-Kişilik Bozuklukları kaç guruba ayrılır?
Kişilik bozuklukları 3 gruba ayrılır.
1.Grup: Paranoid Kişilik Bozukluğu, Şizoid Kişilik Bozukluğu, Şizotipal Kişilik Bozukluğu'ndan oluşan guruptur.
2.Grup: Antisosyal Kişilik Bozukluğu, Borderline Kişilik Bozukluğu, Histeriyonik Kişilik Bozukluğu ve Narsistik Kişilik Bozukluğu''''ndan oluşan gruptur.
3.Grup: Çekingen Kişilik Bozukluğu, Bağımlı Kişilik Bozukluğu ve Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğundan oluşan gruptur.
-Kişilik bozuklukları genellikle hangi sebeplerle ilgilidir?
Prof. Dr. Arif Verimli: Kişilik bozuklukları şu sebeplerle ilgilidir:
*Çocuklukta oluşan ve yerleşen mizaç unsurları
*Merkezi sinir sistemi bozuklukları
*Anne ve babanın çocuk yetiştirirken sergiledikleri tutum
*Kültürel faktörler
*Fiziksel çevre
*Beyin hastalıkları
*Biyolojik Faktörler
*Psikoanalitik Faktörler (Bilinçaltı faktörler)
-Paranoid Kişilik Bozukluğu nasıl bir kişilik bozukluğudur?
Ortada tam ve geçerli bir kanıt bulunmaksızın, herhangi bir gerçekçi temel bulunmaksızın, kişinin aldatıldığından, takip edildiğinden, kullanıldığından, kendisine zarar verildiğinden veya zarar verilmek istediğinden aşırı derece kuşkulanması olarak tanımlanabilir. Çevresindekilerin samimiyetinden, bağlılığından ve güvenilirliğinden emin değildir. Sıradan olay ve durumlardan kendisine karşı bir aşağılanma, küçük düşürülme veya gözdağı verilmesi gibi anlamlar çıkarır. Sürekli kin besler. Görmezden gelinmeyi bağışlamaz. Yeterli ve gerçek bir kanıt olmaksızın eşinin/partnerinin sadakatinden sürekli şüpheler duyar. Karşısındakinin sözlerinden kendince anlamlar çıkararak hiçbir sebep yokken öfkeyle saldırıya geçebilir. Bu kişiler patolojik olarak kıskançtırlar. Güvensiz, şüpheci, tedirgin ve gergindirler. Genellikle soğuk ve ciddidirler.
-Paranoid Kişilik Bozukluğu nasıl tedavi edilir?
Genellikle bütün kişilik bozukluklarının tedavisinde kullanılan en temel ve birincil yöntem Psikoterapidir. Farmakoterapi (İlaç tedavisi) ikincil tedavi olarak yararlıdır.
Paranoid hastalar başkalarına karşı çok güvensiz olduğundan sır vermekten inanılmaz çekinirler. Bu sebeple terapide güvenlerini sağlamak çok önemlidir. Grup terapisi paranoid bozuklukta uygun değildir. Bireysel görüşmeler şeklinde uygulanan profesyonel psikoterapiler başarılı sonuçlar verir. Psikoterapiye ilaç tedavisi ile destek verilerek tedavi devam ettirilir.
-Şizoid Kişilik Bozukluğu nasıl tanımlanabilir?
Şizoid Kişilik Bozukluğu teşhisi, yaşam boyunca sosyal çekingenlik gösteren hastalara konur. İnsan ilişkilerinde donuk, kısıtlı, içe dönük, tuhaf, kapalı, izole ve yalnızdırlar. Yakın ilişkilere girmez ve girmekten zevk almazlar. Genellikle gün boyu tek bir konuya odaklanır ve o konuya takılarak başka hiçbir etkinliğe katılmaz. Sırdaşları ve arkadaşları yoktur. Cinsel etkinlikleri ya hiç yok ya da çok azdır. Ne övülmekten ne yerilmekten etkilenmez. Duygusal tepkisizlik, soğukluk, ilgisizlik, tekdüze duygulanım, yaşamdan kopukluk hakimdir. Sessiz, uzak, güncellikten habersiz, kimseyle yarışmayan, pasif kişilerdir. Hiç evlenmeyebilirler. Kendileriyle ilgili projelerden çok, evren, din, felsefe, açlık, astronomi, zooloji... Gibi konularda tuhaf projeler üretirler.
-Şizoid Kişilik Bozukluğu nasıl tedavi edilir?
Prof. Dr. Arif Verimli: Şizoid Kişilik bozukluğunun temeli erken çocukluk dönemidir. Genellikle tedavisi Paranoid Kişilik Bozukluğuyla aynıdır. Ancak Şizoid Kişilik bozukluğunda Grup terapisi de kullanılabilir. Gruba alışınca grup arkadaşlarını önemser ve izolasyondan uzaklaşabilir.
-Şizotipal Kişilik Bozukluğu nasıl bir kişilik bozukluğudur?
Hastalar aşırı derecede tuhaf ve gerçekliğe yabancılaşmışlardır. Büyüsel inanış ve düşünceler, garip fikirler, batıl inançlara tutulma, gaipten sesler ve kişilerle görüşmeler ve mesajlar aldığına inanma, telepati ve altıncı his saplantısı, imkansız düşler kurarak bunlar üzerinde sürekli düşünme şeklinde tanımlanabilir. Kişinin duygu, düşünce ve davranışlar birbirinden bağımsızlaşarak savrulur. Düşünsel ve içsel özel güçlerinin olduğuna inanırlar. Konuşmaları net değildir ve yorum gerektirir. Yakın ilişkilere girerken rahatsızlık duyma veya zorlanma ortaya çıkar. Kişilerarası ilişkileri bozulur. Bilişsel algıları çarpıklaşır. Arkaik (ilkel) fikirler öne sürer. Derin dünya, derin evren kavramlarını irdeler.
-Şizotipal Bozukluğun tedavisiyle ilgili bilgi verebilir misiniz?
Psikoterapide Psikiyatrist hastanın akıldışı ve sıra dışı inanışlarını, büyü ve benzeri saplantılarını, batıl inançlarını gülünç bulmamalı ve yargılayıcı olmamalıdır. Ancak bu şekilde hasta kazanılabilir. Zaman içerisinde terapiye uyumlandırılan hasta gerçeklerle tanışır. Edindiği inanışları terk eder. İlaç tedavide etkin ve yardımcıdır.
-Paranoid, Şizoid ve Şizotipal Kişilik Bozukluklarının toplumlarda görülme oranı nedir? Kadın ve erkeklerde görülme oranı farklı mıdır?
Paranoid Kişilik Bozukluğunun toplumlarda görülme oranı % 2'dir. Paranoid Bozukluk erkeklerde kadınlarda oranla daha fazla görülmektedir. Ailevi temelleri bulunmaktadır. Yapılan bir araştırma azınlıklar ve göçmenler üzerinde daha yaygın olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Şizoid Kişilik Bozukluğunun yaygınlığı tam olarak bilinmemekle birlikte genel popülasyonun % 7'sini etkilediği söylenebilir. Erkeklerde 2 kat oranla daha fazladır. Şizotipal Kişilik Bozukluğu görülme oranı % 3'tür. Kadın ve erkek arasındaki oransal fark bilinmemektedir.
-Antisosyal Kişilik Bozukluğunun ayırıcı tanı ölçütleri nelerdir? Antisosyal Kişilik Bozukluğu nasıl tarif edilebilir?
Antisosyal Kişilik Bozukluğu, halk arasında "psikopat" diye tarif edilen kişilerin gösterdikleri davranış bozukluklarıyla tanımlanabilen bir kişilik bozukluğudur. Bir bireyin 15 yaşından itibaren sürdürdüğü, başkalarının haklarını yok sayma ve başkalarının haklarına saldırma şeklinde gelişen kişilik bozukluğudur. Suça ve tutuklanmaya yönelik davranışları devam ettirme, yasalara ve toplum kurallarına başkaldırı, zevk için veya kendi çıkarı için huzur bozma, saldırganlık, sorumsuzluk, vicdan duygusunun yokluğu, yetersizliği, başkalarına zarar vererek zevk aldığında dahi kendini haklı çıkaracak bir model oluşturma şeklinde gelişen bir bozukluktur. Bu kişiler gergin, huzursuz, öfkeli, umursamaz, acımasız, bencil ve sadistiktik. Başkalarına zarar verdikleri gibi kendi bedenlerine de kesici ve delici aletlerle izler bırakırlar. Alkol ve madde kullanımı bu grupta yüksektir.
-Borderline Kişilik Bozukluğu için tanı ölçütleri nelerdir?
Benlik algısı ve duygulanımda tutarsızlık, belirgin dürtüsellik, otomatik ve ölçüsüz çabalar gösterme, bir şeyi ve ya kişiyi gözünde aşırı büyütme ve göklere çıkarma ve yerin dibine batırma tarzında gidip gelen tutarsız kişilerarası ilişkiler, para harcama, cinsellik, madde kullanımı ve çılgınca araba kullanma gibi sonu zarar veren dürtülerin en az ikisini şiddetle yapma, yineleyen intihar davranışları, çevresindekilere kendini öldürmekle ilgili gözdağı verme, boşlukta olma, öfke, hırçınlık, kavgacılık, hiddet ve kimi zaman paranoid düşünceler taşıyan kişiler için borderline diyebiliriz.
