CONNİE GOLDBERG
Kohut’la ilişkime geçmeden önce size biraz kendi profesyonel gelişimimden ve Kohut’la nasıl tanıştığımdan bahsedeyim. Profesyonel eğitimim klinik sosyal hizmet uzmanı olaraktı ve Chicago’dan olmama rağmen Colombia Üniversitesi’nde okudum. 1961-1963 yılları arasında aldığım eğitim, klasik bir psikanaliz eğitimi içeriyordu. Sosyal hizmetin genelde psikanalizle biraz gelgitli bir ilişkisi var. Bunun için bir miktar psikanaliz öğrendik ama çok fazla değil. Sosyal hizmet uzmanı olarak Amerika’da bizden beklenen terapist olarak çalışmamız değil, “gerçek sorunları” olan kişilerle sosyal hizmet vermemizdi. Biraz tuhaf bir eğitimdi bu, sosyal politikalarla ilgili eğitim aldık, ekonomi kuramıyla, sosyopolitik tarihle ilgili eğitim aldık, sonra da biraz Freud’la ilgili eğitim aldık. Alanda çalışırken Freud’la ilgili aldığımız eğitimi, ego psikolojisiyle ilgili aldığımız eğitimi kullanmamız ve alanda karşılaştığımız sorunlara bunları uygulamayı öğrenmemiz bekleniyordu. Tahmin edersiniz ki, bu her gün elimizi taşın altına sokarak yaptığımız bir işin üstüne biraz yapay bir şekilde kuramsal bir katman eklemek gibiydi. Bunları birleştirmek biraz tuhaf ve zordu, çünkü yaptığımız şeyle Freud’un söylediklerini, yaptıklarını bağdaştırmak kolay değildi. New York’da eğitimimi bitirince, Chicago’ya döndüm ve çocuklara danışmanlık hizmeti veren bir merkezle çalışmaya başladım. Bu merkezin adı Gençlik Araştırmaları için Enstitü idi. Bu işi seçtim çünkü burada çalışan sosyal hizmet uzmanlarına psikoterapiyle ilgili daha ileri eğitimler verildiğini duymuştum, ve benim yapmak istediğim de psikoterapiydi. Bu merkezde psikologlar, psikiyatristler ve sosyal hizmet uzmanları vardı. Aralarında çok net bir işbölümü vardı: Sadece psikologlar ve psikiyatristler çocuklarla çalışabiliyordu, sosyal hizmet uzmanları da ancak onların anne babalarıyla çalışabiliyorlardı, çünkü çocukların sosyal hizmet uzmanları için fazla karmaşık oldukları düşünülüyordu. Birkaç yıl sonra yetişkinlerle az çok bir işe yaradığınız kanıtlanabildikten sonra size bir ya da iki çocuk verecek kadar güveniyorlardı.
Burada beş yıl boyunca çalıştım. O sırada psikolojide egemen kuram ego psikolojisiydi. Bu çalıştığım yer de oldukça geleneksel bir yerdi. Orada 1963 yılından 1968 yılına kadar çalıştım ve henüz Kohut ortalarda yoktu.
Hastalar görüyorduk, çalışanların kendi aralarında toplantılar oluyordu, teşhise yönelik uzun formülasyonlar yazıyorduk ve bunların hepsini ego psikolojisi perspektifinden yapıyorduk. Bunu yaparken çok zorlanmıyordum gerçi, ama bir şekilde çok da anlamlı gelmiyordu bana. Dört beş yıl burada çalıştıktan sonra Chicago’daki Psikanaliz Enstitüsü’nde bir yer açıldığını duydum ve buradaki işe başvurdum. Yine klinik sosyal hizmet uzmanı olarak. Enstitünün yönetiminde biraz alışılmadık bir sistem vardı. İki tane sosyal hizmet uzmanı bütün değerlendirmeleri yapıyordu. Değerlendirilenler de, öğrencilere verilecek olan eğitim vakalarıydı. Bunların hepsini ben ve oradaki diğer sosyal hizmet uzmanı arakadaşım görüyorduk önce. 1968 yılında ben enstitüye girdim. Orada bir ofisim vardı. Sonradan öğrendim ki Kohut’la aynı kattaymışız aslında. Ama ilk aylarda herkes benim için yeniydi ve özellikle Kohut’un orada olmasıyla ilgili bir fikrim yoktu.
Altı ay orada çalıştıktan sonra, 1968 Mayısı’nda klinik şefim enstitüdeki bazı çalışma arkadaşlarımla beraber beni de Amerikan Psikanaliz Birliği’nin Miami - Florida’daki toplantısına yollayacağını söyledi. Kohut’un da orada küçük bir gruba sunum yapacağını, ve benim de katılmak isteyebileceğimi belirtti. Söylediğine göre tek yapmam gereken Kohut’tan izin almaktı. Kohut’u sonraki sabah havuzun kenarında kahvaltı ederken gördüm. Gerçi koridorlarda karşılaşmıştık ama hiç tanışmamıştık. Kendimi tanıttım ve o günkü toplantıya katılmak için izin istedim kendisinden. Birçok zaman olduğu gibi çok sıcak ve dostane davrandı bana ve tabii ki gelebileceğimi söyledi. Öğleden sonra toplantının yapılacağı odaya gittim, boyutları aşağı yukarı bu oda kadardı. İçeride 25-30 analist vardı, küçük bir gruptu. Kapısına gittim, yaka kartımda Connie Goldberg, sosyal hizmet uzmanı yazıyordu. Kapıdaki analist bana bakıp bu toplantının sadece analistler için olduğunu söyledi ve bu konuda anlayış göstermemi istedi. Kohut beni görünce koşa koşa kapıya geldi ve ters bir şekilde analist kapıcıya beni içeri alması gerektiğini söyledi, ve beni alıp oturacağım yere kadar götürdü. Bütün hayatım boyunca hatırlayacağım bir gündü bu. Toplantı saat 16:00‘da başladı ve üç saat boyunca saat 19:00’a kadar Kohut aralıksız konuştu. Ben kendisini ilk defa dinliyordum. Onun karizmatik sitiliyle ilk tanışmamdı. Müthiş bir yoğunlukta ve müthiş bir hevesle yeni fikirlerinden ve kendilik psikolojisinden bahsetti. Yeni kitabı henüz yayınlanmamıştı, yayınlanmak üzereydi ve fikirlerini ilk defa meslektaşları üzerinde denemek ister gibiydi.
Benim için müthiş bir deneyimdi bu, çünkü ilk kez psikanalitik kuramların anlamlı olduğunu ve bunu klinik çalışmamda kullanabileceğimi, deneyime yakın olabileceklerini hissettim. Daha sonra birçok kere dinleyecektim kendisini. Bu konuşma biçimiyle ilk karşılaşmamdı. Bir noktadan başlıyordu ve ondan sonra başladığı yeri detaylandırıyordu. Daha sonra hiç, başladığı yere, anafikre dönmeyecekmiş gibi geliyordu insana, ama birdenbire sihir gibi tekrar oraya dönüyordu ve konunun etrafında bir ağ örmüş oluyordu. Bu kendilik psikolojisiyle ilk tanışmamdı ve o zamanlar bunun hem özel hayatımda hem de profesyonel hayatımda ne gibi bir rol oynayacağını henüz bilmiyordum.
Enstitüde çalıştığım sıralarda her fırsatta Kohut’un derslerine giriyordum. Enstitüde sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmanın avantajlarından biri, her derse girebiliyor olmamızdı, çünkü aslında enstitü resmi olarak sosyal hizmet uzmanlarını analist olarak yetiştirmiyordu. Burada enteresan başka bir şey var. Enstitüde eşimle tanıştım. Eşim enstitünün mezunu ve o sırada eğitim üyesiydi. Orada analist adayıyken süpervizyonunu Kohut’tan almıştı. Kohut’un yayın, yazı ve fikirlerini tartıştığı küçük bir grubun da üyesiydi. Kohut her yeni projesinde bu grubu toplar, upuzun toplantılar yapardı ve elyazmaları üzerine uzun tartışmalara girerdi. Grupta eşim, Paul ve Anna Ornstein, Ernest Wolf, Michael Basch, David Marcus ve John Gedo vardı. Toplantılar genelde bizim evimizde oluyordu ve uzun saatler sürüyordu. Ondan sonra hep beraber akşam yemeği yeniyordu. Bu akşam yemeği de bizim evimizde ya da Kohut’ların evinde oluyordu. Bu da başka bir konuyu açıyor.
Kohut tabii çok yoğun çalışan bir insandı, ama yemek toplantılarını çok severdi. Arkadaşlarıyla biraraya gelme konusunda sabırsızlanırdı ve yemek konusunda da çok özenliydi. Özellikle şaraba çok dikkat ederdi. Bir espri olarak, Kohut’un şarabın Rhein’ın hangi tarafından geldiğini bile anlayabileceğini söylerdik. Bir gün bizim evde yine onun getirdiği ya da önerdiği şarabı içiyorduk, bardağı tutuşum hakkında beni uyardı, bardağı başka türlü tutmam gerektiğini çünkü bu şekilde tutunca beyaz şarabı ısıttığımı söyledi.
Toplantılardan birinde kızım Sarah da vardı. O zamanlar altı aylıktı. Kohut kaç yaşında olduğunu sordu, altı aylık olduğunu söyledim. Kıza bayılmıştı. Onlar ayrıldıktan sonra eve altı tane dev gül geldi. Üzerinde “altı ay doğumgünü için Sarah’ya” yazıyordu.
Bu yemeklerden birinde Kohutlar’daydık. Çok güzel, keyifli bir yemekti. Kohut sanki güzel bir şeye kadeh kaldıracakmışız gibi bir anda ayağa kalktı, ama aniden ciddileşti ve bize bir duyuru yapacağını söyledi. Gruba önemli bir karar açıkladı. Bundan sonra “selfobjekt” (kendiliknesnesi) kelimesinde araya konan küçük çizgi kaldırılacak ve tek kelime olacaktı. Bu aslında ilginç bir andı, çünkü bunu eğlenceli bir şey gibi söylüyordu ama bunun kendisi için had safhada önemli olduğunu da biliyorduk. Zannedersem biriniz bana Anna Ornstein’in çizginin ortadan kalkmasının öneminden bahsettiğini söylemişti. Kohut için bitişik kelimenin önemi, kendiliknesnesi kavramıyla kastettiği şeyi daha iyi temsil ediyor olmasıydı.
Kohut fikirlerini çalışma arkadaşlarına aktarmakta çok hevesliydi. Bu arkadaşlarından herhangi biri anlattığı şeyi anlamak için ciddi bir çabaya giriyorsa, ona çok vakit ayırır ve ona açıklamalar yapmaya çalışırdı. Eğer meslektaşlarından biri, fikirlerine katılmıyor ya da ilgilenmiyorsa, söylediklerini ciddiye almıyorsa, o da çok sertleşirdi ve bu kişiden uzaklaşırdı.
Kuramın yayılması konusunda da gelgitleri vardı. Bir yandan kendisi herşeyden evvel bir psikanalisti, fikirlerinin geniş psikanalistler dünyası tarafından anlaşılıp, bilinmesini istiyordu. Başka şehirlerden birilerinin kendi fikirleriyle ilgilendiğini ve bu konuda daha çok şey öğrenmek istediğini duymak kadar onu mutlu eden başka bir şey yoktu. Ama her zaman da psikanalist meslektaşları için yazardı. Chicago’da olmaya başlayan enteresan bir şey, başka alanlardan insanların, özellikle de sosyal hizmet uzmanlarının ve danışmanlık hizmeti veren rahiplerin de kendilik psikolojisi ile ilgilenmeye başlamalarıydı. Kendilik psikolojisi dürtüler, içten gelen güçler yerine kişinin bütününü ele aldığı, bütün kendiliğe ve kendiliğin deneyimine odaklandığı için, hem klinik sosyal hizmetle hem de rahiplerin verdiği danışmanlık hizmetiyle doğal bir uyumu vardı.
Danışmanlık hizmeti veren rahipler aslında din eğitimi almış kişiler, ama danışmanlıkla ilgili seminerler tamamlıyorlar ve böylece çalışmaya başlıyorlar. Dini danışmanların kendilik psikolojisine ilgi göstermelerinin sebeplerinden biri kişinin bütününü ele almasıydı, ama başka bir sebep de Kohut’un Freudyen psikanalistler kadar dine karşı olmamasıydı. Kohut dinin insanların hayatında pozitif bir etkisi olabileceğine Freud’dan çok daha fazla inanıyordu. Dolayısıyla klinik sosyal hizmet uzmanları, dini danışmanlar ve psikologlar yazdıklarıyla çok ilgilendiler. Kohut bir taraftan bu ilgiyi teşvik etti, diğer taraftan şunun da farkındaydı: Analist olmayan kişiler buna ilgi göstermeyi arttırdıkça, analist olanların ilgisi azalacaktı çünkü dışarıdan analize soyunanların kuramları sulandırdığını düşüneceklerdi. Bunun sebeplerinden biri, analistlerin kuramların sadece ve özellikle psikanalize uygulanabilir olmalarını istemeleri ve başka tür kullanımların kuramların değerini düşürebileceğini düşünmeleriydi. Özellikle klinik sosyal hizmet uzmanları Kohut’u okurken bunları kendileri için yazılmış olarak algıyorlardı, çünkü tam da yaptıkları işe uyuyordu. “Biz zaten bunu yapıyorduk ama elimizde bir kuram yoktu”, diyorlardı.
Kohut’la, benim sosyal hizmet uzmanı olmamla ilgili de doğrudan bir deneyimim oldu. Illinois’da küçük bir şehirden bir sosyal hizmet uzmanı gazetede kendilik psikolojisi ile ilgili bir makale yayınlamak istiyordu ve Kohut’la temas kurmuştu. Kohut’un birçok yere cevap yazması gerekiyordu. Onun için de benden bu kişiye bir cevap yollamamı istedi. Ben de tabii ki yapabileceğimi söyledim. Kabul ettiğimde bunun son olmayacağını biliyordum. Bir taraftan da çok kontrolcü bir kişiydi. Yazdıklarımı kendisine verdim, birkaç küçük düzeltme yaptı ve yollayabileceğimi söyledi. Ama bir yandan da biliyordum ki bunu bana verme sebeplerinden birisi, kendisinin başka anlistlerin sorularını cevaplamayı, onlarla temas kurmayı tercih etmesi ve bunu kendisi için biraz aşağı görmesiydi.
Belki duymuş olabileceğiniz bir şey, Kohut’la ilgili kafa karıştıran meselelerden biri de Musevi kimliğiydi. Chicago’da Kohut’un meslektaşlarının çoğu Museviydi. Hepimiz Viyana’dan Naziler yüzünden ayrıldığını biliyorduk. Ama Kohut geçmişi konusunda çok belirsiz konuşurdu ve doğrudan sorulduğunda da büyükanne ya da büyükbabalarından birilerinin Musevi olduğunu söylerdi. Ölümünden yıllar sonra, özellikle de Charles Strozier’ın yayınladığı harika araştırma, “Bir Psikanalistin Doğuşu – Heinz Kohut’un Biyografisi” kitabı sayesinde Kohut’un anne ve babasının da, kendisinin de tamamen Musevi olduğu ortaya çıktı. Bir taraftan şunu sorabilirsiniz: Bu neden önemli, ne farkeder? Bazıları için bu hiç önemli bir mesele değildi, bazıları içinse hayati önemdeydi. Meselenin büyümesinin temel sebeplerinden biri, Kohut’un kuramlarında kendiliğin sürekliliğine çok önem vermesiydi. Çalışmalarındaki en net temalardan bir tanesi kendiliğin hikâyesinin açımlanması temasıydı. Karşımızda, kuramında bambaşka bir şey söyleyen, hayatı tam tersi olan bir kişi duruyor. Buna eylemde kabullenmeme, sahiplenmeme diyebiliriz. Bu kuramsal bir bilmecenin ötesinde bir şeydir, çünkü onun dürüst olmamasından ötürü bazı musevi meslektaşları kendilerini ihanete uğramış hissediyorlardı. Amerika’ya geldiğinde Kohut yepyeni bir hayata başlamış gibiydi, bu hayatta da o bir Musevi değildi. Musevi olmayan bir kişiyle, Elizabeth Kohut’la evlendi. Kendisi, eşi ve çocuğunun liberal protestan bir kliseyle gevşek ilişkileri vardı. Kendisini tanıyanlarımız çoğunlukla onun bunu görmezden gelmesine katıldık ve o kendini ne olarak sunuyorsa onu öyle kabul ettik. Bu zamanla enteresan bir hal aldı: Bazen Musevilikle ilgili en temel kavramları, mesela bayram günlerini, Yidiş dilindeki kelimeleri anlamıyormuş gibi olurdu. Ölümünden sonra, Prof. Strozier’ın araştırmasının sonucunda, sadece Musevi olmadığı, Musevi olmanın yanında bir de Musevi eğitimi almış olduğu, on üç yaş töreninin yapılmış olduğu ortaya çıktı. Bütün bunlara rağmen Musevilikle ilgili bir şey bilmiyormuş gibi davranması daha da kafa karıştırıcı oldu. Benim bunu kavrayış biçimim, ki bu sadece bir fikir, Kohut’un kendiliğin bütünlüğüyle, hayat hikâyesinin sürekliliğiyle bu kadar ilgili olmasının sebebi, kendisinin bu bütünlüğü ve devamlılığı yakalayamamış olmasıydı. Kohut’la ilgili en büyük ikilemlerden biri buydu. Eşimle ben kendisini çok yetenekli görüyorduk ve onu tanımakta da şanslıydık. Etrafındaki bir çok insan gibi biz de bu ikilemle yaşamayı öğrendik, kendisini yüzleştirmedik. Bilgisinden ve bunu bizimle paylaşmasından mutluluk duyduk.
Kohut’la ilgili son bir not düşeceğim. Arnold’la ben filmini izlemiş olabileceğiniz Berkeley’deki konferanstaydık. Arnold sahnede, Kohut’un yanındaki panelistlerden birisiydi, ben de izleyiciler arasındaydım. Sonra hep beraber Chicago’ya uçtuk, o sırada Kohut çok hastaydı. Konferanstan önceki iki üç günü otel odasında çok kötü bir şekilde hasta olarak geçirdi. Bütün enerjisini o toplantıya gidebilip son defa fikirlerini sunabilme üzerine yoğunlaştırmıştı ve sanki kalan bütün enerji kırıntılarını o son an için topluyordu. Konferansta, kapalı bir şekilde de olsa, çok yakın olan ölümünden de bahsetti ve birkaç gün sonra Chicago’ya döndükten sonra üniversite hastanesinde öldü. Bu konuşma, kendi ölümünden bahsetme biçimiyle çok dokunaklı ve etkileyici bir konuşmaydı. Üzerinde durduğu şey, artık bitirebilecek durumda olduğu şeyleri tamamlamak, ölümle yüzleşmek, bunu yaparken de fazla üzülüp sıkılmadan, sükûnetini korumaktı. Benim için bu bir anlamda kaderin bir cilvesiydi. Kohut’la yollarımız kesişmişti ve bu hayatımın sonuna kadar değerli bir katkı olacaktı benim için.
SORU: Cenazesi nasıl bir cenazeydi? Protestan cenazesi miydi, Musevi cenazesi mi?
CG: Bu da bilmecenin bir parçası. Cenaze liberal protestan klisede oldu. Aslında tam da bir cenaze değildi, anısına yapılan bir toplantı gibiydi ve konuşmayı da kilisenin başrahibi yaptı. Kohut ile klisenin başrahibi çok yakın dostlardı ve konuşmayı onun yapmasıyla ilgili ölümünden önce anlaşmışlardı. Başka meslektaşları da kısa konuşmalar yaptılar. Rahip insanlığa katkılarından bahsetti, Dr. Basch profesyonel hayatından söz etti. Başka bir nokta da, Kohut’un, Chicago Üniversitesi’nin kütüphanesinde çalışan bir dostu vardı, aynı zamanda yetenekli bir müzisyendi ve cenazede orgu o çaldı. En dokunaklı tarafı, o kadar yas içindeydi ki zorlukla çalabiliyordu. Cenazeden sonra herkes Kohut’un evine gitti. Kohut’un eşi, oğlu Tom ve Tom’un eşi oradaydılar. Kohut’un oğlu Thomas’la ilgili söylenebilecek bir şey, kendisinin psikotarihçi ve aynı zamanda analist olduğu. Cincinnati Analiz Enstitüsü’nde çalışıyor, ama analist olarak değil, şu anda dekan.
Dikey yarık açısından Kohut:
CG: Kohut’un museviliğini sahiplenmemesinden bahsederken, bunun bir sebepten dolayı bir yarılmayla kendi kişiliğinin geri kalanından ayrıldığını varsayabiliriz. Biz de Arnold’la ve diğer çalışma arkadaşlarıyla beraber bunun üzerinde çok düşündük. Bunun altında bir sebep, bir motivasyon olduğunu biliyorduk. Bunların sonucunda tek bildiğimiz şey, her yarılmada olduğu gibi, oralarda bir yerlerde dayanılmaz, kişiliğinin geri kalanına entegre edilemez bir şeyler olduğuydu.
