursa olsun eğer çiftler işbirliğine istekliyse vajinismus her zaman tedavi edilebilir. Önemli olan tedaviyi istemek ve bunun için seksüel terapi merkezlerine baş vurmaktır.

VAJİNİSMUS TEDAVİSİ
Vajinismus tedavisinde en önemli şart, tedaviyi uygulayacak terapistin ( psikolog, psikiyatrist, seks terapisti yada cinsel terapist) bu konu ile ilgili eğitimli ve deneyimli olmasıdır. Vajinismus tedavinde her başarısızlık , tedaviye gelen çiftlerin güvenin kırılmasına, motivasyonlarının düşmesine, sorunun çözümü ile ilgili daha da umutsuzluğa karamsarlığa düşmesine yol açacaktır ve bu durum evliliklerinde cinsel yaşamın sonlanmasına, cinselliği redde hatta eşler arasında iletişimin iyice kopup boşanmalara sebep olabilir.

Vajinismus tedavisine ilk adım bir jinekoloğa ( kadın doğum uzmanına) muayene olmaktır. Bu bir çok açıdan önemlidir. İlk olarak vajinismusun nedenleri arasında çok az ihtimalde olsa cinsel organlarda bir anormallik, yaralanmalar ( % 1 oranında) vardır, bu durumun varlığının araştırılması hem fizyolojik anlamda bir sorunun olup olmadığının anlaşılması adına önemlidir hem de kadının anatomik olarak bir sorunun olmadığını öğrenmesi bir anlamda psikolojik olarak rahatlatmaktadır. Ayrıca vajinada olan bir mantarın , enfeksiyonun varlığı tedavi sürecini olumsuz etkileyeceğinden bu durumun varlığının araştırılması son derece önemlidir. Böyle bir durumda ilk önce ilaç tedavisin yapılması gereklidir.

Vajinismus hastalarının pek çoğu jinekolojik muayene sırasında da aynı kasılmaları , korku ve endişeyi yaşarlar. Pek çoğu jinekoloji sandalyesine oturamaz, muayene sırasında jinekolog tarafından hastanın muayene odasına geçme süresine veya masaya olan tepkisi de psikolojik olarak değerlendirilir, daha sonra izin verir ve isterse basitçe ilişkiye mani olan bir hali olup olmadığına bakılır. Bu değerlendirmeler daha sonra psikolojik tedavisini sürdürecek uzmana bildirilir.

Tedavide iki amaç güdülür, birincisi cinsel birleşmeyi sağlamak, ikincisi iyi bir cinsel eğitimle daha sonraki cinsel yaşamlarını düzene sokma, orgazm ve zevk alma adına teknik bilgiler vermektir.

Vajinismus tedavisinde en iyi ve ekili tedavi metodunun seçilebilmesi için çiftin çok iyi bir şekilde psikolojik değerlendirilmesinin yapılması gereklidir. Değerlendirme sırasında hasta ve eşi ile hem ayrı ayrı hemde birlikte görüşülür. Bu görüşmeler çiftin vajinismusu nasıl algıladığı, nasıl etkilendiği, vajinismus hakkında ne bildiği açısından önemlidir. Değerlendirmenin ardından tedavi planı oluşturulur ve tedavide nasıl bir yol izleneceği konusunda bilgi verilir. Bununla birlikte vajinismusun ne hissettirdiği, korku ve kaygılarınız, varsa geçmişte yaşamış olduğunu olumsuz deneyimler, ilişkiler hakkında konuşulur.

İlk olarak çifte vajinismus hakkında bilgi verilir. Vajnismusun nedenleri arasında daha önce belirttiğimiz gibi, cinsellikle ilgli, ilk gece veya kızlık zarı ile ilgli yanlış inançlar , ebilgiler olduğu için önce çiftin bu konuyla ilgli inaçları alınır. Sonra vajinismusla ilgili yanlış bu düşüncelerin, inançların değiştirilmesiyle başlanır. Tüm bu düşüncelerin yanlış oldukları hastanın/çiftin eğitim düzeyine göre anatomik olarak açıklanır ve yanlış bilgilerin yerine doğru bilgilendirme yapılır.

Yapılması gerekenlerden birisi de çifte belli bir aşamaya gelene kadar cinsel birleşmeyi yasaklamaktır. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi çiftin vajinanın kasılması engellenmeden yapacakları cinsel girişimleri büyük bir olasılıkla yine başarısızlıkla sonuçlanacak ve bu da çiftin tedaviye olan motivasyonların azalmasına yol açacaktır. İkincisi ise zaten cinsel ilişki nedeni ile kaygılanmakta olan hastanın kaygılarını ortadan kaldırmaktır.

Bedeni ve vajeni tanıma egzersizleri verilir. Bazı hastalar çıplakken kendi bedenlerine ya da vajenlerine bakmaktan bile aşırı derecede anksiyete duyarlar. Böyle durumlarda hastalara , hergün belli süre ayna karşısında çıplak olarak bedenlerini incelemeleri ödev olarak verilebilir. Daha sonra ise aşamalı olarak ayna ile vajene bakma ve vajene dokunma egzersizlerine geçilebilir.

Nefes alıp verme egzersizleri ile hastanın kaslarının kasılıp ve gevşemesini fark etmesi sağlanır. Bazı hastalarda ise, birleşme sırasında vajen kaslarına ek olarak karın, kalça ve bacaklarda da kasılmalar ortaya çıkabilir. Yine bazı hastalarda bu kasılmalara düzensiz nefes alma, nefesin hızlanması ya da kesilmesi gibi belirtiler eşlik edebilir. Bu hastalara, görüşme sırasında nefes egzersizleri yaptırmak ve söz konusu kasları gevşetme egzersizleri yaptırmak yerinde olur.

Kadınlara pelvik kaslarını kontrol etmelerini öğreten "Kegel Egzersizleri" yaptırılır. Tüm vücudun kaslarının gevşemesini sağlayacak gevşeme egzersizleri öğretilir.

Aşamalı genişletme (koitus) egzersizlikleri : Bu egzersizlerin iki amacı vardır. Birincisi vajinanın genişletilmesi, ikincisi ise içine birşey girdiğinde vajenin aniden kasılmasını önlemektir.

Aşamalı cinsel ilişki egzersizleri : Bu egzersizler ile de cinsel ilişkinin (penise vajene girişi) aşamalı olarak nasıl yapılacağı ve farklı pozisyonlar hakkında bilgi verilir. Bununla birlikte tedavide eşlerin seanslar sırasında kendilerine verilen ev ödevlerini uygun bir şekilde uygulaması ve sonuna kadar tedaviye inançlarını kaybetmemeleri, motivasyonlarının yüksek tutmaları tedavi başarısını arttırmaktadır.

