11 Şubat 2008 Pazartesi
Spor Psikolojisi
Egzersiz ve spor psikolojisi şu anda, pek çok farklı bakış açısı nedeni ile doğasının kolayca açıklanamayacağı bir alan gibi görünmektedir. Bu karmaşıklık sadece kavramsal tanımlamalardan değil, aynı zamanda spor psikoloğunun üstlenmesi gereken rollerden de kaynaklanmaktadır. Pek çok yazar spor psikolojisine ilişkin olarak farklı tanımlar yapmıştır. Bu tanımlar, spor psikolojisini spor bilimlerinin ya da psikolojinin alt alanı şeklinde ele alma ile ilgili olarak değişiklikler göstermektedir. Alderman (1980) spor psikolojisini "sporun insan davranışları üzerine etkisi" şeklinde açıklarken; Gill (1986) "spor ortamında insan davranışları ile ilgili sorulara yanıt bulmaya çalışan spor ve egzersiz biliminin bir alt alanı" olarak açıklamaktadır. Bunlara karşın Cox (1994) "psikoloji ilkelerinin spor ortamına uygulanmasını içeren bir alan olarak", Singer (1978) ise "spor branşlarına ve spor ortamına uygulanan psikoloji bilimi" olarak tanımlamaktadır.
Spor psikolojisi, gelişimsel spor psikolojisi, psikofizyolojik spor psikolojisi ve bilişsel spor psikolojisi gibi alt alanlara bölünmeye çalışılmıştır (Cratty, 1982; Duda, 1987; Hatfield ve Landers, 1983; Straub ve Willims, 1983). Bu karmaşa nedeni ile , Dishman (1983) gibi bir kısım spor psikoloğu, kaçınılmaz olarak spor psikolojisinin kimlik krizi içinde olduğunu belirtmişlerdir.
Spor psikolojisini kavramsallaştırabilmek için bu çerçevede spor olgusunu açmak yararlı olacaktır. Günümüzde spor iki farklı biçimde ele alınmakta ve işlev görmektedir. Bunlardan Elit Spor denilen performans sporu, varolan performansı aşmak amacı ile yapılır ve müsabaka kazanmanın temel olduğu yaklaşımı temsil eder. Spor bu biçimi ile ulusal kahramanların yaratılması, tüm dünyanın tanıdığı süper yeteneklerin oluşması ile "daha hızlı, daha yükseğe, daha kuvvetli" ilkesine ulaşmaya çalışır. Diğer yaklaşım biçimiyle Rekreasyon Sporu, bireylerin kendilerini yeniden yaratmalarını, sağlıklarına kavuşmalarını, yaşam kalitelerini yükseltmelerini ve yabancılaşmadan kurtulmalarını sağlamak amacı ile yapılan "herkes için spor" sloganında kristalleşen spor anlayışıdır.
Spor bugünkü yapılış biçimine, ilk toplumlardan modern toplumlara doğru olan değişim içinde yaşam biçimi olma, estetik ve fizik güzellikleri yakalama, elitlere eğlence kaynağı olma, savaşlara hazırlanma, soğuk savaşın aracı olma gibi bir kısım aşamaları geçerek gelmiştir. Bu değişim içinde spor, 20. yüzyıldan başlayarak, bilimsel çalışmalara açılmış, değişen toplumsal koşullar nedeniyle ekonomik bir yön kazanmaya başlamıştır. Bilim adamları, daha iyi sporcu yetiştirme ya da toplumsal yaşam içindeki rekabet ve ilerleyen teknik yaşama uyumu sağlama çabasının yanı sıra, insanın yaşam kalitesini yükseltebilme, stres ve depresyon ile başaçıkabilmesine yardımcı olma amacıyla da çalışmalar yapmaya başlamışlardır (Koruç ve Bayar, 1990). Başlangıç yıllarında spor egzersizi, spor biyomekaniği, spor hekimliği gibi alanlarda çalışmalar yapılmış ama sonra sporun gelişen ve büyüyen yapısı nedeniyle spor psikolojisi, spor sosyolojisi, spor pedagojisi, spor felsefesi gibi alanları da içine alan ve spor bilimleri adı verilen yeni bir bilim dalının oluşumu başlamıştır.
Sporun günümüzde, ekonomik yanı ile de ihmal edilemez bir fenomen olduğu açıktır. Spor, izleyeni, sağlık için spor yapanı ve yarışan sporcusu ile gerek reklamlardan, gerek basından, gerekse de sanayici ve yatırımcılardan büyük destek alarak olağanüstü bir ekonomik ivme kazanmış görünmektedir.
Spor bu denli büyük bir kurum olma yolunda ilerlerken, kaçınılmaz biçimde içine bilim adamlarını da alıp kendine özgü bir bilim dalının doğmasına yol açmıştır. Spor psikolojisinin egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olduğunu ileri süren beden eğitimi kökenli spor psikologları, psikoloji, fizyoloji, anatomi, biyomekanik ve sosyoloji gibi disiplinlerin spor ortamına uygulanması üzerinde değil, bu alana ilişkin bir kısım kavram üzerinde çalıştıklarını belirtmektedirler (Henry, 1981). Aynı düşünceyi paylaşan Gill (1986), Dishman (1983), Morgan (1989) gibi bir kısım uygulamacı, spor psikolojisinin spor biliminin bir parçası olduğunu desteklemektedir. Kimi araştımacılar ise spor ve egzersiz bilimini çok disiplinli bir alan olarak ele alıp, bu alanı oluşturan alt alanların kuram ve kavramlarının birbirinden ayrılabileceğini belirtmektedir (Gill, 1986). Spora özgü olguları anlayabilmek için spor ve egzersiz biliminde yeralan diğer disiplinlerden gelecek bilgiye de gereksinim olduğunu öne süren araştırmacılar vardır (Feltz, 1989; Morgan, 1989). Psikoloji kökenli uygulamacılar ise, spor psikolojisinin kullandığı kuramların psikoloji kökenli olduğunu, psikolojinin kendine özgü kavramlarının bu alanda kullanıldığını ve sporcuya müdahale için klinik ya da psikolojik danışmanlık türünde bir eğitime gereksinim olduğunu ileri sürmektedirler (Anshel, 1992; Goldstein, 1979; Mahoney, 1985; Martens, 1987).
Spor psikolojisi ister psikolojinin, ister egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olarak ele alınsın, her ikisinde de varılan nokta önemlidir; ancak bakış açısı kişinin çalışma alanını belirlemektedir. Örneğin; spor psikolojisi, psikolojinin alt alanı olarak ele alınırsa spor ve egzersiz psikolojisinin kuramlarının ve ilkelerinin uygulanması önem kazanır. Egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olarak ele alındığında ise genellikle spor ortamındaki davranışların belirlenmesine ve açıklanmasına odaklanılır (Feltz, 1994).
Spor psikolojisi görüldüğü gibi ya egzersiz ve spor bilimlerinin ya da psikolojinin alt alanı olarak ele alınmaktadır. Bunu daha net olarak ortaya koyabilmek için spor psikologunun rolü ve niteliğini de gözden geçirmek gerekecektir. Spor psikoloğunun iki ana rolünden bahsedilebilir. İlki akademisyen ve araştırmacı rolü, diğeri ise uygulamacı rolüdür.
Nideffer ve arkadaşları (1980), spor psikoloğunun uygulamacı rolünün, performansı geliştirici programlar üretmek, psikolojik değerlendirme tekniklerini kullanmak, bunalımı önleyici servis hizmetleri vermek, antrenörler ve sporla doğrudan ilgili olan diğer kişiler için programlar geliştirip, danışmanlık hizmetleri vermek olduğunu belirtmektedirler. Bull’a (1993) göre spor psikoloğunun uygulamacı rolü performansı arttırmak ve takım içinde iyi bir havanın yakalanmasına yardımcı olmaktır. Spor psikoloğu bu rolü ile sporculara müsabaka stresi ve müsabaka kaygısı ile başaçıkma stratejilerini öğretmeli, konsantrasyonu geliştirmeli, takımın güdülenme düzeyini yükseltmeli ve güdülenmenin devam etmesini, kendine güvenin artmasını sağlayabilmelidir.
Yine spor ortamlarında hızla artan bir kısım klinik problem söz konusudur. Alkol ve ilaç kullanımı, ilişki bozuklukları, yeme bozuklukları ve şiddetli depresyon gibi durumlara müdahale edebilmek için spor psikoloğunun klinik psikoloji eğitimi alması söz konusudur. Bull (1993), klinik eğitim almış spor psikoloğunun rolünün çok belirgin olmadığını ileri sürmektedir. Tüm spor dallarındaki sporcuların zihinsel nitelikli çalışmalardan daha fazla yararlandıklarını, buna karşın klinik yardım isteyenlerin sayısının çok az olduğunu bu nedenle daha az klinik eğitimli psikoloğa gereksinim olduğunu ileri sürmektedir. Heyman (1987) ise spor psikologlarının sadece normal popülasyonla çalışmadıklarını aynı zamanda duygusal bozuklukları, yeme ve ilaç kullanma gibi sorunları olan sporcular ile de uğraştıklarını belirtmektedir. Anshel (1992) tüm spor ortamındaki müdahaleler düşünüldüğünde klinik ya da psikolojik danışmanlık eğitimi almış spor psikologlarına gereksinim olduğunu; müsabaka stresi ve müsabaka kaygısı ile başaçıkabilme yollarının ya da pek çok bilişsel sürecin, klinik psikoloji eğitimli bir uzman tarafından uygulanmasının daha doğru olduğunu belirtmektedir.
Son yıllarda ise, spor psikoloğunun bu iki rolünün birbiri içine geçebileceği şeklinde görüşler de ortaya atılmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Olimpiyat Komitesi (U.S.O.K.) ve Amerikan Psikologlar Birliğinin (A.P.A) ortak yürüttükleri bir tarama çalışması sonucunda, spor psikologlarının rolü üç başlık altında toplanmıştır. Danışmanlık rolü, eğitimci rolü ve araştırmacı rolü (May, 1986; Weinderg ve Gould, 1995).
Spor psikoloğunun rolleri arasında, araştırmacılık çok küçükmüş gibi görünmesine karşın önemlidir. Araştırmacı spor psikologları, sporda davranış ve performansı etkileyen faktörleri araştırmaktadırlar. Bu çalışmalar kimi zaman laboratuvarda kimi zaman spor salonlarında kimi zaman da müsabakaların yapıldığı ortamlarda ya da soyunma odalarında yapılmaktadır. Bunun için de pek çok araç ve gerece gereksinim duyulmaktadır. Bu araçların önemli bir bölümü genel ya da klinik psikolojinin kullandığı araçlardır. Spora özgü olarak geliştirilmiş araç sayısı ise henüz çok azdır.
Spor Psikolojisinin Araştırma Yöntemleri
Spor psikoloğunun araştırmacı, eğitimci ve danışman rollerini yerine getirirken ne tür bilimsel yöntemler kullanacağı sorusu uzun zamandır tartışılmaktadır. Başlangıçta sosyal psikolojinin kendine özgü araştırma yöntemleri kullanılmıştır (İso-Ahola ve Hatfielt, 1986). Morgan (1980) bunu "spor psikolojisinin, genel psikolojiye paralel yöntemler kullanması kaçınılmazdır" şeklinde açıklamaktadır. Spor psikolojisinin genel gelişim çizgisine bakıldığında da 1950-1965 yılları arasında daha çok kişilikle ilgili çalışmalar yapıldığı, bunun da genel psikolojide o yıllar arasında moda olan treyt yaklaşımı ile uyum içinde olduğu görülebilir (Lander,1983). Daha sonraki on yıl içinde sosyal analiz yaklaşımları çerçevesinde genel psikolojinin ya da sosyal psikolojinin bir kuramı ele alınarak bunun spor içinde uygulanması şeklindeki çalışmalar ön plana çıkmıştır. 1970’lerden günümüze doğru gelen çalışmalarda ise psikolojinin ve sporun öncülerinden etkilenilmiştir. İso-Ahola ve Hatfield (1986), spor psikolojisinin bu süreçler içinde kendine özgü araştırma yöntemleri oluşturma çabası içine girdiğini bunun sonucu olarak iki başlık altında toplanabilecek araştırma yöntemleri saptadığını belirtmektedir. Bunlar; deneysel araştırmalar (laboratuvar deneyleri ve alan deneyleri) ile deneysel olmayan araştırmalar (alan çalışmaları, survey ve arşiv çalışmaları).
Spor psikolojisi bu yöntemler aracılığı ile üç uygulama alanı başlatmıştır. Bu alanlar, performansı arttırma, öğrenmeyi hızlandırma ve performansın önündeki psişik engelleri ortadan kaldırma uygulamalarıdır (Mahoney ve Suinn, 1986; May, 1986). Performansı arttırma uygulamaları, sporcu kişiliği ile ilgili olarak yapılan çalışmaları, güdüleme uygulamalarını, konsantrasyon ve dikkat çalışmalarını, özel müsabaka stratejilerini vb. kapsamaktadır. Öğrenmeyi hızlandırıcı spor psikolojisi uygulamaları ise özellikle zihinsel antrenmanlar aracılığı ile sporcuların beceri öğrenmelerini arttırıcı uygulamalar olarak ele alınmaktadır. Son uygulama alanında performansa engel olan psişik öğelerin ortadan kaldırılması uygulamaları bulunmaktadır. Bu başlık altında, müsabaka kaygısı, müsabaka stresi, gerginlik, heyecan, yoğun antrenman, tükenmişlik gibi durumlar ile başaçıkma ve otomatik canlılık düzeyinin ayarlanması çalışmaları yer almaktadır.
Uygulama alanları ve spor psikoloğunun üstlenmesi gereken rollere yukarıda değinildi. Bunların yerine getirilebilmesi için spor psikoloğunun eğitiminin ne olması gerektiği üzerinde de durulmalıdır.
Spor Psikoloğunun Eğitimi
Spor psikoloğu üç uygulama alanında üç farklı rolü yerine getirmeye çalışmaktadır. Bu rol ve uygulama içinde hem sporun hem de psikolojinin iyi bilinmesi gereği ortaya çıkmaktadır. USOK (1983), Clarke (1984) ve Heyman (1984) spor psikoloğunun psikoloji eğitimi almış olmasının ve bunun bir zorunluk olarak düşünülmesinin gerektiğini, ama spor ve egzersiz alanından gelen uygulamacıların da isterlerse psikoloji ile ilgili bir eğitim alarak bunu yürütebileceklerini belirtmişlerdir. Fakat Anshel (1992) spor psikoloğunun kesinlikle klinik psikoloji eğitimli olması gerektiğini belirtmektedir. Anshel’e yanıt olarak Zaichkowsky ve Perna (1992), spor psikolojisi için klinik eğitime gerek olmadığını spor bilimlerini biliyor ve insan davranışlarını anlayabiliyor olmanın yeterli olduğunu, bunun için de sonradan eğitimle psikolojinin kuram ve ilkelerinin öğrenilebileceğini belirtmişlerdir. Anshel (1993) bunu yeniden yanıtlayarak spor psikologlarının psikolojik danışmanlık görevi üstlendiklerini, uygulamacı olabilmek için bu alana ilişkin yeterince bilgi birikimine gerek olduğunu, psikolojide klinik uygulamaların ya da psikolojik danışmanlığın usta çırak ilişkisi yolu ile kazanıldığını bu nedenle de sadece psikolojinin kuram ve ilkelerini bilmenin bunu sağlayamayacağını belirtmiştir.
Klinik kökenli bir uygulamacı olan May (1986), psikoloji kökenli olan uygulamacıların spor ve egzersiz bilimlerine ilişkin eğitim, spor ve egzersiz bilimlerinden gelenlerin klinik ve psikolojik danışmanlık eğitimi, psikiyatri kökenli olanların da spor ve egzersiz eğitimi almaları gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşım biçiminde verilecek eğitim, lisans düzeyinde bir eğitimi değil, lisansüstü ve doktora eğitimini içermektedir. Bu çerçevede spor psikoloğunun eğitimi için A.A.A.S.P. - The Association for the Advancement of Applied Sport Psychology- (1991) şu öneride bulunmaktadır: Spor psikolojisi içinde klinik ya da psikolojik danışmanlık, sosyal psikoloji, psikofizyoloji, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, kişilik psikolojisi, bilişsel psikoloji ve psikopataloji gibi psikoloji alanlarına gereksinim vardır. Spor ve egzersiz için de biyomekanik, antrenman, hareket bilimi, egzersiz fizyolojisi, spor tıbbı, spor pedagojisi, spor sosyolojisi, motor öğrenme ve motor gelişim alanlarının bilinmesine gereksinim vardır (Akt. Weinberg ve Gould, 1995).
Spor psikolojisi bu şekli ile ele alındığında 1960-1970 yıllarının sosyal psikoloji alanını anımsatmaktadır. Bu alanda da toplum bilimciler ve psikologlar farklı tanımlar ortaya koymuşlardır (Feltz, 1994). Sosyal psikolojide psikolojinin geleneksel yapısı açısından bakıldığında birey temel alınırken, toplumbilimsel köken ve toplumbilimsel gelenekler açısından grup ve toplumsal değişkenler vurgulanmaktadır. Son yıllarda bir uzlaşma olmuşsa da toplumdaki insanların doğası hakkında tamamen farklı sayıltıların ve derin ayrılıkların varlığını koruyacağı belirtilmektedir (McCall ve Simmsons, 1982). Spor psikolojisi bu bağlamda daha genç bir alan olarak ele alınmalı ve şu anda yaşadığı çalkantılar doğal görülmelidir.
Spor psikolojisinde henüz kendine özgü kuramlar yaratılamamıştır. Kuramlarının önemli bir bölümü psikolojinin alt alanlarının geliştirdiği kuramların ödünç kullanımı olarak görülmektedir (Dewar ve Horn,1994). Bu çerçevede spor psikolojisinin daha derinlemesine yapılan, kurama yönelik ve deneysel çalışmalara gereksinimi vardır.
Spor psikolojisindeki ilk araştırmalar 1897 yılında Norman Triplett tarafından yapılan çalışma ile başlamıştır. Bu çalışma aynı zamanda sosyal psikolojinin ilk deneysel çalışmaları arasında da kabul edilmektedir. Triplett bu çalışmada düşük performans gösteren bisikletçileri araştırmıştır. Diğer yarışmacıların varlığının, performansı kolaylaştırıcı ya da engelleyici etki yaptığını saptamıştır (Feltz, 1994). Spor psikolojisinin asıl çalışmaları 1910-1925 yılları arasında Coleman Griffit tarafından yapılmıştır. İlk spor psikolojisi laboratuvarının kurulması ve ilk lisansüstü eğitim de bu dönemde başlamıştır (Mahoney ve Suinn, 1986). 1960’lı yıllara değin spor psikolojisi daha çok motor öğrenme, kişilik ve psikomotor yeteneğin doğası üzerinde yoğunlaşmıştır. 1965 yılında yapılan Uluslararası Spor Psikolojisi Kongresi ile tüm dünya ülkelerindeki birikimlerin tartışılmasına ve deneyim aktarımına olanak sağlanmıştır (Bayar ve Koruç, 1990).
Şu andaki konumu ile spor psikolojisi farklı kökenlerden gelen bilim uygulamacılarının çalıştığı bir alan görünümü çizmektedir. Gerek ABD’de gerek Avrupa’da spor psikolojisine özgü kuruluşlar ve birlikler oluşmuş görünmektedir. Uluslararası Spor Psikologları Birliği (ISSP), Kuzey Amerika Spor Psikolojisi ve Fiziksel Etkinlikler Birliği (NASPSPA), Kanada Spor Psikolojisi ve Psikomotor Öğrenme Topluluğu (CSPLSP), Avrupa Spor Psikologları Federasyonu (FEPSAK) gibi spor psikolojisi toplulukları doğmuştur. Ama tüm ABD psikologlarını şemsiyesi altında toparlayan APA (American Psychological Association) 1986 yılında 47. bölümü olarak egzersiz ve spor psikolojisini kabul etmiştir (APA, 1996).
Ülkemizde henüz gerçek anlamda spor psikolojisi eğitimi veren bir birim bulunmamaktadır. Mantar hızı ile büyüyen beden eğitimi ve spor bölümleri bu alanda yetersiz kalmakta ve yanlış yönlendirilmektedir (Bayar ve Koruç, 1990).
Yazımı tamamlarken May (1986)’in şu sözlerini hatırlatmak istiyorum. "Spor psikolojisinin ciddi psikoloji eğitimi almış ve sporu tanıyan psikologlara gereksinimi vardır. Bu alanı yalnız bırakmayınız, bu alana sahip çıkınız."
Kaynaklar
Alderman, R.B. (1980). Sport psychology: Past present and future dilemmas. P. Klavola ve K.A.W. Eipper (Eds.) Psychology and sociological factors in Sport. Toronto: Üniversity of Toronto.
Anshel, M.H. (1992). The case agains the certification of sport psychologist : In search of the phantom expert. The Sport Psychologist, 6, 265-286.
Anshel, M.H. (1993). Against the certification of sport psychology consultants: A response to Zaichkowsky and Perma, The Sport Psychologist, 7, 344-353.
A.P.A. (1996). 1996 Membership Dues Statements. American Psychological Association 1996 Division Interest Form, 1-5.
Bayar,P., Koruç, Z. (1990). Geçmişten günümüze spor psikolojisi veTürkiye’de spor psikolojisinin konumu. Spor Bilimleri I. Ulusal Sempozyumu Bildirileri. Ankara : Hacettepe Üniversitesi, 102-110.
Bull, S.J. (1993). Sport psychology self-helf guide. Edinburgh: The Crowood Press.
Cox, R. (1994). Sport psychology concepts and applications. (2nd ed.). Wisconsin: WCB Brown & Benchmark Publishers.
Cratty, B.J. (1982). Psychology in contemporary sport. (2nd.ed.). London: Prentice- Hall, Inc. Englewood Cliffs, N.J.
Dever, A., Horn, T.S. (1994). A Critical analaysis of knowledge constraction in sport psychology. T. Horn (Ed.). Advances in sport psychology. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Dishman,R.K. (1983). Identity crises in North American sport psychology: Academics in professional issues. Journal of Sport Psychology, 5, 123-134.