AG: Bir keresinde Kohut’a “fikirleriniz nereden geliyor” diye sorduk. O da dedi ki, “onları kendi içinizden çıkarmalısınız”. Vakalardan konuşurken kendi hislerimizden, hastaya ne yaptığımızdan ve hastanın bize ne yaptığından konuşmak önemli, çünkü kendilik psikolojisinde yaptığımız her keşif kendimizle ilgili bir keşiftir. Bir keresinde gerçeği söylemekle ilgili bir makale yazdım. “Kendiliğin Analizi”nde yalan söyleyen kişilerle ilgili bir pasaj vardır. Bir keresinde Kohut beni arayıp, kendisinin yalanla ilgili nerede yazmış olduğunu sormuştu. Çok sonra anlaşıldı ki Heinz bir yalancıydı. Çünkü yalan söylemek hakkında ancak yalan söyleyerek birşeyler öğrenirsiniz. John Gedo da Kohut’un cinsel perversyonlar içinde olduğu konusunda ısrarlıydı. Kohut bize kendisinin bir bağımlı olduğunu da bir çok kereler söylemişti. Her zaman şu üzücü gerçeğe geri dönüyoruz: Patoloji hakkında ancak kendi patolojimiz yoluyla bir şeyler öğrenebiliriz. Akıntının dışına çıkamazsınız. Onun için de daha sonradan Mr. Z.’nin Heinz Kohut olduğu ortaya çıkınca oldukça açıktı ki, Mr. Z. olabilmek için Mr. Z. hakkında yalan söylemesi gerekiyordu, ve biz şanslıydık ki, anlamlandırabilmek için patolojisini kendi içinden çekip çıkarabilmişti. Sanırım benim de dikey yarık ve gerçeklikle bu kadar ilgili olmam, benim sürekli kafayı neyin gerçek olduğuna takmamla ilgili. Hepimizin dünyayı farklı gördüğünü biliyorum. Bunun için de sürekli anlamaya çalışıyorum, neden insanlar dünyayı benim gördüğüm gibi görüyor ya da neden kendi gördükleri gibi görüyorlar? Heinz Kohut’ta beni çeken de bu. Kohut’u eşimin tarif ettiği gibi parlak, karizmatik bir insan olarak görebilirsiniz. Bize karşı ve çocuklarımıza karşı olduğu gibi hem cömert hem sevecen olabilen bir insandı. Onu böyle görebilmenin tek yolu, bir taraftan da onu çok çok zor bir insan, yanında durulması imkânsız birisi, aşırı kendisiyle ilgili, çok sert bir insan olarak görebilmek.
CG: Biri bir kere Arnold’a Kohut’a nasıl katlandığını sormuştu. Arnold, “onun ulusal bir değer olması yüzünden” demişti.
AG: Bazılarınız Paul ve Anna Ornstein’i burada dinleme şansına sahip olmuştu. Onlar Kohut’un iki farklı yönünün çok iyi bir örneğidirler. Paul Kohut’u tamamen idealize ediyordu ve onunla ilgili hiçbir hata kabul etmiyordu. Anna asla idealize etmiyordu Kohut’u ve Kohut’la ilgili çok az iyi şey bulabiliyordu. Onlar Kohut’un en iyi portresini oluşturuyorlar.
SORU: Burada kabullenmemenin iki düzeyde olabileceğini düşünebiliriz. Biri içsel, biri de toplumsal düzeyde. Bana öyle geliyor ki Kohut hiç toplumsal düzeyde ifade etmese de, kendi içinden bu sahiplenmemenin farkında gibiydi, çünkü bunun farkında olmasa dikey yarılmayla ilgili bu kuramla ortaya çıkamazdı.
CG: Diyorsunuz ki, kabullenmemesinin bir kısmı neredeyse bilinçli, sosyal endişelerden kaynaklı bir kabullenmeme olabilir. Yani içten bunu sahiplenmeme, o yarık daha az derinlikte bir yarık, ama dışarıya karşı kabullenmeme ön planda. Burada ilginç noktalardan biri, mesela Mr. Z. vakasını kim olduğunu gizleyerek yazdı, ve bu ayrıntılı olarak planlanmış bir gizleme. Bir keresinde Kohut ofisinden çıkmış ve Arnold’a demiş ki, “şimdi kiminle konuşuyor olduğuma inanmayacaksın”. Arnold sormuş: “Kiminle konuşuyordun?” Kohut yanıtlamış: “Mr. Z. ile konuşuyordum.”
AG: Ama bu uydurduğum bir hikâye de olabilir!
SORU: Mr. Z. makalesini okurken şunu düşündüm: Bildiğim kadarıyla Musevilik anneden geçer ve Kohut’un da annesiyle ilgili çok acılı deneyimleri var. Kohut’un Museviliğini sahiplenmemesi bir taraftan da annesiyle arasına mesafe koyma çabası olabilir.
CG: Bence bu da o hikâyenin önemli bir kısmı. Kohut’un annesi hayatının sonlarına doğru Katolik olmuş, ama Kohut bunu daha erken olmuş gibi yansıtıyor genelde. Hayatının son dönemlerinde de annesinin psikolojik olarak da çok stabil olmadığını biliyoruz. Gerçekten annesiyle hayat boyu çatışmalı bir ilişkisi olmuştu ve Musevi olduğunu inkâr etmesi bununla ilgili olabilir.
AG: Heinz Kohut Chıcago’ya ilk geldiği zamanlarda bir hanımla ilişkisi varmış ve bu hanımla oldukça yakından ilgileniyormuş. Bu hanım ilerde evleneceklerini düşünüyormuş ve sürekli “annenle ne zaman tanışacağım?” diye soruyormuş. Kohut birdenbire kendisiyle evlenmeyeceğini söylerken ilişkiyi bitirmiş. Hayatının bir kısmını her zaman ayrı tutmayı severdi kimsenin bilmediği bir taraf olsun isterdi.
CG: Bu toplantımızın ikinci yarısında, size görmüş olduğum sınır kişilik bir hastayı sunacağım. Bu vakayla ilgili, bir sosyal hizmet dergisinde yayınlanan bir de makale yazmıştım. Size yalnızca vakayı ve ardında yatan kuramsal düşünceyi biraz sunacağım. Makalenin yayınlandığı haliyle başlığı, “Yorumlanmamış Öfke: Sınır Kişilikli Hastaların Tedavisinde Terapötik Birliği Korumak”. Bu makaleyi yazarken, sınır kişilikli hastalarda öfkeyi çalışmakla ilgili İki kuramsal yaklaşım kullandım. İkisinden de alıntılar okuyacağım size. Bu yaklaşımları bir süreklilik olarak düşünürseniz bunun bir ucunda Britanyalı analist Patrick Casement var. Alıntı şöyle: “Düşüncenin dibine varılmadıkça son yoktur. Korkulan şey deneyimlenmedikçe sona ulaşılmaz.” Diğer uçta Kohut’tan bir alıntı var: ”Aslında bu vakalarda genellikle terapistin, patolojinin çekirdeğinden tamamen ayrılmış olmasının çok büyük önemi vardır. Eğer bu ayrışmayı sağlayamaz ve hastanın sanrılarının içine doğru çekilirse, hastanın psişesinin sağlıklı kalıntılarıyla, dolayısıyla terapötik kaldıracıyla, bağını kaybeder. Dolayısıyla psikoz ve sınır kişilikli hastalarla çalışırken terapistle gerçekçi ve dostane bir ilişkinin sürdürülmesi hayati önem taşır”. Yani sınır kişiliklerle çalışmak için burada iki düşünce biçimimiz var. Anlatacaklarıma bir çerçeve oluşturması için bunları söyledim.
Ofisimize her hasta girdiğinde, bir meydan okumayla karşı karşıya kalırız. Hastanın istediği nedir ve istediği bizim karşılayabileceğimiz bir şey midir? Kuramlarımız, kişisel özelliklerimiz ve deneyimden kazandığımız yeteneklerimizin hepsi biraraya gelerek, bizim belirli bir hasta için uygun terapist olup olmadığımızı belirler.
Bu sunumumun ana kısmını oluşturacak olan hastanın terapideki gösterdiği büyüme, temelde, herşeyden evvel benim olumsuz negatif aktarımı yorumlamamama dayanıyordu. Ben bunu ele alırken daha çok Kohut’tan yaptığım alıntıya uygun bir yaklaşım sergileyeceğim. İnanıyorum ki sınır kişiliklerle çalışırken yapılabilecek olan ve yapılması gereken, daha verimli bir terapiyi sağlayacak olan, pozitif aktarımı kaybetmemektir. Bu sunumumda, sözkonusu hastaların kendilikler bazen kendilerini bir tehlikeyle karşı karşıya hissediyor olsa bile, korkulan şeyle yüzleşmenin önemini sorgulamayacağım. Bunun yanında, bu korkulan yerlere girmenin geleneksel yöntemini de, yani aktarımın analizini de sorgulamayacağım. Bunun tek istisnası, Kohut’un bizi dikkatli olmaya davet bir notu: ”Bence şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, eğer bir kendilik aktarımda savunmacı olmayan bir şekilde, erken gelişiminde ümitsiz bir hayal kırıklığından yüzünü çevirip yeni yollar bulmuş ya da en azından yeni bir yöne doğru kısmen başarılı adımlar atabilmiş olduğunu gösteriyorsa, bu patolojinin değil, kaynaklara sahip olmanın ve sağlıklılığın bir göstergesidir. Böyle bir kendiliği terapide, kendisini kurtarmış olduğu ve hayatının erken döneminde bağlarını koparmış olduğu bu alanlara doğru itmek, sadece başarısızlığa mahkum bir girişim değildir, aynı zamanda hastayı da anlamamış olmak anlamına gelir.”
Bazılarınız Micheal Basch’ı tanıyor olabilirisiniz. Micheal Basch kendilik psikolojisi perspektifinden psikoterapi ile ilgili çok önemli kitaplar yazmış bir kişi. Basch üç kitabında da sınır kişilikli hastaların davranışlarını ve ihtiyaçlarını tarif ediyor: “Kendisini düşlem yoluyla ayakta tutma kapasitesi olmayan bir hasta için, hastanın kendisi ve kendisine düşman bir dünya olarak algıladığı şey arasında bir tampon bölge yoktur. Biyolojide ‘kendini düzeltme eğilimi’ denen şeyden mahrumdurlar. Hedefe yönelik davranışta dağılmayı ortadan kaldıracak yetiden yoksundurlar Uyaran kendilerine kolaylıkla çok fazla ya da eksik gelebilir, travmatize olabilirler, ve travmatize olduklarında kendi yaralarını sarabilme, iyileştirme yetisinden yoksun görünürler. Bebekliğin ilk aylarında anne ve çocuk arasında güçlü bir duygulanımsal bağ sağlanamaması durumunda, temel gerilimi kontrol edici mekanizmalar gelişmeyebilir. Yani duygusal girdiyi kontrol edecek, regüle edecek, uyaranın hem fazla hem de eksik gelmesini önleyecek mekanizmalar oluşamayabilir.”
Sınır kişilikli hastaları tedavi ederken önemli noktalardan biri, öfke meselesidir: Öfkenin kendini nasıl gösterdiği ve ne anlama geldiği. Sunacağım vakadaki hastanın müthiş öfkeleri, paranoid fikirleri ve neredeyse kendisini paralize eden panik durumları vardı. Bunların hiçbirisi de aktarımın incelenmesi yoluyla ya da terapinin gelgitlerinin yorumlanması vasıtsıyla aydınlatılmamışlardı. Bu öfke dolu, şüpheci düşüncelerin genelde terapistle ilgili olduğuna işaret eden şeyler olsa bile hiçbir zaman doğrudan terapiste yönelmiş değillerdi. Negatif aktarımla ilgili yorum yapılmaya çalışıldığında hasta herzaman bunun farkına varmamakla ve bunu inkâr etmekle karşılık veriyordu.
Vakanın adı Julie. Vakayı yazdığımda onu 3 yıldır görüyordum ve yaklaşık 2 yıl daha görmeye devam ettim. Julie 25 yaşında evli bir hanım. Genelde haftada bir görüşüyoruz. Zaman zaman haftada ikiye çıktığı oluyor. Yaklaşık 6 ayda bir de kocasıyla birlikte görüyorum. Kendisini bana, başka bir şehirdeki terapisti yollamıştı. Bu terapistle ergenlik döneminde ve daha sonra da yakın zamanda, evliliği yaklaştıkça girdiği ağır bir depresyonda görüşmüştü. Evlenmeden 6 ay önce müstakbel kocasıyla biraraya gelmek için Chicago’ya taşındı ve beni görmeye başladı.
Hasta çok zayıf, modaya uygun bir şekilde giyinmiş bir hanımdı. Görüntüsüne çok önem verdiği, özen gösterdiği belli oluyordu. Ancak sonuçta ortaya çıkan sunumunda sahte, kopuk bir taraf vardı. Kendini sunma biçimi, çekirdekte sağlıklı, canlı ve kendine güvenli bir doyumdan yayılıyor gibi değildi. Daha ziyade çok kırılgan bir kendilik duyumundan yayılır gibiydi. Bütün bu manken gibi görüşünde kopuk bir taraf vardı ve bu dış hazırlığın kimin için yapıldığını, eğer kendisi için yapıyorsa, ne amaca hizmet ettiğini merak ettim Julie bana birçok belirtiyle başvurdu. Bunların arasında panik ataklar, agorafobi, uyku bozukluğu, yutma zorluğu, nişanlısına öfke dolu saldırılar, müstakbel kayınvalidesi ve kayınpederine öfke dolu saldırılar vardı. Ayrıca depresyon ve obsesif fikirler de mevcuttu. Julie durumu tarif etmeye başladığında, gerginliği neredeyse elle tutlur somutluktaydı. Altı ay sonra Jim’le, kolejdeki erkek arkadaşıyla evlenecekti ve üç yıldır çıkıyorlardı. Kendisine evlenme teklif ettiği zaman çok karışık duygular içinde olduğunu hatırlıyor. Romantik bir yerde kendisine çok güzel, elmas bir yüzük sunmuştu Jim. Ve hepsi de sonu baştan belli bir senaryo gibiydi. Bir yandan evlenmek için çok genç olduklarını düşünüyordu, öte yandan da hayatının geri kalanını Jim’siz geçirmeyi düşünemiyordu.
Julie kolej hayatını “muhteşemdi”, diye tanımlıyor, bu da tam evlenmek üzereyken geçirdiği zamanın tersi onun için. O dönemde kendisi için en önemli olan şey, hiçbir sorumluluğunun olmaması. Onun kadar az derse girip koleji bitiren birisiyle hiç karşılaşmamıştım. Daha sonra o notlarıyla bir devlet üniversitesine girmeyi başardı. Okuldaki zamanını genelde alkollü partilerde ve köpeğini kampüste gezdirerek geçiyordu.
Jim’in başka kadınlara olan ilgisi konusunda kendisini paronoid olarak tarif ediyor. Bununla ilgili Jim’le arasında birçok sahne yaşanmış. Kendisi bu dönemlerde öfkeli oluyor. Gerçekten sevip sevmediğini sorguluyor Jim’in. Jim de onakendisini sevdiğine dair güvence vermeye çalışıyor, ama hiçbir şey onu yatıştırmaya yetmiyor. Bu tartışmalar evlendikten sonra da devam etmişti. Terapinin çok ilerleyen safhalarında, kendisini güvende hissettiren tek şeyin, kendi duygularını kendisinin kontrol edebilmesi ve bunların tartışmaya dökülmemesi olduğu ortaya çıktı.
Bu süreç içinde hiçbir zaman kendine ait bir hayatı olamayacağı, bu evliliğin kendisine dayattığı hayatı yaşamak zorunda olduğu duygusunu taşıyor. Kayınvalidesi de “müstakbel gelinim” diye kendisini etrafta dolaştırıp arkadaşlarına gösteriyor ve o da bu güzel, bakımlı görüntüyü sürekli korumak zorunda hissediyor kendisini. Terapinin ancak çok ileri safhasında Julie kayınvalidesi ve kayınpederinin çok destekleyici bir çevre oluşturuyor gibi görünmekle beraber, aslında kendisini kullandıklarını, sadece onunla gösteriş yapmak istediklerini farkedebildi. Kişisel geçmişi de çok rahatsız edici hikâyelerle doluydu ve terapinin ilk ayları bunları bana anlatmasıyla geçmişti. Bundan da anlaşılıyordu ki, yalnız müstakbel kayınvalidesi ve kayınpederine değil, kendi ailesine de çok yoğun bir öfkesi vardı.
Üç çocuğun en küçüğü Julie. En büyük çocuk evlat edinilmiş bir kız. O sıralarda çocukları olamayacağını düşünüyormuş annesiyle babası, daha sonra ağabeyi doğmuş, ve en son olarak da Julie. Ebeveynlerinin patolojisi çok yavaş bir şekilde, zamanla ortaya çıktı. Alttan alta işleyen, ama sonuçta çok ağır etkileri olan bir durum söz konusuydu. Baba bütün terapi boyunca gölgede bir figür olarak kaldı. Kendi aile işlerinde çalışıyordu ama burada bir türlü yükselmeyi başaramamıştı. Kendi işleri olmasına rağmen kenarda kalmış bir figürdü. Julie annesini tamamen hiçbir şeyle başedemeyen, hayatla başa çıkamayan bir insan olarak görüyor. Daha çok küçük yaşta, 8-9 yaşlarındayken bile ailecek çıkılacak gezileri onun planlaması gerekiyor, nasıl gidilecek, nerede kalınacak, bunların hepsini Julie’nin ayarlaması bekleniyor. Eve gelecek her mobilya satın alınmadan önce Julie’nin onayından geçmeli. Tüm bunların yanında, Julie’nin en çok bahsettiği şeylerden biri uyku sorunuydu ve annesi de çok ağır uykusuzluk . Gecenin bir yarısı elektrikli süpürgeyle evi süpürüyordu. Julie de sıklıkla gecenin bir yarısı çalışan bu süpürgenin sesini hatırlıyordu.
Ergenlik yıllarının kabaca bir resmini o sıralarda çok yoğun bir şekilde cinsel eyleme koymaları var. 16 yaşındayken hamile kalıyor, çocuğu aldırıyor ve kürtajı da kendisi ayarlıyor. Julie Musevi bir ailenin kızı, ama bu hamile kaldığı kişi okuldan arkadaşı, zenci bir genç. Annesini güvenemeyeceği bir kişi olarak algılıyor Julie, çünkü bir türlü onun dikkatini çekmeyi başaramıyor, annenin dikkati her zaman başka yerde. Aslında Julie küçükken annenin yaşadığı problemler, Julie’nin şu anda yaşadığı problemlere çok benziyordu, ve bunun farkına varmak Julie için çok rahatsız edici oldu.
Julie’yi gördüğümde edindiğim temel izlenim, kaygı, obsesif kompülsif belirtiler ve sayılan bütün semptomlar yüzünden kendilik bütünlüğü o kadar tehdit altındaydı ki, kendini sürekli tehlikede hissediyordu. Daha ilk görüşmelerde Julie’nin ilaç kullanması konusunda da bir değerlendirmeden geçmesi gerekliliğini gördüm ve çalıştığım yerdeki psikiyatriste yolladım kendisini. Terapinin daha ilerleyen zamanlarında, eski terapistinin kendisine hiçbir zaman ilaç önermemesi ve bu konuda cesaretini kırması konusunda öfkelendi. Benim onu bu değerlendirme için bir psikiyatriste yollamam kendisi için rahatlatıcı olmuştu. Antidepresan, anksiyolitik ilaçlar kullanmaya başladı ve terapi boyunca bu ilaçlara devam etti. Birçok defa doz ayarlamsı gerekti. Özellikle uyumasına da yardımcı olan anksiyolitik ilaın dozunun zaman zaman düzenlenmesi gerekiyordu.
Tedavi sürecinde kaygı zamanla arka plana karıştı ve depresyon öne çıktı. Kendi ifadesine göre, kendini bildi bileli depresyondaydı ve annesinin de ağır bir depresyon içinde olduğunu tahmin ediyordu.
Julie’nin duyguları çok değişken ve ne yapacağı önceden tahmin edilemiyor, herhangi bir şekilde incindiği zaman öfke içinde bir saldırıya geçiyor ve kendini incinmiş hissetmesi de çok kolay. Mesela birisi arabasını kendi arabasının fazla yakınına park ettiği zaman bile öfkelenebiliyor. Özellikle kişisel alanına girilmesi konusunda çok hassas. Bu sırada Julie bir sanat galerisinde çalışıyor ve işyerinde de arada bir böyle patlamaları oluyor. Özellikle Jim’e karşı olan öfke patlamalarından dolayı çok endişeli, çünkü ona gereğinden fazla yük olduğunu düşünüyor. Ama başka alanlarda öfkesinin doğurabileceği sonuçlarla ilgili de tuhaf bir ilgisizliği vardı.
Terapide bir süre boyunca öfkesinin bana yönelik olan kısmından bahsetmekten kaçındı. Bununla ilgili bir yorum yaptığımda, “dışarıda öfken gösterdiğin zaman bu aslında bana yönelik bir öfkeydi”, dedim. Bunu asla kabul etmedi ve kafası karışmış gibi göründü. Onu yolundan çıkarmışım gibi tepki verdi. “Hayatımın en kötü gününü geçirdim. Bu hafta benden fazladan bir gün işe gelmemi istediği için patronuma bağırmaya başladım. Eğer o sırada bir müşteri gelmeseydi sanki hiç duramayacaktım. Daha sonra Jim aradı ve temizlemeciden giysileri almamı istedi. Benim kim olduğumu zannediyor? Patladım. Eve gelirkende başka bir arabanın sürücüsü önümü kesti, onu da duvara yapıştırmak istedim. Herkes benden çok fazla şey bekliyor. Ben sadece rahat bırakılmak istiyorum. Hayatımın benim için ne kadar zor olduğunu kimse farketmiyor mu?”
Şöyle cevap verdim: “Öyle görünüyor ki bugün herkes tarafından baskı altına alınmış hissetmişsin kendini ve hiçkimse de taleplerinin sana ne hissettirdiğini farketmemiş. Belki bugün buraya gelmekle ilgili de öyle hissediyorsundur. Sonuçta bu da sana yönelik bir talep.” Julie kafası karışmış görünüyor ve şöyle diyor: “Hayır, bunun burayla ya da sizinle hiç ilgisi yok, sadece hayatım yolunda gitmiyor. Burası hepsini çıkarabileceğim tek yer. Buraya gelmek zorundayım çünkü bu insanların bana nasıl hissettirdiğini bir tek siz anlıyorsunuz.”