Eylem Ayrancı (İzmir)

18 Eylül 2007 Salı

Düş Çalışması Üzerine

Erdoğan ÖZMEN, Hülya AKAR, Menekşe Sıla YAZAR

Düşler, düşlerin anlamı ve yorumu konularıyla ilgili olarak yaygın biçimde benimsenen ve ileri sürülen görüşler, belki de temel bir yanlış anlamaya dayanıyor. Sigmund Freudun, Düşlerin Yorumunun (1900) Düş-Çalışması başlığını taşıyan VI. Bölümünün girişinde oldukça özlü bir biçimde aktardıkları, tam da o yanlış anlamanın dayanağını oluşturuyor sanki. Orada Freud, o güne dek düş sorununu çözmek için yapılmış her girişimin, düşlerin bizim belleğimizde bulunan görünür içerikleriyle (manifest content) ilgilendiğini, söz konusu tüm girişimlerin düşlerin görünür içeriklerinden bir yoruma ulaşmaya çabaladıklarını ya da aynı görünür içeriğe dayanarak onların doğası hakkında bir yargı oluşturmaya çalıştıklarını ifade eder. Freud a göre, bir düşün anlamını bulup çıkarmamızı sağlayan şey, onun görünür içeriği değil, gizli içeriği (latent content) ya da diğer bir deyişle, düş-düşünceleridir (dream-thoughts). Daha sonra şunları yazar: Böylece önümüze daha önce hiç var olmamış yeni bir görev çıkmış oluyor. Yani, düşlerin görünür içerikleriyle gizli düş düşünceleri arasındaki ilişkileri araştırmak ve ikinciyi birinciye dönüştüren süreçlerin izini sürmek görevi. (1, s.11).
Düşler söz konusu olduğunda yaygın olarak aktarılan buradaki görüşlerin, düşlerin nihai özünü, asıl çekirdeğini oluşturduğu kabulünün, temel bir teorik hataya dayandığını söylemiştik. Bu hata, düşlerde işbaşında olan bilinçdışı isteğin, düş düşünceleri ile özdeşleştirilmesi hatasıdır. Oysa düş düşüncelerinin keşfi göstermiştir ki bu düşünceler uyanıklık yaşamının düşünceleriyle aynıdır. Burada da günlük, ortak dilin sözdizimi yasalarıyla dile getirilebilecek tamamen �normal� bir düşünce söz konusudur. Düşlerin bütün tuhaflığının toplandığı merkez tam olarak, düş çalışmasıdır. Düşleri ruhsal yaşamın geri kalanından ayıran o çalışmadır. Düş düşüncelerinin ortaya konması ise düşleri, tam aksine uyanıklık yaşamına bağlar. Bu anlamda denebilir ki düşlerin esas bileşimini oluşturan, gizli düş düşünceleri değil, onlara bir düş biçimini veren düş çalışmasıdır (2).
Sigmund Freud �Düşlerin Yorumu�nun VI. Bölümüne 1925te eklediği bir dipnotta, durumu ortaya koyarken yeterince açık davranır:
Bir ara okurları düşlerin görünür içerikleri ile gizli düş düşünceleri arasındaki ayrıma alıştırmayı olağanüstü zor bulurdum. Bellekte saklanmış olduğu biçimiyle bazı yorumlanmamış düşlere dayanan tartışmalar ve karşı çıkışlar tekrar tekrar getirilir ve onları yorumlama gereksinimi gözardı edilirdi. Ama şimdi çözümleyicilerin en azından görünür düşün yerine yorumun sağladığı düşünceleri geçirme konusunda uzlaştıkları şu anda çoğu eşit bir inatçılıkla yapıştıkları bir başka kargaşaya düşmekle suçlu hale geldiler. Düşlerin özünü onların gizli içeriklerinde aramaya çalışıyorlar ama bunu yaparken gizli düş düşünceleri ile düş-işlemi* arasındaki ayrımı görmezden geliyorlar. Aslında düşler uyku durumu koşullarının olanak verdiği özel bir düşünme biçiminden başka bir şey değildir. Bu biçimi yaratan düş-işlemidir ve düş görmenin özü -onun garip doğasının açıklaması- yalnızca odur.� (1, s. 231).
*Dream work kavramı, özgün çeviri metinde (Düşlerin Yorumu, Çev. Dr. Emre Kapkın) düş-işlemi olarak geçmektedir ve burada da özgün çeviri metinden yaptığım alıntılarda bir değişiklik yapmadım.
Yine, �Düş Süreçlerinin Ruhbilimi� isimli meşhur VII. Bölüme 1914�te eklediği bir dipnotta şunları söyler:
Uzun süre düşleri görünür içerikleriyle özdeş saymak alışkanlık olmuştu ama şimdi de düşleri gizli düş düşünceleriyle karıştırma yanılgısına karşı uyanık olmalıyız.� (1, s. 299).
Slavoj Zizek�in yazdıklarını hatırlayarak konuyu biraz daha açalım. Zizek, psikanalizin acımasız eleştirmenlerinden biri olan Hans-Jürgen Eysenck�in (1966), Freud�un rüya yaklaşımında can alıcı bir paradoks gözlemlediğini vurgulayarak, aktarmaya devam eder: Freud�a göre, bir rüyada dile getirilen arzunun -en azından, bir kural olarak- bilinçdışı olması ve aynı zamanda da cinsel bir mahiyet taşıması gerekir ama Freud�un kendisi tarafından analiz edilmiş olan örneklerin çoğu, en başta da rüyaların mantığını örnekleyen bir giriş vakası olarak seçtiği rüya, o ünlü İrma�nın iğnesi rüyası bununla çelişmektedir. Bu rüyada dile gelen örtük düşünce, Freud�un bir hastasına, İrma�ya yaptığı tedavinin uğradığı başarısızlığın sorumluluğundan, �bu benim suçum değildi, buna bir dizi koşul neden olmuştu� türü argümanlarla kurtulmaya çalışmasıdır ama bu �arzu�, yani rüyanın anlamı, açıkçası ne cinsel mahiyet taşıyordu (daha çok meslek ahlakıyla ilgiliydi), ne de bilinçdışıydı (İrma�nın tedavisinin başarısız olması Freud�u gece gündüz rahatsız ediyordu)� (3, s. 27-8).
Freud, düş düşünceleri ile düş içeriğinin bize, sanki aynı konunun iki ayrı dilde anlatımı gibi sunulduklarını, bizim işimizin de özgün metinle çeviriyi kıyaslayarak bu anlatım biçiminin alfabesini ve sözdizimi yasalarını bulmak olduğunu söyler. Düş içeriği sanki resim yazısıyla ifade edilmiştir ve harflerinin tek tek düş düşünceleri diline dönüştürülmesi gerekir. Düşte ise, gizli düş düşüncelerinin düşün görünür içeriğine çevrildiği bir süreç söz konusudur. Bu anlamda düş çalışması, düşün deşifre edildiği, açımlandığı yorum çalışmasının tersidir ve tam da bu anlamda, düşün esasını ortaya koyan yorum işlemleriyle türdeş bir özellik arz eder (4).
Freud şunları yazar: �Bir kez daha size, gizli düşü görünür düşe dönüştüren işleme düş-işlemi dendiğini anımsatmama izin verin. Ters yönde ilerleyen ve görünür düşten gizli düşe ulaşmaya çabalayan işlem ise bizim yorum işlemimizdir. Bu yorum işlemi düş işlemini iptal etmeye çabalar� (5, s. 181).
Düş çalışmasını oluşturan dört farklı �deyim yerindeyse- �ruhsal muamele� söz konusudur: Yoğunlaştırma, yer değiştirme, temsil edilme ve ikincil düzeltme.