Duda, J.L. (1987). Toward a developmental theory of children’s motivation in sport. Journal of Sport Psychology, 9, 130-145.
Feltz, D.L. (1989). Theorical research in sport psychology: From applied psychology toward sport science. J.S. Skinner., C.B. Corbin., D.M. Landers., P.E. Martin & C.L. Well (Eds.). Future directions in exercise and sport science research. Champaign : Human Kinetics Publishers.
Feltz, D.L. (1994). The natura of sport psychology. T. Horn (Ed.). Advances in sport psychology. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Gill, D.L. (1986). Pschological dinamics of sports. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Goldstein, J.H. (1979). Sports, game and play: Social and psychological viewpoints. Hillsdale, N.J. : Erlbaum.
Hatfield, B.D., Landers, D.M. (1983). Psychophysiology: A new direction for sport psychology. Journal of Sport Psychology, 5, 243-259.
Henry, F.M. (1981). Physical education: An academic disipline. G.A. Brooks (Ed.). Perspectives on the academic disipline of physical education. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Heyman, S. (1984). The developmental models for sport psychology: Examining the U.S.O.C. guidelines, Journal of Sport Psychology, 6, 125-132.
Heyman, S. (1987). Counseling and psychoterapy with athletes: special considerations, J.R. May., M.J. Anshel. Sport psychology: The psychological healt of the athlete. New York: PMA Publishers.
Iso-Ahola, S.E., Hatfield,B. (1986). Psychology of sport: A social psychological approach. Iowa: Brown Company Publishers.
Koruç, Z., Bayar, P. (1990). Kitle sporu ve spor psikolojisi. Spor ahlakı ve spor felsefesine yeni yaklaşımlar sempozyumu. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, 115- 118.
Landers, D.M. (1983). Whatever happened to theory testing in sport psychology ? Journal of Sport Psychology, 5, 135-151.
Mc Call, G.L., Simmson, J.L. (1982). Social psychology: A sociological approach. New York: Mac Millian
Mahoney, M. (1985). Open exchange and epistemic progress, American Psychologist, 40, 29-39.
Mahoney, M., Suinn, R.M. (1986). History and overwiew of modern sport psychology, The Clinical Psychologist, 39 (3), 77-81.
Martens, R. (1977). Sport competition anxiety test. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Martens, M. (1987). Science, knowledge and sport psychology. Sport psychologist, 1, 29-55.
Martens, M., Vealey, R.S., Burton, D. (1990). Competitive anxiety in sport. Champaign: Human Kinetics Publishers.
May, J.R. (1986). Sport psychology: Should psychologists become involved, The Clinical Psychologist, 39 (3), 77-81.
Morgan, W.P. (1980). The trait psychology controversy, Research Quarterly for Exercise and Sport, 51, 50-76.
Morgan, W.P. (1989). Sport psychology in its own context: A Recommendation for the future, J.S. Skinner., C.B. Corbin., D.M. Landers., P.E. Martin & C.L. Well (Eds.). Future directins in exercise and sport science research. pp. 97-110. Champaign: Human Kinmetics Publishers.
Nideffer, R. M. (1976). Test of attention and interpersonal style, Journal of Personality and Social Psychology, 34, 394-404.
Straub, W. F., Williams, M. J. (1983). Cognitive sport psychology. Lansing NY: Sport Science Association.
U.S.O.C. (1983). U.S.O.C. establishers guidelines for sport psychology services, Journal of Sport Psychology, 5, 4-7.
Weinberg, S. R., Gould, D. (1995). Foundation of sport and exercise psychology Champaign:Human Kinetics Publishers.
Zaichkowsky, L.D., Perna, F.M. (1992). Certification of consultants in sport psychology: A rebuttal to Anshel, The Sport Psychologist, 6, 287-296.
Dr. Ziya Koruç
Gelişimsel Psikopatoloji
Gelişimsel psikopatolojinin tarihsel gelişimi
Bugün ayrı bir disiplin olarak kabul edilen gelişimsel psikopatoloji alanının temelleri, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, etiyoloji, embriyoloji ve sinirbilimi (neuroscience) alanlarındaki kuramcılar tarafından atılmıştır. Bu kuramcılar, gelişimin normal gelişimden sapmaları araştırarak daha iyi anlaşılabileceğini, ve normal gelişimi anlamada ilerleme sağlandıkça da patolojinin daha iyi anlaşılabileceğini savunmaktadırlar (Cicchetti & Cohen, 1995). Ayrıca bu kişiler patolojiyi normalin abartılmış veya bozulmuş hali olarak kabul edip, bu alandaki araştırmanın normal süreçlere ışık tutacağını ileri sürmüşlerdir (Cicchetti, 1984).
Gelişim psikolojisi alanındaki ilerlemeler sonucunda, gelişimsel normların belirlenmesi, normalden sapmaları değerlendirebilme olanağı sağladığı için, gelişimsel psikopatolojiye doğrudan katkıda bulunmuştur. Ayrıca psikobiyolojik, algısal, bilişsel, linguistik, sosyal, sosyal-bilişsel, duygusal ve motivasyonel süreçlerle ilgili temel bilgilerde sağlanan ilerlemeler, gelişimsel psikopatologların psikopatoloji süreçlerinde yeni keşifler yapabilmeleri için güçlü bir temel sağlamıştır (Cicchetti & Cohen, 1995).
Gelişimsel psikopatolojinin ayrı bir alan olarak ortaya çıkmasında gelişim psikolojisinin önemli bir rolü olmasına rağmen, 1960 ve 1970’li yıllarda gelişim psikologları daha çok temel teorik ve deneysel konularla ilgilenmişlerdir (Cicchetti, 1984). Aynı yıllarda bazı gelişim psikologları ise sosyal politikalar konusuyla ilgilenmeye başlamışlardır. Örneğin, yaşlanma ve olumsuz koşullardaki çocuklara erken yaşta uygulanan destek programlarının değerlendirilmesi gibi uygulamalı alanlardaki ilk araştırmaları başlatmışlardır. Gelişim psikolojisinde uygulamaya yönelim arttıkça gelişim psikolojisi içinde uygulamalı gelişim psikolojisi adıyla yeni bir alt alan oluşmuştur. Gelişim psikologları kuram ve araştırma yöntemlerindeki uzmanlıklarını; yoksulluğun, boşanmanın, istismar ve ihmalin çocuğun gelişimine etkisi, tek ebeveynle yetişen çocukların ve çalışan annelerin çocuklarının gelişimi gibi sosyal problemleri çalışmaya yöneltmişlerdir (Cicchetti ve Cohen, 1995). Böylece gelişimsel süreçleri anlamada birey çevre etkileşimi önem kazanmış ve gelişim psikolojisi gelişimsel psikopatolojinin doğuşunu hazırlamıştır.
Gelişimsel psikopatolojinin tarihsel dönüm noktaları ise Achenbach’ın 1974’te yayınladığı “Developmental Psychopathology” (Gelişimsel Psikopatoloji) kitabı, Rutter ve Garmezy’ nin (1983) “Handbook of Child Psychology” (Çocuk Psikolojisi El Kitabı) kitabındaki bir bölüm, “Child Development” (Çocuk Gelişimi) dergisinin 1984’te çıkan özel sayısı ile nihayet 1989 yılında yayınına başlanan tamamen bu alana ait olan “Development and Psychopathology” (Gelişim ve Psikopatoloji) dergisidir (Cicchetti ve Cohen, 1995).
Gelişimsel psikopatolojinin tanımı
Achenbach 1974’te yayınladığı Gelişimsel Psikopatoloji kitabında, bu kitabın hemen hemen var olmayan bir alan hakkında olduğunu söylemişti (Achenbach, 1974). Daha sonra Sroufe ve Rutter (1984) gelişimsel psikopatolojiyi “başlangıç yaşı ne olursa olsun, nedeni ne olursa olsun, davranışsal özelliklerde ne gibi farklılaşmalar olursa olsun ve gelişimsel süreci ne kadar karmaşık olursa olsun, davranışsal uyumsuzluğun kökenlerinin ve sürecinin çalışılması” (s.18) olarak tanımlamışlardır. Rolf ve Read (1984) ise gelişimsel psikopatolojiyi “anormal davranışın, kalıtsal, birey düzeyinde yapısal (ontogenic), biyokimyasal, bilişsel, duygusal, sosyal açıdan veya herhangi bir gelişimsel etkinin ölçüldüğü bir durumda incelenmesi” (s.9) olarak tanımlamışlardır. Lewis ve Miller’ın tanımında da (1989) gelişimsel psikopatoloji, “uyumsuz davranışların gelişimini ve süreçlerini tahmin etmenin çalışılmasıdır” (s. xiii). Gelişimsel psikopatolojinin tanımlarına daha pek çok örnek verilebilir. Fakat bütün bu tanımlamalarda amaç gelişimsel psikopatolojiyi ayrı bir alan yapan özellikleri vurgulamaktır.
Gelişimsel psikopatolojinin temel özellikleri
Gelişimsel psikopatolojinin en önemli özelliklerinden biri klasik gelişimsel kuramın ilkelerini, normalden sapmış durumları anlamak için kullanmasıdır. Bu sayede patolojik durumlar daha iyi anlaşılabildiği gibi normal gelişim kuramları da ilerleme göstermektedir. Diğer bir özelliği de gelişimsel, klinik yaklaşımları diğer disiplinlerin de (örn. fizyoloji, biyoloji, sinirbilimi vb.) bakış açılarıyla bir araya getirerek, bütüncül bir yaklaşım oluşturmasıdır (Luthar, Burack, Cicchetti & Weisz, 1997).
Gelişimsel psikopatolojiyi ayrı bir alan olarak belirleyen bir özelliği de çalışma konularıdır. Gelişimsel psikopatologlar gelişimsel çizgileri (developmental pathways) ve bu yolların belirlediği sonuçları ortaya çıkartmaya çalışırlar. Örneğin, hangi farklı gelişimsel çizgilerin benzer gelişimsel sonuçlara ulaştırdığını (farklı çevre koşullarının ve yaşam özelliklerinin aynı davranış problemlerine yol açması gibi), bu sonuçlardaki bireysel farklılaşmaları ve bunların nedenlerini araştırırlar (Ross & Jennings, 1995). Aynı zamanda gelişimsel psikopataloglar aynı yolların nasıl farklı sonuçlara (aynı çevresel koşullarda yetişen iki bireyin farklı davranış özellikleri göstermesi gibi) yol açtığını da anlamaya çalışırlar. Örneğin özellikle pek çok risk faktörüne maruz kalanlar arasında diğer bireylerden farklı olarak dayanıklılık gösterenlerin ortak özelliklerini araştırırlar. Bu çalışmaların sonuçları, risk faktörleriyle karşı karşıya olan bireylerin olumlu yönde gelişmeleri için geliştirilen destek programlarına çok önemli veriler üretmektedir. Gelişimsel psikopatolojinin diğer bir ilgi alanı da boylamsal çalışmalarla davranışların, özellikle patolojik durumların sürekli olup olmadığını ortaya çıkartmaktır. Örneğin, saldırgan davranış gösteren çocuğun bu davranışı gençlik yıllarına ve yetişkinliğine kadar süreklilik gösterecek midir? Bu konudaki araştırmalar eğer davranış süreklilik gösteriyorsa buna katkıda bulunan faktörleri de ortaya çıkartmaya çalışırlar. Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da sürekliliği değerlendirirken davranışların gelişimsel bir bakış açısıyla incelenmesidir (Achenbach, 1989). Dört yaşındaki bir çocuğun bilişsel ve sosyal gelişim düzeyi, 10 yaşındaki çocuktan, 10 yaşındakinin de bir yetişkinden farklıdır. Bu nedenle, aynı durumda ya da patolojide gözlenen davranış özellikleri yaşa göre farklılık gösterebilir.
Gelişimsel psikopatolojinin diğer alanlarla karşılaştırılması
Gelişimsel psikopatoloji, yetişkinliğe kadar gelişimsel süreçleri incelemesiyle, aynı zamanda teşhis ve tedaviye fazla odaklaşmamasıyla, klinik çocuk psikolojisinden; normal dışı gelişimin yanında normal gelişime de önem vermesiyle, anormal psikolojiden; ve normalden sapmalara daha fazla önem vermesiyle de gelişim psikolojisinden ayrılmaktadır (Ross & Jennings, 1995).
KAYNAKLAR
Achenbach, T. (1974). Developmental psychopathology. New York: Wiley.
Achenbach, T. (1989). Conceptualization of developmental psychopathology. Lewis, M. & Miller, S. M.(Eds). Handbook of developmental psychopathology. New Yok: Plenum Press.
Cicchetti, D. (1984). The emergence of developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 1-7.
Cicchetti, D. & Cohen, D. (1995). Perspectives on developmental psychopathology. Cicchetti, D & Cohen, D. (Eds.) Handbook of developmental psychopathology theory and methods. Vol.1. New York: Wiley & Sons, Inc.
Lewis, M. & Miller, S. M. (1989). Handbook of developmental psychopathology. New York: Plenum Press.
Luthar, S.S., Burack, J.A., Cicchetti, D. & Weisz, J.R. (Eds.) (1997). Developmental psychopathology perspectives on adjustment, risk and disorder. Cambridge: Cambridge University Press.
Rolf, J. & Read, P.B. (1984) Programs advancing developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 8-16.
Ross, S. & Jennings, K.D. (1995). Development and psychopathology. M. Hersen & R.T. Ammerman (Eds.). Advanced abnormal child psychology. New Jersey: Lawrence Erlbaum Ass.
Rutter, M. & Garmezy, N. (1983). Developmental psychopathology. P. H. Mussen (Series Ed.) & E. M. Hetherington (Vol. Ed.), Handbook of child psychology: Vol.4. Socialization, personality, and social development (4th ed.). New York: Wiley.
Sroufe, L. A. & Rutter, M. (1984). The domain of developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 17-29.
6 Ekim 2007 Cumartesi
Psikolojiyle Alakalı Videolar
Psikoloji video programları öğretmenler, öğrenciler ve konu ile ilgili diğer kişiler için Annenberg/CPB tarafından hazırlanmıştır. Programlar ingilizcedir ve ücretsiz olarak internetten izlenebilir. Bilgisayarınızda izlemek için lütfen her programın karşısında bulunan VoD yazısının üzerine tıklayın.
Discovering Psychology: Updated Edition
Bu seride, Psikoloji dünyasında gerçekleştirilen yeni gelişmeler ve insan davranışı üzerine geçmişten bu güne kadar uygulanan teorilerin genel bir özeti verilmektedir. Stanford Universitesinden profesör Philip Zimbardo tarafından sunulan program zihin ve beden arasındaki ilişkiye ışık tutmaktadır. Sayısız araştırmalar ve uzman bilim adamları tarafından hazırlanan bu program Psikolojiye Giriş niteliği taşımaktadır.
The World of Abnormal Psychology
Psikolojik rahatsızlıkları bulunan insanların nasıl davrandıkları çeşitli örnek ile açıklanmaktadır. Uzmanların yorumları ile biyolojik, psikolojik ve çevresel etkenlerin bu rahatsızlıklara nasıl yol açtığı anlatmaktadır. Abnormal Psikoloji Dünyası serisi, günümüzde akıl hastalıklarının tedavisinde kullanılan metodlar ve teoriler üzerine bilgi vermektedir. Bu programlar aynı zamanda öğretmenler için hazırlanmış olup, konulara genel özet niteliği taşımaktadır.
The Mind: Teaching Modules
İnsan beyninin gizemli dünyasına ışık tutan bu programlarda zihin ve davranışlar ele alınmaktadır. Konuşma yeteneği, uyuşturucu tedavisi, alışkanlıklar ve insan beyninin gelişimi üzerine günümüzdeki araştırmalardan elde edilen sonuçlar gösterilmektedir. Programlar aynı zamanda kişilik bozuklukları, duygulanım bozuklukları ve tedavileri üzerine bilgi vermektedir.
The Brain: Teaching Modules
İnsan beyninin çalışmasına dair detaylı bir araştırma sunulmaktadır. Program ayrıca Alzheimer hastalığı, Şizofreni, Autizm, Parkinson hastalığı ve pek çok diğer konulara değinmekte.
Seasons of Life
Bu ilginç video serisi insanı doğumdan yaşlılığa kadar olan bütün süreçleri içinde inceleyerek bir anlamda Gelişim Psikolojisine Giriş niteliği taşımaktadır. Bu programlarda yaşam eğitiminin temeli olan biyolojik, psikolojik ve sosyolojik etkenler incelenmektedir. 75'e yakın psikolog, sosyolog, biyolog ve antropolog teorilerini, metodlarını ve araştırmalarını açıklamaktadır. 100'e yakın gerçek hayattan insan kendi hayat tecrübelerini tartışmaktadır.
The Whole Child: A Caregiver’s Guide to the First Five Years
Bu video serisinde çocuk gelişimi ve doğumdan beş yaşına kadar olan kritik süreçte çocuk bakımı ile ilgili son bulguları sunmaktadır. Görüntüler gerçek çocuk bakım merkezlerinde, gerçek bakıcılar ve çocuklarla çekilmiştir. Program çocukların fiziksel, duygusal ve zihinsel gelişimi hakkında bilgi vermektedir. Aynı zamanda çocuğun gelişimine yardımcı olabilecek ve zor durumlarda kullanılabilecek çeşitli pratik aktiviteler ve teknikler önerilmiştir.
Growing Old in a New Age
75 yaş grubu insanların kendi tecrübelerini paylaştığı bu program ile yaşlanmanın hem toplum hemde birey üzerindeki etkileri incelenmektedir. Program yaş ile ilgili olarak toplumca taşınan yanlış fikirlere değinmekte ve yeni roller, yaşamı uzatma çalışmaları hakkında bilgi vermektedir.
10 Eylül 2007 Pazartesi
Dikkat Eksikliği Bozukluğu-Eğitim Psikolojisi
Yaklaşık elli yıl öncesinden başlayarak, hekimler, psikologlar ve eğitimciler giderek artan bir şekilde dikkatlerini bu tür yakınması olan çocuklar üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Her uzman grubu bu çocuklara kendi konuları açısından yaklaşmıştır. Sorunun çok yönlü ele alınışının yanısıra, farklı tanımlamalar ve sınıflandırmalar da gelişmiştir: Hiperkinetik Reaksiyon, Hiperaktif Çocuk Sendromu, Minimal Beyin Disfonksiyonu, Minimal Serebral Disfonksiyon, Dikkat Eksikliği Bozukluğu, Dikkat Eksikliği Aşırı Hareketlilik Bozukluğu gibi isimler altında anılmıştır.
Dikkat Eksikliği Bozukluğu (DEB), Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Bölümlerince üzerinde en çok durulan, en çok önemsenen yakınmalardan biri haline gelmiştir. Çünkü bu bölümlere yapılan başvuruların yaklaşık yarısını bu tanı grubu oluşturmaktadır. Yakınmaların görünümleri değişse de artık okul öncesi çağdan başlayıp yetişkinlik dönemine dek uzandığı kabul edilmektedir. Belirtiler çocuğun eğitim ve yaşantısının hemen her alanını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Tedavi edilmediği takdirde yoğun ruhsal ve sosyal sorunlar ortaya çıkmaktadır. En önemlisi de okul, aile ve tıbbi yaklaşımlarla başarılı bir şekilde tedavi edilmektedir.
GÖRÜLÜŞ SIKLIĞI
Dikkat Eksikliği Bozukluğu’nun görülüş sıklığı okul çağı çocuklarının %3-5’i olarak belirtilmektedir. Bu yüzdeye, okul öncesi, ergen ve yetişkinler katılmamıştır. Bölümümüzde yapılan çalışmalarda ilk başvuruların %1O’unu DEB yakınması oluşturmaktadır. Görülüş sıklığı oranları örneklem gruplarına, kullanılan ölçeklere ve tanı kriterlerine göre değişiklikler gösterebilmektedir. Klinik örneklemde 1/9 oranıyla erkeklerde çok olduğu görülmektedir. Alan örneklemelerinde ise bu oran 1/4 olarak verilmektedir. Kızların kliniklere daha az gönderilme nedenleri araştırılmıştır. Yapılan bazı çalışmalarda kızların daha çok dikkatsizlik ve bilişsel zorluklar sergilediği, bunun gözden kaçabileceği ya da önemsenmeyebileceği, oysa erkeklerin saldırganlık, ataklık ve davranım bozuklukları gösterebildikleri için kliniklere erken gönderildiği bulunmuştur.Bölümümüze yapılan DEB başvurularında 2/8 oranında erkek çocuklarda fazlalık görülmektedir. Oysa genel hasta örneklcmimizde bu oran 4/6’ dır.
ETİYOLOJİ
Dikkat Eksikliği Bozukluğu’nun nedenlerine ilişkin yoğun çalışmalar bulunmasına karşın henüz kesin bir yanıt alınamamıştır. Biyolojik ve psikososyal ctmenlcrin etkileşim halinde oynadıkları rollerin bu tür bir yakınmayı ortaya çıkardığı düşünülmektedir. Frajil X, fetal alkol sendromu, çok düşük doğum ağırlığı, çok ender görülen genetik geçişli tiroid bozukluklarının da DEB belirtileri verdiği bilinmektedir. Ancak genel DEB grubunun içinde bunlar çok küçük bir oranı oluşturmaktadırlar.
Önceki yıllarda cnsefalit geçiren çocukların bulgularından esinlenerek bunun bir “beyin hasarı” olabileceği düşünülmüştür. Son yıllarda beyin görüntüleme ya da diğer gelişmiş tetkiklerle bu alanın araştırılması sürdürülmektedir. Temporal ve frontal loblar, korpus kallosum bu konudaki çalışmalarda en sık anılan bölümlerdir.Patolizyolojisinc yönelik çalışmalar da son yılların gözde araştırmalarını oluşturmaktadır. Bu konuya ilişkin bilgiler daha çok yetişkinlere yöneliktir.
Erişkin yaş grubunda SPECT çalışmalarında çocukluklarından beri DEB yakınmaları gösteren yetişkinlerde striatumda fokal serebral hipofüzyon,duyusal ve duyusalmotor alanlarda hiperfüzyon bulunmuştur.Ergenlerle yapılan araştırmalardan tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Normal yetişkinlerle DEB olanlar karşılaştırıldığında DEB gösterenlerin promotor korteks ve üst prefrontal kortekste daha düşük serebral glukoz metabolizmasından söz edilmektedir.