-Antisosyal Kişilik Bozukluğu ve Borderline Kişilik Bozukluğu arasındaki fark nedir?
Borderline en basit anlatımla kadının antisosyalidir. Çünkü kadınlarda erkeklerden 3 kat daha fazla görülür. Bu iki kişilik bozukluğu birbirlerine çok benzer ayırt etmek zordur. Antisosyal Kişilik Bozukluğu ise erkeklerde 3 kat daha fazla görülür.
-Narsistik Kişilik Bozukluğu nasıl bir kişilik bozukluğudur?
Hasta kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşımaktadır. Başarılarını ve özelliklerini anlatır, üstünlük duygusu, grandiyözite, empati kuramama, kendini diğer insanlardan daha üstün ve özel görme, başarı, zeka, akıl, üstünlük gibi konulara kafa yorma, kendini çok sevme, kendine göre, kendi için ve kendi yararına düşünen, kıskanç, kendi çıkarları için başkalarını kullanan, aşırı bencil ve benmerkezci, özel ve eşi benzeri bulunmaz birisi olduğunu savunan, beğenilmek için her şeyi sergileyen, üstün kişi ve kurumlarla ilişkiler kurmayı hak ettiğini savunan kişilerdir. Sevgi, saygı, empati, anlayış ve duygusallık hayatlarında pek yer kaplamaz. Bu bozukluğun yapısı kronik olup tedavisi son derece zordur. Psikiyatristin telkinlerine yatkın değillerdir. Çünkü bir başkasının doğrusunu kabul etmeyi güçsüzlük sayarlar. Tedavisi oldukça güçtür. Bu kişiler aslında yapılarından pek de mutsuz değillerdir. Ancak çevresindekiler için son derece zor bir yapıları vardır.
-Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğunun tanı kriterleri nelerdir?
Hastalar, yapılan iş ve ya etkinliğin geneline ve asıl amacına değil ayrıntılarına takılırlar. Aşırı derecede katı, sabit, kuralcı, değişmez, düzenli ve rahatsız edecek derecede titizdirler. Kurallar, listeler, sıralamalar, ayrıntılar hayatlarını yönlendirir. Cimri, mükemmeliyetçi, katı ölçü ve sınırlarda yaşayan, belli hareketleri belli zamanlarda ve belli şekilde asla şaşmaksızın yapar, yapmadıkları zaman rahatsız olur ve ya bu durumu uğursuz bulurlar. Eski ve değersiz şeyleri dahi atmazlar. Resmidirler ve mizah duyarlılıkları yoktur. Onlara göre hayat ya siyah ya beyazdır. Tekrarcıdırlar, kurallarının bozulmasında toleransları yoktur. Eleştiricidirler. Titizlikleri günde 35 - 40 kere el yıkamaya gidecek kadar rahatsız edicidir.
-Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu nasıl bir tedaviyle düzeltilebilir?
Hastalık kişiyi ve yakınlarını mutsuz edecek, yaşamı zorlaştıracak ve keyifsizleştirecek hale geldiğinde hasta tedavi almayı genellikle kendisi talep eder ve psikoterapi süreci içerisinde de son derece uyumludur. Anksiyete ve paniği yüksek hastalarda ilaç tedavisi destekleyicidir.
-Çekingen Kişilik Bozukluğu nasıl tarif edilebilir?
Hastalar eleştirilmekten, beğenilmemekten yoğun bir korku duyduğu için kişilerarası ilişkilerden kaçınırlar. Kendisini yetersiz bulan, tercih edilmeyen, çekiciliği olmayan, herhangi bir özelliği olmayan, yeteneksiz, beceriksiz olarak tanımlarlar. Yeni birisiyle tanıştıklarında hemen ketlenirler. Mahçup düşme korkuları çok yoğundur. Yalnız kalmayı tercih eder ve sevildiğinden emin olmadıkça asla kişiler arası ilişkilere yanaşmazlar.
-Bütün bu kişilik bozukluklarına eklenebilecek başka türlü kişilik bozuklukları da var mıdır?
Elbette. Kişilik Bozuklukları son derece geniş ve son derece önemli bir konudur. Kişilik Bozuklukları kavramı psikiyatrinin en önemli araştırma alanlarından biridir. Bilim ve araştırmalar ilerledikçe yeni tanımlanan kişilik bozuklukları alanımıza katılmaktadır. Benim şu ana kadar anlattığım kişilik bozukluklarına eklemek istediğim bir iki tane kişilik bozuklukları var. Bunları da kısaca şöyle anlatabiliriz:
Bağımlı Kişilik Bozukluğu; Bu kişiler başkalarından destek ve öğüt almadan karar veremez, adım atamaz ve iş yapamazlar. Kendilerini yetersiz, ayakları üzerinde duramayacak, kendi bakımlarını sağlayamayacak kadar yetersiz hisseder ve başkalarının bakım ve desteğini alabilmek için her türlü şeyi yapabilecek kadar ileriye gidebilirler.
Pasif-Agresif Kişilik Bozukluğu; Bu kişiler rutin sosyal ve mesleki işlerini yürütürken pasif bir direnç gösterir ve işleri bilerek ağırdan alırlar. Çünkü onlara göre, eğer başkaları önlerini kapamasaydı daha başarılı olurlardı. Her zaman takdir edilmemekten ve yanlış anlaşılmaktan yakınırlar. Kişisel şanssızlıklarını abartılı biçimde dile getirirler, mutsuz, huysuz, gücenmiş ve tartışmacıdır. Otoriteyi küçük görür ve otoritenin kendisine yaptığı eleştirileri mantıksız bulur.
Sadomazoistik Kişilik Bozukluğu; Bu kişilerde sadizm(başkalarına acı vermekten zevk alma) ve mazoizm(kendisine acı vermekten zevk alma) aynı anda görülür. Kendilerine ve başkalarına ve başka canlılara zarar vermekten, işkence yapmaktan acı vermekten inanılmaz zevk alır ve cinsel doyuma ulaşırlar. Karmaşık, kompleks, son derece zor tedavi edilebilen vicdan duygusunun yok olduğu, insanlık ve doğruluğun ve insan haklarının muhakeme edilmediği bir kişilik bozukluğudur. Başkalarıyla alay etmekten ve küçük düşürmekten de zevk aldıkları gibi kendileriyle de sert, kaba, küçük düşürürcesine konuşulması hoşlarına gider.
Özel Arama
narsizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
narsizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Mart 2009 Pazar
29 Ekim 2007 Pazartesi
Mitolojik Hikayelerden Narsizim...
Mitolojide narsisizm:
Eski Yunan mitolojisine göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden , davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi.
Size narsisizm sözcüğünün köken aldığı narkissos'un mitolojik öyküsünü aktaracağız.
Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce farkedemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler de bu şekilde kendilerine aşık, hep önde olmak, en gözde olmak isteyen, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler.
Eski Yunan mitolojisine göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden , davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi.
Size narsisizm sözcüğünün köken aldığı narkissos'un mitolojik öyküsünü aktaracağız.
Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce farkedemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler de bu şekilde kendilerine aşık, hep önde olmak, en gözde olmak isteyen, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler.
26 Ekim 2007 Cuma
MELANKOLİ VE İÇSEL NESNE
Chris Joannidis, M.D.
Çeviren: Nafi Mitrani
Erken dönemde egonun iyi bir nesneyle edinilen deneyimlerin etrafında oluştuğu inancı, psikanalitik gelişim kuramının temellerinden biridir. Bu, psişik yapının temeli olarak kabul edilir. Egonun ilk yapılanması ve bütünleşmesi, İyi (yani Ben / iyi nesne) ile Kötü’nün (yani Ben Olmayan / kötü nesne) ayrıştığı ve farklılaştığı deneyimlere bağlıdır. Sağlıklı bir “yarılma” (split) içeren bu erken yapılanma o kadar önemlidir ki, bu olmadan, ya da bu çöktüğünde, bebeğin dağıldığını ya da parçalandığını hissettiği varsayılır. Bunu takip eden gelişim aşamalarında, artık egonun içine daha sağlam biçimde yerleşmiş olan, daha az katılık ve yarılma içeren, kendi çelişik niteliklerini (yani hem iyi hem kötü) daha çok kabullenen içsel iyi nesnenin varlığı temel öge haline gelir. Yaşamın zenginliği, kişiliğin esnekliği, zorluklarla yüzleşebilme kapasitesi, hep kişinin kendi içindeki iyi nesneler tarafından sevilme deneyimine bağlıdır. Bir psişik yapıya sahip olma hissi, içerdeki iyi figürler tarafından sevilme, tutulma ve bütünleştirilme hissidir. Bu his, bir an için bile ortadan kalksa, bu bir felaket anıdır çünkü o an psişik yapının dağılmasına tanıklık etmektedir.
Bu sunum, en sık olarak klinik melankolide karşılaşılan, belirli bir ruhsal duruma odaklanacak: Kötü nesnenin varlığının mutlak ve her şeyi kapsar göründüğü içsel bir psişik durum. Gerçekten de, melankolinin alameti farikalarından biri, geçmişteki psişik sağlıklılık hissinin sahte ve kendini kandırmaktan ibaret olduğu inancıdır. Öznel deneyim, kişinin işe yaramaz olduğunu her zaman bildiği ve artık içinde bir iyilik kırıntısı kaldığına inanıyormuş gibi yapamayacağı şeklindedir. Geçmişin kendisi biçim değiştirmiştir ve kişinin şimdi ya da geçmişte olduğu her şey, ya ümitsizce kötü, ya da kişinin kendi kötülüğüne çare olmakta, acınacak derecede yetersizdir.