Julie’nin yaptığı tipik şeylerden biri, seanslara pek de doğru cevabı olamayacak ikilemlerle başlamak ve bu ikilemlerde benim doğruyu bulmamı beklemekti. Onu henüz pek iyi tanımıyorken bunlardan çok rahatsız oluyordum, kendimi köşeye sıkıştırılmış hissediyordum ve terapist olarak beni yanlış kullandığını hissediyordum. Benzer bir şekilde, işbirliği içinde Julie’yi gördüğümüz psikiyatrist de aynı hislerden bahsetti ve bunu ‘hastanın kendisini manipüle etme ihtiyacı’ olarak tanımladı. Bu psikiyatrist yorumları Julie’ye yaptığında da tamamen kafası karışıyordu. Psikiyatriste tahammül etmeye devam etmesinin tek sebebi ona karşı bir iyi niyet besliyor olmasıydı, çünkü psikiyatrist başlarda ona çok yardımcı olmuştu. İlerleme kaydedebilmemiz için, önce benim onun içsel durumuyla bir eşduyum sağlamam gerekti. Ancak ondan sonra yol katedebildik. Emin olmamasının, kendisini kaybolmuş hissetmesinin, iki seçenekten birisini seçememesinin, kendisi için ne kadar zor olduğunu söylediğim andan sonra, o da bunun üzerine düşünmeye, konuşabilmeye başladı. Bilmecelerin odağı genelde fiziksel durumuyla ilgiliydi. Mesela boğazı ağrıyorsa, sormaya başlıyordu: “Acaba yarın işe gitmeyip evde mi kalsam? Acaba bu gece erken yatsam, yarın işe mi gitsem? Zor da olsa kendimi zorlasam mı gitmek için? Dahiliyeciyi mi arasam acaba?”
Bütün bu alternatifleri, karar verememesini konuştuğumuzda bunlar ona çocukken annesinin bütün kararları kendisine bırakmasını hatırlattı. Arada bir de benim de boş bulunup fikrimi söylediğim olurdu. Mesela, “hakikaten yarın işe gitmesen iyi olur”, derdim. O zaman da, “hayır, hayır bu hiç iyi olmaz”, derdi. Bir süre sonra anladım ki, hiçbir zaman aslında istediği bir cevap, benden bir şey öğrenmek, bir şey almak değildi.
Tabii bir süre sonra kendi duygularımla da çatışmaya başladım. Kendimi işe yaramaz hissediyordum. Konuştukça ortaya çıktı ki, bu muhtemelen Julie’nin de deneyimiydi. O da kendisini öyle hissediyordu. Nereye gideceğini, ne yöne sapacağını bilmiyordu. Ben kendisine ancak kendisini kayıp hissettiğine, bütün seçeneklerin eşdeğerli göründüğüne dair bir yorum yapınca kendisini anlaşılmış hissetti.
Bir noktada psikiyatristiyle görüştük. Şöyle bir şey düşündük: Eğer bir psikolog ona bir takım testler verirse, psikiyatriste Julie’yi daha iyi tanıdığı hissi verebilirdi. Bunu Julie’ye önerdiğimiz zaman bu onun da ilgisini çekti. Testler bitip rapor yazılınca Julie bu raporu okumak istedi. Psikiyatristi ve ben, başta okursa acaba rahatsız olur mu diye düşündük. Öte yandan bizim etik sistemimize göre bu toplanan veri Julie’ye aitti. Şöyle bir çözüm ürettik: Julie bu raporu benimle beraber okuyacaktı. Gerçekten de bir seansı buna ayırdık. Julie oturdu, çok yavaş biçimde raporu okudu. Çok uzun bir rapordu: Dört sayfa, tek aralıklı basılmış. Bunun tamamını okumayı bitirince Julie şöyle dedi: “Bu hayatımda başıma gelen en önemli şey.” Ben bu raporu okumanın kendisinde büyük bir dağılmayı başlatabileceği korkusunu taşıyordum. Ondan böyle bir yorum gelince rahatladım. “Bundan biraz daha bahset”, dedim. Gözlerinde yaşlarla, raporun aslında bir felaket olduğunu söyledi. “Ama ben bunları her zaman biliyordum, şimdi ise bildiklerimin doğru olduğunu biliyorum.” Ondan sonra uzun uzadıya kendisiyle ilgili deneyiminin onaylanmasının nasıl bir his olduğuna dair konuştuk. “Her zaman bu belirtileri dikkat çekmek için yapardım, şimdi de anlamlarını görüyordum”, diyordu. Psikiyatristi ve bana duyduğu şükranı belirtti ve bizim bu sonuçları bilme ihtiyacını anlayabilmiş olduğumuzu söyledi. Bu olayın sonunda Julie’nin kendilik duyumunda çok büyük bir güçlenme oldu. Bu güçlenmenin sebebi de, kendisini sorunlu ve acı içinde deneyimlemesinin artık bir yarıkla ayrılmış olmak yerine birleştirilmiş olmasıydı. İlginç bir şekilde başka genç kadınlarla arasında akrabalık hissinde, Kohut’un tabiriyle söylersek ikizlik hissinde bir artış oldu. Her zaman kendisini başkalarından çok farklı olarak hissetmişti. Halbuki şimdi, bu sonuçları kağıt üzerinde gördüğü zaman, kendi çektiği zorlukları başkalarının da çekebileceğini düşünüyordu.
Makalenin büyük bir kısmını atladım çünkü çok uzun. Buradan çıkan esas sonuç şuydu: Terapiyle ilgili yaşadığı sorunları, yani aramızdaki negatif aktarımı konuşmak hiçbir işe yaramayacaktı, verimsiz olacaktı. Ancak beraber onun terapi konusunda yaşadığı zorlukları konuşabildiğimiz zaman ilk defa olarak yanında birisi olduğunu hissetti. Her terapide aslında hasta sürekli bir süpervizyon veriyordur ve geribesleme sayesinde teknik olarak hangi yolu seçeceğimize karar veririz. Son olarak da, negatif aktarımın yorumlanması idealize kendiliknesnesiyle ilişkiyi bozar ve Julie’nin durumunda bundan her şekilde kaçınmak gerekiyor.
SORU: Julie’nin bize gösterdiği ilerleme belki de şundandı: Önceden başkalarının gürültüsü çok yıkıcıydı. O gürültünün arasında kendi sesini duyamıyordu. Sizin vasıtanızla kendi içinden gelen kendi sesini duyabilmeye başladı. Ben de varım ben böcek değilim diyebildi.
CG: Dün Arnold da terapide biçim ve içerikten bahsetmişti. Bazı hastalar için biçim en az içerik kadar önemli olabiliyor. Julie için de, terapinin düzenliliği çok önemliydi. Kendiliği o kadar kırılgandı ki, ancak düzenlilikle kendini birarada tuttu. Düzenli bir şekilde geliyor olmayı çok iyi bir şekilde kullandı. Hiçbir zaman gecikmedi, hiçbir seansını iptal etmedi. Tedavisinin bir kısmını da bu oluşturuyordu. Bunu düşünürken aklına hep annenin süpürgesi geliyordu. Annenin gece yarısı elektrikli süpürge çalıştırması, onun kırılgan kendiliğine bir saldırıydı ve terapi de bununla güzel bir kontrast oluşturuyordu. Terapisi sessizdi, sakindi ve anlaşıdığı bir yerdi.
SORU: Normal gelişimde kendiliknesneleriyle olan ilişkide kırılmalar, optimal hayal kırıklıkları yaşanır. Terapide de optimal hayal kırıklıkları yaşanabilmesi, dolayısıyla hastanın kendine yetebilecek hale gelebilmesi için negatif aktarımın yorumlanması gerekmez miydi?
CG: Tedavide de zaman zaman eşduyumda aksamalar oldu. Kohut’un dediği gibi, bu aksamalar optimal zamanlamalarla olursa dönüştürmeli içselleştirmelere yol açarlar. Her hasta için şunu düşünmemiz lazım: Eşduyum hatası nedir? Herkes için farklı olabilir. Mesela Julie için, öfkesinin aslında bana yönelik olabileceğini söylediğim zaman, bu onun açısından eşduyumda bir hataydı. Buna benzer sınır kişilik vakalarında Kohut’un savunduğu, negatif aktarımın yorumlanmasının yıkıcı olabileceği ve bundan kaçınmak gerektiğidir. Unutmamamız gerekir ki, bu vaka bir narsistik kişilik bozukluğu ya da narsistik davranış bozukluğu vakası değil, bir sınır kişilik vakası. Kohut’a göre olumsuz aktarımın yorumu terapötik birliği zedeleyebilecek bir şey. Tabii birçok kişi bu fikre katılmayabilir. Örneğin, az önce alıntısını okuduğumuz Casement. Ben Kohut gibi, aslında birliğin devamının bu tür hastalarda en önemli şey olduğunu düşünüyorum. O nedenle de olumsuzlukları yorumlamaktan kaçınmak gerekebiliyor. Birkaç yıl önce bu vakayı bir kendilik psikolojisi konferansında sunduğumda birçok kişi bana karşı çıktı ve yaptığım şeyin sonuçlarından emin olmak için henüz hastayı yeterince uzun süre görmediğimi söylediler. Bana orada söyledikleri bir şey, tedavinin daha ileri aşamasında er ya da geç Julie’nin güçleneceği ve bu analizdeki, yani ikimiz arasındaki zor meseleleri konuşacak noktaya gelebileceğimizdi. Ama ben Julie’yi 2 yıl daha gördüm ve 5 yıl sonunda tedaviyi tamamladı. O sırada kendisini çok iyi ve iyileşmiş hissediyordu. Böyle hissederken ben buna karşı çıkmanın ya da sorgulamanın gereğini görmedim.
Julie’nin temel korkularından biri ileride kendi çocukları olmasıydı. Anne olarak işlev göremeyeceğini düşünüyordu, çünkü önünde çok kötü bir anne örneği vardı ve gereken ilgiyi çocuklarına veremeyecek olmaktan korkuyordu. Julie’yi takip etme şansım oldu. Her yıl Noel’de bana kart yolluyor ve şimdiye kadar bana yolladığı kartlarda çocuğunun resmi var. Şimdi bir çocuk annesi ve anneliği de çok iyi götürüyor. Kendisi de bunu yapabilmesine şaşırıyor. Anneliği iyi götürebilmesini, hayatını kendi eksikliklerini bilerek buna uygun şekilde yapılandırmasına borçlu. Kocası kendi işinde ilerledi, ekonomik durumları çok iyi. Julie nerede yardıma ihtiyacı olduğunu saptayıp, gereken yardımı alabiliyor. Ne zaman çocukla ilgilenebileceğini, ne zaman onu dadıya bırakması gerektiğini biliyor.
İlginç bir şekilde, İstanbul’da kendisinden bahsedeceğimi bilirmiş gibi, bir ay kadar önce panik içinde beni aradı. Son bir ay içinde kendisiyle birkaç telefon seansı yaptık. Şimdiki ofisimin olduğu yerden uzakta oturuyor, onun için telefonla görüşüyorduk. Beni aramıştı çünkü aşırı kaygı belirtileri birdenbire geri dönmüştü. Bu onu çok sarsmıştı, çünkü bunlardan ömür boyu kurtulduğunu düşünüyordu. Zaten de çok uzun zamandır bu belirtiler yoktu. Ne oldu da beni tekrar aradı? Ne oldu da bu kaygılar tekrar uyandı? Buna baktığımızda şunu gördük: Julie tatile çıkmak üzereydi ve bu tatile de kocasının iki erkek kardeşi, eşleri ve çocuklarıyla çıkacaklar, büyük bir evde hepberaber kalacaklardı. Burada kendisini kaygılandıran, görümceleriyle kendini rekabet içinde hissetmesiydi. Kendileriyle yakın bir ilişki içinde bu kadar dar bir alanda birarada olursa, 24 saat boyunca mükemmel bir görüntüyü koruması gerekeceğini düşünüyordu. Sürekli mükemmel bir anne, mükemmel bir eş olmalıydı ve mükemmel görünmeliydi. Halbuki kendi evinde, eşinin ailesinden uzakta olduğu zaman bu kaygıları yaşamıyordu. Aileye girdiği zamandan beri o kadar kaygılıydı ki, alacağı tepki ve eleştirileri düşünerek gerçek kendiliğini hiçbir zaman ortaya koyamamıştı. Tatile çıktıktan sonra beni iki kere aradı. İkinci aradığında, artık iyi olduğunu, herşeyin yolunda olduğunu, artık mesele kalmadığını söyledi. Ne olduğunu sordum. Daha önce hiç oturup konuşmadıkları bir görümcesiyle oturup konuşmuşlardı. Julie ona yaşadığı bütün zorlukları anlatmış, görümcesinden de çok iyi bir tepki almıştı.
AG: Bazıları bu tedaviyi biraz değişik bir açıdan açıklayabilir. Kimisi için terapi tamamen bir gelişim deneyimidir. Burada Julie’nin bu dönem içinde büyüdüğünü söyleyebiliriz. Dağılmanın kıyısında dururken, şimdi artık öyle bir noktaya geliyor ki, onaylanma ihtiyacı yaşıyor sadece, bu da kendisi için yepyeni bir deneyim. Birçok kişi her tedaviyi bir gelişme olarak görür. Julie de artık gelişme gösterdiği, büyüdüğü için geçmişinden uzaklaşmış ve geçmişteki semptomlarına dönme ihtiyacı hissetmiyor.
SORU: Sınır kişilikli hastalarla çalışırken pozitif aktarımın ön planda tutulması gerektiğine katılıyorum. Ancak sınır kişiliklerin önemli bir özelliği, yararak ayırmayı çok sık kullanmaları. Negatif aktarımı konuşmaktan kaçınmak bu yarığın üstesinden gelinmesini engelleyebilir. Konuşulsa yarık aşılacağı için sonuçta olumlu aktarımı da güçlendirebilir.
CG: Sizinki geçerli bir bakış açısını tam olarak yansıtıyor aslında. Bu da geçerli bir bakış açısı, ama Julie’yle beraber bu yoldan gitmek bana doğru olmayacakmış gibi geldi, bunu yapmayı denediğim zaman bir sonuç alamıyordum. Aslında bir hastayla oturduğunuz zaman o hastayla ilgili hangi yoldan gideceğinizi, ne yapabileceğinizi değerlendirmeniz gerekiyor. Ben Julie’yle bu yoldan gidilebileceği hissine kapılmadım. Belki de siz olsaydınız o yoldan da gidebilirdiniz.
SORU: Olumlu aktarımı da yorumlamak yararlı olabilir. Hasta terapistle bir kendiliknesnesi ilişkisi içinde olduğu için, bunun yorumlanması hastanın terapistten ayrışmasını, içsel psişik yapılar kazanmasını sağlayabilir.
CG: Evet.
SORU: Kendilikte bir bütünlük duyumunun sağlanmasını beklemek için yorumlamayı erteleme sözkonusu olabilir. Bütünsel bir kendilik duyumu oluşturduktan sonra, eşduyumsal hatalar da oldukça, negatif aktarımı yorumlamak için fırsatlar doğabilir.
CG: Arnold’un gelişim süreci olarak bahsettiği şey biraz da buydu. Julie’de bütünsel bir kendilik duyumu o kadar eksikti ki, önce onu oluşturmamız gerekiyordu. Ne negatif ne de pozitif aktarımı yorumlamanın henüz yeri değildi. Bu narsistik değil, sınır kişilikli bir hasta. Narsistik hastalarda bir dağılma korkusuyla karşılaşsak da, aslında kendilik duyumu çok daha sağlamdır. Sınır kişilikli hastalarla çalışırken en önemlisi o bütünlük hissini sağlamaktır. Julie hala gelmeye devam ediyor olsaydı, belki aktarımı yorumlamaya fırsat olabilirdi. Ama kendisini iyi hissederek artık tedaviyi bitirmek istediğini söylediği zaman ona “yok, gidemezsin, daha aktarımı çalışacağız”, diyemezdim.
SORU: Terapideki ilginç noktalardan biri Julie’nin test raporunu okumasına izin vermenizdi. Bu belki de onun için bir anlamda korkulanı deneyimlemek anlamına geliyordu. Bunu sizden duymasıyla kâğıttan okuması arasında ne fark var? Belki aktarımla ilgili yapılabilecek bütün yorumları okuyordu zaten.
CG: Gerçekten aslında bir anlamda korktuğunu deneyimlemek gibiydi. Ama belki bunları kâğıt üzerinde okumak bunun bir kısmını içselleştirmesini sağlayacak kadar mesafe olmasına izin veriyordu. Deneyimin korkulan tarafları üzerine konuşabiliyordu, ama bunları doğrudan aktarımın içine çekemiyordu.
SORU: Belki onun gitmesine izin verdiniz, çünkü artık kendisine yeni bir kendiliknesnesi bulabilecek kapasiteyi geliştirmişti. Görümcesiyle böyle bir kendiliknesnesi ilişkisine girmişti. Kohut’un da eşduyumun sadece veri toplama yöntemi olmayıp iyileştirici olma özelliği olduğunuda kabul ettiği söyleniyor.
CG: Kohut son makalesinde şöyle yazmış: “İstemeden de olsa kabul etmek durumundayım ki, eşduyum bazı durumlarda veri toplamanın yanında hastaya başka bir fayda da sağlıyor. Kendisini eşduyum içinde dinleyen bir ötekinin olması iyileştirici bir etki gösterebiliyor.”
SORU: Bu tedavi sürecinde negatif aktarım yorumlanmadı, ama pozitif aktarım da yorumlanmadı, idealizasyon beş yıl boyunca devam etti. İlişkinin doğası buydu. Sonda idealizasyonun ortadan kalkması yaşandı, ancak bu da yoruma gerek kalmadan gerçekleşti. Bu kadar gelişme gösterebildiğine göre, hastanın Kernberg’ün kastettiği anlamda sınır kişilik yapısında olmama ihtimali yok mu?
CG: Aslında teşhisle ilgili soru ilginç bir soru. Düşünürsek, Kernberg’ün kastettiği anlamda gerçekten sınır kişilik olmayabilir. Ben onun kendiliğinin kırılganlığını, her durumda en etkili yol olarak öfkeyi kullanabilmesini, kendini sunumundaki o sahtelik hissini biraraya koyduğumda, bende bir çeşit sınır kişilik olduğu hissi uyandı. Aslında sınır kişilik herşeyi içine alan, biraz geniş, gevşek kullanılan bir kavram. Onun için ne kadar sınır kişilik olduğu tartışmaya açık. Başta dediğiniz de doğru. Bu aslında yorumlamanın ön planda olmadığı, gelişimin ön planda olduğu bir terapiydi.
Özel Arama
kendilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ekim 2007 Cuma
27 Eylül 2007 Perşembe
Şişirilmiş Kendiliğe Klinik Yaklaşım
Şişirilmiş Kendiliğe Klinik Yaklaşım
Clinical Approach To The Grandiose Self. Svrakic M. D. American Journal of Psychoanalysis
Birçok yazarın öncül çalışmalarının sonucu olarak narsisistik kişilik bozukluğunun (NKB) yapısal-dinamik (structural-dynamic) özellikleri iyi tanımlanmış ve yaygın kabul görmüştür. Bununla beraber klinik açıdan bu yapısal kavramların bazıları açık olarak belirtilmemiş, daha çok kuramsal tarzda hatta bazı yönlerden de uygulanamaz biçimde kalmıştır.
Bu özellikle, sadece meta psikolojik olarak bir anlam taşıyan ve klinik (ya da tanısal) özellikler barındırmayan şişirilmiş kendilik (grandiose self - narsisistik kişiliklerin özgül, baskın ve benzersiz iç psişik yapısı-) kavramı açısından geçerlidir. Bu açıdan “şişirilmişlik (grandiosity) ve kendisiyle aşırı ilgilenme” (Masterson, 1981) ya da “kendi önemine ilişkin şişirilmiş bir duygu ve benzersiz olma” (DSM—III, APA) gibi tanımlamaların NKB’ unun klinik görüntüsünün oluşmasında tamamen şişirilmiş kendiliğin rolü olduğu sanısına kapılanabilir.
Bu makalenin birinci amacı var olan verileri sistematize etmek ve NKB’ unun şişirilmiş kendiliğe bağlı olan klinik biçimleriyle ilişkili yeni bazı bulguları ortaya koymaktır. Burada aynı zamanda bu makalenin odaklandığı düşünce olan şunu vurgulamak istiyorum: Şişirilmiş kendiliğin klinik dışa vurumu hakkındaki sistematize edilmiş bilgi, kişiye NKB klinik görüntüsünün içindeki tipik narsisistik öğeleri ayırt etmesini, böylece narsisistik “kişiliklere” klinik (ve tanısal) yaklaşımda daha fazla farkındalık oluşturmasını sağlar.
Şişirilmiş Kendilik ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu
Güncel anlayışımıza göre şişirilmiş kendilik narsisistik iç psişik yapının tipik ve benzersiz (unique) yapısıdır. Erken dönem hayal kırıklıklarına bir savunma olarak gelişen şişirilmiş kendilik, erken çocuklukta içsel dünyadaki tüm “iyi” mental yapıların iç içe geçmesi ile (condensation) oluşmuştur (Kernberg 1975). Bu iyi mental yapıların patolojik iç içeliği imgesel bir “tüm-iyi (all good)” sığınak yaratır (şişirilmiş kendilik) ve bunun aracılığıyla narsisistik kişi kendini özel, diğerlerinden daha değerli ve daha önemli olarak yaşantılar; böylece dışardan gelen hayal kırıklıklarının neden olduğu sorunların üstesinden gelmeye çalışır.