Bölümümüzde yapılan çok kapsamlı bir araştırmada, alerjik yakınmalar DEB grubumuzda, genel hasta grubuna kıyasla 10 kez fazla bulunmuştur. Geçirilmiş hastalıklar arasında enfeksiyonlar, travmalar, ve SSS hastalıkları ön sıralarda yer almaktadır. Bunların DEB grubunda görülüş oranı genel hasta grubuna kıyasla çok yüksektir. Erken doğum öyküsüne DEB grubunun %20’sinde rastlanmıştır. Bu oran kontrol grubunda %8’dir. DEB yakınması olan çocukların anne sütü alma sürelerinin çok az olduğu dikkati çekmiştir Ailesel kalıtsal etmenler yaklaşık 25 yıldır yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Kalıtımın 0.55 ile 0.92 oranlarında etkili olduğu görüşleri vardır. Monozigot ikizlerde görülüş oranı %51, dizigot ikizlerde ise %33’tür. Yakın akrabalarda görülüş sıklığının yüksek olduğu belirtilmektedir. Evlat edinme çalışmaları kalıtsal etmenlerin çevresel etmenlere göre daha etkili olduğunu göstermektedir.
Dikkat Eksikliği Bozukluğu gösterenlerin merkezi sinir sistemi uyarıcıları ve antidepresanlara verdikleri olumlu yanıt, bir katekolamin bozukluğunu akla getirmektedir. Hayvan ve insanların kan ve idrarlarında yapılan çok sayıda araştırma bu konuda odaklaşmıştır. Ancak sonuçlar tutarsızdır. Düşük dopamin ve nörepinefrin dönüşümleri pek çok araştırmada ele alınmıştır. Ancak seratonin ve katekolamin sistemleri arasındaki etkileşimden ötürü “bir ilaç-bir transmiter” yaklaşımı olayı çok basite indirgemek olmaktadır. Psikososyal etmenlerin etiyolojide birincil rol oynadığı düşünülmemektedir. DEB olan çocukların ailelerinde çok değişik ana baba çocuk etkileşimleri gözlenmiştir.
Psikososyal etmenler daha çok Karşı Gelme Bozukluğu ve Ağır Davranım Bozukluğu gösteren çocuk ve yetişkinlerde etkili olmaktadır. DEB’nun nedenlerine yönelik çalışmalarda bazı çevresel etmenler üzerinde de çok durulmaktadır. Doğum öncesi ve doğum sırası etmenler, toksinler, kurşun, katkılı yiyecekler, şeker entoksikasyonu, vitaminler, beslenme özellikleri gibi pek çok özellik üzerinde yoğun çalışmalar yapıl¬maktadır. Henüz bulgularda biri ya da birkaçına yönelik yeterli destek sağlanmamıştır.
GELİŞİMSEL PSİKOPATOLOJI
DEB’na ilişkin belirtiler değişik yaşlarda farklı görüntüler sergiler.Elde edilen bilgilerin çoğu ilkokul çocuklarına ilişkindir. Daha küçük ve daha büyüklere yönelik veriler azdır. Okul öncesi dönemde en zorluk çekilen ayırdedici tanı sorunu normal çocukların aşırı hareketliliği ile DEB olanların ayırdedilmesindedir. Pek çok ana baba çocuklarını dikkatsiz ve aşırı hareketli olarak tanımlar. Gerçek DEB olan çocukların bu yakınmaları süreğendir. Her zaman ve her yerde benzeri türde davranışlarda bulunur. Bu yakınmalara ek bazı davranış sorunları sergiler. Babaları tutma nöbetleri, saldırgan davranışlar birincil yakınmalara eklenebilir. Düşüncesiz ve korkusuz davranışları vardır. Bir babada olduğu gibi “Düşer miyim, bir yerime bir şey olur mu. Aklına bile gelmiyor. Bunların fren tertibatları çalışmıyor.” şeklinde yakınmalara sık rastlanır. Gürültülü, patırtılı oyun ve davranışlar, sakarlıklar bu çocukları izlerken hemen dikkat çeker. Genellikle bebeklik ve çocukluklarında uyku sorunları vardır. Çoğu ana baba çocuklarının çok erken saatlerde uyandıklarından, uyku derinliğinin az olduğundan yakınır.
Okul öncesi dönemdeki çocukların yarısının dokuz yaşından önce tanı aldığı belirtilmektedir. Bu oran ülkemizde daha düşüktür. “Yaramaz çocukların akıllı olacağına” ilişkin görüş nedeniyle çocukların bölüme getirilişleri daha ileriki yaşlarda olmaktadır. Okul öncesi çağda getirilen çocukların yakınmalarının ise çok ağır olduğu dikkati çekmektedir. Araştırmalar bu dönemlerdeki yoğun yakınmaların, semptomların ileriki yıllarda yoğun bir biçimde süreceğinin ön uyarısı olduğunu söylemektedir. Okula başlayıp akademik arenaya çıkan çocuğu bekleyen pek çok güçlük vardır. Derste yerinde oturmaması, dikkatini bir konu üzerinde yoğunlaştıramaması, algılama bozukluğu, sakarlığı onu sürekli uyarılan ve yerilen bir ortama sokar. Artık kendini eleştirenler grubuna bir de öğretmenleri hatta sınıf arkadaşlarının ana babaları da eklenmiştir. Belirtileri ek olarak arkadaşlık kurma ve sürdürmede yaşadığı zorluklar, onu daha içine kapanık, yalnız, öfkeli, küskün ve oyun bozan yapabilecektir. Bu Karşı Gelme ve Ağır Davranım Bozukluğu gibi ek tanıların ortaya çıkış için uygun zemin hazırlayacaktır.
GÖRME ALANINDAKİ BOZUKLUK
Bu çocuklar algıladıklarını örgütlemedc, organize etmede güçlük çekmektedir. “p, b, d, “ harfleri çoğu kez karıştırılır. Çünkü bunlardan her biri çeşitli döndürmelerle bir diğeri olabilir. Çocuk “yap” kelimesini görür bunu “pay” olarak okur, ya da yazar. Bu karışıklık, geometrik desenlerin kopya edilmesinde de kendini gösterir.Görsel algılama bozukluğunun bir diğer şekli, konum örgütlenmesindeki aksamalarla kendini gösterir. Bu çocuklar genellikle sağını solunu karıştırır.Derinlik algısındaki sorunlar, görsel algı bozukluğunun bir diğer yönüdür. Bu tür sorunu olan çocuklar mesafeleri yanlış tahmin eder, eşyalara çarpar. Bu yüzden ana babalar bu tür çocukların sakar olmasından sıklıkla yakınır. Örneğin, yemek masasında çocuk, muhtemelen bardağın mesafesini yanlış tahmin etmekte ve bardağı devirebilmektedir.Bu alanla ilgili diğer bir örnek şöyle özetlenebilir; gözler bir anlamda ellere ne yapacağını söyleme görevini üstlenmiştir. Göz ilgili eşyaya odaklaşır, doğru olarak algılar ve ellere ne yönde hareket edeceği ya da ne zaman faaliyete geçeceğini söyler. Örneğin, bir top oyununda gözün topta olması gerekir. Top bize atıldığında doğru yöne yönclinir. Bu alanda güçlüğü olan çocuklar hızı ya da mesafeyi yanlış değerlendirir. El oraya çok erken ya da çok geç gidebilir, çocuk topu kaçırır. Aynı şey vurma, yakalama, zıplama ya da fırlatma gibi etkinliklerde de söz konusudur. Buna bağlı olarak, bu alanda güçlüğü olan çocuklar bu tür oyunlarda başarısız olur ve oyunlardan dışlanırlar.Görsel algıyı içeren beyin sahasının yaklaşık beşbuçuk yaşta olgunlaştığını unutmamak gerekir. Bu nedenle küçük çocukların bu tür güçlükler göstermesi doğaldır.
İŞİTME ALANINDAKİ BOZUKLUK
Çocuğun işitme algısında da aksaklıklar olabilir. Seslerdeki farklılıkları ayırt etmede güçlük çekebilir. Bu karışıklıktan ötürü çocuk söyleneni ters anlar ve yanlış tepkide bulunur. “Geç-güç” gibi birbirine benzeyen kelimeler karıştırılabilir. Normal bir konuşmada önemli olan noktayı algılamada güçlük çekebilir. Örneğin; “Mutfağa git, su dolmuşsa musluğu kapat” denildiğinde “su dolmuşsa” kısmı atlanıp mutfağa gidilir ve musluk kapatılır. Bu nedenle ana-baba çocuğu dikkatsiz ya da söz dinlemez olarak nitelendirebilir. Bu güçlük çocuğa hızlı ya da ardarda çok şey söylendiğinde en belirgin şekilde kendini gösterir.
BÜTÜNLEME BOZUKLUĞU
Giren bütün duyusal uyarıcılar bir sıraya konur ve sonra yorumlanır.Bu yapılmadığı zaman algılar anlamsızlaşır. Bazı çocuklarda aksaklıktır. Bütünlemenin bir yönü doğru sırada örgütleme yeteneğidir. Bu alanda bozukluğu olan çocuklar bir öyküyü duyar ya da bir olayı görür. Ama onu anlatırken ortasından başlar, başa döner sonunu anlatır ve karmakarışık bir şekilde öykü tamamlanır. 23 sayısını görür, kağıda 32 yazar. 2+3=? sorusu verildiğinde 2+ 5=3 yanıtını verebilir. Sonucun 5 olduğu bilinmekte fakat yanlış sırada verilmektedir. Bütünlenmenin bir diğer yönü soyutlamadır. Bilgi bir kez beyne kaydedilir ve doğru akış içinde sıralanırsa bu durum uyarıcının daha genel ilişkilerine dec genellenebilir. Örneğin öğretmen sınıfta bir polis öyküsü anlatır ve çocuklara kendileri polis olsaydı neler yapacaklarını sorar. Soyutlamada güçlüğü olan çocuk öyküdeki polis kavramından genel polis kavramına geçemez,orda kalır.
BELLEK
Bilgi beyine ulaşır ve bütünlenirse depolanma süreci haşlayacaktır. Bu sürecin kısa ve uzun süreli olmak üzere iki formu vardır. Örneğin, kısa süreli bellekte bir telefon numarasına bakıp bunu aklımızda tutar numarayı çeviririz. Ama aradığımız numara meşgul çıkarsa ya da biri o sırada birşey sorarsa yeniden numaraya bakmamız gerekir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların diğer çocuklara kıyasla daha fazla tekrarla öğrendikleri gözlenir, bu da bir tür uzun süreli bellek demektir. Ana babalar genellikle tutarsızlığı fark eder, çocukları yeni öğrendikleri şeyi unutmakta, ancak iki üç yıl önceki yerleri ve yaşantıları hatırlayabilmektedir. Bu tür çocuklarda uzun süreli bellek bozukluklarına daha az rastlanır.
DAVRANIŞLAR
Bilgi, kelimeler aracılığı (konuşma) ince kas faaliyetleri (yazma-çizme) ya da diğer kas aktiviteleri (diğer davranışlar) şeklinde kendini gösterir.İletişim alanında kullanılan iki dil formundan söz edilir.
a) Kendiliğinden konuşma:Kendiliğinden konuşmadaki inisiyatif kişidedir. Saniyenin çok kısa bir bölümünde düşünce örgütlenir ve uygun kelime bulunur.
b) Bağımlı konuşma:Bağımlı konuşmada kişiye soru sorulur ya da bir konuda konuşması istenir.Özel dil bozukluğu olan çocuklarda çoğunlukla kendiliğinden konuşmalarda zorluk yoktur. Sorun bağımlı konuşmalarda vardır. Tutarsızlık çok açıktır. Soru sorulduğunda “Hı, efendim, ne” gibi geçiştirme sözcüklerine çok sık rastlanır. Kelime bulmakta güçlük çeker. Bunu başka kelimelerle geçiştirmeye çalışır ve sonunda anlamsız bir konuşma ortaya çıkar.
Kendiliğinden konuşmalarla bağımlı konuşmalar arasındaki tutarsızlık, ana babaları ve öğretmenleri şaşırtır. Çocuğun tembel olduğu çünkü istediği zaman cevap verebildiği düşünülür.İnce motor koordinasyon bozukluğu çivi çakma, çatal bıçak kullanma, yazı yazma, resim yapma gibi etkinliklerde çok belirgindir. Çocuğun eli hiçbir zaman kafası kadar iyi ya da hızlı çalışamaz. Sıklıkla iki seçim vardır.Ya çok yavaş yazacak ve zamanında bitiremeyecek ya da çabuk yazıp hata yapacaktır. Heceleme, gramer, harflerin konumu ve büyüklükleri en büyük hata kaynağıdır. Daha az bilinen bir başka ince motor bozukluğu, konuşma yaratımı açısından ortaya çıkar. Konuşmada interkostal ve diyafram kasları, vokal kordları kontrol eden kaslar, oral ve nazal farinks, ağız, dil ve damak kasları takım olarak çalışır ve konuşmayı yaratırlar. Bu alanlardan birinde olan aksaklık sonucu telaffuz bozukluğu ve konuşma güçlüğü gözlenebilir. Koordinasyon konusunda güçlüğü olan çocuklar bisiklete binmede, topa vurmada, topu yakalamada vb. eylemlerde beceriksiz olarak tanımlanırlar.
Özel öğrenme bozukluğundaki işleyişi açıklayan bu yaklaşımlar kuşkusuz oldukça basite indirgenmiştir. Öğrenme süreci çok daha karmaşıktır. Yine her çocukta bu sözü edilen aksaklıkların tümünün olması da şart değildir. Her çocuk bu alanlardaki bir ya da birden fazla aksaklığı göstererek kendine özgü bir görünüm alır.
Yukarıda sözü edilen alanlara ilişkin sorunlar, ayrıntılı öykü alma ve uygulanan psikolojik testlerde belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Wechsler Çocuklar İçin Zeka Ölçeği’nde Sözel ve Performans puanlar arasında olağanın üzerinde farklar mevcuttur. Defterleri düzensizdir. Harf atlamalar ve ters yapmalar, yarım bırakılmış sayfalar adeta defterin en belirgin özelliğidir.
DEB’ndaki klinik görüntüler, gençlerde çocuklardaki kadar ayrıntılı ve düzenli bir şekilde araştırılmamıştır. Belirtilerin yaşla azalmasının yanısıra görünümlerinde de değişiklikler olabilmektedir. Bu nedenle tanı ölçütlerinin bu çağa özgü bir biçimde yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ergenlik döneminde artık gençler “bir sınıf, bir öğretmen“ kolaylığından çıkmıştır. Her derse ve her sınıfa gelen ayrı bir öğretmenle karşılıklı olarak birbirlerinin özelliklerini tanıyıp. uygun davranışlarda bulunmak bu dönem için zor bir yaşantıdır. Yaşıtlarıyla ilişkilerindeki aksaklıklar vc özellikle bağımsızlığa geçiş süreçleri sancılı olur. Ama belirti bu kez aşırı hareketlilikten içsel huzursuzluk duygusuna dönüşür. Dikkatsizlik ve bilişsel sorunlar okul ve iş yaşamındaki örgütleme, düzene koyma, istenilenleri istenildiği gibi yerine getirme konularındaki zorlukları belirginleştirecektir. Bağımsız çalışma güçlüğü ergenin akademik başarısında önemli rol oynamaktadır. Bu dönemde bisiklet ve motosiklet kazalarının DEB olan gençlerde sık görüldüğü, bunun yalnızca dikkatsizlik kökenli olmadığı, gencin içinde bulunduğu güçlüklere bir tepkisi olduğu ileri sürülmektedir.
Son yıllarda DEB’nun yaşam boyu etkileri üzerinde daha çok durulmaya başlanmış, yetişkinlikteki görünümleri ve tedavileri üzerinde araştırmalar yoğunlaşmıştır. Örgütleme sorununun sürmesi, ataklık, dikkat zorlukları iş yerinde de sorun yaratmaktadır. Bitirilmemiş, yarım bırakılmış işler, sık görev değiştirme bu kişilerin yaşantılarında sık rastlanan temalardır. Huy değişikliklerinin çabuk ve şiddetli olabilmesinden ötürü iş ve evlilik konularında belirgin yakınmalar olmaktadır.
KOMORBİDİTE
Komorbidite çocuk, ergen ve yetişkinler için her dönemin özellikleri göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Kliniklere gönderilen çocukların 2/3’sinin ek belirtisi olduğu bildirilmektedir. Çocukların ek tanıları, görüldükleri kliniğe göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin psikiyatri kliniklerinde görülen çocukların daha çok Karşı Gelme ve Ağır Davranım Bozukluğu tanılarıyla geldikleri, pediatri grubunda ise Dil ve İletişim Bozuklukları, Özel Öğrenme Bozuklukları ek tanılarının sık olduğu gözlenmiştir. En sık rastlanan ek tanılar; Özel Öğrenme Bozuklukları, Dil ve İletişim Bozuklukları, Ağır Davranım Bozukluğu, Karşı Gelme Bozukluğu, Anksiyete,Tik,Tourette Sendromu ve Duygu Durum Bozukluklarıdır.
Bu tanılar yalnızca komorbit yakınmalar açısından değil, ayırıcı tanı açısından da önemlidir. Çok ayrıntılı bir çalışmada DEB, Ağır Davranım Bozukluğu, Kaygı Bozukluğu ve Karşı Gelme Bozukluğu ile yapılan yüzden çok araştırma gözden geçirilmiştir. Bunların büyük çoğunluğunun alınan bir tanı grubu ile onunla eşleştirilen normal çocuklar arasındaki farkların araştırılması şeklinde olduğu görülmüştür. 0 zaman gözlenen farkların sadece o tanı grubuna özgü olduğu düşünülmektedir. Oysa sözgelimi DEB olan çocukların normal çocuklardan daha aktif oldukları bilinmektedir. Aşırı hareketliliğin bir kaygı belirtisi olduğu konusunda da fikir birliği vardır. Ancak bu tanıyı alan çocukların kaygılı çocuklardan hangi açılardan farklı olduğuna ilişkin kesin bir bilgi yoktur. Bu çalışmayla tanı kategorilerinin varsayılan geçerliğinin yeniden sorgulanması gerektiği, tek bir tanı grubunu alarak normallerle karşılaştırmanın hatalı tartışmalara yol açabileceği gösterilmiştir.
Bir başka geniş çaplı araştırmada farklı tanıları alan çocuklar birbirleriyle ve normal çocuklarla karşılaştırılmıştır. Bu çalışmanın bulgularına göre; anksiyete bozukluğu gösteren çocuklar, sosyal, bilişsel, ve başarı yönünden en az sorun gösteren gruptur. Ancak normal çocuklardan çok zor ayırdedilmektedir. Büyük çoğunluğunu kızlar oluşturmaktadır. Ağır Davranım Bozukluğu ve Karşı Gelme Bozukluğu arasında ölçülebilen tüm değişkenler açısından fark bulunmamıştır. Bu nedenle Karşı Gelme Bozukluğu tanısının geçerliği konusunda kuşkular artmıştır. DEB’nun önemli ölçüde bilişsel bir bozukluk olduğu belirtilmektedir. Bu grubun gerek Anksiyete Bozukluğu gerekse Ağır Davranım Bozukluğu grubundan farklı olduğu kanısı ağırlıktadır. Dikkat ve davranım bozukluklarının birlikte görülüşlerinde sosyal bozukluk etmeni daha önemli düzeylerde bulunmuştur. Bu tür yakınmalarda dikkat bozukluğunun temel neden olduğu, üzerine eklenen olumsuz sosyal etmenlerle DEB ve Ağır Davranım Bozukluğunun birlikte görüldüğü grubu oluşturduğu ileri sürülmektedir. Ağır Davranım Bozukluğu gösterenlerin ise daha benmerkezcil ve saldırgan çocuklar olduğu, bunlarda bilişsel bozukluklar gözlenmediği belirtilmektcdir.
Yapılan bir başka çalışmada DEB olan çocukların %47’sinin Ağır Davranım Bozukluğu ya da Karşı Gelme Bozukluğu gösterdiğini, %26’sının Anksiyete ve Fobik Bozukluğu olduğunu, %18’inde ise Ağır Davranım Bozukluğu ve Anksiyetenin birlikte bulunduğu belirtilmektedir. İlkokul 2. sınıf öğrencileri üzerinde yapılan geniş çaplı bir taramada bunların %2.3’ünün dikkatsiz ve çok hareketli, %3.6’sının agresif, %3’ünün ise dikkat, hareket ve davranış sorunları olduğunu belirlemişlerdir. Yakınması olmayan çocuklarla bu grubu karşılaştırdıklarında, sorunlu grubun daha çok dağılmış aile yapısının olduğu, düşük sosyoekonomik düzeyden geldiği, eğitim güçlüğü, sosyal yaşam bozukluğu ve dürtüsellik gösterdiği bulunmuştur.
Bu çocuklarda ve yetişkinlerde DSM’de belirtilmemesine karşın sosyal beceri zorluğu vardır. Bu da kişiler arası ilişkilerde sorunlara neden olur. Komorbidite tanı sürecini karıştırır. Eş zamanlı bozuklukların tanınması ve tedavisi en az DEB kadar önemlidir. Bu konuya ilişkin bilgilerin artması ayırıcı tanı açısından da çok önemlidir. DEB’na ek olan farklı bozuklukların belki de farklı köklerden geldikleri bulunacaktır.
AYIRICI TANI VE DEĞERLENDİRME
DEB tanısını koyarken birlikte görülen ek tanıların varlığına ya da DEB’nu taklit eden diğer ruhsal, gelişimsel, tıbbi ya da nörolojik bozuklukların olup olmadığı dikkatle araştırılmalıdır.