A) Yoğunlaştırma
Düş çalışmasının ilk mekanizması �yoğunlaştırma�dır. Freud�a göre, düş içeriğini düş düşünceleriyle karşılaştıran birinin açık olarak göreceği ilk şey büyük ölçüde bir yoğunlaştırma işleminin gerçekleştirilmiş olduğu olacaktır. Düşler düş düşüncelerinin kapsamı ve zenginliğine kıyasla kısa, verimsiz ve özetlenmiş şeylerdir. �Eğer bir düş yazılacak olsa, belki de yarım sayfaya sığabilir. Düşün altındaki düş düşüncelerini ortaya koyan çözümleme ise altı, sekiz hatta on iki kat fazla yer tutabilir.� (1, s. 12). Aynı nedenle, bir düşün tümüyle yorumlandığından hiçbir zaman emin olamayacağımızı, yorum işi daha ileriye götürülecek olursa, düşün gerisine gizlenmiş daha başka düşüncelerin de ortaya çıkabileceğini söyler: �Çözüm, doyurucu ve boşluksuz bile görünse düşün hâlâ bir başka anlamı olma olasılığı her zaman vardır. O halde, yoğunlaştırmanın miktarını belirlemenin olanaksız olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.� (1, s. 12).
Yoğunlaştırmanın nasıl gerçekleştiği sorusuna yanıt olarak Freud, kolektif ve bileşik tiplerin oluşturulmasının, düşlerde, yoğunlaştırmanın işlediği ana yöntemlerden biri olduğunu söyler. Aynı biçimde, düşlerde yoğunlaştırma işleminin, en açık olarak sözcükler ve adları ele aldığı zaman görüldüğünün altını çizer. Sözcüklerin düşlerde sıklıkla şeyler gibi ele alındığını ve bu nedenle de, tıpkı şeylerin sunumunda olduğu gibi birleştirilmeye çok yatkın olduklarını ekler.
Bu noktada aşırı-belirlenme (overdetermination) kavramından söz etmek yerinde olacaktır. Buna göre, düşün görünür içeriğinin öğelerinden her biri aşırı-belirlenmiştir. Çünkü, düş düşüncelerinde pek çok kez temsil edilmişlerdir. Diğer yandan, bu iki yönlü bir ilişkidir. Yani, bir düşün öğeleri düş düşünceleriyle birçok kez belirlenmekle kalmamakta, tek tek düş düşünceleri de, düşte çeşitli öğeler tarafından temsil edilmektedir. Çağrışım yolları, düşün bir öğesinden çeşitli düş düşüncelerine ve bir düş düşüncesinden düşün çeşitli öğelerine götürmektedir.
Düş yorumunu gerekli kılan da zaten düşün aşırı-belirlenmiş olması değil midir? Başka bir düzeyden bakarak, bir davranışın da farklı yapılarla ilişkilendirildiği ölçüde, aşırı-belirlenmiş olduğu söylenmelidir. Herhangi bir semptom ya da sıradan bir davranışın bile daima, farklı yönelimleri, farklı oluşum süreçleri, farklı ufukları, farklı niyet ve amaçları aynı anda, birlikte var olurlar. Aşırı-belirlenme aynı zamanda, yoğunlaşmayı ve yer değiştirmeyi çeşitli biçimlerde yöneten işlemdir. Aynı kavramın, basit bir biçimde neden-sonuç süreçlerinin işlediği yapılar karşısında olmadığımız anlamında, insan bilimlerinde de yaygın olarak kullanıldığını not edelim.
B) Yer Değiştirme
Freud, düşlerde yoğunlaştırma örneklerini incelerken, belki hiç de daha az önemli olmayan bir başka ilişkinin de varlığının açıkça ortaya çıktığını söyler. Düşün görünür içeriğinin temel öğeleri olarak göze çarpan elemanların düş düşünceleri içinde aynı rolü oynamaktan çok uzak olduklarının görülebildiğini ve diğer yandan da düş düşünceleri için temel olan şeyin düşte temsil edilmesinin koşul olmadığını vurgular: �Sanki düşün, düş düşüncelerinden merkezi farklıdır, içeriğinin merkez noktası farklı elemanlardır.� der (1, s. 39).
Yer değiştirme, Freud tarafından düş çalışmasının ikinci mekanizması olarak tanımlanır. Ancak, yer değiştirmede aslolan, düşüncelerin sayısından daha çok ruhsal yoğunluklardır. Yeni değerler yaratmak, ilgilerin yerlerini değiştirmek ve yoğunluk noktalarına itibar etmemek amacıyla yer değiştirmenin de, aşırı belirlenmenin izini takip etmesi gerektiğinin altını çizelim. Yer değiştirme temel olarak, güçlerin aktarılmasıyla ilgilidir.
Böylece düş işleminde, bir yanda yüksek ruhsal değeri olan öğeleri yoğunluklarından arındıran, öte yandan da aşırı belirlenme aracılığıyla düşük ruhsal değerdeki öğelerden, sonradan düş içeriğine girmenin yolunu bulan yeni değerler yaratan bir ruhsal gücün çalıştığını var sayabiliriz. Eğer bu böyleyse, düş oluşumu sürecinde ruhsal yoğunlukların bir aktarımı ve yerdeğiştirmesi ortaya çıkmakta ve düş içeriği ile düş düşüncelerinin metinleri arasındaki fark da bunun sonucu olmaktadır. Burada öngördüğümüz süreç, düş-işleminin temel kesiminden başka bir şey değildir ve �düş yerdeğiştirmesi� diye tanımlanmayı hak etmektedir. Düş yerdeğiştirmesi ve düş yoğunlaştırması, düşlerin takındığı biçimi etkinliklerine yorabileceğimiz iki egemen etmendir� (1, s. 41-2).
Freud�a göre, yer değiştirmenin sonucu, düş içeriğinin artık düş düşüncelerinin çekirdeğine benzememesi ve düşün, bilinçdışında var olan düş isteğinin bir çarpıtılmasından başka bir şey vermemesidir. O isteğin izini, geriye, akıldaki bir ruhsal ajanın diğeri üzerine uyguladığı sansüre dek sürebiliriz. Düş yer değiştirmesi aynı sansürün etkisiyle gerçekleşmektedir. Böylece, düş düşüncelerinin düşe giren yolu bulan öğelerine uyan iki koşul bulunduğu söylenebilir: İlk koşul aşırı belirlenmiş olmaları, ikincisi ise direnç tarafından dayatılan sansürden kurtulmak zorunda oluşlarıdır. Şunları yazar: �Bu ürün, yani düş, her şeyden önce sansürden kurtulmak zorundadır ve bunu göz önünde bulundurarak düş-işlemi, tüm ruhsal değerlerde bir karşılıklı değer aktarımı olana dek ruhsal yoğunluklarda bir yerdeğiştirmeyi kullandırır. Düşüncelerin yalnızca ya da egemen olarak görsel ya da işitsel bellek izleri halinde yeniden üretilmesi gerekmektedir ve bu gereklilik düş-işlemini temsil edilebilirliği göz önüne almaya zorlar; bu da yeni yerdeğiştirmelerle gerçekleştirilir.� (1, s. 232).
C) Temsil Edilme