Baskın şişirilmiş kendilik yapısıyla beraber daha derin düzeyde ürkek, kırık ve emosyonel olarak aç gerçek kendilik (real self) bulunmaktadır (Kernberg 1975). İç dünyanın bu yarılmışlığı , yani baskın olan şişirilmiş ve saklanmış gerçek kendiliğin bir aradalığı (narsisistik ikilik – narcisistic duality) NKB’unun temel yapısal özelliklerinden biridir.
Şişirilmiş kendiliğe klinik bir yaklaşım pratik anlamda önemli bir soruya yol açar: Şişirilmiş kendilik yapısının klinik dışa vurumu nedir ?
Bu makalenin biçimi şöyle bir yol izleyecektir: İlk olarak NKB’nun şişirilmiş kendilikten doğrudan kaynaklanan klinik biçimleri tanımlayacağım; daha sonra narsisistik bozukluğun, içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin bulunmasının bir yansıması olarak ortaya çıkan dolaylı klinik biçimlerini ortaya koyacağım.
Şişirilmiş Kendiliğin Doğrudan Klinik Dışa vurumu
Benim klinik gözlemlerime göre (patolojik narsisizm alanında çalışan diğer yazarların çözümlemeleriyle -formülasyonlarıyla- uyumlu olarak) narsisistik bozukluğun doğrudan şişirilmiş kendilikten kaynaklanan klinik biçimleri (1) şişirilmişlik (grandiosity) ve (2) göstermecilik (exhibitionism) tir. Bu bölümlemenin bir parça şematik olduğunu vurgulamak gerek, çünkü şişirilmişlik ve göstermecilik eş zamanlı olarak birbirinin yerine geçebilen özelliklerdir; örneğin göstermecilik dış dünyaya kendini sergileyerek içsel şişirilmişlik yaşantısına onay sağlar.
Narsisistik şişirilmişlik
NKB’un klinik görünümünde şişirilmişliğin doğası, kökeni ve görünümü Kohut tarafından açıklanmıştır. Kohut “narsisistik kendilik beğenilmek ve izlenilmek ister” diye yazmıştır. Diğer yazarların (Kernberg 1975 gibi) benzer çözümlemeleri narsisistik hastaların açıkça ortada olan şişirilmişliklerinin, şişirilmiş kendilik yapısının doğrudan dışa vurumu olduğunu desteklemektedir.
Klinik açıdan (bir fenomen olarak) şişirilmişlik, narsisistik kişinin düşünce, duygu ve hareketlerini de içine alan baskın bir benzersizlik ve şişirilmiş bir kendilik önemi duyusu olarak tanımlanabilir.
Narsisistik hastalar şişirilmişliklerini birincil olarak, gerçek dünyadaki etkinliklerin yerine geçen düşünce düzeyindeki düşlemler olarak yaşarlar. DSM-III NKB tanı ölçütlerinden birinde de bu “sınırsız başarı, güç, ışıltı, güzellik veya ideal aşk düşlemleri ile uğraş halinde olma” olarak belirmektedir.
Bununla beraber şişirilmişlik kendini yüzeyde gösterir ve özgül narsisistik dışavurumlar içinde klinik olarak gözlenebilir durumdadır. Burada kendi gözlemimi, narsisistik şişirilmişliğin iki klinik biçimde göründüğünü vurgulamak istiyorum: (1) serbest yüzen (free floating) ve (2) yapılaşmış (stuctured) şişirilmişlik.
Serbest yüzen şişirilmişlik, narsisistik hastalarla çalışırken serbest yüzen anksiyete ve şişirilmişliğin dinamiklerindeki benzerliğe odaklanıldığı zaman fark edilir. Yani narsisistik şişirilmişliğin bir kısmı yapılaşmamış (unstructured), dağınık (diffuse) ve hastanın herhangi bir hareketine/etkinliğine bağlanmaya hazır biçimdedir. “Serbest yüzen” yüklemi bu nedenle şişirilmişliğin bir kısmının içsel dünyada serbest olduğunu ve geçici olarak hastanın herhangi bir düşünce, duygu ya da hareketine yansıtıldığını anlatmaktadır.
Serbest yüzen şişirilmişliğin klinik görüntüleri olarak şunlara vurgu yapmak istiyorum:
1) Gerçeğni narsisistik saptırılması: Narsisistik hastalar şimdiki çevrelerini dağınık içsel şişirilmişlik yaşantısı ile algıladıklarında kendilerine her durumda bir üst pozisyon ve gerçekçi olmayan yüksek bir önem yüklerler. Bu tipik olarak Kohut’un “gerçeğin narsisistik saptırılması” olarak adlandırdığı (1975) sorgulanamaz şişirilmişlik ve önemlilik yaşantısıdır.
2) Doymak bilmez alkışlanma açlığı ve patolojik hırs: Şişirilmiş kendiliğin taleplerinin zorlamasıyla narsisistik kişiler yorulmak bilmez bir yeni başarılar elde etme çabası içindedirler. Her zaman diğer insanların kendilerinden daha çok ve daha iyi biçimde başa çıktıklarıyla ve kendilerini bir başına, yoksun bıraktıklarıyla ile ilgili kaygılı bir düşünme tarzı gösterirler. Bununla beraber narsisistik amaçlarının peşine düştükleri zaman da bu sıklıkla “zorlamalı (driven)”, keyif vermeyen bir kalitede olmaktadır.
3) Tümgüçlülük ve tümbilirlik (omnipotens and omniscience: Bu iki klinik biçim bazı yönlerden gerçeğin narsisistik saptırılması ile ilişkilidir: Narsisistik kişiler büyük güçleri olduğuna ve becerikliliklerine kapılmış durumdadırlar ve bilgilerini, başarılarını abartırlar.
4) Sansasyonalizm: Serbest yüzen şişirilmişlik herhangi biçimde bir sansasyon arama yoluyla ve dramatik olaylara katılma eğilimiyle de kendini gösterir. Bu gibi (şişirilmiş) ortamlara katılarak kendilerine bir parça pırıltı kapan narsisistik kişiler kendi şişirilmişliklerini doğrulamak isteğindedirler. Buna dikkat edildiğinde bir çok ticari gösterinin (sıklıkla da muğlak kalitede olanlar) seyircilerini bu narsisistik karakterler arasından sağladığı tahmin edilebilir.
Yukarıda belirtilen örnekler karakteristik örneklerdir, ancak serbest yüzen şişirilmişlik narsisistik hastalarda güncel karşılaşılan olaylarda da bulunacağından, bu birkaç örneğin bu tip şişirilmişliğin tüm klinik görünümlerini ayrıntılı betimlediği anlamına gelmemektedir. Genel olarak söylenecek olursa serbest-yüzen şişirilmişlik bu hastaların tipik “narsisistik profillerini” biçimlendirmektedir (kendini beğenmişlik, kendini büyükseme –superiority-, aşırı yeterlilik, bağımsızlık, hak arayıcılığı gibi). Serbest-yüzen şişirilmişliğin NKB’unun “en narsisistik” tarafı olduğunu söylersek yanlış düşünmüş olmayız.
Yapılaşmış şişirilmişlik ise serbest-yüzen şişirilmişliğin tersine, narsisistik şişirilmişliğin kişinin bir işlevi ya da özel bir tarzına kalıcı olarak bağlanmış olduğu anlamına gelmektedir. Daha açık söylenecek olursa yapılaşmış şişirilmişlik, narsisistik kişiliklerin içsel şişirilmişlik yaşantı enerjilerini narsisistik ödül sağlayacak “hedeflenmiş” dışsal bir “imge” ye dönüştürebilme becerisine sahip olduklarını işaret eder.
Yapılaşmış şişirilmişlik klinik olarak narsisistik hastaların başarılı çalışma kapasiteleri ve önemlilik gösterileri (significant self-representation- kendini önemli gösterme -çv. notu bu patoloji için önemlilik gösterisi tanımı bana daha cazip geldi-) ile kendini gösterir.Benim klinik gözlemlerime göre her narsisistik hasta (kendi yargısına göre) çevreden en olumlu takdiri alacak özellik ya da yeteneğine önem verir. Bazı narsisistik hastalar için önemlilik gösterisi fiziksel çekiciliğe dayandırılabilir; bazıları için de zeka, hitabet ya da başka bir özellik ön plana geçebilir. Önemlilik gösterileri gerçekte hayranlık kazanmak için uygulanan en favori aldatıcı görünümdür.
Narsisistik kişi (önemlilik gösterisi ile) “günlük yaşamda özel olma” yaşantısı temelinde, kendisinin diğer insanlardan çok ayrı tutulması gereken (şişirilmiş) önemi ve değeri konusunda ek düşlemler inşa eder. Benim klinik verilerim önemlilik gösterisine bağlanan şişirilmişliğin, narsisistik hastanın daha değerli bulacağı daha sonraki tarz ve işlevlerin geliştirilmesine enerji sağladığına işaret etmektedir.
Çoğu narsisistik kişilik nesnel olarak yüksek profesyonel statü elde eder ve toplum üstüne etkileri geniştir. Kernberg’in işaret ettiği gibi narsisistik hastaların büyük olma hırslarını karşılamaya ve diğer insanların hayranlığını sağlayamaya izin veren alanlarda etkin ve yoğun çalışma becerileri yüksektir (pseudosublimatory potential-sahte-yüceltmecilik gücü). “Sahte (pseudo)” ön eki narsisistik profesyonel başarının gerçek bir yüceltmenin değil sadece ödüllenme peşinde olmanın bir sonucu olduğunu işaret etmektedir. Şişirilmişlik yaşantısı bu yüzden, narsisistik hastanın etkinliği için enerji sağlar ve bu etkinlik erişilen ödül yoluyla kendi şişirilmiş kendiliğini besler.
Yukarıdaki bu biçimler temel alındığında şişirilmiş kendiliğin enerji oluşturduğu ve narsisistik hastaların hareketlerini idare ettiği sonucuna varıyoruz. Önemlilik gösterisi ve sahte-yüceltme yoluyla bu hastalar sadece ün, başarı ve güç kazanmaya doğru yönelmişlerdir. Çoğunun bu amaçlarını gerçekleştirdiği gerçeği yapılaşmış şişirilmişliğin (narsisistik şişirilmişliğin bir parçası olarak), narsisistik kişiliklerin başarılı sosyal uyumunu sağlayan kaynaşmış güç (cohesive force) olduğunu işaret etmektedir.
Burada her narsisistik hastada klinik olarak hem serbest-yüzen hem de yapılaşmış şişirilmişliğin görülebileceğini vurgulamak istiyorum. Serbest-yüzen şişirilmişlik ciddi narsisistik patolojide, yani sınır-narsisistik hastalarda (borderline narcisistic patient) daha etkindir, bu hastalarda şişirilmişlik düşlemler aracılıyla yaşantılanır ya da rastlantısal olarak anlık gelişmelere bağlanır. Basit olarak söylenecek olursa bu hastalar dış yaşamda “narsisistik olarak verimsiz (narcissistically inefficient)” dirler.
Daha iyi bütünleşmiş (integrated) narsisistik hastalarda yapılaşmış şişirilmişlik daha etkindir. Bu hastalar nesnel olarak çevreden daha fazla ödül kazanırlar (sahte-yüceltme ile profesyonel başarı, etkileyici sosyal “imaj” gibi), basit olarak bu hastalar dış dünyada narsisistik olarak daha verimlidirler.
Yapılaşmış şişirilmişliğe göre serbest-yüzen şişirilmişliğin daha fazla varlığına göre ciddi, orta ya da hafif narsisistik patolojiler arasındaki ayrımın kabaca yapılabileceği söylenebilir; yani daha fazla serbest-yüzen şişirilmişlik (daha az yapılaşmış) daha ciddi narsisistik patoloji ya da daha fazla yapılaşmış şişirilmişlik daha hafif narsisistik patoloji.
Narsisistik Göstermecilik (Narcissistic Exhibitionism)
Kohut’a göre (1971) narsisistik hastaların göstermeciliği “şişirilmiş kendiliğin o ortamda gözlerin kendisinde olmasını isteyen çocuksu gereksinimin” doğrudan klinik dışa vurumudur. Narsisistik göstermecilik, sanki hastanın bulunduğu ortamdaki değerini “sergilemeyi” sağladığı için şişirilmişliğin hizmetinde gibidir.
Klinik açıdan göstermecilik “gözlerin üstünde olduğunu hissetmenin doğurduğu haz tarafından güdülenen (motivated) davranış” olarak tanımlanabilir. Aynı şişirilmişlik gibi narsisistik göstermeciliğin de çoğu parçası düşlemlerde var olur. Örneğin, hasta kendini uzak bir coğrafyada “ilkellerin” üstündeki donanım nedeniyle büyülendiği bir “kaşif” olarak imgeler. Bu düşlemde hem şişirilmişliğin hem de göstermeciliğin, derindeki (implicitly) yakın oluşumsal bağlantısını doğrulayan doğal bir aradalıklarını görebilirsiniz.
Narsisistik göstermeciliğin diğer klinik görünümleri hakkında şunlara değineceğim:
1) Dikkatin sürekliliğine talep: Kendi üstüne dikkatin sürekliliğini isteyen imgesel ya da düşlemsel taleplerin arkasında, genellikle bunu dışa vuran çok açık bir narsisistik göstermecilik görünümü bulunmaktadır.
2) Özel olmaya eğilim: Narsisistik kişilikler, ne pahasına olursa olsun, modaya uygun giyinerek ya da “özel” yerlerin müdavimi olarak “özel” görünmeye çalışırlar. DSM_III’de belirtildiği gibi bu hastalar maddelerden çok görünümle daha çok ilgilidirler; örneğin yakın arkadaş edinmektense bir şirkette “doğru” kişilerle görünmeye daha fazla önem verirler.
3) Uğraşlara göstermeci yaklaşım: Eğer seçim yapma şansı verilirse narsisistik kişiler tercihen toplumsal olan ama hızlı ödül sağlayan meslekleri seçerler.
4) Normal insan ilişkisinde özgül sapmalar: Göstermeci güdülenmelerinden dolayı narsisistik kişiler (normal olarak emosyonel vericilik ve alıcılığa dayanan) insan ilişkisinin bu işleyişini bozarlar. Diğer insanlarla iletişime geçtiklerinde bu kişiler ya kendilerini ya da kimi (gerçek ya da imgelenmiş) yeteneklerini, böyle bir dışa vurumu yakınlık olarak tanımlayarak “sergilerler”. Gerçek emosyonel paylaşım narsisistik kişilikler için oldukça yabancı gibi görünmektedir.
5) Yaygın utanma tepkisi: Göstermeci yaşantılarında yaşadıkları yetersizlik nedeniyle narsisistik hastalarda utanma tepkileri klinik olarak oldukça sık görülür. Beklenen hayranlık gelmezse ya da tam tersine olumsuz bir geri bildirim gelirse, yani küçümsenirlerse narsisistik hastalar tipik olarak güçlü utanma duygusu gösterirler. Kohut benzer olarak narsisistik kişiliklerin utanma tepkisine yatkın olduklarını tanımlamıştır ve utanmayı, şişirilmiş kendiliğin ortaya konmasındaki yetersizliğin bir sonucu olarak değerlendirmiştir.
Şişirilmiş Kendiliğin Dolaylı Klinik Dışavurumları
“Dolaylı klinik dışavurum” ifadesi ile özgül olarak şişirilmiş kendiliğin etkisi ile biçim bulan ve bu nedenle klinik olarak “narsisistik kişilik biçimleri” olarak tanımlanan bazı kişilik görünümlerini parmak basmak istiyorum.
İlk olarak şişirilmiş kendilik yapısı tarafından farklı “ben-işlevleri” ( duygular, düşünceler ve hareketler) biçimlendirilmiştir. Bu nedenle dolaylı klinik dışavurum çatısı altında narsisistik davranma tarzı ile beraber giden emosyonel ve bilişsel biçimleri tartışacağım. Bu biçimler narsisistik ben-işlevleri olarak geçecektir. Sonra şişirilmiş kendiliğin biçimlediği (ve kendisini bu yolla dolaylı olarak gösterdiği) narsisistik kişiliklerin bazı etik tarzlarını. Bunlar da narsisistik etikler olarak geçecektir. Son olarak, şişirilmiş kendilik kişiler arası ilişkilerinde bazı sapmalara neden olmaktadır. Bu sapmalar şişirilmiş kendiliğin kişiler arası dışavurumları olarak geçecektir. Şimdi bu yukarıdaki biçimleri şişirilmiş kendiliğin dolaylı klinik dışavurumları olarak kısaca analiz etmek istiyorum.
Narsisistik ben-işlevleri
Gelişimsel olarak şişirilmiş kendiliğe bağlı
narsisistik emosyonlar: ikincil narsisistik emosyonlar
Başka bir makalemde belirttiğim gibi NKB’unun genel olarak emosyonel düzenlenimi şematik olarak iki düzeyde gösterilebilir. İlk emosyonel düzey gerçek-kendiliğe (real-self) aittir (birincil narsisistik emosyonlar), ikinci düzey ise şişirilmiş kendilik yapısına aittir (ikincil narsisistik emosyonlar). İkincil narsisistik emosyonlar eğer şişirilmiş kendiliğin “beslenmesi” başarılıysa olumlu, bu “beslenme” süreci engellenmişse ya da tamamen kesilmişse olumsuzdur.
Olumlu ikincil narsisistik emosyonlar (düşlemde ya da gerçek olarak) hayran olunma gereksinimi karşılanmışsa ya da anlamlı bir yaşam duygusu kazanılmışsa oluşmaktadır. Klinik olarak bu dönemler hipomanik kabarmalar (exaltation) olarak gözlenir.
Olumsuz ikincil narsisistik emosyonlar şişirilmiş kendiliğin beslenme sürecindeki yetersizlikle oluşur. Bunlar:
a) ikincil (kışkırtılmış –provoked-) narsisistik öfke, narsisistik amaç ve gereksinimlerin engellenmesi durumunda oluşur;
b) belirgin boşluk ve can sıkıntısı, “boş dönem” sırasında (narsisistik kişinin tüm gereksinimlerini sağladığı nesneyi tüketip terk ettikten sonra yeni nesne bulana kadar geçen dönem) gelişir ve
c) karamsar duygudurum, şişirilmiş kendiliğin beslenmesinin tamamen kesildiği (narsisistik dekompansasyon) dönemde gelişir ve işe yaramazlık, disforik duygulanımların (keskin öfke, hakaret ve memnuniyetsizliğin) üstesinden gelme ve paradoks olarak narsisistik büyüksemenin (superiority) kırıntılarının varlığı ile karakterizedir.
Klinik açıdan bu emosyonel tepkilerin yeniden biçimlendirilmesi (reconstruction) -yani ikincil (olumlu ve olumsuz) narsisistik emosyonların özgül dinamikleri- içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin işlevsel etkinliğinin varlığını vurgulamaktadır.
Narsisistik biliş
NKB’unun bilişsel görünümleri çeşitli çalışmalarda incelenmiştir. Örneğin Waelder, düşünce içeriğinin cinselleştirildiğini (libidinization), gerçekler yerine genel kavramların tercih edildiğini ve kişinin kendi zihinsel etkinliğini abarttığını belirtmiştir. Bach sözcükler ile algılar arasındaki köprünün olmadığını ya da bloke olduğunu, kendilik, uzam (space), nedensellik (causality) ve zaman algısında sapma olduğunu tanımlamıştır. Bu çalışmada ise narsisistik bozukluğun sadece şişirilmiş kendiliğin dolaylı dışavurumunu temsil eden bilişsel biçimlere odaklanacağım. Bu biçimler şunlardır:
Narsisistik bilişin tipik bir biçimi gerçekliğin (reality) benmerkezci (egocentric) algılanmasıdır. Yani narsisistik hastalar sadece kendi (şişirilmiş) yaşantılarında var olan gerçekliği kabul ederler. Sonuç olarak bu hastalar, gerçekliğin kendi önemliliklerini, mükemmelliklerini tehdit eden tüm yönlerini inkar ederler.
Narsisistik konuşma, dilin ve söylemin narsisistik bozulmasına (deformation) uygun biçimde klinik olarak şu tarzlarıyla tanınır: a) dilin “ben ben” (autocentric) kullanılması; b) “narsisistik” sözcüklerin sık kullanılması ve c) monologa eğilim.
Dilin “ben ben” (autocentric) kullanılması, sözel iletişimde asıl amacın, iletişim kurmaktan çok kendi değerini artırmaya ve vurgulamaya doğru saptığına işaret etmektedir.Narsisistik kişiler konuşmalarında sıklıkla fantastik, mutlak ve fazla güzel (abartılı -superlative- ve itiraz edilemez –apodictic-kategorilerindeki) “narsisistik” sözcükler kullanırlar.
Monoloğa eğilim narsisistik kişinin diyaloğa katılmalarındaki becerisizliği vurgulamaktadır. Narsisistik kişiler kendi şişirilmişlik (ve diğer insanların sadece alkışlayan seyirci oldukları) yaşantıları nedeniyle sadece diğerlerini dinliyormuş gibi görünürler, gerçekte yeni bir monolog başlatmanın fırsatı peşindedirler. Bu bağlamda Akthar ve Thomson narsisistik hastaları “kendileriyle konuşan kişiler” olarak tanımlamışlardır.
Çoğu yazar narsisistik hastaların çevrelerindeki her şeyi (ve herkesi) eleştirdiğine işaret eder. Bu eleştiri eğiliminin içsel şişirilmişlik yaşantısından köken aldığını ekleyebilirim; diğer insanları eleştirerek narsisistik hasta kendini yükseltir.