DEB tanısının tıbbi bir tanı olduğu kabul edilmektedir. Yaşamın erken yıllarından başlayan, zaman içinde süren, farklı ortamlarda da etkisini gösteren, ev, okul ya da zaman sınırlı etkinliklerde bozulmaya yol açan bir klinik görünümde değerlendirilir. Tanıyı kesinleştirecek bir laboratuar testi yoktur. Klinisyenin tanı araçları, ana baba çocuk görüşmesi, ana baba çocuk gözlemi, davranış dereceleme skalaları, fiziksel-nörolojik muayene, bilişsel testler, işitme ve görme testleri gibi değerlendirme yaklaşımlarıdır. Başlangıç görüşmesinde ayrıntılı gelişimsel ve belirtilere yönelik ayrıntılı bilgi, tıbbi, nörolojik, ailesel ve ruhsal öykü alınır. Tanıya gelişimsel kapsamda yaklaşılır. Belirtiler yaş ve zihinsel düzeye göre değerlendirilir.
Değerlendirmelerde kullanılan ölçeklerin hem ana babaya hem de öğretmene yönelik biçimleri vardır. İçeriklerine göre dar ve geniş kapsamlı olabilirler. Geniş kapsamlı olanlar diğer ruhsal yakınrnaların taran¬masında da kullanılır. Achenbach’ın Davranış Değerlendirme Ölçeği (Child Behavior Checklist-CBCL) ve Hacettepe Ruhsal Uyum Ölçeği ülkemizde bu amaçla kullanılmaktadır. Dar kapsamlı olanlar DEB yakınmalarına daha duyarlı ve bunlara yönelik hazırlanmış ölçeklerdir. Connors dereceleme ölçekleri yaklaşık tüm dünyada, Hacettepe Dikkat Bozukluğu ve Hiperaktivite Ölçcği dc ülkemizde yaygın olarak uygulanmaktadır. Ölçekler durumu belirlemede yardımcı olurlar, tanı bunlara göre konul¬maz. İyi bir öykü almanın değeri bu değerlendirme araçlarının tümünden daha yüksektir.
Zihinsel işlevlerin ve okul başarısının ayrıntılı değerlendirilmesi tanı sürecinde olduğu kadar tedavide dc gereklidir. Bölümümüzde bu amaçla en yaygın olarak kullanılan testler Wechsler Çocuklar için Zeka Ölçeği (WISC-R) ve Bcnder Gestalt Testidir. Okul başarısı öğretmen değerlendirmesi,sınav notları ve sınav kağıtlarına bakarak yapılmaktadır.
Yayınlarda çok sözü edilmeyen görsel ve işitsel algı bozukluğu bölümümüzde DEB tanısı ile görülen çocukların tümüne yakınında belirgin olarak gözlenmektedir. Bu çocukların defterlerine bakıldığında harf ve hece karıştırma, atlama, harfleri ters yapma gibi bozuk yazı örneklerine rastlanmaktadır. Defter tutuluşundaki özensizlik, tamamlanmamış yazılar, yapılmamış ödevler bu çocuklar için sürekli yakınılan konulardandır.Okul çağı çocuklarındaki eşlik eden depresyon, anksiyete gibi yakınmalar, ya da benlik saygısı gibi konuları araştıran ölçekler de bölümümüzde kullanılmaktadır.Silik nörolojik bozuklukların değerlendirilmesi bu çocukların değerlendirilmesi sırasında uyguladığımız rutin tetkiklerdendir. DEB tanısı alan çocuklarda sıkça rastladığımız konuşma sorunları ve işitmeye bağlı bir aksaklığın olup olmadığının belirlenmesi amacıyla odyolojik değerlendirme yararlı olmaktadır.
SÜREÇ
Gerek halk arasında, gerekse tıbbi çevrelerde DEB’nun yaş ilerledikçe kendiliğinden azalacağı ve geçeceğine ilişkin yaygın bir kanı vardır. Oysa son zamanlarda yapılan çalışmalar bunun böyle olmadığını, bozukluğun gidişinin farklı kişilerde farklı seyirler gösterdiğini ortaya koymuştur. Üç ayrı gelişimsel sonuçtan söz edilmektedir:
l.Gelişimsel gecikme: DEB gösterenlerin yaklaşık %30’unda görülmektedir. Geç crgenlik ya da yetişkinlik döneminin erken evrelerinde kişi artık işlevsel olarak DEB belirtilerini ya da bunlara ilişkin sorunları göstermektedir.
2.Belirtilerin sürmesi: DEB gösterenlerin yaklaşık %40’ bu gruba girmektedir. Sorunlar ve belirtiler yetişkinlikte de sürer. Bunlara ek olarak sosyal ve duygusal sorunlar gözlenir.
3.Gelişimsel bozulma: DEB gösteren grubun %30’unda gözlenir. Bu vakalarda yalnız DEB belirtileri sürmekle kalmaz, bunlara daha ciddi psikopatolojiler de eklenir. Alkolizm, madde bağımlılığı, antisosyal kişilik bozukluğu gibi yakınmalar gözlenir. Bu tür olumsuz gidişin en iyi yordayıcısı çocuklukta DEB’na eklenen ek hastalıklardır. Sosyal koşulların kötülüğü, tedavi işbirliğinin iyi işlememesi bu tür olumsuzlukları hazırlayıcı ve güçlendirici etkiler yapmaktadır.
Yetişkinlerle yapılan son çalışmalarda DEB tanısı konulan bir yetişkinin çocukluk öyküsü alındığında tümünün tanı konulmamış DEB olduğu bulunmuştur. Bu durum özellikle DEB olan yetişkin kadınlar için geçerlidir ve yetişkinlik uyumlarının ciddi bir biçimde etkilendiği görülmüştür. Bu kişilerin DEB açısından tedaviye gerek duyulmayacak düzeyde bile olsalar önemli ölçülerde anksiyete bozuklukları gibi eş zamanlı hastalıklar geliştirdiklcri gözlenmektedir.
TEDAVİ VE YAKLAŞIM BİÇİMLERI
Sorunun karmaşıklığı ve çok boyutlu olması nedeniyle tedavide; aile,çocuk, öğretmen işbirliği ve ilaçla destekleme en etkili sonucu vermektedir.
AİLE DANIŞMANLIĞI:Doğru bir tanı koyabilmek ve olumlu bir tedavi yaklaşımı için ailelerle işbirliği yapmak gereklidir. Ana babalar çocuklarını bir tedavi kurumuna getirdiklerinde, sorundan bunalmış, çocuklarına ilişkin düşüncelerinden ötürü bocalamış ve çocuklarını idare edememekten ötürüde suçlanma içindedirler. Bir yandan çocuklarının zekasının parlak yönlerini sıralarken diğer yandan onların çok basit şeyleri yapamamalarından yakınırlar. Ayrıntılı bir değerlendirme sonucunda çocuğun Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı aldığı kesinleşince bunun aileye aktarılma şekli, bundan sonraki işbirliği açısından çok önemlidir. Aşırı hararetlilik, dikkat dağınıklığı, algı bozukluğu ve davranışlarındaki tutarsızlığı yapısal bir aksaklıktan kaynaklandığını bilmek ana babaları yetersizlik ve suçluluk duygularından kurtarmak için ilk adım olacaktır.Daha sonrada aileler genellikle bu aksaklığın nedenini merak ederler. Uzmanların bilgi alma döneminde sordukları bir takım sorular, yeterince konuşulmadığı takdirde aileleri yersiz suçlanmalara ya da hatalı sonuçlara itebilir. Örneğin; “Gebeliğiniz sırasında ilaç kullandınız mı?”, “Doğum sırasında bir terslik oldu mu?” gibi sorular, çocukların aksaklığından salt bunların sorumlu olduğunu düşündürebilir. Bu nedenle bildiğimiz kadarıyla çocuklardaki bu aksaklığın nedenlerini aile ile konuşmakta ve onların kafalarını kurcalayan soruları yanıtlamaya özen gösterilmelidir.
Zekaları normal hatta parlak olan çocukların davranışlarındaki çelişki,ailelerin çocuklarının özrünü kabul etmedeki güçlüklerini artırır. Bu karmaşa ve kabullenemeyişten ötürü çocuklarını tedaviye getirmeyi kesebilirler. Ancak aradan bir iki yıl geçer ve sorun onların çözümleyemeyeceği boyutlara ulaşınca yeniden başvuruda bulunurlar. Ama bu durumda çocuk için çok önemli bir iki yıl kaybedilmiş ve gerek eğitim, gerekse ilişkilerinde onarılması çok güç örselenmeler yaratılmış olacaktır. Çocuklarını gerçekçi bir gözle göremeyen ana babalar çocuklarının hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceği beklentiler ve istekler geliştirebilirler. Kendinin olduğu gibi kabul edilmemesi çocukta öfke ve mutsuzluk yaratır. Ana babasının kendini bu özellikleri ile kabul etmediğini hissederse o da kendini kabul etmede güçlük çekecektir.
Çocuğun sorunlarını ve zorluklarını görmezden gelme kadar, aşırı kollama da zararlı bir yaklaşımdır. Korunmaya ihtiyacı olmadığı zaman onu başarma ve büyüme yolunda yüreklendirmek gerekir.Tedavi planı aileye aktarılır ve tartışılır. İlacı düzenli kullanmasının yanı sıra onlardan çocuklarıyla olan ilişkilerini yeniden biçimlendirmeleri istenir. Bu biçimlendirme sırasında dikkat edilecek önemli noktalar vardır. Aile, çocuğun öfke patlamalarını ortaya çıkaran nedenleri araştırmalıdır. Ana babalar çocuklarıyla en fazla çatışmaların olduğu ortam ve olaylar konusunda oldukça duyarlıdır. Bu nedenle hiç olmazsa başlangıçta, bu koşullara mümkün olduğu kadar az girmeye çalışılmalıdır. Çocukta ani öfke patlamaları bir kez ortaya çıktığında o an için sakinleşmesini beklemekten başka çare yoktur. Çocuğun üzerine gidip davranışını kesmesini istemek hem boşa çaba olacak, hem de ilişkiyi iyice zedeleyecektir.Bu durumda yapılacak ilk adım çocuğu o durmadan alıp başka seçenekler önermektir. Ancak hiçbir zaman çocuk bu tür davranışı sonucunda rüşvet olarak amacına ulaşmamalıdır.
Disiplin ivedilikle teşvik edilmelidir. Cezalar yapılan davranışla orantılı ve istenmeyen davranıştan hemen sonra, o davranışla ilişki kurularak uygulanmalıdır. Yaptığı davranıştan ötürü hafta sonunda verilecek bir ceza hem etkili olamayacak hem de çocukta öfke ve kırgınlık yaratacaktır. Sen bunu yaparsan bu cezayı alacaksın şeklinde, yapacağı olumsuz davranıştan sonra ne ceza alacağını baştan bilirse davranışını ona göre ayarlama hakkı olacaktır.Bu tür çocuklar genellikle aile çatışmalarının merkezi olurlar. Her ana baba diğerini çocuğu uygun biçimde idare edemediği için suçlar. Tutumlar arasındaki bu çatışmalar ve tutarsızlıklar çocuğun karmaşasının daha da artıracak ve olumsuz davranışların sürmesine neden olacaktır.Ana babaların çocuklarına öfke duymaları doğaldır. “Aklı her şeye erdiği halde derslerinde başarısız.”, “Dikkat etmiyor, dikkat etse yapar.”, “Ne durdan anlıyor, ne sustan”, “Hiçbir komşumun yüzüne bakamaz oldum. Her gün biri şikayete geliyor.”. Bu ya da benzeri yakınmaları yaklaşık tüm ana babalardan duymak mümkündür. Ana babalar kendilerini sosyal ilişkilerden çekerler. Bir gezmeye gitseler burunlarından gelir. Eşlerin birbirleriyle olan etkileşimleri azalır. Diğer çocuklar şaşkın, kararsız ve öfkelidir. Sokakta özürlü kardeşlerine takılan isimlerden paylarını alırlar. “Delinin ablası”, “Canavarın kardeşi” gibi. Ana baba ve kardeşlerin haklı öfkeleri, çocukların ise haklı tepkileri konuşulup çözümlenmelidir.Evde çocuklarına ders çalıştırmak durumunda olan ana babalar, öğret¬menler için yapılacak önerileri kendileri de uygulamalıdırlar.
ÇOCUĞUN RUHSAL SORUNLARININ TEDAVİSİ:Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı alan çocukların sorunları yalnızca öğrenme alanında değildir. Aşırı hararetlilik, dikkat dağınıklığı ve benzeri yakınmalar yaklaşık tüm davranışları etkilediği için sorun bir yaşam sorunudur. Bu çocuklar sürekli hata yaparlar, sürekli eleştirilir ve engellenirler. Aile, komşu, arkadaşlar ve okulla başa çıkmaları zordur. Çok ender olarak başarı duygusunu tadarlar. Bunlara bağlı olarak da zayıf benlik imgesi geliştirirler. Kendilerini beceriksiz, işe yaramaz ve aptal ya da deli olarak görürler. İçlerinde bir yerlerde bunun doğru olmadığı isyanı yaşasa bile çoğu kez bunu bastırırlar. Psikoterapi, çocuğun güçlükleriyle başa çıkmasında ve öğrenmeye daha istekli olmasında ona yardımcı olacaktır. Tedavide temel görüş, çocuğun güçlü yanlarını ortaya çıkartarak, zayıf yönlerini ödünlemektir.Bu tür belirtileri olan çocuklar, hem ruhsal gelişim devrelerini başarmak, hem de bu yoğun engellerin üstesinden gelmek zorundadırlar. Bu nedenle de pek çok ruhsal yakınmalar ortaya çıkmaktadır.
Bazı çocuklar bu tür engelleyici yaşam deneyimlerinden, zorluklardan kaçınarak üstesinden gelmeye çalışırlar. Çocuk beceremeyeceğine inandığı bir olaydan vazgeçerek, kabuğuna çekilir ve kendini korumaya çalışır. Bu konuda 10 yaşında bir erkek çocuk olan 0... ‘nun öğretmeni şu örneği veriyordu: “Aslında cin gibi. Bildiği konularda gözleri pırıl pırıl oluyor. Ama yeni bir konu işlenirken, özellikle matematik yaparken, eline ufacık bir kalem ya da silgi parçası alıyor ve adeta sınıftan dışarı çıkıp gidiyor. Elindekini saatlerce çeviriyor, çeviriyor. Ya da sırasına tık tık tık diye bitip tükenmez bir biçimde vuruyor. Bir gün merak ettim, hiç uyarmadım. Tam 1,5 saat hiç durumunu değiştirmeden öylece oturdu. Bazen yüzünde mutlu gülümsemeler dolaştı ama o kafaca kesin sınıfta değildi”. Bazen çocuklar bu tür zorluklardan, bu zorlukları yaşamadıkları dönemlere dönerek kurtulmaya çalışırlar. Yedi yaşında bir kız çocuğu olan E... ‘nin annesi şunları aktarıyordu: “Okula başlayana kadar hiçbir aksaklık fark etmedik. Hareketli, koşan, oynayan bir çocuktu. Zekası da çok iyi geliyordu bize. Okula gittikten bir ay sonra değişti. Parmağını emmeye başladı. Bebeksi konuşuyor, bizim yanımızda yatmak istiyor, oyunlarında hep bebek oluyor, benim kucağımdan inmiyor ve orada uyuyakalıyordu.”
İzlediğimiz çocukların çoğu okulla ilgili kaygılarını bedenlerine yansıtarak gösterirler. Okula gitme zamanı geldiğinde, özellikle sınav günlerinde karın ağrısı, mide bulantısı, kusma, ishal ve hatta ateş ile yakınmalarını dile getirirler. Bu yakınmaları tatillerde gözlenmez. Okula gitmezler ve bir süre sonra bu yakınmaları kendiliğinden azalır ve kaybolur. Çocuk bunu yalan ya da uydurma olarak yapmamıştır. Bunlar gerçekten vardır ama sıkıntı veren, zorlayan durum ortadan kalkınca yakınmaları da azalıp kaybolmaktadır. Onbir yaşında bir erkek çocuk olan E... ‘a, şiddetli karın ağrısı ve kusmaları nedeniyle oldukça fazla sayıda bedensel tetkik yapılmış ama bu yakınmaları açıklayacak bedensel bir neden bulunamamıştı. Çok dikkatli ve duyarlı bir hanım olan annesi bu yakınmaların sınav günleri ortaya çıktığını fark etmişti. Bu durumu konuştuğumuz E... “Sabah kalkınca o gün sınav olacağı aklıma geliyor. Yine yapamayacağım, annemin, babamın yine kızacağı ve üzüleceği, öğretmenimin, arkadaşları¬mın yanında yine mahcup olacağımı düşünüyorum. Karnıma bir ağrı giriyor, kusuyorum” şeklinde aktarıyordu sorununu.
Kendi eksiklikleri ve beceri güçlüklerinin farkında olan çocuklar, çevrenin de bu yönde yaklaşımları nedeniyle kendilerini tümüyle değersiz görme eğilimine girerler. “Ben deliyim galiba” ya da “Ben geri zekalıymışım, o yüzden yapamam” yakınmalarına oldukça sık rastlanıl¬maktadır. “Beynimdeki bozukluktan ötürü yapamıyorum” diyerek sorunun bir özür olarak gösterme eğilimi gözlenmektedir.Başarısızlıkları, yetersizlik duyguları, ilişki bozuklukları bu çocukların içinde büyük üzüntü ve öfke duyguları uyandırır. Bu öfkelerini ya içlerine atarak kendilerine zarar verme yolunu seçerler ya da herkesi rahatsız ede¬cek biçimde, saldırganlıkla çevreye yöneltirler. Onbir yaşındaki E...., bu duygusunu “Tırnaklarımı öyle yiyorum ki başarısız olan ellerimi sonunda yiyip bitireceğim” şeklinde dile getirirdi.Yedi yaşında bir erkek çocuk olan Z. M... ise iki kez kendini okul penceresinden atmaya kalkarak yoğun çaresizliğini gösteriyordu.Aileler bu tür çocukların hareketliliğindeki tutarsızlığın kendilerini şaşırttığından sıklıkla yakınır. Her zaman cıva gibi olan çocuk, üstünü giyme zamanı geldiğinde ya da yemek ve ders saatlerinde adeta donup kalmaktadır. “Hareketleri ağır tempolu bir film gibi” benzetmesi pek çok ana babanın ortak görüşüdür. Oysa bu durum çocukların koordinasyon güçlüklerinin ya da başarısızlıklarını ödünlemek için bir savunma aracıdır. Yavaş yaptığı zaman becerebilecek ya da daha az hata yapacaktır.Çok olağan bir diğer davranış da bu çocuklardan bazılarının zorluklar¬la başa çıkabilmek ve daha sevimli bir şekilde dikkat çekebilmek için işi soytarılığa dökmeleridir. Yedi yaşındaki bir erkek çocuk olan E..., bölümümüze geldiği gün Şarlo’ya benzer yürüyüşü, koridorda yürüyenlerin arkasına takılıp taklitlerini yapmasıyla tüm bölüm üyelerinin dikkatini çekmiş ama aynı oranda da sempatisini toplamıştı. Öğretmeni “Sen sınıfa gelmediğinde rahatça dersimizi yapıyoruz” derken, bir sınıf arkadaşı “Bugün canımız çok sıkıldı. Okulun hiç tadı yoktu. Çünkü E.... okula gelmemişti” diyordu. Kuralları çiğneyen, herkesi güldüren çocuk, sınıfın kahramanı olacak, böylece aranma, sevilme ve dikkat çekme duygularına doyum sağlayacaktır.Bu yakınma ile gelen çocuklarda atak hareketlere çok sık rastlanır. Ana babaların “Sanki biri dürtmüş gibi...” ile başlayan yakınmalarına pek çok kere tanık olursunuz. Bazen bu ani, atak hareketler tehlikeli boyutlara da ulaşabilmektedir. Sekiz yaşında bir kız olan K..., in annesi, “Bir gün elin¬deki makası kardeşinin yüzüne fırlattı. Çocuk başını eğmeseydi yüzünün tam orta yerine gelecekti, biraz yanağı çizildi. K... da çok üzüldü ama yine olsa yine yapar herhalde. Dün de sobanın ateşini tazeliyordu. Ablası bir şey demiş. Bir kürek ateşi odanın ortasına, halıya serpti.” şeklinde yakını¬yordu. Bu tür düşünmeden yapılan atak hareketler, çalma, yangın çıkartma, kendi bedenine zarar verme gibi davranışlarla da kendini gösterebilir. Arkadaş gurubuna yaranma arzusu ve bir babanın dediği gibi “Fren tertibatının çalışmaması sonucunda bu çocuklar arkadaşlarının yap dediği olumsuz davranışları da sık yaparlar. Sekiz yaşında bir erkek çocuk olan G..., okuldaki bütün yangın cihazlarını kullanıp, okulu bir köpük denizi haline getirmiş. Dokuz yaşındaki B..., tahta parçasıyla kendini sünnet ettirmeye kalkışmış, yedi yaşındaki 5... bakkaldan süt çalarak arkadaşları¬na dağıtmıştı. Ender de olsa bazen bu tür çocuklarda yaşına göre yalancı bir olgunluk davranışı göstererek zorluklarını yenmeye çalıştıkları gözlenir. Ciddi bir yetişkin gibi bakar, davranır ve ilişki kurarlar. Büyüklerle ilişki kurmaktan hoşlanır, yaşıtlarına yanaşmazlar. Oyun oynamayı küçümserler. Yalnızca bir-iki kez çok küçük gülümsemesine tanık olduğumuz sekiz yaşındaki B..., anneannesinin ve dedesinin en yakın arkadaşı olarak tanımlanıyordu, “Bir de ayaklarını ve kollarını sürekli sallaması olmasa..!” Tedavinin ilerleyen durumlarında, bu çocuklarda kaygı ve sinirlilik gözlenebilir. Öğrenmeye daha hazır hale geldikleri ve arkadaşları ile aralarındaki farkı daha iyi algıladıkları için başarısızlık kaygıları artmak¬tadır. Bir kez başarının tadını aldıktan sonra onu yeniden yitirmek onları korkutmaktadır. Dokuz yaşındaki bir erkek çocuk olan M..., bu duygusunu “Bezen içimden durup dururken ağlamak geliyor, bazen sanki kötü şeyler olacak sanıyorum. Ama inanıyorum ki bu tedavi onlara da iyi gelecek ve onlar da geçecek” şeklinde dile getiriyordu.