Düş çalışmasının üçüncü mekanizması, düşüncelerin imgelere dönüştürülmesi ya da temsil edilmedir. Düşün inşa ettiği ifade sisteminin kendine özgü yasaları vardır. Buna göre, en soyut düşünceler de dahil olmak üzere bütün anlamlar imgeler aracılığıyla ifade edilebilir olmalıdır. Freud, şunları yazar: �Süregelen tartışma, sonunda bizi, düş düşüncelerinin düş içeriğine dönüşümündeki payı küçümsenemeyecek üçüncü bir etmeni keşfetmeye yöneltti. Yani, düşlerin kullandığı garip ruhsal malzemenin temsil edilebilirliğini göz önüne alma yani, büyük kesimiyle görsel imgeler halinde temsil edilebilirlik. Temel düş düşüncelerine bağlanmış çeşitli yan düşüncelerden görsel temsile izin verenler seçilecektir.� (1, s. 74-5).
Freud, yalnızca temel düş düşünceleri ile ilgilendiğimiz, bunların ise oldukça karmaşık yapıda, bir düşünceler ve anılar bileşiği olduğu tespitinden hareketle, bu karmaşık yapının değişik kesimleri arasındaki değişik mantıksal bağlantılara ne olduğu sorusunu sorar: �Tüm bu düş düşünceleri kitlesi düş-işleminin basıncı altına girdiğinde ve öğeleri parçalarına ayrılıp sıkıştırıldığında �sıkıştırılmış buz parçacıkları gibi- o ana dek onların çerçevesini oluşturan mantıksal bağlantıya ne olduğu sorusu ortaya çıkar.� (1, s. 45-6). �Eğer�, �çünkü�, �tıpkı�, �karşın�, �ya-ya da� ve diğer tüm bağlaçlara karşılık olarak düşlerin hangi temsilleri sağladığını merak eder. �Ya-ya da� seçenekleri düşlerde hiçbir biçimde temsil edilemez. Her iki seçenek de genellikle düşün metni içine sanki eşit derecede geçerliymişler gibi yerleştirilir. Bir düşü yeniden üretirken anlatıcının bir �ya-ya da� kullanma eğilimi duyması halinde Freud�un önerdiği yorum kuralı, görünürdeki iki seçeneğin eşit geçerlilikte sayılıp, onların bir �ve� ile birbirine bağlanmasıdır.
Düşlerde zıtlıklar ve çelişkiler kategorisinin de basitçe gözardı edilmesinden hareketle Freud, �Düşler zıtlıkları tek bir birlikte birleştirme ya da onları bir ve aynı şeymiş gibi temsil etme eğilimindedirler. Dahası, düşler kendilerini, herhangi bir öğeyi istekli karşıtıyla temsil etmede de özgür sayar, öyle ki ilk bakışta bir karşıtını kabul eden herhangi bir öğenin düş düşüncelerinde bir pozitif olarak mı, yoksa bir negatif olarak mı bulunduğuna karar vermenin hiçbir yolu yoktur.� der (1, s. 52).
Benzerlik, uygunluk, ortak özellikleri bulunmanın tümü düşlerde tekleştirme ile temsil edilirler.
Psikanalitik teori açısından önemli olan nedensel ilişki düşlerde, ya hiç temsil edilmez ya da zamansal dizi ile temsil edilir. Buna göre düşlerde yan yana bulunan düş düşünceleri, düş malzemesinin rasgele parçaları olarak değil, oldukça yakın bağlantılı parçaları olarak görülmelidir.
Freud aynı zamanda, düşlerdeki temsil sürecini anlatmak için yer değiştirmeye başvurur. Daha doğrusu, düşlerdeki ifade sistemi, yer değiştirmeyi resimsel bir ikameye doğru yönlendirir. Belirli bir düşüncenin, onunla bir biçimde yakından ilişkili bir diğerinin yerine geçmesi anlamında yukarıda sözünü ettiğimiz düş çalışmasının ikinci yöntemine ek olarak ortaya çıkan �deyim yerindeyse- ikinci bir yer değiştirme. Düş düşüncesindeki renksiz ve soyut bir ifadenin resimsel ve somut bir ifadeye dönüşmesi sonucunu veren bir yer değiştirme. Böylece ifadelerin bu yer değiştirmesi, soyut bir kavram ile bir duyusal imge arasında bir köprü �somut bir sözcük- sağlayabilir. Örneğin, �aristokrat� teriminin �oldukça yüksek mevkiye yerleşmiş� ile ikame edilmesi ve bunun da yüksek bir kule ile temsil edilebilir olması (6, s. 390).
Freud�a göre, bu tür bir değişimin amacı, düş açısından resimsel olan şeyin temsil edilme yeteneğinde yatmaktadır. Soyut olarak ifade edildiğinde kullanışsız olan bir düş düşüncesi, resim diline çevrildiğinde, gereksinim duyulan zıtlık ve özdeşliklerin kurulması mümkün olacaktır. Bu sürecin sonunda düşlere özgül karakteristiğini veren sahneler ya da resimler oluşturulmuş olur. Yani, bu ikinci yer değiştirme düşlerin kılığına girdiği hayali saçmalık görünümü de açıklamaya özellikle uygundur.
Temsile ilişkin bir diğer önemli konu, temsilin gerilemenin bir veçhesine işaret ediyor oluşudur. Freud�un gerilemenin üç türünü ayırt ederken not ettiği zamansal ve yerel (topografik) gerilemenin yanına yerleştirdiği biçimsel gerileme. Biçimsel gerileme, ilkel anlatım ve temsil yöntemlerinin alışılmış olanların yerini aldığı gerilemedir. Gerilemede düş düşüncelerinin dokuması ham malzemesine doğru çözülür.
Freud şöyle yazar: �Eğer şimdi bebeksi yaşantıların ya da onlara dayanan düşlemlerin düş düşüncelerinde ne kadar büyük bir rol oynadığını, onların parçalarının düş içeriğinde ne denli sık olarak yeniden ortaya çıktığını ve düş isteklerinin ne denli sık olarak onlardan türediklerini aklımızda tutarsak, düşlerde de düşüncelerin görsel imgelere dönüşmesinin, kısmen, görsel biçimde gizlenen ve yeniden canlanmaya can atan anıların, bilinçten koparılan ve ifade bulmaya çabalayan düşünceler üzerine uyguladığı çekim sonucu olabilme olasılığını düşünmezlik edemeyiz. Bu açıdan bir düş, yeni bir yaşantıya aktarılmakla değiştirilmiş bebeksi bir sahnenin bir yerine-geçenidir diye tanımlanabilir. Bebeksi sahne kendi canlanışını ortaya getiremez ve bir düşe dönüşmeyle yetinmek zorundadır� (1, s. 268).
Burada Freud, fiilen algılanmış ilkel bir sahnenin varsanısal bir biçimde yeniden canlanışı olarak resimsel temsilden söz etmekte ve düş çalışmasında bu resimsel temsilin baskın oluşuna göndermede bulunmaktadır. Böylece Freud�un, bebeksi bir sahneyi gerçek bir anı gibi yorumlayarak, fantezilerle gerçek algıların bellek izlerini birbirine karıştırdığı söylenebilir. Her hâlükârda şunun altı çizilmelidir: Temsil de bir çarpıtmadır ve sonuç olarak doğrudan ifadenin önünü tıkar. Deyim yerindeyse zor kullanarak, bir ifade biçimini bir başkasının yerine geçirir. Açıkça görülmektedir ki, yoğunlaşma, yer değiştirme ve temsil edilme açısından düş bir çalışmadır. Onlara karşılık gelmesi gereken yorumlama faaliyetinin de aynı ölçüde ve derinlikte bir çalışma olması gerektiğinin en temel nedeni burada yatmaktadır.