“İçsel nesneleri tarafından terkedilmiş hissetme” deneyimi evrenseldir. Yeterli içsel ya da dışsal baskı altında herkes bu duruma düşebilir ancak bu durum fazla sürmeden düzelir. Ancak bazı kişiler kendilerini bu korkunç içsel tehdit karşısında özellikle kurban konumunda hissederler ve tam da bu ruh durumunun varlığını inkâr etmek için tasarlanmış psikolojik düzenekler inşa ederler.
Böyle deneyimlerin, her açıdan oldukça iyi ilerliyor görünen analizler sırasında ortaya çıkması nadirattan değildir. Beklenmedik bir şekilde ve psikanalistin normalde fark edebileceği ya da öngörebileceği tetikleyiciler olmadan, hasta oldukça sıradan bir yoruma, öfke ve dehşet karışımı bir tepki verir: Psikanaliste karşı, kendisi hakkında böyle bir şey söyleyebildiği – daha da önemlisi, düşünebildiği – için hiddet duyar. Bu açıdan bakınca, o anda etrafta olan tek nesne kendisinden nefret eden bir nesne olduğu ve aniden bütün analitik ilişki korkunç bir tehlikeye düştüğü için duyulan bir dehşettir bu. Psikanalistin bakış açısından, hastanın bu ani sıkıntısının derecesi ve niteliği sarsıcıdır. En sarsıcı görünen de, bütün bunlar olup biterken, hastanın daha bir dakika önce, selim bir ilişki içinde hissettiği psikanalistine dair inandırıcı bir anısının olmamasıdır. Bir başka deyişle, iyi nesnenin kaybı mutlak olarak deneyimlenir. Olmuş görünen şey afet hissi verir. Dehşet verici bir durumdur. Hasta içsel ve dışsal olarak o derece saldırıya uğramıştır ki, hayatta kalmasının, büyük bir tehdit olarak algıladığı deneyimden bir biçimde kaçabilmesi sayesinde olduğunu hisseder . Bu dehşeti küçümsememek çok önemlidir. Freud, kendiliğin hayatta kalabilmek için içsel nesneleri tarafından seviliyor hissetmesi gerektiğini söylemiştir: “Ego için, yaşamak süperego tarafından sevilmekle...aynı anlama gelir”. Biraz önce sözettiğimiz dehşet anında hasta, içindeki herhangi bir şey tarafından sevilme hissini kaybetmiştir. İyi nesnesinin mutlak kaybı gibi görünen şeyle ve manik savunmalarının kendisini korumakta yetersiz kalmasıyla karşı karşıya kalan hasta, paramparça olmasını paranoid mekanizmalar kullanarak ve akabinde analiste saldırarak önler.
Yani, kendisini içerden ve dışardan şiddetle saldırıya uğrayan bir durumda bulan hasta, bu durumu tersine çevirerek analistine saldırır. Böylece psikanalist affedilemez ve kurtarılamaz derecede kötü hale gelir. Bu durum kaçınılmaz olarak psikanalist için oldukça rahatsız edicidir. Aslında hastanın yaptığı, nefret dolu, reddeden bir nesneyle içe-yansıtmalı özdeşleşme kurmak, yansıtmalı özdeşleşme yoluyla da değersizlik duygularını vahşice analistine atmaktır. Şimdi analist, bir önceki anda hastasının içinde bulunduğu ruhsal durumun aynısını deneyimler: Kötü olduğuna ve tamamen kendisine düşman olmuş hastasıyla tek başına kaldığına inanır. Analitik ilişkinin bu noktasında nefret dolu, saldıran bir nesnenin merhametine kalmış olmanın sıkıntısını deneyimleyen psikanalisttir. Bunu hastanın kendi süperegosuyla ilişkisi bakımından betimlemek de mümkün. Nesnesiyle bağı kopunca (yani, ondan ayrı oluşunu aniden fark edince), hasta güçlü bir nefretle dolu süperegosuyla yapayalnız ve onun merhametine kalır. Freud melankoliyi betimlerken, “egonun, süperego tarafından sevilmek yerine kendisinden nefret edildiğini ve kendisine zulmedildiğini hissettiği için, kendinden vazgeçmesi”nden bahseder. Hasta, bu üstün, ahlakçı süperegoyla özdeşleşerek analiste saldırır.
Tabi analizin ortasında böyle bir tepkiye yol açabilecek birçok neden vardır. Böyle tepkileri, kendilerini çaresiz bırakan kaygı ataklarından korunma amacıyla ayrıntılı, aynı zamanda incelikli ve sofistike manik yapılar geliştirmiş olan hastalarda görebileceğimizi düşünüyorum. Aslında bu tür manik yapılar hastayı kaygılarına karşı çok daha kırılgan hale getirirler. Bu manik yapıların bazı önemli özellikleri vardır. Birincisi, tümgüçlüdürler (omnipotent). Sorgulanmamışlardır ve sorgulanamazlar. Hastanın bakış açısı ile sınırlı gerçekliği meydana getirirler. İkincisi, bu yapılar, nesnenin aslında kendiliğin parçası ya da uzantısı olduğu yönündeki narsist sanrıyı korumaya çalışırlar. Analist hastanın hayal ürünü gibidir. Bu düşlem tehdit edilmediği ve korunduğu sürece kendinden beslenir ve sonsuza kadar varlığını sürdürebilir. Hastanın daha sağlıklı yönlerinden ve gerçekte var olan terapötik birlikten destek alabilir ve bunları kötüye kullanabilir. Çökmesi de, bu nedenle çok sarsıcıdır. Üçüncüsü, bu kırılgan tasavvur, analiz dahil hayatın her alanına sızan, hafif ancak kronik, istilacı bir hor görme ve aldatma duygulanımı tarafından desteklenir. Adeta bütün analiz süreci, yani çerçeve, yorumlar, iletilen anlamlar ve bunlara atfedilen değerler, hepsi, evet hepsi, psikanalistin de hasta kadar az inançla uymak zorunda olduğu boş ritüellerden ibarettir. Kavramların içi boştur ve zaten analist de bunlara inanmıyor gibidir. Analist ve hasta arasında adeta bu tuhaf oyunun gereklerini yerine getirmek yönünde gizli bir anlaşma olduğuna dair bir inanç vardır. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, analist te bir şekilde, hastanın bu hor görmesini paylaşır. Hastanın içinde yaşadığı bu tutum son derece yıpratıcıdır. En tehlikelisi, hastanın kendi sevme kapasitesine olan inancını zehirler. Bu zehirlenme döngüsel ve yıkıcıdır: Egonun hayatta kalması iyi içsel nesneleri tarafından sevilmesine bağlıdır, ancak içsel nesnelerin kendilerinin hayatta kalması da tamamen egonun onları sevmesine bağlıdır. Nesnelerini gizli bir aşağılamayla tehdit etmek, kişiyi sadece seviyor”muş gibi yaptığına” dair ürkütücü bir hisle başbaşa bırakır. Kendisinin güvenilir ya da gerçekten seven bir tarafı yoktur, dolayısıyla nesnelerinin de güvenilir ya da gerçekten seven bir tarafı yoktur.
Eğer hasta tuhaf bir oyunun içindeyse ve psikanalist de hastasına yorum yaparken bu tuhaf oyunun gereğini yerine getiriyorsa, o zaman analitik ilişki ile ilgili ne söyleyebiliriz ? Böyle bir durumda, hastanın, analistin de sahte olduğu, aslında güvenilir ilişkilerin var“mış gibi göründüğü”ne dair inancı ve bununla bağlantılı deneyimi, kendini gerçekleştirerek doğrulanmış olur.
Ancak ister istemez, bütün bunlarla birlikte, hastanın, bu narsist düzeneğinin büyük ölçüde yanılsamalı, savunmacı yapısının, hatta kırılganlığının, farkına varma kapasitesini bir ölçüde koruyup korumadığından şüphelenebiliriz. Hasta bir şekilde, bütün çarpıtılmış anlam duyumunun ve anlatısal bütünlüğünü yaratma çabasının yapmacık olduğunun farkındadır. Kendisini sürekli sahte, ve aynı zamanda da, başka türlü olabileceği konusunda ümitsiz hisseder. Sonunda işin iç yüzüyle hesaplaşmayı ertelemekten fazlasını umamayacağını düşünür. Bir çeşit anlaşma yapmıştır – nesnelerini yatıştırır, ödünler verir, manipüle eder, onları satın alır. Onlarla, kendini, kim olduğuyla ve iç dünyasının boş, hileli durumuyla yüzleşmeye zorlamamaları için pazarlık eder. Tam da bu düzen yüzünden, analitik nesnenin iyiliği, ayrı olunan ve zorluk yaşanan anlarda tamamen kaybolur. Nesnenin kendisini sevdiğine temel inancı ve onun nesneye duyduğu sevgi (ki bunlar aslen aynı şeydir) tamamen kaybolur, çünkü hiçbir zaman buna gerçekten inanılmamıştır. Bu hiçbir zaman gerçekten temelli kurulmamıştır. Artık hasta, psişik yapısında varolan ve kendisini yaşam boyu idare edeceğini umduğu tehditkâr, oluşumsal bir hatayla yüzleşmiştir.