ÖĞRETMEN DANIŞMANLIĞI: Aşırı hareketliliğin ve dikkat dağınıklığının en belirgin sorunlar yarattığı ortam doğaldır ki sınıf ortamı olmaktadır. Bu nedenle öğretmenler tedavinin en önemli öğesi olmakta, onların işbirliği olmaksızın başarıya ulaşmak çok güç olmaktadır. Çok kalabalık sınıflarda bir de böyle güç bir çocukla uğraşmak ek bir çaba gerektirmektedir. Ancak bu çocukları kazanmak, onları mutlu ve başarılı görmek tüm çabalara değmektedir.“İlk günlerde emekli olmayı bile düşündüm. Kendimi o kadar öfkeli ve çaresiz hissediyordum ki eve gelip ağladığım çok olmuştur. Bir gün bakı¬yorsunuz melek, 20 dakika sonra şeytanın ta kendisi. Ama o gözleri yok mu? Kırgın, üzgün, öfkeli, cin gibi ama ağlamaya hazır. Şimdi iyi ki benim sınıfıma gelmiş, benim öğrencim olmuş diyorum. Ondan çok şey öğrendim. Diğer öğrencilerimden hiçbir farkı kalmadı sayılır. Şimdi mutlu. Başardıkça başarası geliyor.” E... ‘nun öğretmeninin dile getirdiği bu duygular pek çok öğretmen tarafından paylaşılmaktadır. Bu çocukların sınıf içinde idarelerinde öğretmenin sevgisi ve tecrübesi ona yol gösterecektir. Öğretmene düşen en önemli görev çocuğun azalmış benlik saygısını ona yeniden kazandırmaktır. Dikkat dağınıklığı, aşırı hareketliliği de olsa bu çocukların pırıl pırıl bir zekaları vardır. Bazı alanlarda başarısızlıkları olsa bile, başarılı oldukları alanlar da mutlaka çoktur. Bunları bulup, çocuğa gösterebilen bir öğretmen zor olanı başarıp, çocuğu kazanacaktır. Öğrencisine ilişkin görüşlerini iletmek, bizim görüşlerimizi paylaşmak için bölümümüze gelen 5... ‘nin öğretmeni onun dikkat dağınıklığını nasıl idare ettiğini anlattı. Bizim bu anlatılanlara ekleyebileceğimiz çok az öne¬rimiz kalmıştı.“Başlangıçta S’nin dikkatini en çok beş dakika yoğunlaştırabildiğini izledim. Bu sürenin sonunda ne kadar çabalarsam çabalayayım ona hiçbir şey veremiyordum. Ok gibi yerinden fırlıyor, sınıf içinde dolaşmaya başlıyordu. Sanki içinde bir şeyler doluyor ve onu boşaltması gerekiyordu. Onu bana en yakın olabileceği bir yere oturttum, sürekli gözümün önündeydi. Dikkatinin dağıldığını fark ettiğim an ona yerinden kalkmasını gerektiren bir görev verdim. Ya tahtayı siliyor, ya yere düşen kalemimi bana veriyor ya da bir arkadaşına yardım ediyordu. Böylece hem o enerjisini biraz boşaltmış oluyordu hem de bunu benim direktiflerim sonucunda yapıyordu. Hem otoritem sarsılmıyor hem de onu ben yönlendirebiliyordum. Bir başka yararı da vardı. Yaptıkları sonucunda ufak teşekkürlerle onun memnun olmasını sağlayabiliyordum. Bu işleri biraz daha erteleyerek, giderek dikkat süresini uzatmaya başladım. Şimdi bir derste sadece bir-iki kere yerinden kalkıyor...”
Özellikle yazı yazmanın gerektiği ödevlerde bu tip çocukların çok zorlandığı yaklaşık tüm öğretmenlerin ortak kanısıdır. Bu nedenle ödevini yapmayan çocuğa ya da tahtada yazılanı defterine çekmeyen öğrencisine kızıp kızmama ikilemini çok sık yaşarlar. Bu durumda bizim önerimiz; çocuğun özrünü göz önünde tutmak ama ondan yapabileceğinin en iyisini istemek şeklinde olmaktadır. Belki arkadaşları kadar güzel ya da hızlı yazamayacaktır. Ama o da arkadaşları kadar çaba gösterecektir. Teneffüslerde eksiklerini ödünleme çalışmaları pek önerilmemektedir. Çünkü bu çocukların dinlenmeye, arkadaşlarından daha çok ihtiyaçları vardır. Bu çocukların dikkatsizlikleri eşyalarına sahip olamama şeklinde de kendini gösterir. Okullar açıldıktan yaklaşık iki ay sonra yedi yaşında bir kız olan D...’ nın annesi “İki düzine kalem almıştık, bitti. Okul malzemelerinin, çantada dahil tümünü yeniden aldık.” yedi yaşındaki S. . . ‘nin babası “Bu beşinci beslenme çantası. Geçen hafta aldığımız ceketi de kaybetmiş” şeklinde yakınıyordu. Bu nedenle ancak öğretmen aile işbirliği ile çocuklara kendi mallarına sahip çıkma, başkasının malına saygılı davranma özelliği kazandırılabilir.
Yine dikkatsizlikleri ve el becerilerindeki sakarlıktan ötürü bu çocuklar sınıf arkadaşları arasında gülünç duruma düşebilir. Onbir yaşındaki R... ‘nin öğretmenin “Bir gün tuvalete gitmiş, pantolonunun biraz zor bağlanır bir kopçası varmış. Bunları takmayı ya beceremediğinden ya da unuttuğundan derse kalkınca pantalonu düşüverdi. Bütün sınıf gülmekten bayıldı. 0 kıpkırmızı olup ağlamaya başladı.” şeklinde bir örnek getirdi. Onbir yaşındaki P... ‘nin öğretmeni “Tahtaya kalkması gerektiğinde en az iki arkadaşının defterini düşürür, iki üç kez tökezlenir, o tahtaya kalkarken yolunun üzerindeki bütün çocuklar eşyalarını kapıp ona yol açarlar.” demekte, 11 yaşındaki E.. ‘nin öğretmeni ise “Beden eğitimi dersinde koşturmak istiyorum, adeta uçacak, ellerini kanat çırpar gibi vuruyor, zıplar gibi hareketler yapıyor. Sınıf arkadaşları onun uçtu uçtu leylek uçtu diye kızdırıyormuş. Duyunca çok üzüldüm.” şeklindeki gözlemler dile gelmekteydi. Bu nedenle öğretmenler çocukların bu tür güçlüklerinden ötürü ortaya çıkan ilişki bozukluklarına ve benlik örselenmelerine karşı duyarlı ve çözümleyici olmak durumundadır.
Ana babalar ve öğretmenler bu çocukların dinlediklerini işittiklerini daha iyi öğrendiklerini ama yazılı sınavlarda özellikle testlerde başarısız olduklarını söylerler. Gözlemlerinde çok haklıdırlar, bu nedenle çocukların gerçek başarılarını değerlendirmede sözlü sınavlara ağırlık verilmesi beklenir. Çocuğun güçlüğü görsel algı alanındaysa öğrenmede ağırlık işitsel alana kaydırılabilir.
İLAÇLAR
DEB ‘ nda kullanılan birincil psikofarmakolojik ajanların merkezi sinir sistemi uyarıcıları olduğu belirtilmektedir. Bu grubun temsilcileri, metilfenidat, dekstroamfetamin ve pemolindir. Metamfetamin ve dekstroamfetamini de içeren çok sayıda amfetanıin vardır. Ancak dekstroamfetaminler daha çok yeğlenmektedir. Metilfenidat diğer uyarıcıların tümünden daha çok kullanılmaktadır. Çocukların en az %70’i ilk denemelerinde ana uyarıcılardan birine olumlu yanıt vermektedir. Eğer klinisyen dekstroamfetamin, metilfenidat ya da pemolinden birini kullanıyorsa , bu ilaçlardan en az birine yanıt alınma oranı %85 ile %90 arasında değişmektedir.
İlaç vermenin temel amacı sınıf içi davranışlarda, akademik başarıda ve verimlilikte iyileşme sağlamaktır. Karşı Gelme Bozukluğu, Ağır Davranım Bozukluğu ve saldırganlık ile birlikte görülen DEB’nda ilacın bu yakınmalara da iyi geldiğine ilişkin bilgiler vardır. Çocukla yaşıtları, ailesi, öğretmenleri ve diğer önemli kişiler arasındaki ilişkiler de düzelmektedir. Buna ek olarak boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerine de katılımın arttığı belirtilmektedir. Uyarıcıların kullanımındaki ana mesajın bunun yalnızca “okul zamanı ilacı “olmadığının vurgulanması olduğu iddia edilmektedir. Uyanık olduğu tüm zamanlarda ve hafta sonlarında da kullanılma gerekliliği önerilmektedir. Bölümümüzde ise genel uygulama çocuklara ilaçları okul zamanları kullandırmak şeklindedir. DEB’nda kullanılan ilaçlar açısından bir tercih yapılmamaktadır. Bazı çocuklar bir ilaca daha iyi, bir diğeri ise daha kötü yanıt verebilecektir ve bu yordanamamaktadır. Yan etkilerin görünümü çocuktan çocuğa ve ilaçtan ilaca değişiklikler göstermektedir. Yan etkilerin büyük kısmı zamanla ya da değişik yaklaşımlarla ortadan kalkmaktadır. Büyümenin baskılanması eğer ortaya çıkarsa ilacın dozuna bağlanmaktadır.
İzleme çalışmaları, çocuğun ulaşması beklenen boyu ve kilosuna gecikmeli de olsa ulaşabilmektedir. Ancak bazı çocukların bu gelişimsel gecikmeye uyum sağlayamadıkları görülmektedir. İlacın puberteden sonra etkinliğini kaybetmemesi ve ilaç kötüye kullanımına yol açmaması rahatlatıcıdır. Ancak, kendinde ve ailesinde madde bağımlılığı öyküsü olanlarda uyarıcı kullanımı tartışmalıdır. Uyarıcı ilaçların tiklere etkisi çelişkili sonuçlar vermektedir. DEB tanısı alan bazı çocuklar kliniklere vokal ya da davranışsal tiklerle başvurmaktadır. Bazen bu çocukların tikleri uyarıcıların kullanımı ile artmaktadır. Son bulgulara göre ilaçlara devam edilse bile bir süre sonra bu yakınmalar eski durumlarına dönmektedir. Eğer düzelme olmazsa, haloperidol, pimozid ya da klonidin gibi ilaçların eklenmesi yakınmaların ortadan kalkmasına yardımcı olmaktadır. “Rebound”, kısa dönem etkili uyarıcıların kullanımından sonra davranışlarda görülen bozulmadır. Bu bozulma dönemi yarım saat yada daha fazla olabilir. Bu durum çocukların çok azında gözlenir. Rebound etkisi uzun dönem etkili ilaçların kullanımıyla çözümlenebilir.Bazı vakalarda ilacın davranış üzerindeki etkisi için gereken doz ile zihinsel süreçlerdeki iyileşme için gereken doz uyuşamayabilir. Bu gibi durumlarda düşük olan doz tercih edilmelidir. 1994 yılında yüzden fazla yayının gözden geçirildiği bir çalışmada 4500 ilkokul çocuğunun değerlendirildiği görülmüştür.
Okul öncesi dönem çocuklarla yapılan çalışmalar çok daha azdır (yaklaşık 130 denek). Ergenlerle (yaklaşık 113 denek) ve yetişkinlerle (yaklaşık 180 denek)yapılan çalışma sayısı da çok azdır. Okul öncesi ve yetişkinlikle ilgili sonuçlar çok değişkinlik göstermektedir. Son yıllarda DEB tedavisinde kullanılan uyarıcı olamayan ilaçlara ilişkin bilgiler taranmıştır. Değerlendirilen ilaçlar antidepresanlar, ct2 adrenerjik reseptör blokörleri (klonidin ve guanfasin), nöroleptikler, fenfluramin, lityum ve antikonvüsanlardır. Bu konudaki en iyi çalışılan ajanın heterosiklik antidepresanlar olduğu ileri sürülmektedir. Bazı araştırmalar DEB olan çocukların %70’inin dezipramine 5 mg/kg dozuna kadar yanıt verdiklerini göstermektedir. Bütün heterosikliklerin hiperaktivite, dikkat¬sizlik, anksiyete ve depresif duygulanım üzerinde olumlu etki yaptığı gözlenmiştir. Öğrenme üzerindeki etkileri çok açık değildir. Ana yan etkisi kardiyovasküler sistem üzerinedir. Özellikle aritmiye neden olduğu belirtilmektedir. Birkaç küçük çocuğun ani ölümü heterosikliklerin kullanımının yeniden gözden geçirilme gereğini ortaya koymuştur.Bupropion serotonin geri alım blokörü ve trisiklik olmayan bir antidepresandır. Yan etki profilinin olumlu olduğu belirtilmektedir. Günlük 5-6 mg/kg üç doza bölünerek uygulanması önerilmektedir.Fluoksetin, sertralin, proksetin ve fluvoksamin gibi seçici serotonin geri alım inhibitörlerine ilişkin bilgilerin sınırlı olduğu ancak az sayıda bazı çocuklardan olumlu sounuçlar alındığı bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan bir çalışmada yaşları 9-17 arasında olan DEB tanısı almış 32 deneğin %78’inde distimi gibi mood bozuklukları ve %80’inde majör depresif bozukluk olduğu görülmüştür. Devam eden metilfenidat tedavisine fluosetinin eklenmesi hastaların 30’unda belirgin düzelmeye neden olmuştur.Monoamin oksidaz inhibitörleri çok az sayıdaki araştırmada ve çok az sayıda çocukla çalışılmıştır. Sonuçların dekstroamfetaminlere eş olduğu belirtilmektedir. Ancak olası ilaç ve diyet tepkileri kullanımı sınırlamaktadır. Dikkat Eksikliği Bozukluğunda tek başına klonidin ve guanfasin kullanımına ilişkin bilgiler sınırlıdır.
Uyarıcı ilaçlarla birlikte kullanımı DEB’na ek saldırgan/hiperaktif davranışlar boyutunda ya da tiklcr üze¬rinde olumlu etki yapmaktadır. Ancak klonidin/metilfenidat kombinasyo¬nunun üç çocukta ani ölüm yaptığı belirtilmiştir. Bu konuda ilaçların rolü bilinmemektedir. Sentetik bir uyarıcı olan fenfluraminin etkisi DEB üzerinde gösterilememiştir. Zihinsel özürlüler ve yaygın gelişimsel bozukluğu olanlarda olası olumlu etkiden söz edilebileceği klinik izlemelerde belirginleşmeye başlamıştır. Lityum, karbamazepin ve valproik asid gibi mood düzenleyicilerinDEB ‘nin ana belirtileri üzerinde olumlu etkisi gösterilememiştir.Nöroleptiklerle önceki yıllarda yapılan bazı çalışmalar bazı belirtilerde etkili olduğu yolunda bulgular vermiştir. Günümüzde olası olumsuz yan etkiler nedeniyle kullanılmamaktadır. Ancak, uyarıcılara haloperidol ya da pimozid eklenmesi tiklerde ya da Tourette bozukluğunda yararlı olmaktadır.
DİKKAT EKSİKLİGİ AŞIRI HAREKETLİLİK BOZUKLUĞU İLE YAŞAYANLARA ON ÖĞÜT
1 .Çocuğunuzun sınırlılıklarını kabul edin. Ana babalar çocuklarının enerjik ve aktif olduğunu belki de hep böyle kalacağını kabul etmek durumundadır. Aşırı hareketlilik tasarlanarak yapılmaz. Aşırı hareketliliği ortadan kaldırmaya değil, kontrol etmeye çalışmalıdır. Örnek göstermenin, yıkıcı eleştirilerde bulunmanın yararı yoktur.
2.Yoğun enerjiyi rahatlatacak etkinlikler bulun. Koşu, spor, yürüyüş gibi etkinlikler yararlıdır. Garaj, bodrum gibi mekanlar uygun düzenlemelerle özellikle kötü havalar için kurtarıcı olabilir.
3.Evi düzenli tutun. Ev rutinleri, aşırı hareketli çocuğun düzeni kabullenmesinde yardımcı ‘~u Yemek, yatma ve çalışma saatleri düzenli olmalıdır. Tutarlı tepkiler çocukta tutarlılık yaratacaktır.
4 .Bitkinlikten kaçının. Bu çocuklar yorgun olduklarında kendilerini kontrol etmeleri zorlaşır, hiperaktiviteleri kötüleşir.
5.Kurallı toplantılardan kaçının. Aşırı hareketliliğin uygun olmayacağı topluluklara katılmaktan kaçının. Başlangıçta, lokanta, büyük satış mağazaları, konser gibi yerlere gitmekten kaçının. Evde kontrol kazanıldıktan sonra yumuşak geçişlerle bu gibi ortamlarda bulunun.
6. Ödünsüz, tutarlı disiplini sürdürün. Bu çocuklar yönetimi zor çocuklardır. Kurallar kendine ve başkalarına zarar vermemesi için kesinlikle uygulanmalıdır. Saldırgan ya da ilgi çekmek için yapılan tuhaf davranışlara kesinlikle izin verilmemelidir. Bu çocuklar kurallara direnir. Bu nedenle konulacak kuralların açık, net, tutarlı, uygulanabilir ve denetlenebilir olması gerekir. Çok önemli olmayan, göz ardı edilebilecek konularda kurallar konulmayabilir. Ana babalar çocuklarına karşı her an eleştirel olduklarında ilişkileri bozulacak, çocuğun güven duygusu ve benlik saygısı örselenecektir.
7.Disiplini fiziksel olmayan cezalarla temin edin. Çocuğun bir süre için kendi başına bırakılabileceği bir odanın ya da yerin oluşturulmasında yarar vardır. Bu oda çocuğun kendi odası olabilir ve orada davranışları ve sonuçlarını düşünebileceği, sakinleşebileceği bir ortam yaratılmalıdır. Bu süre içinde odada bulunması gereken süre çocuğa belirtilmeli bu tür bir eylemin kötüye kullanımının önüne geçilmelidir. Bu çocuklara saldırgan olmamayı ve ülkeyi kontrol etmeyi öğreteceğimiz için fiziksel ceza mümkün olduğunca verilmemelidir. Olumlu yetişkin modeline daha çok gereksinim vardır.
8.Dikkat süresini uzatın. Evde vereceğiniz görevlerle dikkat yoğunluk ve süresini artırın. Hiperaktivitesiz davranışlarını ödüllendirin. Kitap bakıp okumak, bul-tak bilmecelerini çözmek, resimleri eşlemek gibi etkinlikler bellek ve dikkat üzerine olumlu etkiler yapmaktadır. Oyuncakların çok fazla sayıda olmamalarına, güvenilir ve sağlam olmalarına, yaratıcılığı artırıcı nitelik taşımasına özen gösterilmelidir. Hareketliliğini boşaltacağı görevler verin. Böylelikle hem sizin önerilerinizi yerine getirmiş, hem de hareketi iliğini doyum sağlamış olacaktır.
9.Komşuların aşırı tepkilerine karşı tampon olun. Sokakta “Kötü çocuk” sıfatını kazansa da bunu eve taşımayın. o “yoğun enerjili iyi bir çocuktur”. Her zaman ailesinden kabul ve olumlu yönlendirme gören bir çocuğun benlik saygısı ve güveni sağlıklı gelişecektir.
10.Düzenli aralıklarla sorunlu ortamdan uzaklaşın, kendiniz için hoş bir şeyler yapın. Dikkat Eksikliği Aşırı Hareketlilik Bozukluğu olan bir çocukla yaşamak zor bir deneyimdir. Ana babaların zaman zaman hoşgörü ve güçlerinin kalmadığını ve yoğun çatışmaların yaşandığını görmekteyiz. Bu gibi ortamlarda yukarıda sözü edilen kurallar çiğnenmekte, sorunlu çocuklar daha da bocalamaktadır. Bunu önlemek için ana babaların herhangi bir sorunu düşünmeden rahatlayabilecekleri vc . güç depolayabilecekleri ortamların yaratılmasında büyük yarar vardır. Bu konuda aile üyelerinin bu gereksinimin farkına varması ve birbirlerine destek olmaları gerekliliği unutulmamalıdır.
22 Ağustos 2007 Çarşamba
Gelişim Psikolojisi 3-Yetişkin Psikolojisi
Aile ve Aile Yapıları
A) Ailenin tanımı evrimi ve işlevleri :Ailenin bütün insan toplulukları için geçerli bir tanın ortaya koymak oldukça güçtür. Toplumlar kendi yapılarına bağlı olarak “Aile” kavramına farklı anlamlar yüklemektedir. Ailenin sosyal örgütlenmenin temel birimlerinden biri hatta “toplumun temel yapısı olduğu gerçektir. Aile anne, baba ve bağımlı çocuklardan oluşan bir kurumdur. Toplumsal bir kurum olan Ailenin yüzyıllar süren evrimi boyunca bir çok değişim geçirdiğini aile yapısıyla birlikte akraba ilişkilerinin, evlilik anlayışını ve genel olarak davranış kalıplarının da değiştiği görülmektedir. İlkel toplumlardan günümüze kadar olan evriminde “kabile, sop yada klan gibi iç içe girmiş ‘büyük aile’ den, büyükanne, büyükbaba, teyze, amca, hala gibi akrabaları içine alan “geniş aile” ye ve geniş aileden de sadece anne baba ve çocuklardan oluşan günümüzün “çekirdek ailesi” ne giden bir çizgi izlemektedir.
Toplumsal değişme sonucu kölelik ve feodallik ortadan kalkarken ailenin birimi de değişmiştir. Özgürlük ve demokrasi bilincinin gelişip yaygınlaşması ve kadınların ekonomik açıdan gittikçe etkin rol oynamaya başlamaları aile ilişkilerinin değişmesinde etkili olmuştur. 20.yy.ın ilk yarısından itibaren kadın-erkek eşitliliğinin dengeli hale gelmesiyle günümüz modern aile biçimi ortaya çıkmıştır.