Bach narsisistik hastanın, şişirilmiş kendilik önemi hissi nedeniyle bilmediği herhangi bir şeyin olabileceğini kabullenemediğini ve tüm öğrenme eyleminin belleği bozan bir “narsisistik yaralanma” ya dönüştüğünü göstermiştir (ince bellek kayıpları). Bununla beraber şişirilmişliği çalışma nesnesine bir bağ göstermemişse narsisistik hasta bu nesneye bir ilgi hissetmediği için de öğrenme zorlukları gösterecektir. Bu yüzden narsisistik yaralanma yaşantısı öğrenmede ince bellek kayıplarına yol açarken, güncel öğrenme zorlukları narsisistik kişiliğin gerçek-kendiliği ile gelişimsel olarak bağlı olan güdülenme ve ilgi eksikliği nedeniyle oluşacaktır.
Narsisistik etkinlik
Narsisistik kişi sadece kendi gereksinimi olan alkış ve takdir (sahte-yüceltme) ödülünü alabileceği etkinliklerin sorumluluğunu üstlenir. Bu nedenle işe karşı güdülenişi göstermecidir ve seçim şansı tanınırsa tipik olarak kendisine kısa sürede ödül sağlayacak etkinlikleri seçer.
Narsisistik etkinliğin yalancı-güdülenmesi (pseudomotivation of narcissistic activity) çoğu “dahi çocuğun (wunderkinds)” ortalama sonuçlar elde etmesi gerçeğini açıklayabilir. Nesnel olarak yüksek sonuçlar elde eden narsisistik kişilerle ilgili olarak da, bu kişilerin çalışma yaşamında eninde sonunda “pırıltının ardındaki boşluğu (emptiness behind glitter)” ortaya koyan yüzeysellik her zaman fark edilir.
Şişirilmiş kendilik tarafından biçimlendirilmiş etikler
Şişirilmiş kendiliğin sürekli varlığının en fazla engel yaratan sonuçlarından biri narsisistik kişiliklerin üstbenlerinin yetersiz gelişimidir. Klinik olarak üstbenin bütün olarak normal gelişimin gerisinde kalması, narsisistik kişinin içsel değerler sisteminin olmamasını (pekişmiş etik ve standartların yokluğu) ve yaşamında olgun idealler, sofistike amaçlardan mahrum olmasını açıklar niteliktedir.
Başka bir makalemde tartıştığım gibi içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin baskınlığının süregitmesinin bir sonucu olarak çeşitli narsisistik etik davranış biçimleri oluşur. Şişirilmiş kendilik tarafından biçimlendirilmiş narsisistik etikler (aynı zamanda bu patolojik yapının dolaylı klinik dışavurumunu temsil etmektedirler) şunlardır:
Değerin birincil ölçütü olarak şişirilmişlik
Tüm narsisistik kişiler için, kendi mükemmeliyetçiliklerinin içsel yaşantısına bağlı olarak hangi biçimde olursa olsun büyüklük elde etmek anlamlı bir yaşamın birincil ölçütü haline gelmiştir.
Alay etikleri
Bir narsisistik hastanın “edepsiz içselliği (immoral internality)” –yani yoğun haset (intensive envy), öfkelilik (aggressivity) ve ayartılabilirlik (corruptibility) (narsistik kişinin yalancı baştan çıkartıcı (seductive facade) görünümüne doğrudan karşıtlık oluşturan biçimler)- önde gelen ne kadar ahlaklı olduğunu gösterme çabaları ve yüksek düzeyde ahlaki bir varlık görüntüsünün yansıtılmasıyla maskelenir.
Patolojik yalancılık
“Gerçekliğin narsisistik saptırılmasıyla (narcissistic faking of reality)” yakından bağlantılı olarak narsisistik hastaların patolojik yalancılığı oluşmaktadır. DSM-III’de vurgulandığı gibi kişisel yetersizlikler, başarısızlıklar ya da sorumsuz davranışlar rasyonalizasyon ya da sonu gelmeyen yalanlarla açıklanmaya çalışılabilir.
Vicdansızlık
Şişirilmiş kendiliğin taleplerinin zorlamasıyla narsisistik hastalar dış dünyayı kendi tümgüçlülük gereksinimlerine en uygun biçimde biçimlerler.
Bir bilen olma (yetkinlik) ve benmerkezcilik (entitlement and egocentricity)
Kendilik önemi algıları yoluyla narsisistik hastalar klinik olarak “bir bilen” tarzı gösterirler. DSM-III’e göre “bir bilen olma (narsisistik yetkinlik) gereken sorumlulukları üstlenmeden özel davranış görme beklentisi” anlamındadır. Ek olarak narsisistik kişilikler makul olandan daha fazlasını talep ederler ve insanlar kendi isteklerine uygun davranmadıklarında öfke ve şaşkınlıkla tepki verirler (benmerkezcilik).
Şişirilmiş Kendiliğin Kişiler arası Dışavurumu
DSM-III’de vurgulandığı gibi narsisistik kişilerin kişiler arası ilişkileri değişmez olarak bozuktur ve empati yokluğu, haset (envy), sömürücülük (exploitiveness) ve aşırı idealleştirme ve değersizleştirme arasında (hatta en yakın ilişkilerde bile) gidip gelmelerle karakterizedir.
Şişirilmiş kendiliğin içsel psikolojik yapısı kişiler arası ilişkileri önce doğrudan bozar sonra da aşağılar. Şişirilmiş kendilik özgül olarak narsisistik kişiler arası ilişkilerde klinik açıdan şu sapmalarla kendini gösterir:
Narsisistik nesne seçimi
Narsisistik hastaların kişiler arası ilişkileri iletişim kurulan nesnenin özel olarak seçilmesiyle karakterizedir. Bu bağlamda narsisistik ilişki “narsisistik nesne seçimiyle” oluşur; böylece değerli nesne aracılığıyla (özdeşim- identification) hasta kendi değerini onaylar ve kendisiyle ilgili dilediği imgeye yakınlaşır.
Dış nesnelerin aynalaştırılması
Birçok yazar tarafından belirtildiği gibi narsisistik kişilerin kendilerine güvenleri değişmez olarak kolay zedelenebilir (fragile) durumdadır ve sadece çevreden elde edilecek ödüllenmelere bağımlıdır. Bu nedenle narsisistik hastaların kişiler arası ilişkileri kendine özgü bir biçimde gelişir: Hasta kendi şişirilmiş kendiliğini dış nesneye yansıtır, böylece bu nesne şişirilmiş kendiliğin “taşıyıcısı” haline gelir ve hastanın kendi şişirilmişliğinin bir uzantısı olarak yaşantılanır (yansıtmalı özdeşim-projective identification). Basit olarak söylenecek olursa, şişirilmiş kendiliğin yansıtıldığı bu nesnelerle olan iletişimde narsisistik kişi kendine yönelik bir hayranlık “görür” ve böylece kendi içsel şişirilmişlik yaşantısını besler (“nesnelerin narsisistik aynalaştırılması”-narcissistic mirroring in objects).
Nesnelerin narsisistik olarak aynalaştırılması klinik olarak çevrenin gerçekçi olarak anlaşılmasından ziyade, asıl amacı kendi güvenini koruma ya da artırma ve hayranlık kazanma olan özgül bir kişiler arsı iletişim bozukluğu olarak tanınır.
Bir bilen olma (yetkinlik- entitlement), vicdansızlık (unscrupulousness) ve benmerkezcilik (egocentrity)
NKB’unun bu etik görünümlerini kişiler arası alanı da ilgilendirdikleri için buraya da aldım. Tipik olarak narsisistik kişinin bu olumsuz nitelikleri cazibe, alımlılık ve yalancı baştan çıkarmacılık tarafından maskelenmiştir.
Sömürücülük ( exploitiveness)
Kendilerini herkesten yukarda görme yaşantısı içinde hissettikleri için narsisistik hastalar çevrelerini kullanan bir parazite dönüşürler. DSM-III’te de vurgulandığı gibi bu hastalar “kendi arzularının yerine getirilmesi ya da kendi gözlerinde itibarlarını yükseltmek için kişisel dürüstlüğe ve başkalarının haklarına aldırmaksızın diğer insanlardan çıkar sağlarlar”. Bu tanım tam olarak narsisistik kişiliklerin kişiler arası sömürücülüklerinin özünü anımsatmaktadır.
Empati yokluğu (lack of empathy)
Yukarıdaki görünümler, özellikle de nesnelerin narsisistik aynalaştırılması narsisistik kişilerin sürekli onay veren bir tarzda olmadığı sürece bir iletişimden zevk alamadıklarına işaret etmektedir. Kendilerini herkesten büyük görme yaşantıları ve ödüllenmeye her zaman aç olmaları nedeniyle bu kişiler diğer insanları alkış için orada bulunan, kimlikleri önemli olmayan nesneler olarak algılarlar ve insanların ne hissettiklerini algılayamazlar.
Pohpohlanmaya patolojik bağımlılık (pathological addiction of flattering)
Narsisistik kişiler nesnel olarak yüksek statü elde etmek için uğraşırlarken genellikle çevrelerinde kendilerine sürekli bir saygı ve hayranlık (pohpohlama) gösteren kişiler bulundururlar. Pohpohlanma şişirilmiş kendilik için oldukça çekicidir ve narsisistik kişiler niteliklerinin tüm abartılı yansımalarına (hatta en fazla büyüttüklerine, yok bu kadar da olmaz dediklerine bile) inanırlar.
Eleştiriye patolojik tahammülsüzlük (pathological intolerance of criticism)
Eleştiri narsisistik kişilik üzerine tabiri caizse ikiye katlanmış bir olumsuz etki yapar. Bir taraftan şişirilmişlik yaşantısına karşı bir tehdit oluştururken diğer yandan kendini küçük görme (inferioty) yaşantısını yoğunlaştırır.
Şişirilmişliğin engellenmesine bir tepki olarak eleştiriye narsisistik yanıt gelişimsel olarak şişirilmiş kendilik ile ilişkilidir (ikincil, kışkırtılmış –provoked- narsisistik öfle –agresyon-). Bununla beraber eleştiriye aşırı tepkide ise daha çok gelişimsel olarak gerçek kendilikle ilişkili olan kendini küçük görme ve güvensizlikten köken alan birincil, kışkırtılmamış narsisistik agresyon vardır.
Klinik olarak pohpohlanmaya patolojik bağımlılığın tamamen tersine narsisistik kişiler en ufak eleştiriyi bile kabullenmeyi ret ederler. DSM-III’te işaret edildiği gibi bu gibi hastalar eleştiriye ya da diğer insanlarının sakin ilgisizliklerine agresyon veya aşağılık, utanma, küçük düşme ya da boşluk duyguları ile tepki verirler.
Tartışma
Şişirilmiş kendiliğin klinik dışavurumlarının doğrudan ve dolaylı biçimlerinin yukarıdaki sınıflaması benim tipik bir narsisistik iç psişik yapının önceden ortaya konmuş yapısal-dinamik açıklamalarını düzenleme çabamı yansıtmaktadır.
Kendi klinik gözlemlerime göre şişirilmiş kendiliğin en önemli klinik görünümleri şişirilmişlik ve göstermeciliktir. Bununla beraber diğer bazı kişilik bozukluklarında da (özellikle sınır ve histriyonik) şişirilmişlik ve göstermecilik öğeleri bulunması nedeniyle şişirilmiş kendiliğe tam bir klinik yaklaşım görünen tablodaki hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerinin ayırt edilmesini gerektirmektedir. Diğer bir deyişle sadece uygun emosyonel, bilişsel, etik ve kişiler arası ilişkiler eşlik ettiği zaman şişirilmişlik ve göstermecilik iç psişik dünyada şişirilmiş kendilik yapısının varlığını işaret etmektedir.
Şişirilmiş kendiliğin yukarıdaki dışavurum biçimleri NKB’nun klinik biçimlerinin sadece bir (ama en büyük) parçasını temsil etmektedir. Bu bozukluğun tam klinik görüntüsü bu makalede tartışılmayan ve emosyonel, bilişsel, etik ve kişiler arası biçimlerin gelişimsel olarak şişirilmiş kendiliğe bağlı olmayan görünümleri ile beraber olgunlaşmamış üstben ve “narsisistik ikiliğin (narcissistic duality)” (şişirilmiş kendilik ile gerçek kendilik arasındaki gidip gelmeler) özel görünümlerini de içermektedir
çevirmenin notu:Her ne kadar eski bir makale olsa da Svrakic’in yaklaşımı narsisizmde görülen dışavurumları daha nesnel tartışmamıza olanak sağlayabileceği için, narsisistik kişilerde baskın klinik görünüm olan kendini büyükseme görüntüsünü sınıflayan bu makalesini çevirme gereksinimi duydum. “Grandiose self” kavramımı “şişirilmiş kendilik”, “grandiosity” kavramını da “şişirilmişlik” olarak tanımlamayı bir keskinliği belki de bir karikatürü ifade ettiği için (şişine şişine dolaşmak deyişi gibi) –belki de çeviri sırasında beni sürekli gülümsettiği için- yeğledim. Bu kavramlar için “büyüklenmeci” terimi daha fazla kullanılmaktadır.
Kuşkusuz makalenin yazıldığı tarihten bu yana narsisizm konusundaki gözlemler yeni açıklamalar da getirdi ama hastalarımın bu şişirilmiş alt kimlikleri ortaya çıktığında “siz ezik olanı seviyorsunuz, ben ise onu sevmiyorum hatta nefret ediyorum, o zaman siz beni sevmezsiniz” biçimindeki ifadeleri ile çok karşılaştığım için, çeviri sırasında benim zihnimin bana sormadan daha çok odaklandığı noktanın “büyüklenmeci yani şişirilmiş kendilik gerçekten “gerçek” değil mi, gerçekten “şişirilmiş” mi” soruları olduğunun farkına vardım. Svrakic’in makalesinde satır aralarında bu sorularımın yanıtlarını da aradım. İlerde kendim ele alacağım bir incelemede bunun yanıtlarını araştıracağımı düşünüyorum.
Clinical Approach To The Grandiose Self. Svrakic M. D. American Journal of Psychoanalysis
Birçok yazarın öncül çalışmalarının sonucu olarak narsisistik kişilik bozukluğunun (NKB) yapısal-dinamik (structural-dynamic) özellikleri iyi tanımlanmış ve yaygın kabul görmüştür. Bununla beraber klinik açıdan bu yapısal kavramların bazıları açık olarak belirtilmemiş, daha çok kuramsal tarzda hatta bazı yönlerden de uygulanamaz biçimde kalmıştır.
Bu özellikle, sadece meta psikolojik olarak bir anlam taşıyan ve klinik (ya da tanısal) özellikler barındırmayan şişirilmiş kendilik (grandiose self - narsisistik kişiliklerin özgül, baskın ve benzersiz iç psişik yapısı-) kavramı açısından geçerlidir. Bu açıdan “şişirilmişlik (grandiosity) ve kendisiyle aşırı ilgilenme” (Masterson, 1981) ya da “kendi önemine ilişkin şişirilmiş bir duygu ve benzersiz olma” (DSM—III, APA) gibi tanımlamaların NKB’ unun klinik görüntüsünün oluşmasında tamamen şişirilmiş kendiliğin rolü olduğu sanısına kapılanabilir.
Bu makalenin birinci amacı var olan verileri sistematize etmek ve NKB’ unun şişirilmiş kendiliğe bağlı olan klinik biçimleriyle ilişkili yeni bazı bulguları ortaya koymaktır. Burada aynı zamanda bu makalenin odaklandığı düşünce olan şunu vurgulamak istiyorum: Şişirilmiş kendiliğin klinik dışa vurumu hakkındaki sistematize edilmiş bilgi, kişiye NKB klinik görüntüsünün içindeki tipik narsisistik öğeleri ayırt etmesini, böylece narsisistik “kişiliklere” klinik (ve tanısal) yaklaşımda daha fazla farkındalık oluşturmasını sağlar.
Şişirilmiş Kendilik ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu
Güncel anlayışımıza göre şişirilmiş kendilik narsisistik iç psişik yapının tipik ve benzersiz (unique) yapısıdır. Erken dönem hayal kırıklıklarına bir savunma olarak gelişen şişirilmiş kendilik, erken çocuklukta içsel dünyadaki tüm “iyi” mental yapıların iç içe geçmesi ile (condensation) oluşmuştur (Kernberg 1975). Bu iyi mental yapıların patolojik iç içeliği imgesel bir “tüm-iyi (all good)” sığınak yaratır (şişirilmiş kendilik) ve bunun aracılığıyla narsisistik kişi kendini özel, diğerlerinden daha değerli ve daha önemli olarak yaşantılar; böylece dışardan gelen hayal kırıklıklarının neden olduğu sorunların üstesinden gelmeye çalışır.
Baskın şişirilmiş kendilik yapısıyla beraber daha derin düzeyde ürkek, kırık ve emosyonel olarak aç gerçek kendilik (real self) bulunmaktadır (Kernberg 1975). İç dünyanın bu yarılmışlığı , yani baskın olan şişirilmiş ve saklanmış gerçek kendiliğin bir aradalığı (narsisistik ikilik – narcisistic duality) NKB’unun temel yapısal özelliklerinden biridir.
Şişirilmiş kendiliğe klinik bir yaklaşım pratik anlamda önemli bir soruya yol açar: Şişirilmiş kendilik yapısının klinik dışa vurumu nedir ?
Bu makalenin biçimi şöyle bir yol izleyecektir: İlk olarak NKB’nun şişirilmiş kendilikten doğrudan kaynaklanan klinik biçimleri tanımlayacağım; daha sonra narsisistik bozukluğun, içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin bulunmasının bir yansıması olarak ortaya çıkan dolaylı klinik biçimlerini ortaya koyacağım.
Şişirilmiş Kendiliğin Doğrudan Klinik Dışa vurumu
Benim klinik gözlemlerime göre (patolojik narsisizm alanında çalışan diğer yazarların çözümlemeleriyle -formülasyonlarıyla- uyumlu olarak) narsisistik bozukluğun doğrudan şişirilmiş kendilikten kaynaklanan klinik biçimleri (1) şişirilmişlik (grandiosity) ve (2) göstermecilik (exhibitionism) tir. Bu bölümlemenin bir parça şematik olduğunu vurgulamak gerek, çünkü şişirilmişlik ve göstermecilik eş zamanlı olarak birbirinin yerine geçebilen özelliklerdir; örneğin göstermecilik dış dünyaya kendini sergileyerek içsel şişirilmişlik yaşantısına onay sağlar.
Narsisistik şişirilmişlik
NKB’un klinik görünümünde şişirilmişliğin doğası, kökeni ve görünümü Kohut tarafından açıklanmıştır. Kohut “narsisistik kendilik beğenilmek ve izlenilmek ister” diye yazmıştır. Diğer yazarların (Kernberg 1975 gibi) benzer çözümlemeleri narsisistik hastaların açıkça ortada olan şişirilmişliklerinin, şişirilmiş kendilik yapısının doğrudan dışa vurumu olduğunu desteklemektedir.
Klinik açıdan (bir fenomen olarak) şişirilmişlik, narsisistik kişinin düşünce, duygu ve hareketlerini de içine alan baskın bir benzersizlik ve şişirilmiş bir kendilik önemi duyusu olarak tanımlanabilir.
Narsisistik hastalar şişirilmişliklerini birincil olarak, gerçek dünyadaki etkinliklerin yerine geçen düşünce düzeyindeki düşlemler olarak yaşarlar. DSM-III NKB tanı ölçütlerinden birinde de bu “sınırsız başarı, güç, ışıltı, güzellik veya ideal aşk düşlemleri ile uğraş halinde olma” olarak belirmektedir.
Bununla beraber şişirilmişlik kendini yüzeyde gösterir ve özgül narsisistik dışavurumlar içinde klinik olarak gözlenebilir durumdadır. Burada kendi gözlemimi, narsisistik şişirilmişliğin iki klinik biçimde göründüğünü vurgulamak istiyorum: (1) serbest yüzen (free floating) ve (2) yapılaşmış (stuctured) şişirilmişlik.
Serbest yüzen şişirilmişlik, narsisistik hastalarla çalışırken serbest yüzen anksiyete ve şişirilmişliğin dinamiklerindeki benzerliğe odaklanıldığı zaman fark edilir. Yani narsisistik şişirilmişliğin bir kısmı yapılaşmamış (unstructured), dağınık (diffuse) ve hastanın herhangi bir hareketine/etkinliğine bağlanmaya hazır biçimdedir. “Serbest yüzen” yüklemi bu nedenle şişirilmişliğin bir kısmının içsel dünyada serbest olduğunu ve geçici olarak hastanın herhangi bir düşünce, duygu ya da hareketine yansıtıldığını anlatmaktadır.
Serbest yüzen şişirilmişliğin klinik görüntüleri olarak şunlara vurgu yapmak istiyorum:
1) Gerçeğni narsisistik saptırılması: Narsisistik hastalar şimdiki çevrelerini dağınık içsel şişirilmişlik yaşantısı ile algıladıklarında kendilerine her durumda bir üst pozisyon ve gerçekçi olmayan yüksek bir önem yüklerler. Bu tipik olarak Kohut’un “gerçeğin narsisistik saptırılması” olarak adlandırdığı (1975) sorgulanamaz şişirilmişlik ve önemlilik yaşantısıdır.
2) Doymak bilmez alkışlanma açlığı ve patolojik hırs: Şişirilmiş kendiliğin taleplerinin zorlamasıyla narsisistik kişiler yorulmak bilmez bir yeni başarılar elde etme çabası içindedirler. Her zaman diğer insanların kendilerinden daha çok ve daha iyi biçimde başa çıktıklarıyla ve kendilerini bir başına, yoksun bıraktıklarıyla ile ilgili kaygılı bir düşünme tarzı gösterirler. Bununla beraber narsisistik amaçlarının peşine düştükleri zaman da bu sıklıkla “zorlamalı (driven)”, keyif vermeyen bir kalitede olmaktadır.