Böyle anlarda bir analist neler hisseder ? Öz varlığını tamamen kötü olarak algılayan bir hastayla başbaşadır. Kendi yalnızlık duyguları ve yeterliliğiyle ilgili şüpheleriyle de karşı karşıya kalmıştır. Bu noktada psikanalist, görünürdeki aldatıcı iyilik halinin sahteliğini görmezden gelmek pahasına, durumu status quo ante (önceden var olan durum, ç.n.) yönünde düzeltmek, hastasıyla arasında karşılıklı bir iyilik hissini canlandırmak için büyük bir baskı hisseder.
Zeki, sanatsal yetenekleri olan, hoş bir genç hanım, ilişkileri sürdürememe, yaşamının yönünü kaybetme ve amaçsızlık duyguları, ve dönem dönem ortaya çıkan depresyonu yüzünden analize geldi. Kısa sürede, kendi becerileriyle ilgili yoğun tümgüçlü düşlemleri kendini gösterdi. İnsanların düşünce ve motivasyonlarını “psikolojik bir altıncı hissi” sayesinde okuyabileceğine dair güçlü, sarsılmaz bir inancı vardı. Süreç içinde kırılgan temeller üzerinde oturan narsist bir kişilik yapısı belirgin hale geldi. Söz konusu altıncı his inancı anlatısına yayılmıştı ve kısa zamanda analizin aktarım dinamiklerinin köşe taşlarından biri haline geldi.
Hastanın benimle ilgili de birçok sorgulanmamış ve irdelenmemiş inancı vardı. Bunlardan biri, kendisinin, benim tek kadın hastam olduğuydu. Bu konuda bir çok defalar yorumda bulunmuştu – ne kendi seansından önce analiz odasından çıkan, ne de kendisi giderken giren bir kadın görmediğini iddia ediyordu. Bu nedenle analiz etmekte olduğum hastalar içinde kendisinden başka kadın olmadığını mutlak bir gerçeklik olarak kabul etmişti. Analizin başlayışından epey sonraları, bir gün, tam kendi seansından önce binadan bir kadın çıktığını gördü. Sonraki birkaç hafta boyunca, haftanın aynı günlerinde bu olay tekrarlandı. Başta günün o saatinde binada bir kadın görmenin tuhaf olduğundan bahsetti ve nereye gidiyor olabileceğini merak etti. Birkaç hafta sonra, aklına o kadının belki süpervizyon almaya gelmiş bir öğrenci olduğunun geldiğini söyledi. Bunu ele aldım ve başka olası bir açıklamadan kaçınıyor olduğu gerçeğini, yani kadının hastam olabileceğini, ve bu düşünceden kaçınmasının çok ilginç olduğunu yorumladım. Hasta bir süre sessiz kaldı. Konuşmaya başladığında, sesi öfke doluydu. Ona başka hastalarımdan bahsetmeye nasıl cesaret edebilirdim ? Bu onu hiç ilgilendirmezdi. Ve ben bunu kasıtlı olarak onu aşağılamak, küçük düşürmek, kendisinden ne kadar güçlü olduğumu göstermek ve nasıl da benim merhametime kalmış, bana bağımlı olduğunu kanıtlamak için yapıyordum.
Sizlere tepkisindeki şiddeti aktarmam zor. Şaşırmıştım ve analitik zihnimi seansın geri kalanı için toparlama çabalarım sonuç vermedi. Bir sonraki seansta hala çok ajite bir durumdaydı, artık bana güvenemeyeceğini söylüyordu. Analizle ve onu tedavi edebilme kapasitemle ilgili her şeyin tehlikede olduğunu hissettiğini, devam edip etmeme konusunda emin olmadığını söylüyordu.
Sonunda ortam çalışılabilecek bir hale geldi ve analize devam edebildik. Bu şiddetli deneyimi bir yere oturtmaya, bir şekilde anlamlandırmaya çalışabildik. Bunun elbette incelenmeye ve yorumlanmaya değer bir çok yönü var, ancak bu makalenin sınırları dahilinde, sadece kesintiye uğratılan belirli düşlemden, yani benim tek kadın hastam olduğu düşleminden, ve bu kesintinin felakete yol açan etkisinden söz edeceğim. Anladığım kadarıyla, hastanın o anda yüzleştiği şey, aniden ortaya çıkan, onun zihninin bir ürünü olmamam, benim kim olduğuma dair düşlemiyle benim gerçekte kim olduğum arasında fark olabileceği, ve onun erişemeyeceği, kontrol edemeyeceği bir zihnim, yaşamım ve ilişkilerim olabileceği olasılığıydı. Kendisiyle suç ortaklığına giren “iyi”, ama aslında “sahte” nesne, o anda suç ortağı olmayı bırakmış, ve gerçekliği işin içine katarak onarılmaz biçimde “kötü” hale gelmişti.
Olayın kendisi atlatıldı, ama benim için, hastanın iç dünyasında kendini fazla belli etmeyen bazı ögelerin varlığına dair işaretler bıraktı: Düşlemlerdeki tümgüçlülük, ayrışmayı manik bir biçimde engelliyordu. Bu tümgüçlülüğün içinde gerçekliği aşağılayan ve küçümseyen narsist içsel bir evren oluşturan öznel nesnelerin sorgulanmayan varlığı da hüküm sürüyordu. Bu öznel nesnelere kendilik-nesneleri adını verebiliriz.
Hastanın yumuşatılmamış hasedi, narsist kendine yeterliliğini ve tümgüçlülüğünü sorgulayan her nesneye saldırmaya itiyor gibi görünüyor. Özellikle iyi, sahici, sevgi dolu nesneler en büyük zorluğu yaratıyor ve saldırılmaları gerekiyor. Saldırının bedeli, bu süreçte içsel iyi nesnenin yok edilmesidir. İçsel nesneye saldırmak, ona duyulan sevgiyi, dolayısıyla onun içsel varlığını yok eder. Hasta yapayalnız kalır, içindeki iyilik boşalır, ve kötülüğün varlığı mutlak görünür. Daha sonra hasta, içindeki nesnelere duyduğu sevgiyi beslemek ve korumaktaki yetersizliği yüzünden duyduğu ümitsizliği maskelemek için, bunun üzerini örtmek zorundadır. Başka bir yol da, bu duyguları olduğu gibi psikanaliste yansıtarak şiddetle dışarı atmaktır. Böyle bir durumda, psikanalist kolaylıkla aşağılamanın nesnesi haline gelir.
Bu umutsuz karanlık, anlattığım hali ile neredeyse düzeltilemez bir manzaradır. Ancak analitik deneyim göstermiştir ki, hastanın tüm savunmacı aşağılaması ve indirgemelerine karşın, herşeyin kaybedilmediğine dair bir parça umut baki kalır. Hastanın iç dünyasında, kendisinden ayrı olan nesnelerine bu halleriyle, yani ayrı oluşları ile, gerçekten değer verme ve onları sevme kapasitesinin tamamen ölü olmayabileceğine dair güven kalıntıları vardır. Bu güven, çok kırılgan ve güvensiz, sürekli tehdit altında ve tekrar tekrar kuyusunu kazan içsel süreçlerden korunma ihtiyacında olan bir umuttur.
Hastamın öfkesi ile örneklediğim kırılma anları, her ne kadar hem hastayı hem de psikanalisti allak bullak etse de, aslında bir şeylerin derinlemesine çalışılmasına olanak sağlamakta verimli, bu türden koruma anlarıdırlar. Öncelikle psikanalist, hasta tarafından nefret edilen, suçlu, zalim ve esasen yetersiz ve de değersiz nesne olarak deneyimlenme dönemlerine katlanabilmelidir. Ayrıca, hastayı yatıştırma ve acilen hem iyilik hissini, hem de suç ortaklığı içeren idealize edilmiş yeterlilik yanılsamasını onarmak yönündeki ezici baskıya direnebilmelidir. Ancak bu koşullarda, gerçek analiz umudu hayatta kalabilir.
Bu zorlu, ancak imkansız olmayan bir çabadır, ve itiraf edilmelidir ki, başarısı büyük ölçüde psikanalistin iyi bir içsel nesne olarak psikanalize tutunabilme ve bunun kaybının melankolik ümitsizliğine teslim olmama becerisine bağlıdır.
Çeviren: Nafi Mitrani
Erken dönemde egonun iyi bir nesneyle edinilen deneyimlerin etrafında oluştuğu inancı, psikanalitik gelişim kuramının temellerinden biridir. Bu, psişik yapının temeli olarak kabul edilir. Egonun ilk yapılanması ve bütünleşmesi, İyi (yani Ben / iyi nesne) ile Kötü’nün (yani Ben Olmayan / kötü nesne) ayrıştığı ve farklılaştığı deneyimlere bağlıdır. Sağlıklı bir “yarılma” (split) içeren bu erken yapılanma o kadar önemlidir ki, bu olmadan, ya da bu çöktüğünde, bebeğin dağıldığını ya da parçalandığını hissettiği varsayılır. Bunu takip eden gelişim aşamalarında, artık egonun içine daha sağlam biçimde yerleşmiş olan, daha az katılık ve yarılma içeren, kendi çelişik niteliklerini (yani hem iyi hem kötü) daha çok kabullenen içsel iyi nesnenin varlığı temel öge haline gelir. Yaşamın zenginliği, kişiliğin esnekliği, zorluklarla yüzleşebilme kapasitesi, hep kişinin kendi içindeki iyi nesneler tarafından sevilme deneyimine bağlıdır. Bir psişik yapıya sahip olma hissi, içerdeki iyi figürler tarafından sevilme, tutulma ve bütünleştirilme hissidir. Bu his, bir an için bile ortadan kalksa, bu bir felaket anıdır çünkü o an psişik yapının dağılmasına tanıklık etmektedir.