Ailenin tanımı ve işlevi ile ilgili araştırmalara bakılırsa :
1940 lı yıllarda Amerikalı sosyolog “Kingsley Davis” aileyi aralarında kan bağı sebebiyle birbirine akraba olan bir grup insan olarak tanımlar. Diğer bir sosyolog “Molinowski” aileyi ;evlilik, kan bağı ve evlat edinme yoluyla birbirine bağlanmış ve birbirileriyle ailevi rollerine göre ilişki kurmuş olan grup olarak tanımlar. Birde ailenin özüne ilişkin çalışmalarında “Fitzpartrick ve Badzinski” (1985) evrensel aile tipini; kanbağı ile yapılanmış ve temel işlevi yeni doğan çocuklarını beslemek ve toplumsallaştırmak olan sosyal grup olarak tanımlamaktadır.
Ailenin anlamı ve işlevi ile ilgili ülkemizde yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen bulgular şunlardır:
Tezcan (1990) yaptığı araştırmada ailenin işlevlerini şöyle sıralamıştır.
a) Biyolojik: Sosyal ve yasalara uygun olarak uygun yolarla cinsel gereksinimleri karşılama ve üreme.
b) Ekonomik: Üyelerin gereksinimini giderebilecek kadar üretme.
c) Duygusal: Özellikle küçük çocuklara bakım ve sevgi
d) Koruma : Güvenlik, sağlık
e) Toplumsallaşma: Kültürel değerleri ve sosyal kodları çocuklara aktarma
f) Eğitim : Yeni kuşakları eğitme işlevleri.
Tokaç (1994) yaptığı araştırmada ailenin anlamını şöyle sıralar:
a) Neslin devamını sağlamak
b) Bireylerin sevgi ve şefkat gereksinimlerini giderebilecekleri bir ortam sağlamak.
c) Bireylere düzenli bir yaşam sağlamak
d) Bireylerin toplumla sağlıklı ilişkiler kurmasında köprü olmak. gibi sonuçlar çıkarılmıştır.
B) Ailenin Sınıflama Ölçütleri: Etnografı ve etnolojinin getirdiği sayısız ve çeşitli örnekler tek bir aile tipolojisi kurulmasına olanak vermemekte, ayrıca çeşitli ölçütlerin kullanılmasını gerektirmektedir.
Şimdi bu ölçüleri inceleyelim:
1) Aile içi egemenliğin anan yada baba da olma ölçütü : bu sınıflama ölçütünde toplumun yapısına bağlı olarak ortaya çıkan anne yada babanın veya her ikisinin de egemenliğine bağlı olan aile tipleri vardır.
a) Babaerkil Aile (Patriyarkol) : Babanın egemenliğine dayanan aile tipidir.
b) Anaerkil Aile (Matriyalkol) : Annenin egemenliğine dayanan aile tipidir.
c) Eşitlikçi Aile (Egaliter) :Hem annenin hem de banın eşit egemenliğine dayalı aile tipidir.
2) Evlenme biçimlerine bağlı sınıflama ölçütü: Bu ölçüt iki cins arasında oluşan evliliğe bağlı olarak ortaya çılan bir ölçüttür. Kendi içinde farklılaşmaktadır.
a) Evlenecek kişilerin sayısına bağlı olan sınıflama:
*Monogami aile: Bir erkek ve bir kadının evliliği yada tek eşlilik olarak ifade edilen aile çeşidine denilir.
*Poligami Aile (Polygamous Family): çok eşlilik anlamına gelen aile tipidir. Kendi içinde ikiye ayrılır. (Bu aile tipini ailenin bileşik tipleri bölümünde geniş bir şekilde değinilecektir.)
-Polijini Ailesi (Polygynaus Family): bir erkeğin birden çok kadınla evliliği, çok karılık
-Poliandri Aile (Polyandrous Family): Bir kadının birden çok erkekle evliliği çok kocalılık.
b) Akrabalık ilişkisine bağlı sınıflama: Bu sınıflamada akrabalık ilişkisine ve soyun izlenmesine bağlı aile sınıflamasıdır.Bu sınıflama üç kategoriye ayrılır.
*Babasoylu aile (Patrilineor Descent):Burada yeni doğan bireyin sadece baba tarafından akrabalarıyla ilişkide bulunması ve baba soyunu izlemesi sonucu ortaya çıkan ailedir.
*Ana soylu aile (Matriliear Descent): Burada yeni doğan bireyin sadece anne tarafından akrabalarıyla ilişkide bulunması ve anne soyunu izlemesi ile ortaya çıkan ailedir.
*Hem anne hamda baba soylulu (Bilineler, Duble Descent): Yeni doğan bireyin hem anne hem de baba soyunu birlikte izlediği ve her iki taraf akrabalarıyla ilişkide bulunduğu ailedir.
c) Evli çiftin ikamet biçimine bağlı sınıflama: Bu sınıflamada yeni evli çiftlerin evlilik sonrası kadının ve erkeğin ailesine yakın veya birlikte olmasına dayalı ailedir. Bu durumda ikamet yeri olarak iki şekilde incelemek mümkündür.
*Patrilokal Aile: Evlilik sonrası kadının baba evini bırakıp eşinin yani erkeğin anne-babası’nın evinde onlarla birlikte oturduğu aile tipidir.
*Matrilokal aile: Patrilokal’in tam tersine erkeğin eşinin ailesinin evinde onlarla birlikte oturması sonucu ortaya çıkan ailedir. Ülkemizde “iç güvey” olarak adlandırılır.
Buraya kadar ki bölümde toplumların yapısına bağlı olarak ortaya çıkan aile çeşitlerini gördük. Bu tip aileler her toplumda görülmemektedir. Toplumdan topluma göre değişmektedir. Şimdi genel olarak çoğu toplumda bulunan “aile yapılarını” inceleyelim.
C) Aile Yapıları: sosyologların ve araştırmacıların yapmış olduğu araştırmalar sonucunda çoğu toplumda var olan önceki bölümde yer alan aile yapılarına nazaran daha evrensel olan aile yapıları vardır. Bunlar:
1) Çekirdek Aile: Biri anne-baba diğeri de çocuklar olmak üzere iki kuşağın içine alan en küçük aile birimidir. Geniş ailenin temelini oluşturduğu için çekirdek aile adı verilir. G.P.Murdack 250 toplum üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, çekirdek ailenin ya tek başına, yada ailenin bileşik tiplerinden birini oluşturan temel birim olarak bütün toplumlarda görüldüğünü ortaya koymuştur.Murdack çekirdek ailenin her zaman ve her yerde,her hangi bir insan topluluğunun varlığını sürdürebilmesini sağlayan dört temel görevi olduğunu belirtmiştir.
- Cinsel ihtiyaçlarının karşılanması
- Ekonomik işbirliği
- Üreme ve çoğalma ortamının sağlanması
- Çocuk bakımı-eğitimi (sosyalleşme)
2) Ailenin Bileşik Tipleri (Compusite Types Of The Family) : Çekirdek aile birimleri, insan topluluklarının büyük çoğunluğunda, kendi başlarına da bağımsız ve soyutlanmış bir halde bulunmazlar. Bunlar çoğu zaman daha geniş aile örgütlenmelerinin alt birimlerini oluştururlar. Bu bileşik tipler “evlilik bağına” yada “kan bağına” bağlı olarak “poligam aile” ve “geniş aile” olarak ikiye ayrılır. Ailenin bileşik tipleri çoğunlukla büyük bir hane oluştururlar.
a ) Poligam Aile: Bu tip aile sadece “poligami” ye (çok eşlilik) izin veren toplumlarda görülen bir aile tipidir. Birden çok eşin bulunduğu bu ailede “eş”in cinsiyetine bağlı olarak iki şekilde ortaya çıkmaktadır.poligami cinsler arası doğal bir dengenin bulunduğu toplumlarda görülmemesi düşüncesi vardır. Şöyle ki cinslerine sayıca eşit olduğu toplumlarda teke tek evlilik yani monogami yapılma şansı vardır. Eğer dengeli bir toplumda cinsler karşı cinsten birden fazla kişiyle evlenirse cinslerden birinde evlenemeyenler olabilir. Poligaminin ortaya çıkış nedenlerine değinelim.
- Toplumun geleneklerine bağlı olarak cinslerden birinin değer değmez yada kısa bir süre sonra öldürülmesi halinde,
- Topluma özgü özel şartların etkisiyle cinslerden birinin yaşama süresinin kısa olması halinde,
- Toplumun tabakalaşma sistemine bağlı olarak belirli bir zümreye mensup erkeklere ayrıcalık tanınması halinde,
Yukarıdaki bu maddeler toplumun dengesini bozacağından poligami ortaya çıkabilir. Poligami ikiye ayrılır;
*Polijini ailesi: Erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi sonucunda ortaya çıkan bu ailede erkek, evli olduğu her kadın ve ondan olan çocuklarıyla ayrı birer çekirdek aile sayılabilir. Erkek hem koca hem de baba rollerini üstlenmektedir. Erkek ayrı kadınların ortak kocası ve çocukların ortak babası olması sebebiyle üyesi olduğu çekirdek aileleri birleştirerek polijini aileyi oluşturan ana unsur olmaktadır.
*Poliandri Ailesi: kadının birden fazla erkekle evlenmesi sonucunda ortaya çıkan ailedir. Bu aile tipi belli toplumlarda ortaya çıkmıştır. (Markiz Adaları Yerlileri, Tibetliler, Kandyon Sinhalliler, Hindistan’daki Noyalar, Tiyyarlılar, Konmolonlar ve Todalar vs.) bu nedenle evrensel olduğu söylenemez.
Her iki tip ailenin ortaya çıktığı toplumların ortaya koyduğu kurallara bağlı olarak yapılanmaktadır.
b) Geniş Aile (Extended Family): Anne-baba-çocuk ilişkisinin çeşitli görüşleri şeklinde ortaya çıkan “kan bağına” bağlı aile tipine denir. Geniş ailede “anne- baba” ailesiyle “evlilikte kurulan” aileler birleştirilerek bu çekirdek ailelerin kaynaştırılması sonucunda geniş aile ortaya çıkmıştır. Büyük aile de denilen bu ailede evlenen çocuklar anne babasından ayrı bir ev kurar, ama aile ile bağlar korunur. Akrabalık şebekesi içerisinde karşılıklı yardımlaşma ve ilişki sürdürülür. Anne ve baba yeni evli çiftlere yardım eder, daha sonra yeni çiftler de emeklilik ve hastalıkta anne ve babaya yardım ederler. Üç kuşak üzerinde yapılan araştırmada en genç kuşağın ana babalarla, çocukları kendi yollarına gitmeleri gerektiğini “en az” söylenen ve ana babalarla ilişki kurma sorumluluğu “en fazla” ihtiyaç duyan kuşak olduğu ortaya çıkmıştır.
D) Günümüzde Aile Yapısı: Günümüzde en yaygın aile biçimi bağımsız çekirdek aile ve genişlemiş çekirdek ailedir. Sanayileşme, kentleşme ve modernleşme aile içi ilişkileri etkilediği kadar aile biçiminin de değişmesi,ne yo açmıştır. Aile içi ilişkiler değişirken bir hane içinde yaşayan ailelerinde tanımı değişmiştir. Postmodern anlayışa göre aile ortak bir geşmişi, şimdiki zamanı ve gelecekten beklentileri paylaşan bir grup insanın karşılıklı ilişkilerinin oluşturduğu bir sistemdir. Yani postmodern anlayışa göre aile kan bağı, hane paylaşımı yada yasal sözleşmeler yerine aileyi oluşturan bireyler arasındaki kişisel ve psikolojik bağları vurgular. Bağımsız çekirdek aile yeni bir kurumdur. Modern sanayi toplumlarının ortaya çıkardığı bir özelliktir. Genişlemiş çekirdek aile ise çeşitli seçeneklere olanak verdiği, değer ve tutumları gelecek kuşaklara aktarmada aracı olduğu, hızlı toplumsal değişimlerin yol açtığı gerilimlere karşı bireylere duygusal destek sağladığı için yaygın bir aile yapısıdır.
Aile Döngüsü ve Evreleri
Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile çevresi ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa, ergenlikten yetişkinliğe geçişte önemli dönüm noktaları aile ile ilgilidir.Aile yaşam döngüsü yetişkin rollerinde bir takım geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli dönüm noktaları; evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu, son çocuğun evden ayrılması ve dulluktur. Sosyolog Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır.
- Kuruluş = yeni evlenmiş, çocuksuz
- Yeni anne babalar = ilk çocuk 3 yaşına gelinceye
- Okul öncesi = ilk çocuk 3-6 yaşlarında
- Okul çağı ailesi =İlk çocuk 6- 12 yaşlarında
- Ergen çocuklu aile = İlk çocuk 13- 19 yaşlarında
- Genç yetişkinli aile = İlk çocuk 22 yaşında yada daha büyüktür.
- Yerleştirme yeri olarak aile = İlk çocuğun ayrılmasından son çocuğun ayrılmasına kadar
- Ana-babalık sonrası aile = Çocuklar evden ayrıldıktan sonra, baba emekliye ayrılıncaya kadar
- Yaşlılık ailesi = Babanın emekliye ayrılmasından sonrası
Hill’in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte yaşayan yada boşanmış, yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz. Çalışan kadını dikkate almayışı açısından eksiktir.Aile döngüsü oluşturan olaylar toplumsal ve kültürel değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten son çocuğun yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde gitgide kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler aile döngüsünün de değişmesine neden olmuştur.;orta yaşlı büyük ana babalar, dört kuşaklı ailelerin ortaya çıkmış çiftlerin ana babalık sonrası dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, buların birey üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati çekmiştir. Örneğin ilk çocuğun doğuşu yalnızca ‘eş oluşturan ana baba’ oluşa doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik kavramı ve güdülenmeyle ana babalarda çözülmemiş çocukluk çatışmalarını da uyandırır.
E.G Duvall, ailede yaşam döngüsünü 8 evrede ele almıştır:
- Evli çift (çocuksuz)
- Çocuklu aile – ilk çocuk, doğum 30 ay
- Okul çağı öncesi aile – ilk çocuk 30 ay – 6 yaş
- Okul çağı ailesi (ilk çocuk – 6 – 13 yaş)
- Ergen çocuklu aile (ilk çocuk – 13 – 20 yaş)
- Yerleştirme yeri olarak aile (çocuğun ayrılmasına kadar )
- Orta yaşta anababalar (boş yuvadan emekliliğe kadar)
- Aile üyelerinin yaşlanması (emeklilikten eşlerin ölümüne kadar)
Kimmill, Hill ve Duvall’ a göre dayanarak geliştirdiği şema izlenecektir:
Eş seçiminde iki tane ilke vardir:
- Benzerlik ilkesi: Sınırlı bir bireyler gurubu içinde, yaş, ırk, din, etnik köken, sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim yapılır. Bu ilke benzerlerin birbirini çektiği gerçeği üzerine kuruludur.
- Bütünlük ilkesi: Eşlerin özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle seçildiğini savunur. Bu ilke karşıtların birbirini çektiği gerçeğine dayanır.
Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya koyamamıştır. Fakat, toplumsallaşma sürecindeki daha az çatışmanın yaşanması ve anne – baba isteği gibi nedenlerden dolayı benzerlik ilkesi daha çok uygulanabilir niteliğindedir.Eş seçimi konusunda başka bir sorunda neden evlendiği sorunudur. Bireyin ne zaman evlendiği doğrultusunda toplumun belirlediği bir zaman bile vardır. Psikolojik gelişim, cinsel çekim ve aşk gibi etkenler evliliği çağrıştırır.Sevgi, psikologların sistematik araştırmaları yeni giriştikleri bir konudur. Zimborday’ a göre bunun nedeni konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular ve sevginin akılcı açıklamalara konu almayacağıdır.Adler sevginin dostça işbirliği olduğunu söyler. Adler karşılaşılan sorunlarla başa çıkmak, her iki tarafında birbirlerinin çıkarlarını düşünmek ve toplumla birlikte uyum içerisinde hareket etmenin gerekliliğini belirtir.
1-) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğumuna kadar devam eder. Evlilikle beraber bekarlık rollerinden evli çift rolüne geçilir. Bu yeni rolde, çiftin birbirleriyle, anababalarıyla ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkileri görülür.Bu dönemde eşlerin birbirini mutlu edecek yaşam biçimini bulmaları cinsel etkileşim örüntülerini keşfetmeleri en önemli görevleri arasındadır. Ayrıca eşlerin ortak kararlar almaları, ailedeki sorumlulukları paylaşmaları ve problemleri çözme yolları da oldukça önemlidir.Evliliğin ilk yılları oldukça zorlu yıllardır ve bu konularda başarısızlıklar olduğu takdirde boşanmalar olmaya başlar. Özellikle boşanmalar evliliğin ikinci ve dördüncü yılları dolaylarında fazladır. Yaşam koşulları, maddi durumlar, genel uyumsuzluk anne ve babanın müdahalesi gibi durumlar evliliğin yine ilk yılların da karşılaşılan sorunlardır.
Koller ilk yıllarındaki boşanmanın büyük ölçüde, eşlerin evlilikten gerçek olmayan beklentileri sonucu ortaya çıktığını belirtir. Birdwilsell ise sorunun, çiftlerden cok toplumdan kaynaklandığını söyler.Ayrıca ilk yıllarda cinsel ilişki sıklığı yüksektir. Kinsey verilerine göre cinsel ilişki sıklığının yaşla beraber düştüğünü gösterir. Yaşa bağlı bu düşüş daha çok erkek örüntüsünü yansıtır. Kadınlarda ise yaşla beraber olan bu düşüş oldukça azdır. Kadınlarda 31-35, erkeklerde ise 21-30 yaşlarında cinsel ilişkinin en sık olduğu zamanlardır.
2-) Yeni anababalar: Bu dönem gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla başlar ve eşlerin anne ve babalığa doğru rol geçişi söz konusudur. Buraya kadar eşler ilişkilerini oluşturmuştur. Fakat aileye üçüncü bir kişi olan bebeğin katılması eski dengeyi bozabilir. Buda kızgınlık ve kıskançlığa neden olabilir. Le Mosters evliliğin bu dönemini incelemiş ailenin %83 ünde ilk çocuğun doğumu ile beraber bunalım yaşadıklarını belirtmiştir. Fakat bunun nedenini kişilik uyumsuzluğu, kötü evlilik gibi nedenler değil de henüz anne-baba olma yolunda eşlerin yeterli bir hazırlığa sahip olmamalarıdır.Anne- baba bu uyumsuzlukların nedenleri Knox ‘ a göre; gebeliğe karşı olumsuz tutumları, rol değişimlerini kabul edilmemek, anne- babalığa ilişkin yetersiz duygular ve bebek ile ilgili deneyim eksikliğidir.
3-) Okul öncesi aile: ailedeki çocuk 3 ila 6 yaşları arasındadır. Anne-baba birbiriyle olan ilişkileri sürdürürken, aile için bir yer bulmak, maddi olanak sağlamak ve çocuklarını yetiştirmek konusunda arayış içerisine girerler. Toplumsallaşma süreci içerisinde anne-babalar çocuklarına toplumun kurallarını ve değerlerini öğretirken aynı zamanda çocukları tarafından da toplumsallaştırılırlar. Çocukların yetişmesi konusunda anne-babalar çocukla etkileşim içerisinde büyürler.
4-) Okul çağı ailesi: Bu dönem, ailenin en büyük çocuğunun okula gitmesi ile başlar. Bu dönemde çalışan anne tekrar işe döner. Hofmann, annenin çalışmasını; anne-çocuk ilişkisinde ne gibi etkilerinin olacağını araştırmıştır. Çalışan işlerini seven anneler çocuklarına daha iyi davranmalarına karşın; işlerini sevmeyen anneler ise çocuklarıyla daha az ilgilenmektedirler. Böylece çocuklar annelerine karşı düşman olabilmektedirler. Bu çalışmadıkları için kendilerini iyi hissetmeyen anneler içinde geçerlidir.
5-) Ergen çocuklu aile: En büyük çocuğun ergenliğe ulaşmasıyla başlar. Ergen ve aile için oldukça zor bir dönemdir. Ergen ailelerin kurallarını sınamaya başlar. Aile ise ekonomik yönden kendini hazırlamıştır. Bu dönemdeki konular çocukla4r için okul, meslek seçimleri ve eş seçimleridir. Ayrıca çocuklardaki bağımsızlık artar; bununla beraber sigara, alkol ve uyuşturucu kullanmaları kaygısı ortaya çıkar. Bu sorunlar aile ve çocukta bunalımlara yol açabilir. Araştırmalar sonucu gençlerin kendi kuşaklarıyla ve ailesi ile dayanışma içerisinde olduğunu göstermiştir.
6-) Yerleştirme yeri olarak aile: Çocuklar bu dönemde evlenirler ve evden ayrı yaşamaya başlarlar. Eğer anne-babalar ilgilerini ailesi üzerisinde yoğunlaştırmışsa bu dönem onlar için zor ve sıkıntılı bir dönem olacaktır. Bu zaman annenin menopoz sıkıntılarına rastlar. Bu biyolojik değişim “ boş yuva “ olgusu ile de birleşince anneler için bunalım başlar. Ayrıca baba mesleğinin doruğuna çıkmak için çalışır ve eşinden uzaklaşır. Evliliğin ilk yılları gibi 40-45 yaşları arasıda boşanmaların en cok olduğu dönemdir.
7-) Ana-babalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılması ile ortaya çıkan dönemdir.Bu dönemde karşılaşılan sorunların başında çiftlerin yaşlanan anne ve babalarına bakmalarıdır. Anne babalarının ölümün beraberinde getirdiği duygularla başa çıkma sorunları gelir. Bir başka sorunda anne-babaların, büyükanne ve büyükbaba olmaları konusundaki rol değişimleridir.
Neugarten ve Weinstein beş tür anne-babalık biçimi saptamıştır. Bunlar;
- Keyif arama ilişkisi: Büyük ana, babalar torunlarıyla sadece sevmek için ilgilenirler; onların bakımıyla ilgilenmezler.
- Resmi ilişki: İlişki çok azdır, sadece belli günlerde buluşmayla sınırlı kalır.
- Vekil anababa ilişkisi: Ölüm, boşanma gibi nedenlerden torunlara bakmayı içerir.