3) Tümgüçlülük ve tümbilirlik (omnipotens and omniscience: Bu iki klinik biçim bazı yönlerden gerçeğin narsisistik saptırılması ile ilişkilidir: Narsisistik kişiler büyük güçleri olduğuna ve becerikliliklerine kapılmış durumdadırlar ve bilgilerini, başarılarını abartırlar.
4) Sansasyonalizm: Serbest yüzen şişirilmişlik herhangi biçimde bir sansasyon arama yoluyla ve dramatik olaylara katılma eğilimiyle de kendini gösterir. Bu gibi (şişirilmiş) ortamlara katılarak kendilerine bir parça pırıltı kapan narsisistik kişiler kendi şişirilmişliklerini doğrulamak isteğindedirler. Buna dikkat edildiğinde bir çok ticari gösterinin (sıklıkla da muğlak kalitede olanlar) seyircilerini bu narsisistik karakterler arasından sağladığı tahmin edilebilir.
Yukarıda belirtilen örnekler karakteristik örneklerdir, ancak serbest yüzen şişirilmişlik narsisistik hastalarda güncel karşılaşılan olaylarda da bulunacağından, bu birkaç örneğin bu tip şişirilmişliğin tüm klinik görünümlerini ayrıntılı betimlediği anlamına gelmemektedir. Genel olarak söylenecek olursa serbest-yüzen şişirilmişlik bu hastaların tipik “narsisistik profillerini” biçimlendirmektedir (kendini beğenmişlik, kendini büyükseme –superiority-, aşırı yeterlilik, bağımsızlık, hak arayıcılığı gibi). Serbest-yüzen şişirilmişliğin NKB’unun “en narsisistik” tarafı olduğunu söylersek yanlış düşünmüş olmayız.
Yapılaşmış şişirilmişlik ise serbest-yüzen şişirilmişliğin tersine, narsisistik şişirilmişliğin kişinin bir işlevi ya da özel bir tarzına kalıcı olarak bağlanmış olduğu anlamına gelmektedir. Daha açık söylenecek olursa yapılaşmış şişirilmişlik, narsisistik kişiliklerin içsel şişirilmişlik yaşantı enerjilerini narsisistik ödül sağlayacak “hedeflenmiş” dışsal bir “imge” ye dönüştürebilme becerisine sahip olduklarını işaret eder.
Yapılaşmış şişirilmişlik klinik olarak narsisistik hastaların başarılı çalışma kapasiteleri ve önemlilik gösterileri (significant self-representation- kendini önemli gösterme -çv. notu bu patoloji için önemlilik gösterisi tanımı bana daha cazip geldi-) ile kendini gösterir.Benim klinik gözlemlerime göre her narsisistik hasta (kendi yargısına göre) çevreden en olumlu takdiri alacak özellik ya da yeteneğine önem verir. Bazı narsisistik hastalar için önemlilik gösterisi fiziksel çekiciliğe dayandırılabilir; bazıları için de zeka, hitabet ya da başka bir özellik ön plana geçebilir. Önemlilik gösterileri gerçekte hayranlık kazanmak için uygulanan en favori aldatıcı görünümdür.
Narsisistik kişi (önemlilik gösterisi ile) “günlük yaşamda özel olma” yaşantısı temelinde, kendisinin diğer insanlardan çok ayrı tutulması gereken (şişirilmiş) önemi ve değeri konusunda ek düşlemler inşa eder. Benim klinik verilerim önemlilik gösterisine bağlanan şişirilmişliğin, narsisistik hastanın daha değerli bulacağı daha sonraki tarz ve işlevlerin geliştirilmesine enerji sağladığına işaret etmektedir.
Çoğu narsisistik kişilik nesnel olarak yüksek profesyonel statü elde eder ve toplum üstüne etkileri geniştir. Kernberg’in işaret ettiği gibi narsisistik hastaların büyük olma hırslarını karşılamaya ve diğer insanların hayranlığını sağlayamaya izin veren alanlarda etkin ve yoğun çalışma becerileri yüksektir (pseudosublimatory potential-sahte-yüceltmecilik gücü). “Sahte (pseudo)” ön eki narsisistik profesyonel başarının gerçek bir yüceltmenin değil sadece ödüllenme peşinde olmanın bir sonucu olduğunu işaret etmektedir. Şişirilmişlik yaşantısı bu yüzden, narsisistik hastanın etkinliği için enerji sağlar ve bu etkinlik erişilen ödül yoluyla kendi şişirilmiş kendiliğini besler.
Yukarıdaki bu biçimler temel alındığında şişirilmiş kendiliğin enerji oluşturduğu ve narsisistik hastaların hareketlerini idare ettiği sonucuna varıyoruz. Önemlilik gösterisi ve sahte-yüceltme yoluyla bu hastalar sadece ün, başarı ve güç kazanmaya doğru yönelmişlerdir. Çoğunun bu amaçlarını gerçekleştirdiği gerçeği yapılaşmış şişirilmişliğin (narsisistik şişirilmişliğin bir parçası olarak), narsisistik kişiliklerin başarılı sosyal uyumunu sağlayan kaynaşmış güç (cohesive force) olduğunu işaret etmektedir.
Burada her narsisistik hastada klinik olarak hem serbest-yüzen hem de yapılaşmış şişirilmişliğin görülebileceğini vurgulamak istiyorum. Serbest-yüzen şişirilmişlik ciddi narsisistik patolojide, yani sınır-narsisistik hastalarda (borderline narcisistic patient) daha etkindir, bu hastalarda şişirilmişlik düşlemler aracılıyla yaşantılanır ya da rastlantısal olarak anlık gelişmelere bağlanır. Basit olarak söylenecek olursa bu hastalar dış yaşamda “narsisistik olarak verimsiz (narcissistically inefficient)” dirler.
Daha iyi bütünleşmiş (integrated) narsisistik hastalarda yapılaşmış şişirilmişlik daha etkindir. Bu hastalar nesnel olarak çevreden daha fazla ödül kazanırlar (sahte-yüceltme ile profesyonel başarı, etkileyici sosyal “imaj” gibi), basit olarak bu hastalar dış dünyada narsisistik olarak daha verimlidirler.
Yapılaşmış şişirilmişliğe göre serbest-yüzen şişirilmişliğin daha fazla varlığına göre ciddi, orta ya da hafif narsisistik patolojiler arasındaki ayrımın kabaca yapılabileceği söylenebilir; yani daha fazla serbest-yüzen şişirilmişlik (daha az yapılaşmış) daha ciddi narsisistik patoloji ya da daha fazla yapılaşmış şişirilmişlik daha hafif narsisistik patoloji.
Narsisistik Göstermecilik (Narcissistic Exhibitionism)
Kohut’a göre (1971) narsisistik hastaların göstermeciliği “şişirilmiş kendiliğin o ortamda gözlerin kendisinde olmasını isteyen çocuksu gereksinimin” doğrudan klinik dışa vurumudur. Narsisistik göstermecilik, sanki hastanın bulunduğu ortamdaki değerini “sergilemeyi” sağladığı için şişirilmişliğin hizmetinde gibidir.
Klinik açıdan göstermecilik “gözlerin üstünde olduğunu hissetmenin doğurduğu haz tarafından güdülenen (motivated) davranış” olarak tanımlanabilir. Aynı şişirilmişlik gibi narsisistik göstermeciliğin de çoğu parçası düşlemlerde var olur. Örneğin, hasta kendini uzak bir coğrafyada “ilkellerin” üstündeki donanım nedeniyle büyülendiği bir “kaşif” olarak imgeler. Bu düşlemde hem şişirilmişliğin hem de göstermeciliğin, derindeki (implicitly) yakın oluşumsal bağlantısını doğrulayan doğal bir aradalıklarını görebilirsiniz.
Narsisistik göstermeciliğin diğer klinik görünümleri hakkında şunlara değineceğim:
1) Dikkatin sürekliliğine talep: Kendi üstüne dikkatin sürekliliğini isteyen imgesel ya da düşlemsel taleplerin arkasında, genellikle bunu dışa vuran çok açık bir narsisistik göstermecilik görünümü bulunmaktadır.
2) Özel olmaya eğilim: Narsisistik kişilikler, ne pahasına olursa olsun, modaya uygun giyinerek ya da “özel” yerlerin müdavimi olarak “özel” görünmeye çalışırlar. DSM_III’de belirtildiği gibi bu hastalar maddelerden çok görünümle daha çok ilgilidirler; örneğin yakın arkadaş edinmektense bir şirkette “doğru” kişilerle görünmeye daha fazla önem verirler.
3) Uğraşlara göstermeci yaklaşım: Eğer seçim yapma şansı verilirse narsisistik kişiler tercihen toplumsal olan ama hızlı ödül sağlayan meslekleri seçerler.
4) Normal insan ilişkisinde özgül sapmalar: Göstermeci güdülenmelerinden dolayı narsisistik kişiler (normal olarak emosyonel vericilik ve alıcılığa dayanan) insan ilişkisinin bu işleyişini bozarlar. Diğer insanlarla iletişime geçtiklerinde bu kişiler ya kendilerini ya da kimi (gerçek ya da imgelenmiş) yeteneklerini, böyle bir dışa vurumu yakınlık olarak tanımlayarak “sergilerler”. Gerçek emosyonel paylaşım narsisistik kişilikler için oldukça yabancı gibi görünmektedir.
5) Yaygın utanma tepkisi: Göstermeci yaşantılarında yaşadıkları yetersizlik nedeniyle narsisistik hastalarda utanma tepkileri klinik olarak oldukça sık görülür. Beklenen hayranlık gelmezse ya da tam tersine olumsuz bir geri bildirim gelirse, yani küçümsenirlerse narsisistik hastalar tipik olarak güçlü utanma duygusu gösterirler. Kohut benzer olarak narsisistik kişiliklerin utanma tepkisine yatkın olduklarını tanımlamıştır ve utanmayı, şişirilmiş kendiliğin ortaya konmasındaki yetersizliğin bir sonucu olarak değerlendirmiştir.
Şişirilmiş Kendiliğin Dolaylı Klinik Dışavurumları
“Dolaylı klinik dışavurum” ifadesi ile özgül olarak şişirilmiş kendiliğin etkisi ile biçim bulan ve bu nedenle klinik olarak “narsisistik kişilik biçimleri” olarak tanımlanan bazı kişilik görünümlerini parmak basmak istiyorum.
İlk olarak şişirilmiş kendilik yapısı tarafından farklı “ben-işlevleri” ( duygular, düşünceler ve hareketler) biçimlendirilmiştir. Bu nedenle dolaylı klinik dışavurum çatısı altında narsisistik davranma tarzı ile beraber giden emosyonel ve bilişsel biçimleri tartışacağım. Bu biçimler narsisistik ben-işlevleri olarak geçecektir. Sonra şişirilmiş kendiliğin biçimlediği (ve kendisini bu yolla dolaylı olarak gösterdiği) narsisistik kişiliklerin bazı etik tarzlarını. Bunlar da narsisistik etikler olarak geçecektir. Son olarak, şişirilmiş kendilik kişiler arası ilişkilerinde bazı sapmalara neden olmaktadır. Bu sapmalar şişirilmiş kendiliğin kişiler arası dışavurumları olarak geçecektir. Şimdi bu yukarıdaki biçimleri şişirilmiş kendiliğin dolaylı klinik dışavurumları olarak kısaca analiz etmek istiyorum.
Narsisistik ben-işlevleri
Gelişimsel olarak şişirilmiş kendiliğe bağlı
narsisistik emosyonlar: ikincil narsisistik emosyonlar
Başka bir makalemde belirttiğim gibi NKB’unun genel olarak emosyonel düzenlenimi şematik olarak iki düzeyde gösterilebilir. İlk emosyonel düzey gerçek-kendiliğe (real-self) aittir (birincil narsisistik emosyonlar), ikinci düzey ise şişirilmiş kendilik yapısına aittir (ikincil narsisistik emosyonlar). İkincil narsisistik emosyonlar eğer şişirilmiş kendiliğin “beslenmesi” başarılıysa olumlu, bu “beslenme” süreci engellenmişse ya da tamamen kesilmişse olumsuzdur.
Olumlu ikincil narsisistik emosyonlar (düşlemde ya da gerçek olarak) hayran olunma gereksinimi karşılanmışsa ya da anlamlı bir yaşam duygusu kazanılmışsa oluşmaktadır. Klinik olarak bu dönemler hipomanik kabarmalar (exaltation) olarak gözlenir.
Olumsuz ikincil narsisistik emosyonlar şişirilmiş kendiliğin beslenme sürecindeki yetersizlikle oluşur. Bunlar:
a) ikincil (kışkırtılmış –provoked-) narsisistik öfke, narsisistik amaç ve gereksinimlerin engellenmesi durumunda oluşur;
b) belirgin boşluk ve can sıkıntısı, “boş dönem” sırasında (narsisistik kişinin tüm gereksinimlerini sağladığı nesneyi tüketip terk ettikten sonra yeni nesne bulana kadar geçen dönem) gelişir ve
c) karamsar duygudurum, şişirilmiş kendiliğin beslenmesinin tamamen kesildiği (narsisistik dekompansasyon) dönemde gelişir ve işe yaramazlık, disforik duygulanımların (keskin öfke, hakaret ve memnuniyetsizliğin) üstesinden gelme ve paradoks olarak narsisistik büyüksemenin (superiority) kırıntılarının varlığı ile karakterizedir.
Klinik açıdan bu emosyonel tepkilerin yeniden biçimlendirilmesi (reconstruction) -yani ikincil (olumlu ve olumsuz) narsisistik emosyonların özgül dinamikleri- içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin işlevsel etkinliğinin varlığını vurgulamaktadır.
Narsisistik biliş
NKB’unun bilişsel görünümleri çeşitli çalışmalarda incelenmiştir. Örneğin Waelder, düşünce içeriğinin cinselleştirildiğini (libidinization), gerçekler yerine genel kavramların tercih edildiğini ve kişinin kendi zihinsel etkinliğini abarttığını belirtmiştir. Bach sözcükler ile algılar arasındaki köprünün olmadığını ya da bloke olduğunu, kendilik, uzam (space), nedensellik (causality) ve zaman algısında sapma olduğunu tanımlamıştır. Bu çalışmada ise narsisistik bozukluğun sadece şişirilmiş kendiliğin dolaylı dışavurumunu temsil eden bilişsel biçimlere odaklanacağım. Bu biçimler şunlardır:
Narsisistik bilişin tipik bir biçimi gerçekliğin (reality) benmerkezci (egocentric) algılanmasıdır. Yani narsisistik hastalar sadece kendi (şişirilmiş) yaşantılarında var olan gerçekliği kabul ederler. Sonuç olarak bu hastalar, gerçekliğin kendi önemliliklerini, mükemmelliklerini tehdit eden tüm yönlerini inkar ederler.
Narsisistik konuşma, dilin ve söylemin narsisistik bozulmasına (deformation) uygun biçimde klinik olarak şu tarzlarıyla tanınır: a) dilin “ben ben” (autocentric) kullanılması; b) “narsisistik” sözcüklerin sık kullanılması ve c) monologa eğilim.
Dilin “ben ben” (autocentric) kullanılması, sözel iletişimde asıl amacın, iletişim kurmaktan çok kendi değerini artırmaya ve vurgulamaya doğru saptığına işaret etmektedir.Narsisistik kişiler konuşmalarında sıklıkla fantastik, mutlak ve fazla güzel (abartılı -superlative- ve itiraz edilemez –apodictic-kategorilerindeki) “narsisistik” sözcükler kullanırlar.
Monoloğa eğilim narsisistik kişinin diyaloğa katılmalarındaki becerisizliği vurgulamaktadır. Narsisistik kişiler kendi şişirilmişlik (ve diğer insanların sadece alkışlayan seyirci oldukları) yaşantıları nedeniyle sadece diğerlerini dinliyormuş gibi görünürler, gerçekte yeni bir monolog başlatmanın fırsatı peşindedirler. Bu bağlamda Akthar ve Thomson narsisistik hastaları “kendileriyle konuşan kişiler” olarak tanımlamışlardır.
Çoğu yazar narsisistik hastaların çevrelerindeki her şeyi (ve herkesi) eleştirdiğine işaret eder. Bu eleştiri eğiliminin içsel şişirilmişlik yaşantısından köken aldığını ekleyebilirim; diğer insanları eleştirerek narsisistik hasta kendini yükseltir.
Bach narsisistik hastanın, şişirilmiş kendilik önemi hissi nedeniyle bilmediği herhangi bir şeyin olabileceğini kabullenemediğini ve tüm öğrenme eyleminin belleği bozan bir “narsisistik yaralanma” ya dönüştüğünü göstermiştir (ince bellek kayıpları). Bununla beraber şişirilmişliği çalışma nesnesine bir bağ göstermemişse narsisistik hasta bu nesneye bir ilgi hissetmediği için de öğrenme zorlukları gösterecektir. Bu yüzden narsisistik yaralanma yaşantısı öğrenmede ince bellek kayıplarına yol açarken, güncel öğrenme zorlukları narsisistik kişiliğin gerçek-kendiliği ile gelişimsel olarak bağlı olan güdülenme ve ilgi eksikliği nedeniyle oluşacaktır.
Narsisistik etkinlik
Narsisistik kişi sadece kendi gereksinimi olan alkış ve takdir (sahte-yüceltme) ödülünü alabileceği etkinliklerin sorumluluğunu üstlenir. Bu nedenle işe karşı güdülenişi göstermecidir ve seçim şansı tanınırsa tipik olarak kendisine kısa sürede ödül sağlayacak etkinlikleri seçer.
Narsisistik etkinliğin yalancı-güdülenmesi (pseudomotivation of narcissistic activity) çoğu “dahi çocuğun (wunderkinds)” ortalama sonuçlar elde etmesi gerçeğini açıklayabilir. Nesnel olarak yüksek sonuçlar elde eden narsisistik kişilerle ilgili olarak da, bu kişilerin çalışma yaşamında eninde sonunda “pırıltının ardındaki boşluğu (emptiness behind glitter)” ortaya koyan yüzeysellik her zaman fark edilir.
Şişirilmiş kendilik tarafından biçimlendirilmiş etikler
Şişirilmiş kendiliğin sürekli varlığının en fazla engel yaratan sonuçlarından biri narsisistik kişiliklerin üstbenlerinin yetersiz gelişimidir. Klinik olarak üstbenin bütün olarak normal gelişimin gerisinde kalması, narsisistik kişinin içsel değerler sisteminin olmamasını (pekişmiş etik ve standartların yokluğu) ve yaşamında olgun idealler, sofistike amaçlardan mahrum olmasını açıklar niteliktedir.
Başka bir makalemde tartıştığım gibi içsel dünyada şişirilmiş kendiliğin baskınlığının süregitmesinin bir sonucu olarak çeşitli narsisistik etik davranış biçimleri oluşur. Şişirilmiş kendilik tarafından biçimlendirilmiş narsisistik etikler (aynı zamanda bu patolojik yapının dolaylı klinik dışavurumunu temsil etmektedirler) şunlardır:
Değerin birincil ölçütü olarak şişirilmişlik
Tüm narsisistik kişiler için, kendi mükemmeliyetçiliklerinin içsel yaşantısına bağlı olarak hangi biçimde olursa olsun büyüklük elde etmek anlamlı bir yaşamın birincil ölçütü haline gelmiştir.
Alay etikleri
Bir narsisistik hastanın “edepsiz içselliği (immoral internality)” –yani yoğun haset (intensive envy), öfkelilik (aggressivity) ve ayartılabilirlik (corruptibility) (narsistik kişinin yalancı baştan çıkartıcı (seductive facade) görünümüne doğrudan karşıtlık oluşturan biçimler)- önde gelen ne kadar ahlaklı olduğunu gösterme çabaları ve yüksek düzeyde ahlaki bir varlık görüntüsünün yansıtılmasıyla maskelenir.
Patolojik yalancılık
“Gerçekliğin narsisistik saptırılmasıyla (narcissistic faking of reality)” yakından bağlantılı olarak narsisistik hastaların patolojik yalancılığı oluşmaktadır. DSM-III’de vurgulandığı gibi kişisel yetersizlikler, başarısızlıklar ya da sorumsuz davranışlar rasyonalizasyon ya da sonu gelmeyen yalanlarla açıklanmaya çalışılabilir.
Vicdansızlık
Şişirilmiş kendiliğin taleplerinin zorlamasıyla narsisistik hastalar dış dünyayı kendi tümgüçlülük gereksinimlerine en uygun biçimde biçimlerler.
Bir bilen olma (yetkinlik) ve benmerkezcilik (entitlement and egocentricity)
Kendilik önemi algıları yoluyla narsisistik hastalar klinik olarak “bir bilen” tarzı gösterirler. DSM-III’e göre “bir bilen olma (narsisistik yetkinlik) gereken sorumlulukları üstlenmeden özel davranış görme beklentisi” anlamındadır. Ek olarak narsisistik kişilikler makul olandan daha fazlasını talep ederler ve insanlar kendi isteklerine uygun davranmadıklarında öfke ve şaşkınlıkla tepki verirler (benmerkezcilik).
Şişirilmiş Kendiliğin Kişiler arası Dışavurumu
DSM-III’de vurgulandığı gibi narsisistik kişilerin kişiler arası ilişkileri değişmez olarak bozuktur ve empati yokluğu, haset (envy), sömürücülük (exploitiveness) ve aşırı idealleştirme ve değersizleştirme arasında (hatta en yakın ilişkilerde bile) gidip gelmelerle karakterizedir.