Bu sunum, en sık olarak klinik melankolide karşılaşılan, belirli bir ruhsal duruma odaklanacak: Kötü nesnenin varlığının mutlak ve her şeyi kapsar göründüğü içsel bir psişik durum. Gerçekten de, melankolinin alameti farikalarından biri, geçmişteki psişik sağlıklılık hissinin sahte ve kendini kandırmaktan ibaret olduğu inancıdır. Öznel deneyim, kişinin işe yaramaz olduğunu her zaman bildiği ve artık içinde bir iyilik kırıntısı kaldığına inanıyormuş gibi yapamayacağı şeklindedir. Geçmişin kendisi biçim değiştirmiştir ve kişinin şimdi ya da geçmişte olduğu her şey, ya ümitsizce kötü, ya da kişinin kendi kötülüğüne çare olmakta, acınacak derecede yetersizdir.
“İçsel nesneleri tarafından terkedilmiş hissetme” deneyimi evrenseldir. Yeterli içsel ya da dışsal baskı altında herkes bu duruma düşebilir ancak bu durum fazla sürmeden düzelir. Ancak bazı kişiler kendilerini bu korkunç içsel tehdit karşısında özellikle kurban konumunda hissederler ve tam da bu ruh durumunun varlığını inkâr etmek için tasarlanmış psikolojik düzenekler inşa ederler.
Böyle deneyimlerin, her açıdan oldukça iyi ilerliyor görünen analizler sırasında ortaya çıkması nadirattan değildir. Beklenmedik bir şekilde ve psikanalistin normalde fark edebileceği ya da öngörebileceği tetikleyiciler olmadan, hasta oldukça sıradan bir yoruma, öfke ve dehşet karışımı bir tepki verir: Psikanaliste karşı, kendisi hakkında böyle bir şey söyleyebildiği – daha da önemlisi, düşünebildiği – için hiddet duyar. Bu açıdan bakınca, o anda etrafta olan tek nesne kendisinden nefret eden bir nesne olduğu ve aniden bütün analitik ilişki korkunç bir tehlikeye düştüğü için duyulan bir dehşettir bu. Psikanalistin bakış açısından, hastanın bu ani sıkıntısının derecesi ve niteliği sarsıcıdır. En sarsıcı görünen de, bütün bunlar olup biterken, hastanın daha bir dakika önce, selim bir ilişki içinde hissettiği psikanalistine dair inandırıcı bir anısının olmamasıdır. Bir başka deyişle, iyi nesnenin kaybı mutlak olarak deneyimlenir. Olmuş görünen şey afet hissi verir. Dehşet verici bir durumdur. Hasta içsel ve dışsal olarak o derece saldırıya uğramıştır ki, hayatta kalmasının, büyük bir tehdit olarak algıladığı deneyimden bir biçimde kaçabilmesi sayesinde olduğunu hisseder . Bu dehşeti küçümsememek çok önemlidir. Freud, kendiliğin hayatta kalabilmek için içsel nesneleri tarafından seviliyor hissetmesi gerektiğini söylemiştir: “Ego için, yaşamak süperego tarafından sevilmekle...aynı anlama gelir”. Biraz önce sözettiğimiz dehşet anında hasta, içindeki herhangi bir şey tarafından sevilme hissini kaybetmiştir. İyi nesnesinin mutlak kaybı gibi görünen şeyle ve manik savunmalarının kendisini korumakta yetersiz kalmasıyla karşı karşıya kalan hasta, paramparça olmasını paranoid mekanizmalar kullanarak ve akabinde analiste saldırarak önler.
Yani, kendisini içerden ve dışardan şiddetle saldırıya uğrayan bir durumda bulan hasta, bu durumu tersine çevirerek analistine saldırır. Böylece psikanalist affedilemez ve kurtarılamaz derecede kötü hale gelir. Bu durum kaçınılmaz olarak psikanalist için oldukça rahatsız edicidir. Aslında hastanın yaptığı, nefret dolu, reddeden bir nesneyle içe-yansıtmalı özdeşleşme kurmak, yansıtmalı özdeşleşme yoluyla da değersizlik duygularını vahşice analistine atmaktır. Şimdi analist, bir önceki anda hastasının içinde bulunduğu ruhsal durumun aynısını deneyimler: Kötü olduğuna ve tamamen kendisine düşman olmuş hastasıyla tek başına kaldığına inanır. Analitik ilişkinin bu noktasında nefret dolu, saldıran bir nesnenin merhametine kalmış olmanın sıkıntısını deneyimleyen psikanalisttir. Bunu hastanın kendi süperegosuyla ilişkisi bakımından betimlemek de mümkün. Nesnesiyle bağı kopunca (yani, ondan ayrı oluşunu aniden fark edince), hasta güçlü bir nefretle dolu süperegosuyla yapayalnız ve onun merhametine kalır. Freud melankoliyi betimlerken, “egonun, süperego tarafından sevilmek yerine kendisinden nefret edildiğini ve kendisine zulmedildiğini hissettiği için, kendinden vazgeçmesi”nden bahseder. Hasta, bu üstün, ahlakçı süperegoyla özdeşleşerek analiste saldırır.
Tabi analizin ortasında böyle bir tepkiye yol açabilecek birçok neden vardır. Böyle tepkileri, kendilerini çaresiz bırakan kaygı ataklarından korunma amacıyla ayrıntılı, aynı zamanda incelikli ve sofistike manik yapılar geliştirmiş olan hastalarda görebileceğimizi düşünüyorum. Aslında bu tür manik yapılar hastayı kaygılarına karşı çok daha kırılgan hale getirirler. Bu manik yapıların bazı önemli özellikleri vardır. Birincisi, tümgüçlüdürler (omnipotent). Sorgulanmamışlardır ve sorgulanamazlar. Hastanın bakış açısı ile sınırlı gerçekliği meydana getirirler. İkincisi, bu yapılar, nesnenin aslında kendiliğin parçası ya da uzantısı olduğu yönündeki narsist sanrıyı korumaya çalışırlar. Analist hastanın hayal ürünü gibidir. Bu düşlem tehdit edilmediği ve korunduğu sürece kendinden beslenir ve sonsuza kadar varlığını sürdürebilir. Hastanın daha sağlıklı yönlerinden ve gerçekte var olan terapötik birlikten destek alabilir ve bunları kötüye kullanabilir. Çökmesi de, bu nedenle çok sarsıcıdır. Üçüncüsü, bu kırılgan tasavvur, analiz dahil hayatın her alanına sızan, hafif ancak kronik, istilacı bir hor görme ve aldatma duygulanımı tarafından desteklenir. Adeta bütün analiz süreci, yani çerçeve, yorumlar, iletilen anlamlar ve bunlara atfedilen değerler, hepsi, evet hepsi, psikanalistin de hasta kadar az inançla uymak zorunda olduğu boş ritüellerden ibarettir. Kavramların içi boştur ve zaten analist de bunlara inanmıyor gibidir. Analist ve hasta arasında adeta bu tuhaf oyunun gereklerini yerine getirmek yönünde gizli bir anlaşma olduğuna dair bir inanç vardır. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, analist te bir şekilde, hastanın bu hor görmesini paylaşır. Hastanın içinde yaşadığı bu tutum son derece yıpratıcıdır. En tehlikelisi, hastanın kendi sevme kapasitesine olan inancını zehirler. Bu zehirlenme döngüsel ve yıkıcıdır: Egonun hayatta kalması iyi içsel nesneleri tarafından sevilmesine bağlıdır, ancak içsel nesnelerin kendilerinin hayatta kalması da tamamen egonun onları sevmesine bağlıdır. Nesnelerini gizli bir aşağılamayla tehdit etmek, kişiyi sadece seviyor”muş gibi yaptığına” dair ürkütücü bir hisle başbaşa bırakır. Kendisinin güvenilir ya da gerçekten seven bir tarafı yoktur, dolayısıyla nesnelerinin de güvenilir ya da gerçekten seven bir tarafı yoktur.
Eğer hasta tuhaf bir oyunun içindeyse ve psikanalist de hastasına yorum yaparken bu tuhaf oyunun gereğini yerine getiriyorsa, o zaman analitik ilişki ile ilgili ne söyleyebiliriz ? Böyle bir durumda, hastanın, analistin de sahte olduğu, aslında güvenilir ilişkilerin var“mış gibi göründüğü”ne dair inancı ve bununla bağlantılı deneyimi, kendini gerçekleştirerek doğrulanmış olur.