Düşlerdeki temsil öğesiyle birlikte neredeyse kendiliğinden bir tarzda, düş oluşumu sürecinde simgelerle temsil meselesi gündeme gelir. �Düşler bu simgeciliği gizli düşüncelerinin kılık değiştirmiş temsili için kullanırlar.� (1, s. 83). Freud en başından itibaren simgelerin varlığını tanır: ��bu bizi, düşlerin, temsil edilebilirlikleri açısından düş oluşumuna çok iyi uydukları ve de bir kural olarak sansürden kaçabildikleri için bilinçdışı düşüncede zaten bulunan herhangi bir simgeleştirmeyi kullandığı sonucuna ulaştırır.� (1, s. 79-80). Gerçi Freud, bu simgeciliğin düşlere özgü olmadığını, özellikle insanlar arasındaki bilinçdışı düşünme biçiminin özelliği olduğunu ve folklorda, popüler mitlerde, söylencelerde, lenguistik deyimlerde, atasözlerinde ve güncel esprilerde de -hatta daha tam olarak- bulunduğunu not eder (7).
Freud, birçok olguda, bir simge ile onun temsil ettiği şey arasındaki ortak öğenin açık, diğerlerinde gizlenmiş olduğunu ve bu durumda simgenin seçiminin şaşırtıcı olduğunu kaydederek şunları söyler: �Simgesel ilişkinin en son anlamına ışık tutabilmesi gerekenler kesinlikle bu ikinci gruptur ve bunlar kalıtsal bir nitelik gösterirler. Günümüzde simgesel olarak ilişkilendirilmiş şeyler olasılıkla tarihöncesi çağlarda kavramsal ve lenguistik özdeşlikle birleştirilmişlerdir. Simgesel bir ilişki, daha önceki bir özdeşliğin kalıntısı ve onun göstergesi gibidir.� (1, s. 83).
Konuyu bir bütün olarak ele aldığımızda şunları söyleyebiliriz (6, s. 444-45):
Simgeler, düş yorumunda �dilsiz öğe� olarak ortaya çıkar. Yani özne, onlarla ilişkili çağrışımlar getirmekte başarısız kalır.
Simgeselliğin özü, görünür öğe ile onun eşdeğeri ya da eşdeğerleri arasında değişmez bir ilişkiyi içerir. Bu değişmezlik ilişkisi uyarınca birey, bir simgenin anlamları arasında bir seçim yapabilir ancak yeni/ek bir anlam yaratamaz. Simge, bireysel insiyatif açısından geçirgen değildir.
Söz konusu sabit ilişki, esas olarak bir benzeşlik temelinde yükselir. Belirli simgelerin anıştırma ile bir ortaklığı vardır. Bu anlamda örneğin, çıplaklık elbiselerle simgeleştirilebilir. Buradaki ilişki, zıtlık ve bitişiklik ilişkisidir.
Psikanalizin keşfettiği simgelerin çok sayıda olmasına karşın, o simgelerin simgeleştirdiği şeylerin yelpazesi oldukça dardır. Yani, beden, ebeveynler, kan-bağları, doğum, ölüm, çıplaklık ve tüm boyutlarıyla cinselliktir (8).
Şunu da eklemeliyiz: Düşler konusunda geliştirdiği teorik tutumu, burada aktarılan fikirlerle birlikte düşündüğümüzde Freud�u aynı zamanda, modern göstergebilimin (semiology) öncüleri arasına yerleştirmemiz gerekir (9).
Simgecilik teorisinin içerimleri Freud�u, bilinçdışının ürünlerine ve düşlere ilişkin teorisinde ve yorumlama pratiğinde simgeler için özgül bir yer saptamaya yönlendirir: �Bu bize, düş sansürü etkisiz de olsa hâlâ düşleri anlama konumunda olmayabileceğimizi, görünür düşün yine de gizli düş düşüncelerinin aynısı olmayacağını söyletir�. Simgelerin anlamı bilinci devreden çıkartır, ancak yine de onların bilinçdışı doğaları düş çalışmasının mekanizmalarıyla açıklanamaz. Freud, simgeselliğin altında yatan bilinçdışı kıyaslamaların, her durumda baştan yapılmadığını, el altında, her zaman hazır ve tam olduklarını söyler. Böylece, kültür ve dildeki bütün farklılıklara rağmen, bireylerin bir �temel dil�e yaklaşabildikleri izlenimi ediniriz. Bu anlamda Freud, iki tür düş yorumundan söz eder. Düş görenin çağrışımları temelinde gelişen ve simgelerin yorumuna dayanan. Yine de bu noktada Freud, düşlerin yorumunda simgelerin öneminin abartılmasına karşı çıkarak şu uyarıda bulunur: �Ancak, aynı zamanda düş yorumunda simgelerin öneminin abartılmasına, düşleri çevirmenin yalnızca simgeleri çevirmeyle sınırlandırılmasına ve düş görenin çağrışımlarını kullanma yönteminin bir yana bırakılmasına karşı ivedi bir uyarıyı da dile getirmem gerekiyor. Düş yorumunun iki tekniği birbirini tamamlamalıdır ama gerek uygulamada gerekse kuramda birinci sırayı başlangıçta tanımlamış olduğum ve düş görenin sözlerine belirleyici bir önem yükleyen yöntem almalı; simgelerin çevirisi ise açıkladığım gibi elimizde yardımcı bir yöntem olarak bulunmalıdır.� (1, s. 90, 10).
En sonunda, yukarıda anılan karakteristiklere sahip bir ifade kipinin var oluşu genetik bir soruna yol açar. İnsanlık söz konusu simgeleri en başta nasıl şekillendirmiştir ve belirli bir birey nasıl ve hangi yolla onları kendisinin kılmaktadır? Bu türden soruların Jung�u, �kolektif bilinçdışı� teorisine götüren çerçeveyi oluşturduğunu not etmeliyiz. Freud türe özgü kalıtım (phylogenetic inheritance) varsayımını ileri sürmüş olmasına rağmen, hiçbir zaman tümüyle, kendisini bu soruna vakfetmemiştir (6, s. 444-45).
D) İkincil Düzeltme
Düş çalışmasının dördüncü mekanizması ikincil düzeltmedir. Düş görenin, sıklıkla düş içinden, hatta düşün bir parçası yüzünden şaşırdığı, rahatsız olduğu ya da iğrendiği durumlar vardır. Yine oldukça sık olarak, düş görende, uykudan uyanma aşamasında �bu yalnızca bir düş� düşüncesi oluşur. Freud�a göre, bu, durumun düş görme olduğunun ayrımsanmasıyla giderilen bazı rahatsız edici duygulara işaret eder. Kişi bu düşünceyle, o anda yaşanmış olan şeyin önemini azaltmayı ve olacaklara katlanmayı olası kılmayı amaçlamaktadır. Freud, küçümseyici �bu yalnızca bir düş� eleştirel yargısının, bir düşte hiçbir zaman tam olarak uyumayan sansürün, geçmesine izin verilmiş bir düş tarafından gafil avlandığını duyumsadığı zaman ortaya çıktığını söyler. Düşü baskılamak için artık çok geçtir ve düşün uyardığı anksiyete ya da rahatsız edici duyguları karşılayabilmek için sansür, bu sözleri kullanır. Etkisini, düş içeriğinin kısıtlanması ya da atlanması olarak tanıdığımız sansür, düşe bir şeyler ekleme ve sokuşturmaktan da sorumludur. Bir bakıma, sansür onu çarpıtmak üzere düşün içeriğine eklenmekte ve ikincil düzeltme sürecinin en önemli kertesini oluşturmaktadır.