Şişirilmiş kendiliğin içsel psikolojik yapısı kişiler arası ilişkileri önce doğrudan bozar sonra da aşağılar. Şişirilmiş kendilik özgül olarak narsisistik kişiler arası ilişkilerde klinik açıdan şu sapmalarla kendini gösterir:
Narsisistik nesne seçimi
Narsisistik hastaların kişiler arası ilişkileri iletişim kurulan nesnenin özel olarak seçilmesiyle karakterizedir. Bu bağlamda narsisistik ilişki “narsisistik nesne seçimiyle” oluşur; böylece değerli nesne aracılığıyla (özdeşim- identification) hasta kendi değerini onaylar ve kendisiyle ilgili dilediği imgeye yakınlaşır.
Dış nesnelerin aynalaştırılması
Birçok yazar tarafından belirtildiği gibi narsisistik kişilerin kendilerine güvenleri değişmez olarak kolay zedelenebilir (fragile) durumdadır ve sadece çevreden elde edilecek ödüllenmelere bağımlıdır. Bu nedenle narsisistik hastaların kişiler arası ilişkileri kendine özgü bir biçimde gelişir: Hasta kendi şişirilmiş kendiliğini dış nesneye yansıtır, böylece bu nesne şişirilmiş kendiliğin “taşıyıcısı” haline gelir ve hastanın kendi şişirilmişliğinin bir uzantısı olarak yaşantılanır (yansıtmalı özdeşim-projective identification). Basit olarak söylenecek olursa, şişirilmiş kendiliğin yansıtıldığı bu nesnelerle olan iletişimde narsisistik kişi kendine yönelik bir hayranlık “görür” ve böylece kendi içsel şişirilmişlik yaşantısını besler (“nesnelerin narsisistik aynalaştırılması”-narcissistic mirroring in objects).
Nesnelerin narsisistik olarak aynalaştırılması klinik olarak çevrenin gerçekçi olarak anlaşılmasından ziyade, asıl amacı kendi güvenini koruma ya da artırma ve hayranlık kazanma olan özgül bir kişiler arsı iletişim bozukluğu olarak tanınır.
Bir bilen olma (yetkinlik- entitlement), vicdansızlık (unscrupulousness) ve benmerkezcilik (egocentrity)
NKB’unun bu etik görünümlerini kişiler arası alanı da ilgilendirdikleri için buraya da aldım. Tipik olarak narsisistik kişinin bu olumsuz nitelikleri cazibe, alımlılık ve yalancı baştan çıkarmacılık tarafından maskelenmiştir.
Sömürücülük ( exploitiveness)
Kendilerini herkesten yukarda görme yaşantısı içinde hissettikleri için narsisistik hastalar çevrelerini kullanan bir parazite dönüşürler. DSM-III’te de vurgulandığı gibi bu hastalar “kendi arzularının yerine getirilmesi ya da kendi gözlerinde itibarlarını yükseltmek için kişisel dürüstlüğe ve başkalarının haklarına aldırmaksızın diğer insanlardan çıkar sağlarlar”. Bu tanım tam olarak narsisistik kişiliklerin kişiler arası sömürücülüklerinin özünü anımsatmaktadır.
Empati yokluğu (lack of empathy)
Yukarıdaki görünümler, özellikle de nesnelerin narsisistik aynalaştırılması narsisistik kişilerin sürekli onay veren bir tarzda olmadığı sürece bir iletişimden zevk alamadıklarına işaret etmektedir. Kendilerini herkesten büyük görme yaşantıları ve ödüllenmeye her zaman aç olmaları nedeniyle bu kişiler diğer insanları alkış için orada bulunan, kimlikleri önemli olmayan nesneler olarak algılarlar ve insanların ne hissettiklerini algılayamazlar.
Pohpohlanmaya patolojik bağımlılık (pathological addiction of flattering)
Narsisistik kişiler nesnel olarak yüksek statü elde etmek için uğraşırlarken genellikle çevrelerinde kendilerine sürekli bir saygı ve hayranlık (pohpohlama) gösteren kişiler bulundururlar. Pohpohlanma şişirilmiş kendilik için oldukça çekicidir ve narsisistik kişiler niteliklerinin tüm abartılı yansımalarına (hatta en fazla büyüttüklerine, yok bu kadar da olmaz dediklerine bile) inanırlar.
Eleştiriye patolojik tahammülsüzlük (pathological intolerance of criticism)
Eleştiri narsisistik kişilik üzerine tabiri caizse ikiye katlanmış bir olumsuz etki yapar. Bir taraftan şişirilmişlik yaşantısına karşı bir tehdit oluştururken diğer yandan kendini küçük görme (inferioty) yaşantısını yoğunlaştırır.
Şişirilmişliğin engellenmesine bir tepki olarak eleştiriye narsisistik yanıt gelişimsel olarak şişirilmiş kendilik ile ilişkilidir (ikincil, kışkırtılmış –provoked- narsisistik öfle –agresyon-). Bununla beraber eleştiriye aşırı tepkide ise daha çok gelişimsel olarak gerçek kendilikle ilişkili olan kendini küçük görme ve güvensizlikten köken alan birincil, kışkırtılmamış narsisistik agresyon vardır.
Klinik olarak pohpohlanmaya patolojik bağımlılığın tamamen tersine narsisistik kişiler en ufak eleştiriyi bile kabullenmeyi ret ederler. DSM-III’te işaret edildiği gibi bu gibi hastalar eleştiriye ya da diğer insanlarının sakin ilgisizliklerine agresyon veya aşağılık, utanma, küçük düşme ya da boşluk duyguları ile tepki verirler.
Tartışma
Şişirilmiş kendiliğin klinik dışavurumlarının doğrudan ve dolaylı biçimlerinin yukarıdaki sınıflaması benim tipik bir narsisistik iç psişik yapının önceden ortaya konmuş yapısal-dinamik açıklamalarını düzenleme çabamı yansıtmaktadır.
Kendi klinik gözlemlerime göre şişirilmiş kendiliğin en önemli klinik görünümleri şişirilmişlik ve göstermeciliktir. Bununla beraber diğer bazı kişilik bozukluklarında da (özellikle sınır ve histriyonik) şişirilmişlik ve göstermecilik öğeleri bulunması nedeniyle şişirilmiş kendiliğe tam bir klinik yaklaşım görünen tablodaki hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerinin ayırt edilmesini gerektirmektedir. Diğer bir deyişle sadece uygun emosyonel, bilişsel, etik ve kişiler arası ilişkiler eşlik ettiği zaman şişirilmişlik ve göstermecilik iç psişik dünyada şişirilmiş kendilik yapısının varlığını işaret etmektedir.
Şişirilmiş kendiliğin yukarıdaki dışavurum biçimleri NKB’nun klinik biçimlerinin sadece bir (ama en büyük) parçasını temsil etmektedir. Bu bozukluğun tam klinik görüntüsü bu makalede tartışılmayan ve emosyonel, bilişsel, etik ve kişiler arası biçimlerin gelişimsel olarak şişirilmiş kendiliğe bağlı olmayan görünümleri ile beraber olgunlaşmamış üstben ve “narsisistik ikiliğin (narcissistic duality)” (şişirilmiş kendilik ile gerçek kendilik arasındaki gidip gelmeler) özel görünümlerini de içermektedir
çevirmenin notu:Her ne kadar eski bir makale olsa da Svrakic’in yaklaşımı narsisizmde görülen dışavurumları daha nesnel tartışmamıza olanak sağlayabileceği için, narsisistik kişilerde baskın klinik görünüm olan kendini büyükseme görüntüsünü sınıflayan bu makalesini çevirme gereksinimi duydum. “Grandiose self” kavramımı “şişirilmiş kendilik”, “grandiosity” kavramını da “şişirilmişlik” olarak tanımlamayı bir keskinliği belki de bir karikatürü ifade ettiği için (şişine şişine dolaşmak deyişi gibi) –belki de çeviri sırasında beni sürekli gülümsettiği için- yeğledim. Bu kavramlar için “büyüklenmeci” terimi daha fazla kullanılmaktadır.
Kuşkusuz makalenin yazıldığı tarihten bu yana narsisizm konusundaki gözlemler yeni açıklamalar da getirdi ama hastalarımın bu şişirilmiş alt kimlikleri ortaya çıktığında “siz ezik olanı seviyorsunuz, ben ise onu sevmiyorum hatta nefret ediyorum, o zaman siz beni sevmezsiniz” biçimindeki ifadeleri ile çok karşılaştığım için, çeviri sırasında benim zihnimin bana sormadan daha çok odaklandığı noktanın “büyüklenmeci yani şişirilmiş kendilik gerçekten “gerçek” değil mi, gerçekten “şişirilmiş” mi” soruları olduğunun farkına vardım. Svrakic’in makalesinde satır aralarında bu sorularımın yanıtlarını da aradım. İlerde kendim ele alacağım bir incelemede bunun yanıtlarını araştıracağımı düşünüyorum.
21 Eylül 2007 Cuma
Kendilik Psikolojisinden Öznelerarası Sistemler Perspektifi
Kimlik Çözülmesi (Dissociation) Bozukluğunda Düzensiz Bağlanma Sorunu: Kendilik Psikolojisinden Öznelerarası Sistemler Perspektifi
Carol Mayhew, PsyD, PhD29. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Toplantısı’nda sunulmuştur – Chicago, Kasım 2006
Slade (2004) ve diğerleri, bağlanma sorunlarına, biçimine ve süreçlerine bakmanın klinik çalışmanın daha iyi anlaşılması bakımından değerini tartışmıştır. Bowlby (1969, 1973, 1980), çocukların, ilk bakıcılarına bağlanmaya ve bu bağı sürdürmeye yönelik bünyesel bir yatkınlıkla dünyaya geldiğini çünkü bebeğin yaşamasını sağlayan şeyin bu bağlılık ilişkilerinin gelişmesi olduğunu düşünüyordu. Demek ki, çocuklar- özellikle de korktuklarında, hastalandıklarında ya da korunmaya ve güvenliğe ihtiyaç duyduklarında- onları bağlanma figürlerinden yakınlık aramaya sevk eden bünyesel bir bağlanma davranışları sistemiyle doğarlar. Çocuklar kendilerini güvende hissettiklerinde, etraflarındaki dünyayı da rahatça keşfedebilirler; oysa korktuklarında bakıcılarına yakın olmaları her şeyden daha önemli hale gelir. Öyleyse, Slade’in ifade ettiği gibi, ‘Bağlanma teorisi hem korku ve sıkıntının temelde devam eden ilk ilişkiler bağlamında düzenlenmesiyle, hem de bu tür düzenleyici süreçlerin bağlanma temsilleri biçiminde içselleştirilmesiyle ilgilidir’.
Çocuklar, bağlanma ilişkilerini korumaya ve sürdürmeye motivedirler; bu yüzden de kendilerini rahat hissettiren ve onlara yakınlık gösteren sürekli bir kaynağı garanti etmek için ilk bakıcılarının ihtiyaçlarına uyum gösterirler. Bakıcıya maksimum derecede yakın olabilmek için gerekli olan uyarlanmalar sonucunda, bağlanma temsilleri denilen belirli savunma ve duygulanım düzenleme kalıpları ortaya çıkar.
Ainsworth (Ainsworth, Blehar, Waters, & Wall, 1978) ve Main (2000; Main, Kaplan, & Cassidy, 1985) hem bağlanma durumlarındaki davranışları gözlemleyerek, hem de bağlanmayla ilgili konularda görüşmeler yaparak yürüttükleri olağanüstü yoğunluktaki araştırmanın sonucunda, yetişkinler ve çocuklar için farklı bağlanma kategorileri geliştirmişlerdir; bunlar, belirleyici bağlanma stratejileri haline gelen davranış ve duygulanım düzenleyici kalıpları yansıtır. Bu dört farklı bağlanma kategorisi şöyledir: güvenli, güvensiz-kaçıngan, güvensiz-dirençli/ikircikli ve dağınık/düzensiz. Bu sınıflandırma, çocuğun tehlikeli bir durumda ebeveynle ilişkili olarak nasıl davrandığı- buna çocuğun ayrılmadan önce, ayrılırken ve tekrar birleşme sırasındaki davranışı da dahildir- temelinde yapılmıştır.
Hesse ve Main’e (2000) göre, dağınık-düzensiz bağlanma sınıflandırması, tehlikeli durumdaki anormal davranışlar gözlemlenerek yapılmıştır. Bebeklerin yaklaşık %13’ü tutarlı bir bağlanma stratejisi gözlemlenemediği için ne güvenli ne de güvensiz kategoriye girmiştir. Bu bebekler, özellikle stresli bir ortamda birbiriyle ‘çatışan’ davranışlar sergilemeye meyillidirler. Bu hiç bir sınıfa dahil edilemeyen çocuklar, aynı zamanında ebeveynlerinin yanında tuhaf, anlamsız, düzensiz, karışık ya da açıkça birbiriyle çatışan bir dizi davranış da sergiler. Bu davranışlardaki en belirgin tema, hareket kalıplarının düzensiz ya da gözle görülebilir derecede çelişkili olmasıdır. Sözgelimi, bebek anneye yaklaşır ama sonra kaçıngan bir tepkiyle yüzünü başka bir tarafa çevirir ve ona bakmaz ya da yaklaşır, durur ve başka bir yere bakmaya başlar. Yazarlar şunu ileri sürmektedir: bebeğin, ilksel sığınağı olan bağlanma figür(leri) tarafından belirgin bir biçimde korkutulduğunda, düzensiz/dağınık bir davranış sergilemesi olasıdır. Aslında, araştırmalar kötü muamele gören örneklemdeki bebeklerin neredeyse %80’inin düzensiz olduğunu açığa çıkarmıştır.
Bu düzensiz bebekler ve ebeveynleri üzerine yapılan boylamsal araştırma altı yaşındaki çocuklarla yürütülmüş ve şu sonuçları ortaya koymuştur: bir saatlik bir ayrılıktan sonra ebeveynlerine kavuştuğunda, D (dağınık/düzensiz) bebeklerin çoğunluğu ebeveyn rolünde-roller tersine çevrilmiştir ki buna da D-Kontrolcü denmektedir- davranmıştır. Bu çocuklardan bazıları cezalandırıcı bir tavırla- ki buna cezalandırıcı kontrol denmektedir- ebeveynlerine emrederken ( ‘Otur ve sus’ gibi), diğerleri aşırı ve gereksiz bir endişe içine girmiştir (‘Anne yorgun musun? Oturmak istemez misin, sana çay getireyim mi?’); ki buna da bakımın kontrolcü bir biçimde ele alınması denmektedir (Main ve Cassidy, 1988). Bu çocuklar ayrıca ebeveynle çocuğun ayrıldığı resimler karşısında korku dolu tepkiler vermektedir (Kaplan, 1987)
Liotti (2005) bu araştırma sonuçlarını açıklayan ve geliştiren bir dinamik formülasyon önermiştir: Bebeğin güvenlik arayışıyla yöneldiği kişi tarafından korkutulmuş olmasının yol açtığı çatışma, bağlanma davranışının düzensizleşmesine neden olur. Bu şartlar altında, bağlanma sisteminin faaliyetleri, çocuğu düzensizliğin, karışıklığın kaotik deneyiminden korumak için savunmacı bir biçimde ketlenir; ve bir diğer motivasyon sistemi bir dereceye kadar düzen sağlamak için harekete geçmeye başlar. Bu da, çocuğun ebeveyni kontrol etmek için savunmacı bir strateji uygulamasına sebep olur- bunu ya bakımı kendi üstüne alarak, ya da ebeveyni cezalandırarak yapar. Yine de, bu tür çocukların ayrılık sahnelerine verdikleri korku dolu felaket tepkileri bağlılık ilişkisinin altta yatan içsel temsillerinin düzensiz ve aşırı derecede duygu yüklü niteliğini gösterir. Aynı şekilde, geçmişinde travmatik bağlılık ilişkileri olduğunu söyleyen ve kendilerine düzensiz bir biçimde bağlanan çocukları olan yetişkinler de, tipik olarak ‘düşmanlık, çaresizlik ve saplantılı bakım arasında gidip gelen çoklu, dağınık ve dramatik kendilik ve bağlanma temsilleri sergilerler (Lyons-Ruth, vd.,2003) Liotti, ‘kendiliğin (self) ve bağlanma figürlerinin bu çoklu, dramatik ve dağınık temsillerinin... ‘drama üçgeni’ metaforuyla ifade edilebileceğini ileri sürer. Drama üçgeninde, hem kendilik hem de önemli ötekiler, çaresiz kurban, güçlü-iyi kurtarıcı ve aynı derecede güçlü ama kötü zulmedici gibi birbiriyle uyuşmayan rolleri ya aynı anda ya da arka arkaya temsil ederler.
Liotti (2005) ayrıca şunu da anımsatır: güçlü bir stres kaynağı altında, çocuğun bağlanma sistemini savunmacı bir biçimde ketlemek için- ya kendi bakımının sorumluluğunu kendi üstüne alarak, ya da ebeveyni cezalandırarak- uyguladığı duygusal ve davranışsal stratejiler çöker ve o zaman çocuk/yetişkin bağlanma figüründen ilgi arar. Ancak, bu ilgi isteyen tavır aynı anda hem bir yardım çığlığının, hem felaket düşüncelerinin, hem yardımı istenen kişiden korkuyla kaçınma, hem de aynı kişiye anlamsızca saldırma eğiliminin düzensiz bir karşımı olarak belirir. Liotti ‘böyle bir duygusal feveran karşısında bakıcının en azından biraz sıkıntı ve hatta korku duyma ve bu hislerini de dile getirme eğiliminde olduğunu’ da söyler. Başka bir ihtimal de, bakıcının çocuğun fırtınamsı yardım arayışına kızgınlıkla tepki vermesidir. Düzensiz çocuğun, bakıcının, bağlanmaya yönelik ihtiyacı karşısında korkacağı ya da korkutucu tepkiler vereceği yolundaki beklentisi de kısmen onaylanmış olur. Çözülme deneyimi ve çözülme davranışı da işte bu öznelerarası (intersubjective) senaryonun içinden çıkar’.
Davies, Frawley (1994) ve Liotti (1995) çözülme süreçlerinden muzdarip olan hastaların tedavisinde ‘drama üçgenindeki’ rollerin yeniden sahnelenmesinden bahsetmiştir. Çözülmenin en ağır biçimi olan Kimlik Çözülmesi Bozukluğu’nu (eskiden Çoklu Kişilik Bozukluğu olarak bilinirdi) tartışırken, Liotti Ross’a atıfta bulunarak daha sık karşılaşılan ‘alter’ kişiliklerin (çözülme bozukluklarında kişiliğin bölünmüş her bir parçasına verilen isim), zulmeden, kurtarıcı ve kurban diye üç kategoriye ayrıldığını söyler. Liotti (1999) ‘drama üçgeninin’ kendiliğin bölünmüş parçaları arasında ortaya çıktığını öne sürer. İlginçtir ki, Steele (2002) Yetişkin Bağlanma Görüşmesini KÇB (Kimlik Çözülmesi Bozukluğu) tanısı koyulan kişilerle yapmış ve şu sonuçları elde etmiştir: yetişkin alterlerin tepkileri güvenli bir bağlılığın olduğunu gösterirken, zulmedici alterlerin tepkileri kayıtsız (kaçıngan) bağlananların tepkilerine, çocuk alterlerin (‘kurbanların’) tepkileriyse saplantılı/ikircikli bağlananlarınkine benzemektedir.
Bu bulgular özellikle ilginçtir çünkü çocuklar kadar aşırı travmatize olmuş kişiler de bile, bazı yönlerin, hatta güvenli bir bağlılık hissinin bile hala var olduğunu göstermişlerdir. Bu sonuçlar ayrıca KDB olan kişilerde güvenli bağlılığın daha yaygın ve kalıcı bir özellik ya da sınıflandırmadan ziyade psikolojik bir durum olabileceğini de ortaya koymuştur. Buna ek olarak, Liotti (2005) özel bir İÇM’nin (içsel çalışan modelin) yani Bowlby’nin dediği gibi, kendilğin ya da nesne yapılanışının harekete geçmesinin, Davies ve Frawley’nin tabiriyle, öznelerarası bir deneyim olduğunu da ima eder.
Bu bulgular, kimlik dağınıklığı bozukluğu olan bir kadın hastayla olan psikanalitik çalışmam sırasında, çeşitli nedenlerden ötürü özellikle ilgimi çekmeye başladı. İlkin, danışanın bu tedavide öncelikli ve temel endişesi bağlanma ve güvenli bağlanma sorunuydu. İkinci olarak, tedavinin ve aktarımın gelişmesiyle birlikte araştırmadakine çok benzeyen davranışlar ortaya çıktı ve bunlar araştırmayla ulaşılamayacak türden bir duygusal analizi mümkün kıldı. Üçüncü olarak, bağlanma ihtiyacı ve ayrılık karşısındaki tepkilere dikkat edilmesi tedavinin önemli bir parçası haline gelmeye başlamıştı ve psikanalitik çalışmanın açıklığı ve derinliği, bağlanma ve ayrılma tepkilerine yüklenen anlamın çeşitli katmanlarının keşfedilmesine imkân vermişti.
Otuzlarının ortasında olan Sara, çekici, ince ve sarışın bir kadındı. Beni bir gece intihar krizine girdiği sırada aramış ve hemen ertesi gün de gelmişti. Onu ilk gördüğümde bir rahatsızlık ve sıkıntı içinde olduğu apaçıktı. Bana bakmıyor, kendi kendine tartışırcasına bir şeyler mırıldanıyor gibiydi. Odama geldiğinde hala yüzüme bakmıyor, birtakım mimik ve jestler yardımıyla bir şeyler söylemeye çalışıyordu; sanki tekrar tekrar söze başlıyor ama sonra kendini durduruyor gibiydi. En sonunda konuşmaya başladı: ilk önce mırıltı halinde olsa da, dediklerini tekrar etmesini istediğimde daha açık ve net bir şekilde konuşmaya başladı.