Ancak ister istemez, bütün bunlarla birlikte, hastanın, bu narsist düzeneğinin büyük ölçüde yanılsamalı, savunmacı yapısının, hatta kırılganlığının, farkına varma kapasitesini bir ölçüde koruyup korumadığından şüphelenebiliriz. Hasta bir şekilde, bütün çarpıtılmış anlam duyumunun ve anlatısal bütünlüğünü yaratma çabasının yapmacık olduğunun farkındadır. Kendisini sürekli sahte, ve aynı zamanda da, başka türlü olabileceği konusunda ümitsiz hisseder. Sonunda işin iç yüzüyle hesaplaşmayı ertelemekten fazlasını umamayacağını düşünür. Bir çeşit anlaşma yapmıştır – nesnelerini yatıştırır, ödünler verir, manipüle eder, onları satın alır. Onlarla, kendini, kim olduğuyla ve iç dünyasının boş, hileli durumuyla yüzleşmeye zorlamamaları için pazarlık eder. Tam da bu düzen yüzünden, analitik nesnenin iyiliği, ayrı olunan ve zorluk yaşanan anlarda tamamen kaybolur. Nesnenin kendisini sevdiğine temel inancı ve onun nesneye duyduğu sevgi (ki bunlar aslen aynı şeydir) tamamen kaybolur, çünkü hiçbir zaman buna gerçekten inanılmamıştır. Bu hiçbir zaman gerçekten temelli kurulmamıştır. Artık hasta, psişik yapısında varolan ve kendisini yaşam boyu idare edeceğini umduğu tehditkâr, oluşumsal bir hatayla yüzleşmiştir.
Böyle anlarda bir analist neler hisseder ? Öz varlığını tamamen kötü olarak algılayan bir hastayla başbaşadır. Kendi yalnızlık duyguları ve yeterliliğiyle ilgili şüpheleriyle de karşı karşıya kalmıştır. Bu noktada psikanalist, görünürdeki aldatıcı iyilik halinin sahteliğini görmezden gelmek pahasına, durumu status quo ante (önceden var olan durum, ç.n.) yönünde düzeltmek, hastasıyla arasında karşılıklı bir iyilik hissini canlandırmak için büyük bir baskı hisseder.
Zeki, sanatsal yetenekleri olan, hoş bir genç hanım, ilişkileri sürdürememe, yaşamının yönünü kaybetme ve amaçsızlık duyguları, ve dönem dönem ortaya çıkan depresyonu yüzünden analize geldi. Kısa sürede, kendi becerileriyle ilgili yoğun tümgüçlü düşlemleri kendini gösterdi. İnsanların düşünce ve motivasyonlarını “psikolojik bir altıncı hissi” sayesinde okuyabileceğine dair güçlü, sarsılmaz bir inancı vardı. Süreç içinde kırılgan temeller üzerinde oturan narsist bir kişilik yapısı belirgin hale geldi. Söz konusu altıncı his inancı anlatısına yayılmıştı ve kısa zamanda analizin aktarım dinamiklerinin köşe taşlarından biri haline geldi.
Hastanın benimle ilgili de birçok sorgulanmamış ve irdelenmemiş inancı vardı. Bunlardan biri, kendisinin, benim tek kadın hastam olduğuydu. Bu konuda bir çok defalar yorumda bulunmuştu – ne kendi seansından önce analiz odasından çıkan, ne de kendisi giderken giren bir kadın görmediğini iddia ediyordu. Bu nedenle analiz etmekte olduğum hastalar içinde kendisinden başka kadın olmadığını mutlak bir gerçeklik olarak kabul etmişti. Analizin başlayışından epey sonraları, bir gün, tam kendi seansından önce binadan bir kadın çıktığını gördü. Sonraki birkaç hafta boyunca, haftanın aynı günlerinde bu olay tekrarlandı. Başta günün o saatinde binada bir kadın görmenin tuhaf olduğundan bahsetti ve nereye gidiyor olabileceğini merak etti. Birkaç hafta sonra, aklına o kadının belki süpervizyon almaya gelmiş bir öğrenci olduğunun geldiğini söyledi. Bunu ele aldım ve başka olası bir açıklamadan kaçınıyor olduğu gerçeğini, yani kadının hastam olabileceğini, ve bu düşünceden kaçınmasının çok ilginç olduğunu yorumladım. Hasta bir süre sessiz kaldı. Konuşmaya başladığında, sesi öfke doluydu. Ona başka hastalarımdan bahsetmeye nasıl cesaret edebilirdim ? Bu onu hiç ilgilendirmezdi. Ve ben bunu kasıtlı olarak onu aşağılamak, küçük düşürmek, kendisinden ne kadar güçlü olduğumu göstermek ve nasıl da benim merhametime kalmış, bana bağımlı olduğunu kanıtlamak için yapıyordum.
Sizlere tepkisindeki şiddeti aktarmam zor. Şaşırmıştım ve analitik zihnimi seansın geri kalanı için toparlama çabalarım sonuç vermedi. Bir sonraki seansta hala çok ajite bir durumdaydı, artık bana güvenemeyeceğini söylüyordu. Analizle ve onu tedavi edebilme kapasitemle ilgili her şeyin tehlikede olduğunu hissettiğini, devam edip etmeme konusunda emin olmadığını söylüyordu.
Sonunda ortam çalışılabilecek bir hale geldi ve analize devam edebildik. Bu şiddetli deneyimi bir yere oturtmaya, bir şekilde anlamlandırmaya çalışabildik. Bunun elbette incelenmeye ve yorumlanmaya değer bir çok yönü var, ancak bu makalenin sınırları dahilinde, sadece kesintiye uğratılan belirli düşlemden, yani benim tek kadın hastam olduğu düşleminden, ve bu kesintinin felakete yol açan etkisinden söz edeceğim. Anladığım kadarıyla, hastanın o anda yüzleştiği şey, aniden ortaya çıkan, onun zihninin bir ürünü olmamam, benim kim olduğuma dair düşlemiyle benim gerçekte kim olduğum arasında fark olabileceği, ve onun erişemeyeceği, kontrol edemeyeceği bir zihnim, yaşamım ve ilişkilerim olabileceği olasılığıydı. Kendisiyle suç ortaklığına giren “iyi”, ama aslında “sahte” nesne, o anda suç ortağı olmayı bırakmış, ve gerçekliği işin içine katarak onarılmaz biçimde “kötü” hale gelmişti.
Olayın kendisi atlatıldı, ama benim için, hastanın iç dünyasında kendini fazla belli etmeyen bazı ögelerin varlığına dair işaretler bıraktı: Düşlemlerdeki tümgüçlülük, ayrışmayı manik bir biçimde engelliyordu. Bu tümgüçlülüğün içinde gerçekliği aşağılayan ve küçümseyen narsist içsel bir evren oluşturan öznel nesnelerin sorgulanmayan varlığı da hüküm sürüyordu. Bu öznel nesnelere kendilik-nesneleri adını verebiliriz.
Hastanın yumuşatılmamış hasedi, narsist kendine yeterliliğini ve tümgüçlülüğünü sorgulayan her nesneye saldırmaya itiyor gibi görünüyor. Özellikle iyi, sahici, sevgi dolu nesneler en büyük zorluğu yaratıyor ve saldırılmaları gerekiyor. Saldırının bedeli, bu süreçte içsel iyi nesnenin yok edilmesidir. İçsel nesneye saldırmak, ona duyulan sevgiyi, dolayısıyla onun içsel varlığını yok eder. Hasta yapayalnız kalır, içindeki iyilik boşalır, ve kötülüğün varlığı mutlak görünür. Daha sonra hasta, içindeki nesnelere duyduğu sevgiyi beslemek ve korumaktaki yetersizliği yüzünden duyduğu ümitsizliği maskelemek için, bunun üzerini örtmek zorundadır. Başka bir yol da, bu duyguları olduğu gibi psikanaliste yansıtarak şiddetle dışarı atmaktır. Böyle bir durumda, psikanalist kolaylıkla aşağılamanın nesnesi haline gelir.
Bu umutsuz karanlık, anlattığım hali ile neredeyse düzeltilemez bir manzaradır. Ancak analitik deneyim göstermiştir ki, hastanın tüm savunmacı aşağılaması ve indirgemelerine karşın, herşeyin kaybedilmediğine dair bir parça umut baki kalır. Hastanın iç dünyasında, kendisinden ayrı olan nesnelerine bu halleriyle, yani ayrı oluşları ile, gerçekten değer verme ve onları sevme kapasitesinin tamamen ölü olmayabileceğine dair güven kalıntıları vardır. Bu güven, çok kırılgan ve güvensiz, sürekli tehdit altında ve tekrar tekrar kuyusunu kazan içsel süreçlerden korunma ihtiyacında olan bir umuttur.
Hastamın öfkesi ile örneklediğim kırılma anları, her ne kadar hem hastayı hem de psikanalisti allak bullak etse de, aslında bir şeylerin derinlemesine çalışılmasına olanak sağlamakta verimli, bu türden koruma anlarıdırlar. Öncelikle psikanalist, hasta tarafından nefret edilen, suçlu, zalim ve esasen yetersiz ve de değersiz nesne olarak deneyimlenme dönemlerine katlanabilmelidir. Ayrıca, hastayı yatıştırma ve acilen hem iyilik hissini, hem de suç ortaklığı içeren idealize edilmiş yeterlilik yanılsamasını onarmak yönündeki ezici baskıya direnebilmelidir. Ancak bu koşullarda, gerçek analiz umudu hayatta kalabilir.
Bu zorlu, ancak imkansız olmayan bir çabadır, ve itiraf edilmelidir ki, başarısı büyük ölçüde psikanalistin iyi bir içsel nesne olarak psikanalize tutunabilme ve bunun kaybının melankolik ümitsizliğine teslim olmama becerisine bağlıdır.