Düşün saçmalık, bütünlük ve tutarlılıktan yoksun görüntüsünün ortadan kaldırılması amacıyla boşluklarının doldurulması, belirli ekleme ve seçimlerle düşün öğelerinin kısmi ya da tam bir yeniden-örgütlenmeye tabi tutulmasıdır. İkincil düzeltme yoluyla düşler, gündüz-düşleri gibi bir yapıya kavuşturulur ve anlamlı bir bütünlük görüntüsü kazanır.
Freud�u okuyalım: �Düş-işleminin bu kesimini ayırt ettiren ve aynı zamanda ortaya çıkaran şey onun amacıdır. Bu işlev, şairin kötü niyetli düşünürlere yakıştırdığı biçimde davranır, düş yapısındaki boşlukları şeritler ve yamalarla doldurur. Çabalarının bir sonucu olarak düş, saçmalık ve bağlantısızlık görünümünü yitirir ve akla yakın bir yaşantıya yakınlaşır.� (1, s. 217).
Söz konusu bu anlamlı bütünlük görüntüsüne karşın, Freud, ikincil düzeltmenin esas olarak sansürün hizmetinde olduğunu düşünür. İkincil düzeltmeyle, yüzeysel bir açıdan mantıklı ve akla yakın görünen düşler ortaya çıksa da, ortaya çıkan anlam asıl anlamdan uzağa taşınmıştır. İkincil düzeltmenin tümüyle başarısız olduğu durumlarda ise, bölük pörçük ve görünür bir anlamlılıktan tümüyle yoksun bir malzeme yığını ortaya çıkar.
Yine de Freud�un, ikincil düzeltmenin statüsüne ilişkin bir tereddüt içinde olduğunu belirtmeliyiz. �Düşler Üzerine� (1901) isimli makalesinde şunları not eder: �Yoğunlaştırma, yer değiştirme ve ruhsal malzemenin resimsel düzenlenmesine ek olarak, her düşte işler halde olmasa da, düş çalışmasına atfetmemiz gereken başka bir etkinlik var. Düş çalışmasının bu parçasını henüz tam olarak ele alamadık. O nedenle yalnızca, onun tabiatına ilişkin bir fikri oluşturmanın en kolay yolunun, onun, düş- içeriği zaten inşa edildikten SONRA yürürlüğe girdiğini varsaymak olduğuna işaret edeceğiz.� (11).
E) Sonuç ve Tartışma
Yeniden Freud�un sözlerine kulak kabartalım: �Bir düşün biçimi ya da onun görüldüğü biçim, şaşırtıcı bir sıklıkta onun gizli konusunu temsil etmek için kullanılır. (1, s. 64).
Zizek�e göre, Freud için mesele, �biçimin ardında gizlendiği varsayılan �içeriğe� yönelik basbayağı fetişist meraktan uzak durmaktır�. Analiz yoluyla açığa çıkarılacak �sır�, biçim tarafından gizlenen içerik değil, tam tersine, bu biçimin kendisinin �sır�rıdır. Rüyaların biçiminin teorik zekâsı, belirtik içerikten yola çıkıp �gizli çekirdeği�ne, örtük rüya düşüncelerine nüfuz etmekte değildir; şu soruya verilen cevaptadır: Örtük rüya düşünceleri neden böyle bir biçim almışlar, neden bir rüya biçimi içine taşınmışlardır?� (3, s. 27).
Zizek�e göre, Freud için mesele, �biçimin ardında gizlendiği varsayılan �içeriğe� yönelik basbayağı fetişist meraktan uzak durmaktır�. Analiz yoluyla açığa çıkarılacak �sır�, biçim tarafından gizlenen içerik değil, tam tersine, bu biçimin kendisinin �sır�rıdır. Rüyaların biçiminin teorik zekâsı, belirtik içerikten yola çıkıp �gizli çekirdeği�ne, örtük rüya düşüncelerine nüfuz etmekte değildir; şu soruya verilen cevaptadır: Örtük rüya düşünceleri neden böyle bir biçim almışlar, neden bir rüya biçimi içine taşınmışlardır?� (3, s. 27).
Zizek�i okumaya devam edelim: Zizek�e göre, yazının başında değindiğimiz teorik hata, düşte işbaşında olan bilinçdışı arzunun (Zizek istek yerine arzu kavramını kullanır) �örtük düşünce� ile �yani düşün anlamı ile- özdeşleştirilmesidir. �Örtük düş-düşüncesi�nde �bilinçdışı� olan hiçbir şey yoktur. Bu düşünce, günlük, ortak dilin sözdizimiyle dile getirilebilecek tamamen �normal� bir düşüncedir; topolojik olarak �bilinç/önbilinç� sistemine aittir. Özne bu düşüncenin çoğunlukla farkındadır, hatta aşırı farkındadır, bu düşünce ona sürekli eziyet eder. Belli koşullarda bu düşünce bilinçten zorla çıkarılarak bilinçdışına itilir yani, birincil süreçin yasalarına tabi kılınır, �bilinçdışının dili�ne çevrilir. Dolayısıyla, örtük düşünce ile düşün belirtik içeriği denen şey �düşün metni, düz olgusallığı içindeki düş- arasındaki ilişki, bütünüyle normal, (ön) bilinçli bir düşünce ile onun düşün bilmecesine çevrilmiş hali arasındaki ilişkidir. Sonuç olarak, düşün esas terkibi, örtük düşüncesi değil, ona bir düş biçimini veren bu çalışmadır.
Sonuç olarak, Freud Düşlerin Yorumunda bilinçdışından söz ederken şunları yazar: Bilinçdışı, asıl ruhsal gerçekliktir; en derin doğası bakımından bizim için dış dünyanın gerçekliği kadar bilinmezdir ve de bilincin verileri tarafından, dış dünyanın, duyu organlarımızın iletişimiyle temsil edildiği kadar eksik olarak temsil edilir� (1, s. 327-28).
Diğer yandan düş düşüncelerine ilişkin söyledikleri de yeterince açıktır:
Düş düşünceleri tümüyle ussaldır ve elimizdeki tüm ruhsal enerjinin harcanmasıyla oluşur. Bilinçli hale gelmemiş düşünce süreçleri bazı uyarlamalarla bilinçli düşüncemizin de doğduğu süreçler- arasında yer alırlar. Düş düşünceleri ne denli ilginç ve şaşırtıcı sorular içerirse içersin her şeyin ötesinde bu soruların düşlerle özel bir ilişkisi yoktur ve düş sorunları arasında ele alınmayı gerektirmezler.� (1, s. 231).
Eğer düşün sırrını belirtik metin tarafından gizlenen örtük içerikte arasak, tek bulacağımız, çoğunlukla cinsel olmayan ve kesinlikle �bilinçdışı� olmayan bir mahiyet arz eden, bütünüyle normal ama çoğunlukla hoş olmayan bir düşüncedir. Bu �normal�, bilinçli/önbilinçli düşünce, sırf bilinç için taşıdığı hoş olmayan karakter yüzünden bilinçdışına itilmez, bastırılmaz; onunla çoktan bastırılmış, bilinçdışına yerleşmiş olan bir başka arzu, �örtük düş-düşüncesi�yle hiçbir ilgisi olmayan bir arzu arasında bir tür �kısa devre� yarattığı için bastırılır. �Normal bir düşünce silsilesi�, düş-çalışmasına yani, �birincil süreç mekanizmalarına�- �ancak çocukluktan kaynaklanan ve bastırılmış halde olan bilinçdışı bir istek/arzu ona aktarıldığı takdirde tâbi tutulur�.