Bu ilk görüşmede daha çok terapistleriyle olan ilişkisi üzerinde durmuştu. Sara, yıllar boyunca farklı terapistler gördüğünü ama terapötik çalışması sırasında kaçınılmaz olarak hep şu duyguyu hissettiğini açıklamıştı: ihtiyaç duyduğu anda terapistine ulaşabilmek istiyordu. Sara, böyle zamanlarda terapistine ulaşamadığında, büsbütün saplantılı bir hale giriyor ve terapistini defalarca arayıp not bırakıyor, intihar tehdidinde bulunuyor, ille görüşmek için ofisinde olay çıkarıyor ve hatta bazı durumlarda evine kadar gidiyordu. Sara, bu davranışlar karşısında hem fazlasıyla esnek ve yumuşak olan terapistlerle hem de sınırların önemini vurgulayan ve temas konusunda katı kurallar koyan terapistlerle çalışmıştı.
Sara’nın bu tür anlarda yoğun bir biçimde temas kurmaya ihtiyaç duyması, güdüsel bağlanma sisteminin harekete geçtiğini gösteriyordu; ancak bunun nasıl, niye ve hangi durumlarda olduğu açık değildi. Sara bu episodların nedenini anlamadığını ve bu tür anlarda ona neyin iyi gelebileceğini bilmediğini söylüyordu.
Sara, görüşme süresi ve şekli (mesela, görüşmenin ancak gün içinde ofiste yapılması ve bir saatle sınırlı olması, telefon konuşmalarının uzun ve sık olmaması gibi) konusunda kesin ve katı kurallar koymaya çalışan terapistlerden daha da ısrarcı olmuş ve izin verilenin ötesinde temas kurmak için her yolu denemişti. Bu konularda daha gevşek olan ve hastayla ne zaman olursa olsun görüşmeyi kabul eden terapistleri ise, “bir türlü bir gelişme olmuyor” gerekçesiyle bırakmıştı.
Sara’nın Kimlik Dağılması Bozukluğu, geçmişine bakıldığında anlaşılır haldeydi. Daha dört yaşında bile değilken babası, annesi ve yanlarında yaşayan iki büyük erkek kuzeni tarafından fiziksel, cinsel ve duygusal istismara maruz kalmıştı. Bunları tüm ayrıntılarıyla anlattıktan kısa bir süre sonra annesinin psikotik özellikler taşıyan ve tedavi edilemeyen bir Kimlik Dağınıklığı Bozukluğu olduğu ortaya çıktı. Bunun Sara’nın duygusal gelişiminde, özellikle de bağlanma bakımından büyük yansımaları olmuştu. Sara’nın anımsadıklarına göre, annesinin bir sürü hali vardı: görünüşte daha anne gibi olduğu bir hali, en az bir tane küçük çocuk hali ve Sara’ya gaddar ve zalimce işkence eden bir ya da birçok sadistik kişiliği vardı. Ayrıca, Sara’nın annesi bazı zamanlarda tüm bu hallerin bir karışımı da olabiliyordu.
Sözgelimi, Sara’nın hasta olduğunu düşündüğünde ya da hayal ettiğinde, kızının hayatını korkunç hastalıktan kurtarmak için gerekli olduğunu iddia ettiği bir dizi işkenceyi uygulamaya başlıyordu. Sara, eve geç olduğunu düşündüğü bir saatte gelirse, onu gece boyunca bir odaya kapatıyordu. Anne kızını kontrol etmek için onu kendini öldürmekle ve kesmekle tehdit ediyordu.
Sara’nın annesi kızına olan arzularıyla ilişkili bir çatışma içinde gibiydi: bir yandan, çocuk yetiştirme anlayışını iyi bir biçimde yansıtması ve ona zafer getirmesi için daima başarılı ve bir numara olmasını istiyor; öte yandansa kendi parçası gibi hissedeceği ve sınırsızca hükmedip kontrol edebileceği bir bebek olarak kalmasını istiyordu. Ayrıca, Sara’nın annesi kızına karşı kolayca haset duygusuna kapılıyordu; bu duyguyu hiçbir zaman açıkça dile getirmese de, kızını küçük görmesine, ona karşı fazlasıyla zalim ve düşmanca ( örneğin, Sara’nın kedisini öldürmüştü) davranmasına neden oluyordu. Sara’nın babasında görünürde bir çözülme bozukluğu olmamasına rağmen, olağanüstü derecede kendine dönük bir adamdı; aşırı derecede içiyor ve karısı, çocukları ve yiyenlerine kayıtsızca zalim davranıp, onları istismar ediyordu.
Bunun sonucunda, Sara evdeki herkese ama özellikle annesine ilişkin yaşadığı farklı duygusal hallerle baş edebilmek için karmaşık bir içsel çözülme sistemi geliştirmişti. İstismarın yol açtığı terör ve korku halleriyle, annesiyle yoğun bir biçimde ilişki kurmaya çalıştığı hali birbirinden ayırmıştı. Anne ve babasına karşı öfkesini biriktirdiği ve kendiliğinin koruyucu bir parçası haline gelen kızgın bir alt kendilik geliştirmişti. Ayrıca, sürekli anneye karşı gelmenin tehlikesini hatırlatan, annenin içsel versiyonu olan zulmedici bir alt kendilik de geliştirmişti. Çok küçük bir yaşta, anne-babasını gözetmeye ve‘korumaya’ çalışan baş edici, kendi bakımının sorumluluğunu kendi üstüne alan kontrolcü bir kendilik ortaya çıkmıştı. Buna rağmen, diğer alt kendilik ‘gerçek anneyi’, iyi anneyi bulmaya oldukça kararlıydı; onunla ilişki kurarak çocukluğunda yaşadığı korkuları unutacağına inanıyordu.
Sara’da erken bir zamanda birtakım temel çatışmalar- ki bunlar annesinin çatışmalarına benziyordu- ortaya çıkmıştı. Bunların en belli başlıcası, Sara’nın aynı anda hem okula gitme hem de evde annesiyle kalma mecburiyetini hissetmiş olmasıydı. Bu belirli çatışma, okulun ilk günü sahnelenmiş ve sonraları da bağımsızlığa, başarıya doğru her adım atışında karşılaştığı bir ‘model sahne’ olmuştu.
Sara’yla ilk çalışmaya başladığımda, dört bağlanma kategorisine- güvenli, güvensiz-dirençli/ikircikli, güvensiz/kaçıngan ve dağınık/düzensiz- aşina olsam da, boylamsal çalışma hakkında sınırlı bir bilgiye sahiptim ve Liotti’nin formülasyonundan da yararlanmamıştım. Sara’nın umutsuzluk hallerine yönelik yaptığım ilk formülasyon, bunların muhtemelen terapist/ bağlanma figürüyle temas kurmaya çabaladığı travmatize anlara bağlı olduğu yolundaydı. Bu yüzden, Sara’yla bir anlaşma yaptım: geceleri ve hafta sonları görüşme ihtiyacını hissettiğinde beni arayıp not bırakabilecekti; yalnız ben onu uygun olduğumda geri arayacaktım. Ayrıca, telefon görüşmelerini de ücretlendirdim; bunu, tabi ki kısmen kendi ihtiyaçlarımın karşılanması, kısmen de terapistin tek düzenleyici olarak deneyimlendiği eski sorunlu modellerden farklı olarak kendi kendini düzenlemesini teşvik etmek için yaptım.
Sara çoğu hastadan- hatta çoğu kimlik çözülmesi bozukluğu hastadan bile-daha fazla ilişki kurmayı talep ediyor ve bu ilişkiye de ön ayak oluyordu. Neredeyse haftada beş defa görüşmek istiyordu. Bu görüşme sıklığında bile, seanslar dışındaki yaşamında sık sık duygusal açıdan dağılıyor ve yeniden dengeye kavuşabilmesi için benimle görüşmeye ihtiyaç duyuyordu. Sara olağanüstü derecede parlak ve yaratıcıydı bir hastaydı; psikolojik süreçlere karşı aşırı ilgiliydi ve benim ona sunduğum her şeyden fazlasıyla yararlanmaya başlamış gibi gözüküyordu; bu özellikler sayesinde ben de daha geniş davranabildim. Bu vakada tedaviye yönelik ilk hipotezim, Sara’nın Bowlby’nin dediği gibi ‘güvenli bir temel’e ihtiyaç duyduğuydu: ilişkimizde genel anlamda kendini daha güvenli hissetmeye başladıkça, duygusal açıdan da kendini daha iyi ayarlayabilecek ve hem daha az ilişki kurmak isteyecek hem de bu istek eski aciliyetini yitirecekti.
Yaptığımız anlaşma çoğu zaman iyi gitse de, bazı kaçınılmaz kopukluklar olmaya başlamıştı. Bu kopukluklar, onu anlayamadığımda, ona uzak gözüktüğümde ya da anlaşmamızda yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyduğunda ve ben bunu kabul etmediğimde oluyordu. Böyle olduğunda, kızgın bir biçimde durumu ve beni kontrol etmekte diretiyor ve Liotti’nin tarif ettiği dağınık/düzensiz davranışı sergiliyordu. Sözgelimi, bana ısrarcı bir biçimde arıyordu; ben onu aradığımdaysa yüzüme kapatıyordu. Benle konuşsa bile, aksini çabaladığı halde, kaçınılmaz olarak öfkeleniyor, intihar tehdidinde bulunuyor ve sırf tekrar aramak ve süreci yeniden başlatmak için telefonumu yüzüme kapıyordu. Bu noktada, onun yaşadıkları karşısında sürekli empatik olmaya çalışmam onu yalnızca daha fazla öfkelendiriyordu. Bu dönemlerde, tuzağa düşürülmüş, çaresizce eziyet çeken bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Sınır koymaya ya da olayı kontrol etmeye yönelik herhangi bir çaba gösterdiğimde, daha da yoğun bir ısrarla beni kontrol etmeye çalışıyordu. Deneyimime göre, bu dönemler, genellikle psikolojik olarak kendi bağımsız gerçekliğimi savunmaktan tümüyle vazgeçtiğim ve kendimi tamamen onun durumu nasıl yaşadığını anlamaya verdiğimde sona eriyordu. Buna rağmen, söz konusu durumun herhangi bir somut özelliğini-tatil planları ya da yerine getirmeyeceğim istekler konusundaki tavrım gibi- değiştirmedim. Sara, bu dönemleri neyin sonlandıracağını ve öfkesini yatıştıracağını bilmiyordu.
Kısa süre sonra, Sara’nın bu düzensiz öfke hallerinin tedavisine mani olacağını anladım ve geçmiş ilişkilerinde bu düzensiz halleri nasıl yaşadığını daha çok anlattıkça, bunların uzun bir süredir hem tedavisi hem de ilişki kurması ve sürdürmesi açısından ciddi bir engel teşkil ettiği açığa çıktı.
İlk gözlemim genel anlamda Liotti’nin formülasyonuyla tutarlıydı: gözle görülebilir bir biçimde düzensiz olan hallerin dışa püskürtülmesi, Liotti’nin tarif ettiği gibi gelişen bir öznelerarası deneyimdir. Yine de, tedavi sırasında, bu çeşitli hallerin arka planda sürekli bir işleyiş halinde olduğu ve travmatik bir tetikleyiciyle birlikte ön plana çıktığı giderek aşikar olmaya başlamıştı; bu süreci büyük ihtimalle en iyi tarif eden, gidip gelen gelişimsel/ kendilik nesnesi ve aktarımın tekrarlayıcı boyutundan bahseden Strolorow ve Atwood’dur (1996). Gelişimsel boyut ön planda olduğunda, Sara kendisi ve başkalarını gayet iyi anlayabiliyor, tekrarlayıcı boyut ön planda olduğundaysa, kendiliğe ve ötekine dair oldukça travmatik fikirler öyle baskınlaşıyordu ki düşünümsel (reflective) kapasite tümüyle engelleniyordu.
Sara’nın geçmişi düşünüldüğünde kontrolcü bir strateji geliştirmiş olması oldukça normaldi. Ama Sara’nın kontrolcü stratejisi benimle olan ilişkisinde de gidip geliyordu. Gelişimsel boyut ön planda olduğunda ve benimle olan durumu kontrol altında tuttuğunu hissettiğinde, bağlanma ihtiyacı ve isteğini dolaysız ve güvenle yaşamaya ve ifade etmeye kendine izin veriyordu. Bunun dışındaki zamanlar kendini beni eğlendirmeye adamış gibi gözüküyordu; bu ‘iyi’ anneyi olabildiğince uzun bir süre tutmak için uyguladığı bir stratejiydi. Diğer zamanlar, beni bakıma muhtaç bir çocuk olarak ( annenin çocuğu alter’i gibi) görüyor ve bana bakmaya çalışıyordu. Bazı zamanlarsa, kendime zarar vermemden endişeleniyor ve yanımda kalıp intihara kalkışmamam ya da kendime zarar vermemem için beni denetleme ihtiyacı duyuyordu.
Yine bazı zamanlar ona gizli bir öfke ve/ya da cinsel bir duygu beslediğimden ve/ya da onun acı çekmesinden sadistik bir biçimde haz duyduğumdan şüpheleniyordu. Böyle zamanlarda, yeterince güvenilir, anlayışlı ve yatıştırıcı olabilmeyi başarırsam, gelişimsel boyut yeniden ön plana çıkabiliyor ve güvenini tekrar kazanıyordum. Eğer bu anların birinde, tarzım ve davranışlarımla yeterince güven verici olmazsam, bana karşı felaket bir kaygıya kapılıyor ve elinden geldiğince beni idare etmek ve kendini korumak için derhal cezalandırıcı bir kontrol stratejisi uygulamaya başlıyordu. Bu bir süre sonra düzensiz bağlanma hareketleriyle de birleşiyor ve aynı anda bana hem tutunmaya hem de benden uzaklaşmaya çalışıyordu. Bunun sonucunda, ofisimden fırtına gibi çıkıyor, cep telefonundan bana ısrarla çağrı bırakmaya başlıyordu. Onu geri aradığımda, bana bağırıp telefonumu yüzüme kapıyordu- sırf beni tekrar arayabilmek için. Bu düzensiz dönem devam ettikçe, beni intiharla tehdit ediyordu; böylece aynı anda beni hem kontrol etmiş, hem terk etmekle tehdit etmiş, hem cezalandırmış, hem bana tutunmuş hem de benden uzaklaşmış oluyordu. Bu tür dönemlerde, çocuk alterler beni arayıp, ağlıyor ve yardım istiyordu; bu kabul ettiğimdeyse öfkeli, düşman alterler devreye giriyordu.
Böyle dönemlerde Liotti (2005), Davies ve Frawley’nin (1994) tarif ettiği ‘drama üçgeni’ aklıma geliyordu. Yine de, Sara ve benim öznelerarası deneyimimizi tanımlarken, kendilik-öteki deneyimi ve davranışı arasında bir ayrım yapmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. Böyle zamanlarda, kendimi fazlasıyla şiddetli bir saldırı karşısında bir tür sınır duygusuna tutunmaya çalışan, tuzağa düşürülmüş, eziyet edilen, öfke ve korku dolu bir çocuk gibi hissediyordum ve yaşadığım deneyimin Sara’nın cezalandırarak kontrol eden öfkeli ebeveynleri karşısında yaşadığı şeye muhtemelen çok benzediğini düşünüyordum. Buna rağmen, bu tür dönemlerde, bununla ilgili duygularımın pek bir yorumlayıcı değeri yoktu- olsa da sınırlı bir düzeydeydi; çünkü Sara kendini beni kontrol altına alıp hükmetmeye çalışan ve bu sayede umutsuzca tekinsiz bir güvenlik duygusuna tutunmaya çalışan bir kurban gibi görüyordu. Böyle zamanlarda ve bu haller içindeyken, Fonagy ve meslektaşlarının (2003) düşünümsel kapasitesinin eksikliği tanımına uygun olarak, travmatik duygu ve fantezileri ona gerçek gibi gözüküyordu. Sonraları, bir çözüme ulaşıldığında ve düşünümsel kapasite onarıldığında, o dönemde ona fiziksel olarak saldırıyormuşum ya da onu tehlikeye atıyormuşum gibi geldiğini söyleyebildi.
Birlikte çalışmamızın önemli parçalarından biri, bu dönemlerin bir çözüme ulaşıldıktan sonra işlenişidir. Neler olduğunu bir süre tartıştıktan sonra, Sara’nın düşünümsel kapasitesi gelişmiş gibi gözüküyordu ve benim durumdaki öznelliğimi giderek daha fazla kavramaya ve üzerine düşünmeye başladı; ayrıca, olayın geçtiği sırada kendi öznelliğini de anımsadı. Bu gelişme, yalnızca farklı bir alter kişiliğin belirmesi gibi gözükmüyordu; çünkü bu şekilde düşünme kapasitesi çeşitli alter hallere yayılmıştı; buna birbiriyle bağlantılı olarak farklı ruhsal haller üzerinde düşünme kapasitesi de dahildir.
Düşünsel kapasitedeki değişiklikler çift yönlüydü. Kendimi tekrar güvende hissetmeye başladığımda, olayın öznelerarası ve karşılıklı ilişkilenme halindeki niteliğini de daha iyi kavrayıp kabul edebilmeye başladım. Onun verdiği geri bildirim sayesinde bir çıkmazın oluşmaya başladığını- onun için epey tetikleyici bir imgeydi- anladığımda, korkmuş ya da/ve korkutucu bir şekilde bakmaya başladığımı fark ettim. Ayrıca, bu episodların ortasında sık sık kızgınlığa kapılıyordum-ki bu da empatik bir duruşu imkânsız kılıyordu. Üstelik, düzensiz bağlanma sorunu derinlemesine empatik bir anlayışın benimsenmesini güçleştiriyordu; çünkü Sara’nın o andaki ruh haline hakim olan çok çeşitli ve birbiriyle çelişen gelgitleri vardı. O sırada kendimdeki bir dizi düzensiz bağlanma tepkisinin de farkındaydım-bir yandan onunla ilişki halinde olmak istiyor, onun güvende olup olmadığına dair bir endişe duyuyor ve bir uzlaşma yolu bulmaya çalışıyordum, öte yandan da ondan büsbütün kurtulmak istiyor, kendi güvenliğim için kaygılanıyor ve ona hiddetleniyordum.
Tedavi ilerledikçe, bağlılığın güvenliği ve düşünümsel alan ikimiz için de birbirine ve ilişkimize bağlı olarak arttı. Bunun sonucunda, birbirimizin tehlike sinyallerine karşı daha tahammüllü olabilmeye başladık ve travmatik tetikleyici sayesinde patlama olmadan yolumuzu sakince bulabiliyorduk. İkili içindeki bağlılığın güvenliği arttıkça hem aktarım-karşı aktarım dinamiklerinin birbirine daha fazla eklemlenmesine-bunu en iyi anlatan şey çok yönlü, lineer olmayan bir sistemin faaliyetidir- olanak sağladı hem de onun sonucu oldu.
Bu süreçle beraber giderek daha açık olan bir şey, Sara için onun öznelliğiyle benim aramdaki sınırların giderek bulanıklaşmış olmasıydı. Sara’nın annesinin öznelliğini idare etme ihtiyacı ve annesiyle olan sınırların bulanıklığı benimle olan ilişkisinde de canlanmaya başladı ki bu benim için tuhaf bir aydınlanma olmuştu. Çalışmamızın üçüncü yılında, bir noktada Sara şunu belirtti: benim tatile çıkmama yönelik endişesi, zannettiğim gibi benim yokluğumda kendi duygusal halleriyle nasıl başa çıkacağına dair bir korkudan kaynaklanmıyordu; daha çok onunla temas kurmadığım takdirde gelgitlere daha açık olacağım ve “iyi Carol”u sürdüremeyeceğim kaygısıyla ilişkiliydi. Bunu tartıştığımızda, benim annesi ve kendisi gibi birtakım haller arasında gidip gelmediğim fikrine çok şaşırdı.
Çalışmamız ilerledikçe Sara’nın şu kaygısı daha öne çıktı: benden ayrılmanın ve giderek bağımsızlaşıp başarılı olmanın benim ruh halime zarar vereceğini hissediyordu. Kendi hayatını daha çok yaşamaya başladıkça, ‘İhtiyacın olursa ara ya da sana gereksinim duymama ihtiyacın olursa ara’ diyordu. Seans dışında aradığında bu görüşmenin çoğu zaman onun mu yoksa benim mi yararıma olduğu çok açık değildi. Bunu aramızda daha açık bir biçimde dile getirmemizle birlikte kaygısı azalmıştı. Tıpkı daha güvenle-bağlanan bir çocuk gibi, Sara da şimdi dünyasını keşfetmek, bağımsızlaşmak ve başkalarıyla ilişki kurmak için daha çok duygusal özgürlüğe sahipti.
Bunu başardığımızda, Sara bazen bana şunu soruyordu: ‘Neden bütün bunları başka terapistlerle değil de seninle yapabildim?’ Bununla ilgili düşündüklerini sorduğumda üç özellikten bahsetmişti. İlki, güvenilir olmamdı. İkincisi, zamanın ‘pencerelerini’ bana erişebileceği zaman kullanmış olmamdı. Pencereler sayesinde benim için endişelenmek zorunda kalmadığını ve bunun da onu çok rahatlattığını açıklamıştı. Üçüncüsü de, onu telefon süresi için ücretlendirmiş olmamdı.
Bu üç özellik bir araya getirildiğinde, bu tedavide daha ‘güvenli bir temel’ kurmak için şu iki şeyi yapmış olmamın önemli olduğunu gösterir: bir yandan daha esnek ve geniş davranırken, bir yandan da kendi öznelliğime ve ihtiyaçlarıma onunkinden ayrı ve bağımsız olarak saygı gösterilmesinde ısrar etmiş olmam, Sara’nın kendi öznelliğini ve kendilik hissini geliştirecek kadar özgür hissetmesini sağlamıştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)