11 Ağustos 2007 Cumartesi
Narsizm
Ölü bir canın ölü ırmağında kendisine bakması,
anlatılan olaydan çok, kendi kişiliği ile ilgilidir.
Mitalogya, Edith Hamilton
anlatılan olaydan çok, kendi kişiliği ile ilgilidir.
Mitalogya, Edith Hamilton
Yüreğinden yaraladığı kızlardan biri, bir gün tanrılara yakararak Narkissos’un cezalandırılmasını istedi. “Başkalarını sevmeyen kendini sevsin” dedi yüce tanrılar. Ve yakışıklı mı yakışıklı ama bir o kadar da katı yürekli olan delikanlının cezalandırılması işini, adı haklı öfke demek olan Nemesis’e bıraktılar. Nemesis’in görevini yerine getirmesi uzun sürmedi. Susayıp da duru bir pınara eğilince Narkissos, suda kendi yüzünü gördü. “Başkaları benim yüzümden ne acılar çekmiş şimdi anlıyorum” dedi. “Kendime karşı olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl erişebilirim? O güzelliği bırakamam da. Yalnız ölüm kurtarır beni.” Böylece su kıyısında eridi gitti Narkissos. Canı ölüler ırmağını geçerken, suya eğildi, son bir kez baktı yüzüne. Eridiği yerde güzel, yepyeni bir çiçek açtı. Sevgilileri adıyla andılar onu, Narkissos (nergis çiçeği) dediler (Hamilton, 1996, s.61-62).
İşte o gün bu gündür kendine sevgi (öz-sevi, narsisizm) insanın vazgeçilmezi oldu. Hatta, öz-sevide ortaya çıkabilecek her zaafiyet de varlığımızın tehdidi. Çünkü öz-sevi vasıflarının önemli bir kısmı egoyu diğerlerinin ona verebileceği zararlardan korumak üzere gelişir. Ancak, bu vasıfların aşırı güçlemesi, sürecin narsisistik kişilik bozukluğuna doğru seyretmesi demektir.
Annenin dünyasında biricik olan bebek, sınır gözetmez. Bu da kendisini aşırı güçlü hissetmesine, herşeye hakim olduğu duygusuna kapılmasına yol açar. Bir kurama göre 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan bebek, ihtiyaçlarına eskisi kadar hassas yanıtlar alamazsa, narsisistik kişilik bozukluğu geliştirecektir. Bir başka kuram ise egonun diğerlerinden bağımsızlaşma evresinde çocukluğa dek yaşantılanan istismar ve travma süreçlerini esas alır. Zira, kurama göre, istismar ve travma yaşantılarının fazlalığı, bir başka ifadeyle erken çocukluğun narsisistik kırılmaları, yetişkinlik yaşlarının narsisistik kişilik bozukluğuna zemin hazırlar.
Büyük ve güçlü olma tutkusu, artmış takdir görme arzusu, yetki sahibi olma isteği, empati yoksunluğu narsisistik karakterin baş belirleyicileridir. Bu özellikler ilk yetişkinlik dönemiyle birlikte baskın hale gelmeye başlar. Narsist, diğerlerine güvenmekte her zaman için şüphecidir. Ancak, gerçek olsun ya da olmasın, diğerlerinin onun yeteneğini, güzelliğini, parlaklığını ve başarısını takdir etmesi şarttır. Diğerlerinin onu çevreleyen varlıkları, sadece ona olan övgüleri getireceği için önemlidir. Aksi halde, bir anlamları yoktur zaten. Gerçekte ise narsist, son derece kırılgan bir kendilik kavramına sahiptir. O kadar ki, yaşam içindeki değeri ancak ve ancak diğerleri onu takdir ettiğinde, ona sürekli ihtimam gösterdiğinde ortaya çıkar. Bu gerçekleşmediği zaman mutsuz, kendisini hiç’likte kaybetmiş, değer yoksunu bir insan canlısı çıkar ortaya.
Temel düşünce süreçleri aşağıdaki önermeleri esas aldığından, terapi odalarının bir diğer zorlu karakteridir. Tabii, terapiye gereksinim duyarsa...
İşte o gün bu gündür kendine sevgi (öz-sevi, narsisizm) insanın vazgeçilmezi oldu. Hatta, öz-sevide ortaya çıkabilecek her zaafiyet de varlığımızın tehdidi. Çünkü öz-sevi vasıflarının önemli bir kısmı egoyu diğerlerinin ona verebileceği zararlardan korumak üzere gelişir. Ancak, bu vasıfların aşırı güçlemesi, sürecin narsisistik kişilik bozukluğuna doğru seyretmesi demektir.
Annenin dünyasında biricik olan bebek, sınır gözetmez. Bu da kendisini aşırı güçlü hissetmesine, herşeye hakim olduğu duygusuna kapılmasına yol açar. Bir kurama göre 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan bebek, ihtiyaçlarına eskisi kadar hassas yanıtlar alamazsa, narsisistik kişilik bozukluğu geliştirecektir. Bir başka kuram ise egonun diğerlerinden bağımsızlaşma evresinde çocukluğa dek yaşantılanan istismar ve travma süreçlerini esas alır. Zira, kurama göre, istismar ve travma yaşantılarının fazlalığı, bir başka ifadeyle erken çocukluğun narsisistik kırılmaları, yetişkinlik yaşlarının narsisistik kişilik bozukluğuna zemin hazırlar.
Büyük ve güçlü olma tutkusu, artmış takdir görme arzusu, yetki sahibi olma isteği, empati yoksunluğu narsisistik karakterin baş belirleyicileridir. Bu özellikler ilk yetişkinlik dönemiyle birlikte baskın hale gelmeye başlar. Narsist, diğerlerine güvenmekte her zaman için şüphecidir. Ancak, gerçek olsun ya da olmasın, diğerlerinin onun yeteneğini, güzelliğini, parlaklığını ve başarısını takdir etmesi şarttır. Diğerlerinin onu çevreleyen varlıkları, sadece ona olan övgüleri getireceği için önemlidir. Aksi halde, bir anlamları yoktur zaten. Gerçekte ise narsist, son derece kırılgan bir kendilik kavramına sahiptir. O kadar ki, yaşam içindeki değeri ancak ve ancak diğerleri onu takdir ettiğinde, ona sürekli ihtimam gösterdiğinde ortaya çıkar. Bu gerçekleşmediği zaman mutsuz, kendisini hiç’likte kaybetmiş, değer yoksunu bir insan canlısı çıkar ortaya.
Temel düşünce süreçleri aşağıdaki önermeleri esas aldığından, terapi odalarının bir diğer zorlu karakteridir. Tabii, terapiye gereksinim duyarsa...
- Ben özel biriyim.
- Özel olduğum için pek çok ayrıcalığım var. O halde, bana özel davranılmalı.
- Diğer insanlar için geçerli olan kurallar bana uygulanamaz.
- Tanınma, övgü ve takdir çok önemlidir.
- Eğer diğerleri benim ne kadar özel bir insan olduğumu görüp, kurallarımı takdir edip, ona göre davranmıyorlarsa, cezalandırırlırlar.
- Diğerleri benim tüm gereksinimlerimi yerine getirmeli. Bu onların temel görevi zaten.
- Diğerleri benim ne kadar özel biri olduğumu anlamalı.
- Bana mevkiime göre davranılmamasına tahammül edemem.
- Diğerleri istedikleri takdir ve maddiyatı o zavallı halleriyle sağlayamazlar ki.
- İnsanların beni eleştirme hakları yoktur.
- Hiç kimsenin ihtiyacı benimkinden daha önemli olamaz.
- Ben bu kadar yetenekli olduğuma göre, yeteneksiz bir sürü adam çekip gitmelidir ki, önüm açılsın.
- Sadece benim kadar parlak, zeki, üstün olanlar beni anlayabilir.
- Büyük şeyler hayal etmek için gereken her nedene sahibim.
Tıpkı, yukarıda anılan önermelerde olduğu gibi, kurduğu sayısız sosyal ilişki de onun narsisistik zaafiyetlerini örtmek için vardır. Bu zaafiyetleri gidermek için değişken bir ahlak anlayışı benimser. Zira, bu değişkenlik sayesinde her ortamda beslenebilmesi mümkündür. Bu nedenle de anlaşılması, çözümlenmesi, alaka kurulması zor kişilerdir. Kendilerinden başka kimse ile gerçek bir bağ kuramayan, kendileri ile olan ilişkilerini de son derece sağlıksız bir zeminde yapılandıran bu yetişkin çocuklar için yaşam, gerçekliğe dokunmaktan çok uzaktır. Dostluklar veya romantik ilişkiler ancak onları beslediği ya da hedeflerine ulaşmada yardımcı olduğu için vardır. Narsistin içinde kopan fırtına aslında ne kadar aşağılık hissettiğine dairdir. Ancak, dışarıdaki bir kişinin bunu görebilmesi adeta imkansızdır. Çünkü, bu bilgi narsistin kendisine dahi yabancıdır. Dünyaya başka bir kendilik sunar. Aşağılık duygusunu besleyen bir diğer kanal da dişe dokunur bir başarı elde etme, ideal bir aşk yaşama, amaçsızca varolan yüzeysel alakalarını anlamlı kılma gibi ucu bucağı belirsiz hayalleri vardır. Diğerlerini üzerine aldığı işleri gerçekleştirmede araç olarak kullandığı gibi, o işlerden elde edilen tüm başarıyı da kendisine mal eder. Eğer iş hayatı, narsisizmini düzenli destekleyen araçlardan biriyse, diğer kişilik bozukluklarına kıyasla iş yaşamında daha başarılı olur. Yalan narsist tutumunun vazgeçilmez özelliğidir. Kendisi hakkında verdiği tüm bilgi, bir aldatmaca olabilir. Kendilik algısı başkalarının konuşma, hareket ve düşüncelerinin çarpıtılmış anlamları üzerine oturur. Kendisine inanılmaz bir saygı gösterildiğini ve sevgi duyulduğunu zanneder. Başarılarını yaydıkça yayar, övgü ve iddia haline çevirirler. Yaptıklarını tarihsel kimlikler ile karşılaştırır, onlara benzer yanlarını önemle vurgularlar. Fikirlerine katılmayan kimseleri ise şiddetle yerer ve eleştirirler. Narsist kişinin kendisini Tanrı ile kıyaslaması da şaşırtıcı olmaz.