En baştan itibaren, kuruluşu itibariyle bastırılmış olduğu için, normal bir düşünce silsilesine indirgenemeyen şey işte bu bilinçdışı/cinsel istek/arzudur. Bu arzunun tek yeri �birincil süreç� mekanizmalarıdır. Bu anlamda, �yapı her zaman üçlüdür, her zaman üç unsur işbaşındadır: Belirtik düş metni, örtük düş-içeriği ya da düşüncesi ve düşte ifade edilen bilinçdışı arzu. Bu arzu kendini düşe bağlar, kendini örtük düşünce ile belirtik metin arasındaki ara mekâna sokar; bu yüzden de örtük düşünceye oranla �daha gizlenmiş, daha derinde� falan değildir, bütünüyle gösterenin mekanizmalarından, örtük düşüncenin tâbi tutulduğu muameleden ibaret olduğu için kesinlikle daha fazla yüzeyde�dir. Başka bir deyişle, tek yeri �düş�ün biçimidir: Düşün gerçek konusu (bilinçdışı arzu) kendini düş-çalışmasında, �örtük içeriği�nin işlenmesinde ifade eder.� (3, s. 29).
Zizek�e göre; Demek ki, düşün temel paradoksu şudur: Bilinçdışı arzu, düşün en gizli çekirdeği olduğu varsayılan şey, kendini tam da bir düşün �çekirdeği�nin, örtük düşüncesinin kendini başka türlü göstermeye yönelik çalışması yoluyla, bu içeriği-çekirdeği düş bilmecesine çevirerek gizleme çalışması yoluyla ifade eder.� (3, s. 29).
Şöyle de söyleyebiliriz: Düşler bilinçdışı değildir. Gizli içerik bilinçdışı değildir. Düşler, içinde bilinçdışının, yani özgül bir temsil formunda ifade edilen belirli bir düşünme biçiminin konuştuğu bir biçimdir (12).
Demek ki düşler konusunda bütün dikkatimizin yöneleceği yer, gizli düş düşüncelerinin tâbi tutulduğu düş çalışmasıdır. Freud�un aynı uyarıyı dile getirdiği satırları okumaya devam edelim:
Öte yandan, düş oluşumu sırasındaki ikinci zihinsel etkinlik, bilinçdışı düşüncelerin düş içeriğine dönüştürülmesi, düş yaşamına özgüdür ve onun özelliğidir. Bu asıl düş işlemi, bizim uyanıklık düşüncesi resmimizden, düşlerin oluşumu sırasındaki ruhsal işleyişin en önde gelen küçümseyicilerinin varsaydığından bile fazla uzaklaşır. Düş-işlemi, uyanıklık düşüncesinden yalnızca daha özensiz, daha usdışı, daha unutkan ve daha eksik değil, ondan niteliksel olarak da tümden farklıdır ve bu nedenle onunla doğrudan doğruya kıyaslanamaz.� (1, s. 231).
Eğer bir düş, günün etkinliklerini sürdürür ve tamamlar, hatta değerli yeni düşünceleri ışığa çıkarırsa yapmamız gereken tek şey, onu, düş-işleminin ürünü ve aklın derinliklerindeki karanlık güçlerin yardım işareti olan düş kılığından soymamızdır.� (1, s. 328).
İnsan, düş işleminin ürünü �yani gizli düşüncelerin düş-işlemi tarafından dönüştürüldüğü biçim- olan dışında hiçbir şeye �düş� adını veremez. Düş- işlemi zihinsel yaşamda henüz benzeri bilinmeyen tekil bir süreçtir. Yoğunlaştırmalar, yer-değiştirmeleri, düşüncelerin imgelere gerileyici dönüştürülmeleri tümü de keşifleri ruh çözümlemesinin çabalarını cömertçe ödüllendirmiş olan yeniliklerdir ve siz bir kez daha düş-işlemiyle koşutluklarından ruh çözümsel çalışmalarla başka alanlar arasında kurulan bağlantıları -özellikle konuşma ve düşüncenin gelişimiyle ilişkili olanları- görebilirsiniz. Bu keşiflerin daha ileri önemleri hakkında ancak düş oluşumunun mekanizmasının nevrotik belirtilerin ortaya çıkış tarzının bir modeli olduğunu öğrendiğinizde bir fikir sahibi olabileceksiniz.� (5, s. 192).
Yani, bilinçdışı isteğin -tek yeri �birincil süreç� mekanizmaları olan- bütünüyle gösterenin mekanizmalarından, örtük düşüncenin tâbi tutulduğu davranıştan ibaret olan o isteğin tek yerinin düşün biçimi olduğunu, düşün gerçek konusunu teşkil eden o isteğin kendini düş çalışmasında ifade ettiğini düşünen Freud, bu keşfinin gereklerini yerine getirmeye çalışır. Aslolan ve en önce gelen, �Düşlerin Yorumu�nda ortaya konan düş çalışması, �birincil süreç� mekanizmalarıdır. Dahası, kronolojik olarak �belirti� fikri kesin olarak daha önce gelmesine rağmen, metodolojik bakımdan öncelik düşlerdedir. Freud haklı olarak, bu gerilimin yarattığı sıkıntıdan söz eder: �Düşler konusuna yaklaşım çizgimin, benim nevrozların ruhbilimi üzerine daha önceki çalışmam tarafından belirlenmiş olmasına karşın, bu çalışmayı elinizdeki çalışma için bir başvuru kaynağı olarak kullanmaya niyetlenmemiştim. Yine de istediğim gibi ters yönde ilerleyip, düşleri nevrozların ruhbilimine bir yaklaşım aracı olarak kullanacak yerde, durmadan bunu yapmaya yöneltildim.� (1, s. 306).
Son olarak kısaca A. Phillips�in (1998) söylediklerini aktaralım. Phillips, benzer bir noktadan yola çıkarak, farklı bir düzeyde ilerler: �Eğer düş ne görünür içeriğiyle ne de gizil düş-düşünceleriyle eşitlenebiliyorsa ne ile eşitleyebiliriz? Düş ne tür bir nesnedir? Ona ulaştığımızı nasıl anlarız? Öyle sanıyorum ki, Freud düşleri, ele avuca sığmaz birer nesne, elden kayıp gidenin paradigması, asla tümüyle kabullenemeyeceğimiz anlamlara çıkarılan birer davetiye olarak görüyordu. Düş her zaman, onun hakkında söyleyebileceklerimizden daha fazla, daha başka bir şeydir ve bu açıdan bizi hep kendi kendimizle eşit olmadığımız gerçeğiyle yüzleştirir. Düş görüyoruz demek, içimizde neler olup bittiğini bilmiyoruz, içimizde geçerli dili anlamıyoruz demektir.� (13, s. 79-80).
Aynı yerde ve aynı çerçevede M. Kahn ve J. B. Pontalis�in, yorumların düşü çalıp gasp edebileceğinin farkında olarak, teorinin düşün anlamındansa düş deneyiminin kendisinde odaklanması gerektiğini ve bu durumda analistin görevinin de, düşü görünür içeriğinden daha geçerli varsayılan ikame bir paralel metne tercüme etmek değil, yaşanmış düş deneyimini, düşün duygusal içeriğini yeniden canlandırmak, açığa çıkarmak olduğunu ileri sürdüklerini aktarır.
Her hâlükârda, düş çalışmasının doğasına ilişkin teori esasında, bilinçdışı süreçlerin işleyişinin, onların temel mekanizmalarının ve çalışma tarzlarının teorisidir. Günümüzde de, bilinçdışı zihinsel işleyişi açıklayan aşılmamış sınır olarak durmaya devam etmektedir, düşlerin ve düş çalışmasının hak ettiği önem ve ciddiyete ne denli vurgu yapılsa yeridir.
Üstelik, A. Phillips�in Keith Waldrop�dan alıntıladığı gibi: �Uyuyan herkes kahramanca uyur.�.