- Ailenin sağduyusu olma ilişkisi: Büyükanne ve büyükbabanın deneyimlerinden yaralanmaktır.
- Uzak ilişkiler: Toplumsal yada coğrafi açıdan mesafeli olan ilişkilerdir.
8-) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem eşlerin emekli olması ile başlar. Bununla birlikte ortaya çıkan boş zamanı değerlendirilmesi bu zamanlardaki sorunlardandır. Gelir düşüşü ile beraber yaşam standardında da düşüş görülür. Sağlık sorunları ortaya çıkar. Genç yetişkinler orta yaşlı olduklarında da yaşlı ana-babalarıyla ilişkileri sürer.
Aile Kuramları
Son yıllarda yapılan çalışmalarda üç aile kuramı, sosyal alış-veriş kuramı, Sembolik Etkileşim Kuramı ve Aile Sistemleri Kuramı öne çıkmıştır.
Sosyal Alışveriş Kuramı
İlişkilerle ilgili kuramsal modellerden birisi, Thibaut ve Kelley’in geliştirmiş olduğu etkileşimler sonuçları kuramıdır.Sosyal alış-veriş kuramı, ceza getiren davranış ve durumlardan kaçındığımız ve ödül getiren ilişkiler, etkileşimler,duygular ve statüler aradığımız genel kuralına dayanır. Herhangi bir şahıs, grup yada organizasyon, mevcut seçenekler içinden en büyük ödül, en düşük bedel potansiyeli içereni seçer. Seçim gerçek ödül ve ceza değil, ödül ve cezayı kişinin algılayışı temeline dayanır.İnsanlar müdahalede sosyal onay, ekonomik kazanç, güvenlik, otonomi, eşitlik ve belirsizliğin giderilmesi gibi faktörleri artırmaya; çelişkileri, belirsizliliği, anksiyeteyi ve stresi azaltmayı amaçlar.Sosyal alış-veriş kuramının merkezinde, mümkün olduğunca çok ödül, mümkün olduğunca az ceza vardır.
Sembolik Etkileşim Kuramı
Bu kuramda esas olan kişi yada kişilerin öznel dünyaları vurgulanır. Bizler hem fiziksel, hem de öznel bir çevrede yaşamaktayız. Bireyin etkileşimlerinde ve davranışlarında öznel çevre önemi bir role sahiptir. İnsanı anlamak için en iyi yol, kişilerin zihinlerinde olanların düşünsel anlamlarını ve değerlerini incelemektir. Kişilerin kendi durumları için yaptıkları tanımlamalar, insanı ve sosyal davranışlarını anlamak için, en yaralı değişkenlerdir. İnsanların nasıl davranacağına karar vermesi, durumu ve kendini nasıl gördüğüne bağlıdır.Öznel dünya benlik kavramı, roller, kategoriler, pozisyonlar ve durumların tanımları gibi sembollerle betimlenir.bütün bu sembollerin hem kendi anlamları vardır, hem de kişilerin davranma eğilimlerini gösteren işaretlerdir.roller ve kategoriler gibi semboller, bireye kendi davranışlarını organize etme imkanı verir.Sosyal yaşamın bir organizasyonu olarak toplum, üyelerinin birbirleriyle kurdukları karşılıklı etkileşim süreçleriyle varolabilmektedir. Bu süreçlerin işlerlik kazanması bireylerin toplumu yeniden organize etmeleri anlamına gelir.Blumer’e göre toplumsal organizasyon insan davranışlarını iki yolla etkiler. Birincisi insan davranışlarını biçimleyen kurumların kapsamına girerek yerleşmesi, ikincisi de bireylerin kendi statülerini algılamalarında kullandıkları sembollerin yerleşmesini sağlamakla olmaktadır.
Aile üyelerinin etkileşimleriyle vardır. Aileyi anlamak için, aile ile üyeleri ve aile ile toplum arasındaki etkileşimleri incelemek gerekir.aile göreceli olarak kapalı bir sosyal birlik olarak görülür. Aile kendisine ait bir kişilik geliştirir. Üyeleri aileyi belirli özelliklere, pozisyonlara ve rollere sahip olarak algılar. Bu algılama her aile üyesinin davranışlarını etkiler.Aile bireylerin her biri, aile içinde belirli sayıda rollerle belirlenmiş bir konumu işgal eder. Birey ailesel grubun üyelerinin rol bekleyişlerini ve normlarını algılar ve buna uygun tutumlar geliştirir.Sembolik etkileşimin temelinde kategoriler, pozisyonlar, rol, benlik, kimlik ve yüzleşme kavramları vardır. Kategorize etmek, benzer şekilde davrandığımız nesneleri gruplamaktır.Pozisyonlar anne, baba, çocuk, öğrenci olmak gibi toplumca tanınmış özel tip kategorilerdir.
Pozisyonu temelinde beklenen davranışlar, roller olarak adlandırılır. Roller, birbirleri olmadan var olmayacakları tamamlayıcı diğer rolleri de tanımlar. Rol alma, etkileşimde bulduğumuz kişilerin tepkilerini tahmin etmemizi sağlar.Benlik, kendimize uyguladığımız kimliklerin, pozisyonların ve rollerin bir bütünüdür.Mead’e göre toplumsal eylemin gerçekleştirilmesi sürecinde kişi, her an ve her durumda diğer insanların onu nasıl değerlendireceğini düşünmektedir.Toplum içinde bireyin girdiği her grup, benlik gelişiminde etkili olurken, bu yolla aynı zamanda eylemlerin gerektirdiği biçimde açığa vurulması,duyguların iletilmesi vb. koşullar hazırlanmış olmaktadır (Önür,1989).Bireylere ait fikirler, tavırlar, özellikler, istekler ve itilmeler bireyin içinde için de bulunduğu sosyal çevrenin etkisiyle tayin edilmektedir.
George Herbert Mead’e göre, bireylere benliğin bir kısmını veren her hangi bir toplumsal organizasyon ya da grup, genelleştirilmiş diğerleri olarak algılanmaktadır. Bu gerçekte bir bütün olarak topluluğun ya da grubun bireye yönelik tutumudur. Tam anlamıyla benlik gelişiminin tamamlanması için, sosyal süreçlerin bireyin deneyimlerine girmesinin yanı sıra, kişinin kendi kendine, bir diğerine, grubun tamamına doğru salt belirgin bir tutum alması yetmemektedir. Aynı zamanda söz konusu tutumları ile kendi kendine, bir diğerine ya da diğerlerine olan sosyal girişimleri, aktiviteleri yerine getirmesi gerekmektedir. Genelleştirilmiş diğerleri ile grubun kontrolü sağlanmış olmaktadır. Bu yolla topluluk ya da grubun sosyal süreçleri bir sebep sonuç faktörü olarak bireyin düşüncesine girmekte, onun davranışlarını etkilemektedir.Sembolik etkileşim kuramı hem bireyin, hem de toplumun yapısının davranışları etkilediği ifade eder. Birey kazanılmış inançlar,değerler ve kendini etkileşimde temsil eden semboller olarak görülür.
Sembolik Etkileşim Kuramı ve İletişim
Toplusal organizasyon içindeki ortak yaşam, toplumsal etkileşimlerin ayrılmaz parçası olan sembollerin kullanımını ve iletişim sistemlerinden bir ya da bir kaçının bir arada işlerliğinin sağlanması gerektirmektedir.Bireyin grup içindeki rollerin çoğunda, diğer bireyler onu bir takım kişilik özellikleriyle birlikte algılamakta, bir bütün olarak ona karşı belirli bri tutum edinebilmektedir.İletişim, bireylerin karşılıklı olarak çok sayıda sembolleri, anlamları aktardığı bir süreçtir. Bu süreç grubun değerlerinin, normlarının belirlediği davranış biçimlerinin, grubun tutumlarının bireye bağlandığı süreç olmaktadır. Böylece iletişim, insanlar arası etkileşiminin belirleyici bir öğe olmaktadır (Önür,1989).
Sembolik Etkileşim Kuramında Aile ve Etkileşim
Birey kendi gelişimini aile içindeki diğer üyelerle etkileşim içinde gerçekleştirir. Aile çocuğun temel sosyalizasyonunun ortaya çıktığı yerdir. Çocuk, yetişme süreci içinde, iletişim içinde olduğu ev halkı ve akrabaları ile doğrudan yada dolaylı olarak etkileşim içindedir. Bu etkileşim süreci onun düşünme, yorumlama, kendi kendinin bilincine varmasında etkili olmaktadır. İletişim alanı, bireyler arasında ortaya çıkan etkileşimler bireyin benlik gelişiminde etkili olurken, bireyin benliği, toplumun amaçları ve değerleri ile kimliklendirmekdedir.
Aile içi iletişim modelleri dört bölümde incelenebilir:
1) Eşitlikçi iletişim biçimi: Her birey iletişime eşit bir katılım göstermektedir. Böylece aile üyeleri birbirleriyle güvenli bir uyum sağlamaktadır. Aile üyeleri birbiriyle doğrudan iletişim içindedir. Bireyler arası uzaklık ortadan kalkmıştır. İletişim aile kimliğinin yerleşmesine yardımcı olmaktadır.
2) Dengeli dağılan iletişim biçimi: Belirli alanlarda uzman olan aile üyeleri, bu yöndeki rollerini daha iyi yerine getirirler. Bu iletişim şeklinin ortaya çıkmasındaki diğer koşul, kadının ve erkeğin uzmanlık alanlarının eşit dağılım içinde olmasıdır. Geleneksel çekirdek ailelerdeki rol dağılımı buna iyi bir örnek oluşturur
3) Dengesiz dağılan iletişim biçimi: Bireylerden biri, bu iletişim biçimi ile daha baskın hale gelmektedir.
4) Tekelci iletişim biçimi: İki yada üç kuşağın birlikte yaşadığı geleneksel aile tipinde, evin en yaşlı erkeği yada o toplumun kültürüne göre en etkili aile üyesi baskın bir karakter kazanmıştır.
Aile Sistemleri Kuramı
Bir sitemin objelerin, objeler arası ilişkiler ve onların nitelikleriyle birlikte oluşturduğu bir bütündür. Bir sistemin iki koşulu vardır. Parçalar, nedensellik ve etkileşim ilişkileri içerisindedir ve her parçanın bir diğeriyle, göreceli olarak durağan olan, etkileşim şekilleri vardır. Sosyal sistemler yalnızca kendi parçaları arasında değil, aynı zamanda dış çevreyle de etkileşim içindedir.Bu yaklaşım bireye değil ailenin bütününe bakmıştır. Birey içinde yaşadığı psikolojik bağlamla karşılıklı bir etkileşim içindedir; aile içindeki tekrarlanan örüntülerle hem kendi psikolojik yaşamı biçimlenir, hem de kendisi ailenin psikolojik bağlamını biçimlendirir. Yani bireyin psişik dünyası tamamen içsel ve bireysel bir olay değildir. Dolayısıyla bireyin psikolojik dünyasında oluşacak her türlü değişimin aile yapı/sistemi ile doğrudan ve tersinin de doğruluğu düşünülür.
Aile Sisteminin Çalışma İlkeleri
Aile sistemleri kuramında, aile sürekliliği olan, açık, sosyal bir sistemdir. Broderik (1990)’e göre aile tüm sistemlere uygulanabilecek aşağıda belirtilen prensiplere göre çalışır:
1) Bütünsellik, Organizasyon ve Dairesellik
* Sistem içindeki elemetlere değil, sistemin bir bütün olarak özelliklerine odaklanmasıdır. Parçaların özelliklerinin bir araya gelmesinden farklı özelliklere sahiptir.
*Sistem yaklaşımında öncellikli odaklanma yapıya değil, sürece yapılır.İlerleyen sistemde olgulara ve etkileşimlere odaklanılır.
*Aile birbirine bağlı bireylerin grubudur. Herhangi bir üyedeki, herhangi bir değişiklik diğer üyeleri ve bir bütün olarak aileyi etkiler. Bu etkinin geri dönmesiyle birinci üyede etkilenir. Bu dairesellik nedensellik ilkesidir.
2) İletişim
Aile sosyal bir sistem olduğundan, üyelerin etkileşimi bir seri iletişimsel olay yada mesajdan oluşur.
*Her iletişim bir konu, içerik değişimi oluşturduğu gibi sosyal karşılaşma da yaratır. Her bir iletişim bir bilgi paylaşımı olduğu gibi, aynı zamanda ilişkiyi de tanımlar. Değişimin içerik, konu bölümü mesaj, ilişkisel bölümü ise metamesaj olarak adlandırılır.
*İki kişinin birbirinin varlığının farkında olup, iletişim kurmamaları mümkün değildir. Sessizlik yada diğer kişiyi her şeyiyle göz ardı etmek de mesaj ve metamesaj taşır.
*İletişim sürecinin analizi üç özelliğin ayrı değerlendirilmesi gerekir:
- Syntatics (Dizinsel, söz dizimi kurallarına ait), mesajın ve eşlik eden metamesajın doğru olarak taşınmasıyla ilgilenir. Mesajın nasıl kodlandığı ve nasıl çözümlendiği, hangi kanalların kullanıldığı, ne kadar fazlalık içerdiği gibi sorulara cevap arar.
- Semantic (anlama ait) anlamla ilgilenir. Mesajla gerçekten ne demek istediği sorusuna cevap arar.
-Pragmatics (uygulamacılık) iletişimin davranışlar üzerine etkisiyle ilgilenir. Bir iletişimsel davranış, bir başkasına neden olur.
3) Aile Açık Bir Sistemdir
Bertalanffy (1988)Genel Sistem Teorisi’nde kapalı mekanik sistemlerle, açık, yaşayan sistemleri birbirinden ayırır. Açık sistemler çevreleriyle enerji ve bilgi değişiminde bulunurlar. Bütün sosyal sistemler gibi aile sistemleri de açık bir sistemdir.Bu sistemin temel özelliklerinde birisi hemen hemen sürekli, yalnızca sistem içinde değil aynı zamanda dış çevreyle de olan alışverişlerdir. (Broderick, 1990)
4) Aile Kuralları:
Aile kurallarla yönetilen bir sistemdir.Her ailenin üyelerinin davranışları ve üyelerin nasıl etkileşeceği konusunda kurallar vardır. Aile üyesi tarafından oynanacak rolleri, izin verilen ve yasaklanan hareketleri ve aile kurallarından sapmada karşılaşılacak sonuçlar söylenir. Wash’a göre kurallar bireyin davranışlarını sınırlayarak ve emirlerle sistemin stabilliğini sürdürürler. Aile kendi kurallarının farkında olmaları gerekmez. Sıklıkla da ailenin kendi kurallarının farkında olmadıkları gözlenmiştir.Aile kuralları üzerinde yapılan çalışmalarda en çok sosyal alan düzenlenmesi, aile kaynaklarının yönetimi ve duygu ifadelerinin yönetimi üzerinde durulmuştur.
A – Sosyal Alanın Düzenlenmesi:
1) Yatay Uzaklık Düzenlenmesi
a- Aile içi etkileşimlerin düzenlenmesi:
- Yapışıklılık yada bağlılık (mahremiyet yada bağlılık)
- Tamponlama (Kişisellik ve otonomi konuları)
b- Aile sınırları dışındaki etkileşimlerin düzenlenmesi
- Köprüleme: Dış sistemlerle bağlantı
- Sınırlama: aile özerkliği ve otonomi;aile bağlılığı ve mutabakatı
2) Dikey Mesafe Düzenlenmesi :
a- Aile içi etkileşimlerin düzenlenmesi
- Aile üyeleri arasındaki güç ve statü hiyerarşisi
- Aile içindeki gücün birleştirilmesi için koalisyon
*Karı-koca koalisyonları
*Ters üçgenleşme:Çocuk+ebeveyen 1,ebeveyn 2’ye karşı
b-Aile sınırları dışındaki etkileşimlerin düzenlenmesi
-Toplumdaki güç hiyerarşisi içinde ailenin yeri
-Aile sınırları dışındaki koalisyon ve guruplaşmalar
*Aile içinde güç ve statünün arttırılması
*Toplumda ailenin güç ve statüsünün arttırılması
B-Aile Kaynaklarının Yönetimi :
1)Ailenin maddi kaynaklarının yönetimi
a-İç ve dış alanlar
b-Ulaşım
c-Mal sahipliği
d-Para ve kredi
2)Ailenin maddi olmayan kaynaklarının yönetimi
a-Zaman
b-Enerji
c-Dikkat
d-Cinsellik
C-Duygu İfadelerinin Yönetimi
~Sevgi ,kendine güven ve di,ğer olumlu duygular
~Düşmanlık,anksiyete ve diğer negatif duygular
5) Morfogenesis
Walsh’a göre flexibillik, değişikliklere uyabilmede aile için vazgeçilmezdir.Kurallar, değişen koşulara baş edebilmede yetersiz kalırsa, değişen koşullarla baş edebilmek için yeni kurallara ihtiyaç duyulur. Bu morfogenesis ilkesidir. Ailenin uym yeteneği ile ilgilidir. Ailenin daha önce yaşanmamış durumlardaki uyarımlara kapsayan kurallar geliştirme yeteneğidir.(Callan ve Noller,1987; Broderick, 1990).
6) Homeostasis
Bütün aile üyeleri aile içindeki örüntülerin stabilliğini korumak ve tansiyonu düşürmek için kooperasyona eğilimlidir. Bu homeostasis ilkesidir.
7) Eş Sonluluk
Farklı aileler ayna falaketi yaşaya bilir fakat farklı tepkiler verebilirler. Benzer şekilde farklı aileler aynı sonuca farklı yollardan varabilirler. Bu eş sonluluk prensibidir ( Callan ve Noller, 1987 ).
İlişkilerde Temel İlkeler
lişkilerde temel ilkeler, bireyin davranışlarını nasıl düzenlediğini açıklayan ilkelere benzemektedir. Scroufe ve Fleeson (1990) bu ilkeleri şöyle sıralamaktadır.
a) İlişkiler Bütündüra) İlişkiler Tutarlılık ve Süreklilik Gösterir
b) Bireyler İlişkileri İçselleştirir
c) Simgeleştirilmiş İlişkiler İleriye Taşınır
İlişkiler için açıklanan bu dört temel ilke aile gibi daha kompleks sistemler için de uygulanabilir.
~İlişki sistemleri bütündür. İlişki sistemleri parçaların bir araya gelmesinden farklıdır.
~İlişki sistemleri sürekliliğe ve tutarlılığa sahiptir.
~Her bir alt ilişki sistemi, sistemin bütününü yansıtır. Bir sistem içindeki her ilişki, sistemin total organizasyonunu yansıtır.
-Total aile sistemindeki hiyerarşik organizasyondan dolayı aile içindeki ilişkiler zorunlu olarak birbirine bağlı gözükür.
-Her ilişki ve her birey tüm diğer ilişkiler ve bireylerle doğrudan etkileşim yoluyla ilişkidedir.
~Sistem bütün olarak ileriye taşınır.
Aile İçi Etkileşim
Türleri Aile ilişkileri birçok değişik açıdan ele alınabilir. Burada aile, bir karşılıklı bağılılık sistemi olarak mümkündür. Kağıtçıbaşın’a göre Türkiye’deki aile içi ilişkilere yaklaşımların bazı temel özelliklerini ve bulgularını kısaca aşağıda gözden geçirilecektir.
Aile içi yatay etkileşim ekseni:
Yatay eksende özellikle kadın ve erkek cinsiyet rolleri önem kazanmış, aile içinde statüsü; kadın erkek güç ilişkileri ve karar verme süreçleri; rol ayrımı /paylaşımı;değer ve tutumlar irdelenmiştir. Araştırmaların ortak bulgusu ,erkeğe kıyasla kadının aile içi düşük statüsü üstünde odaklanmıştır.Bu durum öznel ve nesnel göstergelerle belirlenmekte, hem erkekler hem de kadınlarca bilinmekte ve geniş çapta kabullenilmektedir,hatta onaylanmaktadır.Kadın-erkek statüsü farklılaşması, özellikle karar verme süreçlerinde; tüketimde ve genellikle maddi olanaklarda; çevre ile ilişkilerde ve hareket özgürlüğünde kendini göstermektedir.Bu statü farklılaşmasından ve maddi eşitsizlikten öte kadının bağımlılığı tutumsal ve duygusal boyuta da yansımaktadır.
Aile içi dikey etkileşim ekseni :
Türkiye de sosyal bilimciler, aile içi yatay etkileşim eksenini oluşturan cinsiyet rolleri ve kadının statüsü konularına etraflıca eğilmiş oldukları halde aile içi dikey etkileşim ekseni üstünde fazla durmamışlardır.Oysa ki aile içi ilişkilerde kadının yeri kadar çocuğun yeride aile dinamiğini belirleyici önem taşır. Özellikle anne-baba tarafından çocuğa affedilen değer ve çocuktan beklentiler ailenin işlerlik türünü yansıtır. Şöyle ki, çocuğa faydacı değerler affedilen aile sisteminde çocuğun aileye gerçek katkısı yüksek düzeydedir. Bu katkı, hem çocukken aile ekonomisine yardım şeklinde, hem de ileride anne-babanın yaşlılık güvencesi şeklinde belirir. Bu bağımlı ilişkiler örüntüsü sadece Türkiye de değil dünyanın birçok ülkesinde yaygındır ve özellikle modern ekonomik yapının oluşmadığı kesimlerde de görülmektedir.
Sosyal değişmenin aile etkileşimine etkisi
Yaşanılan yörenin gelişmişlik düzeyi, aile geliri, eğitim ve özellikle kadının eğitim düzeyi yükseldikçe, kırdan kente hareketlilik arttıkça ve ailedeki mevcut çocuk sayısı azaldıkça, çocuğun sevi sevgi sağlayıcı ve aileyi tamamlayıcı işlevine önem kazanmakta genel ekonomik değeri önem kaybetmektedir. Böylece geleneksel yapı içindeki çocuk, sağladığı maddi yarar bakımından değer taşırken, gelişme süreci ile çocuğun psikolojik değeri artmaktadır.
Ailede Etkileşim
Aile, bireyin ve toplumun fonksiyonlarında en temel öğedir. Aile, bireyin yaşamında çok önemli bir yer tutan beslenme, bakım, sevgi ihtiyacı, duygusal gelişim, psikolojik gelişim, eğitim, kültürel değerleri kazanma, sağlıklı zeka gelişimini sürdürme gibi temel ihtiyaçlarını karşıladığı birincil yer ve çevredir.