Bilgi ve kararlılığı ile çevresini etkilemeye çalışmasına rağmen, bilgisi ıvır zıvır denilebilecek bir yapıya denk düşer. Dizi kahramanları, popüler mekanlar, kıyafet markaları detayları atlamamak narsisizmini beslediği gibi, bu konular hakkında fikir sahibi olmak onun için bilginin ne’liği sorusuna da cevaptır. Muhtemelen, bu noktada en büyük hüznü öncelikle felsefeye ve sonrasında da onun kıymetli çocuklarından biri olarak ontolojiye bırakmak gerekir.
Fikirleri nadiren orjinaldir. Yetki kullanması gerektiği bir anda, kendisini tarihsel kimliklerden birinin sözleriyle desteklemeye çalışır. Ancak, ileti sözleri, o kimliğin ağzından çıkan kelimeler ve kastteddiği içerik ile nadiren tutarlılık gösterir. Zira, sözleri ya da kapsamı kendine uyacak şekilde çevrimler. Pek çok kişi onun bu vasıflar ile bulunduğu mevkiiye nasıl ulaştığını anlayamaz ve halen orada bulunabilme becerisini çözemez. Oysa bu soruların cevabı, diğerlerinin belki de böylesi bir olumsuz çevrimleme gücüne sahip olamayışı olabilir, ki sözü edilen çevrimlemelerden yoksun bir dünyanın çok daha keyifli bir yer olabileceği de aşikardır.
Narsistin üstleri ile arası dengelidir. Çünkü, onlar kendisini anlayabilecek olan biricik kaynaktır. Onlar onun ulaşmak istediği yerin temsilcileridir. Astları içinse tam bir kabustur narsist. Çünkü kendisini yetenekleri, donanımı, vasıfları ile onların yegane öğrenme kaynağı ya da görüp görebilecekleri ilk ve son nimet olarak niteler. En iyi doktor, yönetici, avukat... kendisidir ve bu iddiasının sınanabileceği her ortamdan kaçar. O tektir. Özeldir. Kimse onun gibi olamaz. Ona yaklaşamaz bile. Herkesin bir kusur vardır. O ise bunları çoktan aşmıştır. O halde, bu özellikleri saygı görmelidir, takdir edilmelidir, övgüye layık bulunmalıdır. Dikkat dahilinde değil, dikkat odağında olmalıdır. İstediğini alamadığı zaman aklı hemen karışır. Biri onu hayal kırıklığına uğratacak olursa, o kişiyi gözünde değersizleştiriverir.
Empati yoksunluğu onun insanlara iş gören nesneler gibi yaklaşmasına neden olur. O insanlardır ki, duyguları ve ihtiyaçları yoktur. Sömürülebilirler. Bunun için pek az suçluluk ya da üzüntü duyar.
Eleştirilmesi halinde öz-severliği fazlasıyla incinir. Bunu dışarı belli etmez ama eleştiri onun en zayıf noktasıdır. Buradan da anlaşılacağı üzere duyguları vardır. Ancak, onlarla diğer insanların kurduğu bağı geliştiremez. Duyguları o kadar bastırılmıştır ki, davranışlarında bilinçli bir oynamaz hale dönüşmüştür. Ancak, bilinçaltı ifade yoksunu bu duyguların oyun alanıdır ve her davranışını adeta bu oyun alanı belirler.
Öz-severliğine gelen her darbe karşısında kendisini boş, anlamsız ve rezil hisseder. Maalesef, bunun intikamını alır. Her koşulda öz-severliğini savunacak bir hilesi, hor gören bir duruşu ve bir karşı atağı vardır. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere yüksek nörotisizm ve dışa dönüklük ile düşük vicdani gelişim ve fikri açıklık geliştiren narsistler, yazık ki, günümüz dünyasının her daim kazanan adeta ideal karakteridir. Sıradanlığın korkunç olarak algılandığı bu sıradan ve özde zayıf insanların karşısında izlenebilecek önemli yollardan biri de, diğerlerinin sıradan olmayanlar dünyasına ilişkin aynayı ellerinden bırakmamalarında yatar. Eğer ki, zamanı ve dünyayı buna layık görüyorsak...
Bilgi ve kararlılığı ile çevresini etkilemeye çalışmasına rağmen, bilgisi ıvır zıvır denilebilecek bir yapıya denk düşer. Dizi kahramanları, popüler mekanlar, kıyafet markaları detayları atlamamak narsisizmini beslediği gibi, bu konular hakkında fikir sahibi olmak onun için bilginin ne’liği sorusuna da cevaptır. Muhtemelen, bu noktada en büyük hüznü öncelikle felsefeye ve sonrasında da onun kıymetli çocuklarından biri olarak ontolojiye bırakmak gerekir.
Fikirleri nadiren orjinaldir. Yetki kullanması gerektiği bir anda, kendisini tarihsel kimliklerden birinin sözleriyle desteklemeye çalışır. Ancak, ileti sözleri, o kimliğin ağzından çıkan kelimeler ve kastteddiği içerik ile nadiren tutarlılık gösterir. Zira, sözleri ya da kapsamı kendine uyacak şekilde çevrimler. Pek çok kişi onun bu vasıflar ile bulunduğu mevkiiye nasıl ulaştığını anlayamaz ve halen orada bulunabilme becerisini çözemez. Oysa bu soruların cevabı, diğerlerinin belki de böylesi bir olumsuz çevrimleme gücüne sahip olamayışı olabilir, ki sözü edilen çevrimlemelerden yoksun bir dünyanın çok daha keyifli bir yer olabileceği de aşikardır.
Narsistin üstleri ile arası dengelidir. Çünkü, onlar kendisini anlayabilecek olan biricik kaynaktır. Onlar onun ulaşmak istediği yerin temsilcileridir. Astları içinse tam bir kabustur narsist. Çünkü kendisini yetenekleri, donanımı, vasıfları ile onların yegane öğrenme kaynağı ya da görüp görebilecekleri ilk ve son nimet olarak niteler. En iyi doktor, yönetici, avukat... kendisidir ve bu iddiasının sınanabileceği her ortamdan kaçar. O tektir. Özeldir. Kimse onun gibi olamaz. Ona yaklaşamaz bile. Herkesin bir kusur vardır. O ise bunları çoktan aşmıştır. O halde, bu özellikleri saygı görmelidir, takdir edilmelidir, övgüye layık bulunmalıdır. Dikkat dahilinde değil, dikkat odağında olmalıdır. İstediğini alamadığı zaman aklı hemen karışır. Biri onu hayal kırıklığına uğratacak olursa, o kişiyi gözünde değersizleştiriverir.
Empati yoksunluğu onun insanlara iş gören nesneler gibi yaklaşmasına neden olur. O insanlardır ki, duyguları ve ihtiyaçları yoktur. Sömürülebilirler. Bunun için pek az suçluluk ya da üzüntü duyar.
Eleştirilmesi halinde öz-severliği fazlasıyla incinir. Bunu dışarı belli etmez ama eleştiri onun en zayıf noktasıdır. Buradan da anlaşılacağı üzere duyguları vardır. Ancak, onlarla diğer insanların kurduğu bağı geliştiremez. Duyguları o kadar bastırılmıştır ki, davranışlarında bilinçli bir oynamaz hale dönüşmüştür. Ancak, bilinçaltı ifade yoksunu bu duyguların oyun alanıdır ve her davranışını adeta bu oyun alanı belirler.
Öz-severliğine gelen her darbe karşısında kendisini boş, anlamsız ve rezil hisseder. Maalesef, bunun intikamını alır. Her koşulda öz-severliğini savunacak bir hilesi, hor gören bir duruşu ve bir karşı atağı vardır. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere yüksek nörotisizm ve dışa dönüklük ile düşük vicdani gelişim ve fikri açıklık geliştiren narsistler, yazık ki, günümüz dünyasının her daim kazanan adeta ideal karakteridir. Sıradanlığın korkunç olarak algılandığı bu sıradan ve özde zayıf insanların karşısında izlenebilecek önemli yollardan biri de, diğerlerinin sıradan olmayanlar dünyasına ilişkin aynayı ellerinden bırakmamalarında yatar. Eğer ki, zamanı ve dünyayı buna layık görüyorsak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)