KAYNAKLAR
1. Freud S: Düşlerin yorumu II, Kapkın E (Çeviren) 1. Baskı, İstanbul: Payel Yayınevi, 1992.
2. Brenner C: Psikanalizin temelleri, Savaşır I, Savaşır Y (Çevirenler) 1. Baskı, Ankara: Ankara Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayınları, 150-169, 1977.
3. Zizek S: İdeolojinin yüce nesnesi, Birkan T (Çeviren) 1. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları, s.27-28, 2002.
4. Meissner WW: Classic psychoanalysis. In: Comprehensive Textbook of Psychiatry, Sadock BJ, Sadock VA (editors). Eighth ed., Philadelphia: Lippincott Williams&Wilkins, 701-746, 2005.
5. Freud S: Ruhçözümlemesine giriş konferansları, Kapkın E, Kapkın A (Çevirenler) 1. Baskı, İstanbul: Payel Yayınevi, 1998.
6. Laplanche J, Pontalis JB: The language of psycho-analysis, Reprinted, London: Karnac Books, 1988.
7. Smith DL: Approaching psychoanalysis, First Ed, London: Karnac Books, 41-52, 1999.
8. Brenner C: Psikanalizin temelleri, Savaşır I, Savaşır Y (Çevirenler) 1. Baskı, Ankara: Ankara Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayınları, 33-60, 1977.
9. Mahony P: Psychoanalysis and discourse, First ed., London and New York: Tavistock Publications, 88-104, 1987.
10. Fenichel O: The collected papers of otto fenichel, Fenichel H, Rapaport D (editors), First series, New York: WW Norton Company, 123-127, 1953.
11. Freud S: On dreams. In: The Interpretation of Dreams, Reprinted, London: The Hogart Pres, 629-686, 1958
12. Easthope A: The Unconscious, First ed., London and New York: Routledge, 1999.
13. Phillips A: Dehşetler ve uzmanlar, Erdem T (Çeviren) 1. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları, 79-90, 1998.