Aile üyeleri arasındaki ilişkiler ve aile ortamı, psikososyal yönden gelişen bireyin en çok etkileşime uğradığı yerdir. Bu ilişkiler, bireyin kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi duymasını, kimlik kazanmasını, kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.Aile birliğinde, aileyi oluşturan bireyler birbirinden etkilenir. Bu durumu aynı vücutta bulunan organlara benzetebiliriz. Her yönden etkileşim içerisinde, bir bütün olarak, aileyi yaşayan bir organizma saymak yanlış olmaz. Organların birindeki arıza, diğer organların ritmini, işleyişini ve fonksiyonelliğini etkiler.
Ailede iletişim ve bununla beraber etkileşim en önemli konudur. İletişimin olmadığı Aile üyeleri içinde yetki paylaşımı vardır. Yetkiyi şu şekilde tanımlayabiliriz: Aile içindeki bir bireyin, diğer bir bireyin davranışını değiştirme gücüne sahip olmasıdır. Genelde aile içindeki ihtiyaçları (ailenin maddi ihtiyaçları, sağlık gereksinimleri, sosyal faaliyetler, sevgi gereksinimi, vb) karşılayan üyenin yetki gücü daha fazladır. Bu yetki gücü durumu, kültürel ve toplumsal değerlerinde etkisi altındadır.
Aile fonksiyonelliğinde, sağlıklı aile için bir diğer önemli husus, aileyi oluşturan bireylerin aile adına verilen kararlara katılmasıdır. Bu durumda herkesin makul derecede, ihtiyaç ve isteklerine saygı gösterilmesi çok büyük önem taşır. Bu durum karşılıklı güven ortamının devamını sağlar.
Aile içindeki bireylerin duygu ve düşüncelerini rahat bir şekilde ifade etmeleri ile ailenin sağlıklı fonksiyonları arasında çok büyük bir bağ olmasıdır. Sınırları kapalı, aileyi oluşturan bireylerin, duygu ve düşüncelerini rahat ifade etmemeleri ile herkesin kendi dünyasında yaşadığı bir aile yapısında ise bireylerde değişik sıkıntılar zamanla oluşmaya başlar. Bu sıkıntılar arasında, depresyon, endişe ve huzursuzluklar, düşmanlık duyguları, suçluluk hisleri gibi duygulara çok sık rastlanır. Sınırları açık ve herkesin rahatça kendini ifade edebildiği ailelerde ise bunun tam tersi olarak, iyi niyet, karşılıklı anlayış ve işbirliği, ortak düşünceler, birbiri için fedakarlık, birbirine karşı samimiyet ve sevgi, geleceğe güven ile bakma gibi durumlara rastlanır
Ailede iletişim ve etkileşim bununla beraber etkileşim en önemli konudur. İletişimin olmadığı herhangi biz zaman yoktur. İki insan yan yana olduğunda , hiç konuşmamanın bile, bir anlamı vardır. Yanlış iletişim ve etkileşim durumu veya yetersiz iletişim durumu ailelerdeki sorunlara yol açan nedenlerin başında gelir. Aile bireyleri birbirleri ile sözlü yada jest ve mimikler ile anlaşırlar veya bu durumdaki aksama aileyi çok olumsuz etkiler.
Ailedeki normal iletişim ve etkileşimi engelleyen faktörler:
- Aileyi ve bireyleri ilgilendiren konular üzerinde, yüzeysel konuşma
- Aşırı soru sorma, yersiz şüphe ve tereddütler
- Yapay ilgi gösterme
- Konuşma ve izah etme olmadan, karşı tarafın hareketlerini, düşüncelerini yorumlamaya ve tahmin etmeye çalışma
- Geçmişteki üzücü ve tatsız olayların sık sık gündeme getirilmesi
- Sorulan soruları cevapsız bırakma
- Bireylere söz ile baskı kurmaya çalışma
- Abartılı bir şekilde onaylama veya reddetme
- Sık sık öneride bulunma veya kişisel düşünceleri kabule zorlama
- Suçlama, eleştirme, olumsuz değerlendirmeler yapma
- Emir verme, tehdit etme
- Samimiyetten uzak kalma, yalan söyleme
- Alay etme, küçük düşürmeye çalışma, fikirlere değer vermeme
- Olayların olumsuz yönlerini çıkarmaya çalışma
- Küçük hataları çok abartma
- Fedakarlığı devamlı karşı taraftan bekleme
- Ortak faaliyetlere gereken önemi vermeme
- Karşıdakini ifade etme imkanı tanımama
Bu şekilde iletişim ve etkileşim içinde bulunan aile yapısında bireyler arası iletişimde, karşıdaki kişiyi rahatsız etme, yüz kızartma, sert şekilde bakma, yüz buruşturma, konuşmama, yalan söyleme gibi durumların gözükmesi olağandır.Unutulmamalı ki yaşayan her fert; kendine özgü anlayışı, kişiliği, değer yapısı, entellektüel düzeyi, duygu ve düşünceleri, kimlik yapısı, yetişme tarzı, sosyokültürel statüsü ile yaşayan, hisseden, etkilenen biyopsikososyal bir bütündür. Bu durumda konuşulan her sözün, verilen her mesajın, her jest ve mimiğin iyi veya kötü manada karşıdaki kişide bir etki yaptığı kesindir.
Aile üyeleri birbirinden aldıkları mesajlar ile kendilerini değerli veya değersiz, kendilerini güvende veya güvensiz hisseder. Bu durum onların psikososyal ve sosyokültürel konumlarını, işlevselliklerini ve ruhsal durumlarını etkiler. Sonuç olarak sağlıklı birey, sağlıklı ve bütünlüğü ile fonksiyonel aileyi oluşturacak, sağlıklı aile sağlıklı toplumu oluşturacaktır.
Türk Ailesi
1. Aile ve Toplum İlişkisi:
Aile toplumu toplumda aileyi oluşturur. Kültür, kişileri aşarak bütün topluluğu kontrol altına alır, aileye biçim ve düzen verir. Aileye dışarıdan hükmettiği için, aile sadece bir ferdi birleşmenin ürünü, kan hısımlığının mahsulü olmaktan çıkar ve sosyal kurum olma niteliği kazanır. Bundan dolayı aileye sosyal kurum denir.
2. Türk Ailesinin Yapısı:
Fransız etnologlarından Grenard’ ın görüşü:
a) Türk kadını yalnız ev içinde değil tarla, pazar gibi her yerde hayat arkadaşının yardımcısıdır.
b) Türk kadının pazar işlerini yalnızda halledebilir. Bu türk kadınının iktisadi hürriyetidir.
c) Karı-koca arasında mal ayrılığı prensibi var olup, evli kadın malları üzerinde arzu ettiği hukuki işlemde bulunabilir. Buda Türk kadınının hukuki hürriyetidir.
d) Türk kadının boşanma halinde yalnız babasının evinden getirdiği malı değil, aynı zamanda evlilik esnasında bu maldan harcanan kısmı da kocasından isteyebilir.
G.Richard’ ın görüşü: Fransız sosyoloğu Richard şehirli Türklerden çok göçebe yaşamı benimsemiş Yakut, Kırgız ve Altay Türklerini incelemiştir ve Türkleri aile tipi bakımından sınıflamıştır. Aile tipleri;
a) Yakut Türklerinde hısımlık bağ anadır, ailede hakim olan yine erkektir; ancak bu erkek ana tarafından olan dayıdır.
b) Kırgız Türklerinin hısımlık bağında temel babadır ve kadın evlendikten sonra eşinin dinine geçer.
c) Altay Türklerindeki aile tipi yukarıdaki iki tipin arasında bir orta tiptir. Erkek kadının ailesi arasın girer ve erkek kadına bir bedel ödemek zorundadır bu bedel para veya hediye değildir, geçici bir iş yardımıdır.
E.Durkheim’ in görüşü: En geri Türk ulusu sayılan Yakutlar da bile bugün ailede bulduğumuz bütün hukuki nitelikler mevcuttur.
Ziya Gökalp’in görüşü: Türk sosyoloğuna göre, gerek doğu Türkistan Türklerinde gerekse Yakut ve Kırgızlardaki aile tipi çevre medeniyet şartlarından meydana gelen ikinci derecedeki şartlar bir yana bırakıldığında hep ayni aile seviyesinin; yani eşitlikçi, demokrat bir ev ifadesiyle karşılaşmak mümkündür.
Gökalp Durkheim in “hastalıklı ve sağlıklı sosyal yapılar” görüşünden hareket ederek dış tesirlerin Türk ailesini ve sosyal yapısını hastalandırdığını; iyileşmesi, sağlığa kavuşması için milli karakterini tekrar kazanması gerektiğini savunur.
3. Türk Ailesinin Nitelikleri
Misafir sevgisi
Terbiyede süreklilik
a) Türk ailesinde verilen terbiye hiçbir zaman yapmacıklığa dayanmaz.
b) Türk ailesinde cinsiyet konularında gayet serbest konuşmalar geçer. böyle bir terbiye laubaliliğe ve şımarıklılığa neden olmamaktadır. ciddi, kişilikli, şahsiyetli kuşakların yetişmesini sağlamaktadır.
c) Türk kültüründe büyüklere yaşlılara saygı gösterir.
d) Türk aile ahlakında yardımlaşma ve dayanışma vardır. Aileler, soylar ve boylar acı ve tatlı günlerinde bir aradadır.
e) Türk ailesi büyüğe saygı yanında düşküne, fakire, kimsesize büyük ilgi ve yardım gösterir.
Tabiat sevgisi
Türklerde göçebe yaşamın nedeni hayvancılık ve iklim koşullarının yanı sıra doğa sevgisidir. Bu günde Türkiye’nin Güneyinde, Batısında, Doğusunda,Karadeniz’inde yazın bağlara, bahçelere yaylalara göçülür.
4- Bugünkü Türk Ailesinin Meseleleri: Sosyal yapıdaki kültürel değişimler
a) Şehirlerin büyümesi, sanayi merkezlerinin meydana gelmesi, köyden şehirlere büyük göçler olmasıyla meydana gelen sosyal yapıdaki değişikliklerde meydana gelmektedir.Şehirlerde yığılma, gecekonduların hızlı artmasına yol açarken çeşitli sorunların yanı sıra aile sorunlarına da neden olmuştur.Gece kondu bölgelerinde bir kültür değişimi yaşanmaktadır. Gelenek ve göreneğin sağlam esaslardan kopup bir başıboşluk içine düşenlerin, kararsızlık ve şaşkınlık içinde olacakları muhakkaktır.
İktisatçıların ve sosyologların “ göstermelik tüketim “, “ gösteriş harcamaları “ dedikleri davranışlar aileler ve şahıslar arasında bir gösteriş yarışına yol açmaktadır. Bu yüzden boşanmalar olmakta birçok aile reisi sıkıntılara düşmektedir. Bu durum gelişen, büyüyen şehirlerin ailelerinin büyük bir kısmının karşı karşıya kaldığı bir durumdur.Türkiye de şehirleşme, sanayileşme, sosyo-kültürel değişmelerle birlikte, 1935 de 2257 boşanma vakası tespit edilirken 1958 de 7870 boşanma vakası tespit edilmiştir.
b) Günümüz Türkiye’ sinde hem kadının hem erkeğin iş güç peşinde koşması çocuk terbiyesini aksatmıştır. Akşamdan akşama güçlükle bir araya gelebilen aile bireyleri ailenin manevi havasını pek az yaşayabilmektedir.
c) Köylerin, tabiatın kucağındaki evleri, bereketi yerine gece kondular ve apartman dairelerine ve kıt kanaat bir hayata bırakmıştır. Bu bağlamda misafir severlik, komşuluk ve yardımlaşma azalmıştır.
Türkiye'deki Ailenin Psikolojik Yapısı
1- AİLENİN BÜYÜKLÜĞÜ: Türkiye ’de aileyle ilgili geçmişteki çalışmalar ve bu çalışma kırsal ve gecekondu kesimleri de dahil yaygın aile tipinin çekirdek aile olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmada evde çocuklar dışında (anne, dede, teyze) bir veya iki yakını oturan aileler %12 oranında çıkmıştır ve bu aileler araştırma kapsamına alınmamıştır.Aile yaşayan bir sitem olduğundan üye sayısı yatılı okul, askerlik, evlilikler vb. sebeplerle azalıp çoğalabilmektedir.Tüm bunlara rağmen aileler akrabalık bağlarının yakın çevreden fiziksel, farklı şehirlerde oturanlardan da psikolojik olarak sürdürmektedir.
2- GENÇLERİN ÖZERKLİĞİ: Aileleri ile birlikte yaşayan 18 yaş üzeri çocukların oranı %60 tır. Bunda psikolojik gereksinimlerin giderilmesinin yanı sıra ekonomik ve toplumsal baskılar etkili olmuştur. Örneğin, evlenip ayrılıp mecburen baba ocağına dönmüş çocuklar.
3- AİLE HAREKETLİLİĞİ: Katılımcı ailelerin büyük bir çoğunluğu son 20, bir kısmı da son 10 yıl içinde en az bir göç yaşamışlardır. Bunların arasında köyden, kasabadan, kent ve büyük kentlere göçlerin yanı sıra yurt dışından da kent ve büyük kentlere geçenler vardır.
4- AİLE ÜYELERİNİN KONUMU: Yapılan çalışmada bireylerin kendilerini ve ailelerini algılayış biçimlerinde ailelerindeki konumlarının etkin rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda önce babalar sonra anneler ve en sonrada çocuklar kendilerini ve ailelerini daha olumlu algılamaktadır. Babaların kendilerini ve ailelerini en olumlu algılamalarında konumun dışında iki faktör etkilidir. Birincisi babalar iş yaşamını ve mesleki doyumu birinci ilgi alanları yapmışlardır, ikincisi ailenin namusuna en fazla babalar sahip çıkar. Onlara göre sorun varsa halledilir, dolayısıyla bir komşu, bir terapist, bir anket formuyla paylaşılmamalıdır.Tabi ki bu düşünceler altında yatan temel etmen bireyin aile reisi olarak algılanmış olması ve problemin kendi yetersizliğinden kaynaklandığının düşünülebileceği kaygısıdır.Bu kaygının altında yatan temel etmende geleneksel cinsiyet rolleridir. Öyleyse erkek ve kız çocukları arasında da böyle bir durumun çıkması beklenir.
Oysa araştırmada bu hipotez doğrulanmamıştır. O halde ikinci hipotez babalık konumu daha güçlü bir etmendir.Özet olarak babalar ailenin psikolojik yapısının daha olumlu, çocuklar daha olumsuz algılamaktadır. Bu bağlamda büyük ve küçük çocukların yığılmalı olarak ergenlik dönemine denk düştüğünü belirtirsek. Bu dönem özgü yaşanan buhran, aile tatminsizliği psikolojik temaların ışığında hipotezimizi doğrulamaktadır.Tüm bunlar bir yana bizim için en önemli sonuç annelerin kendilerini ve ailelerini algılayış puanlarının yüksekliğidir. Bu şaşırtıcı bir durum değildir. Ailenin psikolojik sorunları için genellikle ilk yardımı isteyen annelerdir. Bu bakımda en güvenilir bilgiler annenin bilgileridir. Tedavi planında annenin bilgileri önemli yer kaplamalıdır.
5- ANNE BABA EŞ ALT SİSTEMLERİ: OTA da bir anne baba alt sisteminden söz etmek mümkün değildir. Çocuklara karşı bakıldığında dahi anne baba alt sistemi oluşmamaktadır.oysa modern toplumlarda anne babaların akrabalara karşı bile kendilerini birbirlerine uydurdukları ve benzeştikleri bir alt sistem mevcuttur. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta araştırma kapsamında yer alan çocukların genelinin 12 yaş ve üzerinde olmalarıdır. Buda bize çocuklar büyüdükçe alt sistemin yok ola bileceğini düşündürtür. Konu bu analizle sınırlanmamalıdır.
6- ÇOCUKLAR ALT SİSTEMİ: Araştırma bulgularına göre küçük ve büyük çocuklar alt sistem oluşturdukları göze çarpar. Bunun değişebilirliği düşünülmelidir.
7- CİNSİYET ALT SİSTEMLERİ: Toplumumuzda her tur teknolojik gelişmeye, kentleşmeye ve modernleşmeye rağmen direnen cinsiyet ayrımcılığı geleneksel cinsiyet rolleri ve kadının düşük toplumsal statüsü bu araştırma bulgularında da ortaya çıkmaktadır.Türk ailesinde baba kız ve ana oğul koalisyonları vardır. Bu durum çapraz cinsiyet alt sistemleri kavramını ortaya çıkarmıştır. Yapılan bu araştırma daha önceki araştırmalarla elde edilmiş bu bilgiyi tam olarak doğrular nitelikte değildir. Ayrıca baba-oğul ve anne-kız alt sistemlerinin dayanışmayı simgelediği ortaya çıkmıştır, babaya karşıda bir anne-çocuk alt sisteminden söz mümkün değildir. Bu durumların çocukların ergen ve üstü yaşlarda olmalarıyla ilintili olduğu düşünülebilir.Sonuç olarak üyeler arası ilişkiler mesafeli, koalisyonlar geçici veya durumsaldır.
8- ANNENİN EĞİTİMİ: Araştırmada annenin eğitim durumunun ailenin olumlu psikolojik işleyişine pek katkı sağlamadığı ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda eğitimden ziyade annenin öz kavramlarını bu işleyişe katkıda bulunduğu düşünülebilir.
9- ANNENİN ÇALIŞMASI: Üretime katkılım toplumsal veya evin içindeki statüsünü etkiliyor ve ailenin psikolojik yapısı için işlevseldir. Bu bağlamda annenin kendine ait bir dünyasının olmasının annenin kendini ve dolayısıyla ailesini beslediği düşünülebilir.
10- AİLENİN YAŞI: Ailenin yaşı, psikolojik yapısının olumlu yönde etkilemektedir. Bu durum ailede etkileşimlerin oturmuşluğu ve üyelerce beklentilerin daha gerçekçi ilişkilerin daha eşgüdümlü olmasıyla açıklanabilir. Konuya yönelik bir hikaye: karı koca iki profesör den erkek olan üniversitede ders verirken kalp krizi geçirerek ölmüş. Eşi kocasının dersini devraldığında derse kocasının yarım bıraktığı cümlesini tamda bıraktığı yerden tamamlayarak başlamış.
11-AİLEDE İLETİŞİM: Evde açıkça konuşulabilecek konular ve fikirlere bazı sınırlar konmaktadır, bu bağlamda iletişim alanı daralmaktadır. Dolayısıyla sözsüz iletişim ve suskunluk bir norm haline gelmektedir. Yakınlık gerektiren konulara yönelik kendini açmaktan uzak durmaktadır. Ancak mesajlar bulanık değildir.Aile içinde konuşmanın çocuklukta özendirilmediği sonra okul ve diğer kurumlarda da sessizliğin ödüllendirildiği bir toplumda sevgi sözcükleri doğrudan istek anlatımları yerine imalı ve sessiz mesajlar iletilmektedir.
12-AİLEDE BİRLİK: Türk ailesinin dış dünyaya sınırları oldukça açık durmakla birlikte birliği ve devamlılığı tehdit edecek bir durum söz konusu değildir. Bu durum hem aileye duyulan duygusal bağımlılıktan hem de değişime kapalılıktan kaynaklanmaktadır.Türk ailesinde bir psikolojik dayanışma değil bir savunma paktı vardır.Aile içinde birey yalnızdır. Bu durum bireyleşmenin değil tam tersine bireyleşemeden psikolojik olarak hem ve korunmasız orta da kalmanın bir ifadesidir.
13- AİLEDE YÖNETİM: Türk ailesinde sorumluluklar hakça dağıtılmaktadır ve kurallar belirgindir. Disiplinli ve düzenli bir yönetim söz konusudur. Ailede alınan kararlar üyelerin çıkarlarını korumaktadır. Fakat üyelerin yönetimdeki eşit algılanmaktadır. Çünkü kararlar katılımcı bir yönetim yerine tek alt sistemlerce alınmaktadır. Türk ailesinde karar alınımında aile dışından etkilenilmemektedir.Türk ailesinin yönetimi örgütlenme sonucu oluşan bir yönetime bağlanamaz. Onun yerine toplum ve kültürün belirlemiş olduğu gelenekler vb. aile yönetiminin belirleyicisidir.
14- AİLEDE YETKİNLİK: Türk ailesinde anne babadan daha yetkindir. Babalar ise küçük çocuklardan daha yetkindir, küçük çocuklarda büyük çocuklardan daha yetkindir. Bu durumda anneler diğer üyelerden daha fazla aileye sahip çıkıyor, bireyseller kaynaklarını aile için kullanıyor gibi yorumlara gidilebilir.
15- AİLEDE DUYGUSAL BAĞLAM: Anne ve babanın aileye duygusal bağlılık konusunda aralarında pek fark yoktur, doyum konusunda da pek fark yoktur. Büyük çocuklar diğer aile üyelerine göre bağlılık ve doyum konusunda düşük puan almışlardır. Bu durumun temelinde duyguların kendiliğindenliği ve doğal yaşanmasına izin verilmesi, değişmeye kapalılık, bireylerin birbirini koşulsuz kabul edememeleri yer alır. Buna karşın sevgi ve şefkat paylaşımı yeterince iyidir.
16- AİLEDE DOYUM: Babaların aileden doyumu yüksektir büyük çocukların ise aileden doyumu düşüktür. Diğer aile üyelerinin doyumu babaya yakındır ve aralarında pek fark yoktur.Ailede doyumu en fazla düşüren faktör evde geçirilen özel zamanlardır.
17- AİLEDE DİRENÇ: Türk ailesinin en dirençli olduğu alan aileye başkalarından gelen eleştiri ve önerilere yöneliktir. aile içinden gelen eleştirilere tolerans daha fazladır.Babalar anneye göre daha fazla direnç göstermektedir, annelerde çocuklardan daha dirençlidir. Büyük ve küçük çocuklar arasında direnç bakımından anlamlı bir fark yoktur.