Yaygınlık, Risk faktörleri ve Tedavi Seçenekleri
Mirtazapin, etkili bir antidepresan olmasının yanı sıra anksiyete giderici ve uyku düzenleyici etkiye sahiptir. Antihistaminik etkisi ve 5 HT 2 reseptörlerini bloke etmesi, ilacın uykuyu düzenleyici etkinliğinde rol oynamaktadır.
Uykunun beklenen süreden kısa olması "insomnia" olarak adlandırılmaktadır. Türkçe'de insomnia karşılığı olarak "uykusuzluk" terimi yaygın olarak kullanılmaktadır. Süre yeterli olmasına karşın dinlendirici olmayan uyku bir uyku bozukluğunun belirtisi olabilir. Uyku alanında yapılan epidemiyolojik araştırmalar bir yakınma ve belirti olarak uykusuzluğun çok sık yaşandığını göstermiştir, insanların yaklaşık yarısı yaşamlarının bir döneminde uykusuzluk çekmektedir.
Araştırmalarda uykuya dalma güçlüğü, uykuyu sürdürme güçlüğü, sabah erken uyanma ya da toplam sürenin kısa olması gibi durumlardan birinin varlığı uykusuzluk olarak kabul edilmektedir. Kesitsel araştırmalarda birincil ya da ikincil ayrımı yapılmaksızın "son bir hafta içinde" erişkin toplumun yaklaşık 1/3'ünde uykusuzluk yakınması bildirilmektedir. Şiddetli uykusuzluk yakınması ise %4 bulunmuştur. Şiddetli uykusuzluğu olan hastaların yaşam kalitesi önemli oranda azalmakta; buna karşın tedavi amacıyla doktora başvuru oranı düşük kalmaktadır. Şiddetli uykusuzluk yakınması getiren hastaların %55'inin doktoru ile bu sorunu görüştüğü bulunmuştur . İzleme araştırmaları ağır uykusuzluk oranının yıllar içinde giderek arttığı ve kronikleşme eğilimi gösterdiğini desteklemektedir. Kronik uykusuzluk yakınmaları toplumun %5'inde görülmektedir.
Avrupa'da toplam 24.600 kişi ile yapılan bir araştırmada katılanların %27.2'si uykusuzluk yakınması getirmiştir. Haftada en az üç kez olmak üzere bu kişilerin %10.1'i uykuya dalma zorluğu, %18'i uykuyu sürdürme zorluğu, %10.9'u erken uyanma, %9.8'i dinlendirici olmayan uyku yakınması bildirmiştir. Birincil uykusuzluk yaşam boyu yaygınlığı yaklaşık %15 bulunmuştur.
Yaş ile birlikte uykusuzluk görülme sıklığı artmaktadır. Orta yaşîı kadınlarda, erkeklerin 1.5 katı uykusuzluk yakınması vardır. Uykusuzluk yakınmalarının mevsimsel değişimler gösterebileceği gözlenmiştir, uykusuzluk kış aylarında artarken yaz aylarında azalma eğilimi gösterdiği bulunmuştur. Uykusuzluk yakınması ile başvuran hastaların ayrıcı tanısı güçtür, hastaların %46'sının ruhsal bir hastalığa bağlı ikincil uykusuzluk, %22'sinin birincil uykusuzluk olduğu bulunmuştur.
Birincil uykusuzluk tanısı konulabilmesi için, bu yakınmaların en az bir ay süre ile devam etmesi ve kişinin toplumsal, mesleki, işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması gerekir. Hastalarda izlenen uyku sorunu, narkolepsi, solunumla ilgili uyku bozukluğu, sirkadyen ritm uyku bozukluğu, parasomni gibi başka bir uyku bozukluğu sırasında, majör depresyon, anksiyete, deliryum gibi tablolar sırasında ortaya çıkmış olmamalıdır. Ayrıca genel bir tıbbi duruma, madde kullanımına, tedavi için kullanılan bir ilacın etkilerine bağlı olarak ortaya çıkan ikincil uykusuzluklar birincil uykusuzluktan ayrılmalıdır.
Olguların polisomnografik incelemelerinde uykuya dalma süresi uzamıştır, uyku boyunca uyanıklık dönemlerinde sayıca ve sürece artış ile tekrar uykuya başlamada güçlük izlenir. Derin uyku (3 ve 4 dönemler) ile REM (Rapid Eye Movement) uykusu düzensizdir ve yoğunluğu azalmıştır. Toplam uyku süresi ve uyku etkinliği azalmıştır.
Birincil uykusuzluk etiyolojik faktörlere göre 4 ayrı grup altında incelenebilir:
Kötü uyku hijyenine bağlı: Kişinin günlük aktivitelerine bağlı olarak iyi kalitede bir uykuyu sürdürememesi söz konusudur. Bu hastaların tedavisi bu olumsuz şartları belirlemek ve bunların değiştirilmesini sağlamaya çalışmaktır.
Psikofizyolojik uykusuzluk: Uyku ile birlikte şartlanılan nesne yatak odası, yatak, yastık vb. kişide insomniyi uyaran bir nesne olarak algılanır bu nedenle şartlanma insomnisi olarak da adlandırılır. Psikofizyolojik insomni genellikle insomniye neden olan diğer sebeplerle birlikte bulunur.
Uyku düzeyini yanlış değerlendirme: Hastalarda objektif değerlendirmede bir sorun saptanmadığı halde öznel olarak ya hiç uyumadıkları ya da çok az uyku ile idare ettiklerine inanırlar. Bazı hastaların bedensel işlevleri ile ilgili kaygılarının yüksek oluşu, takıntılı biçimde sürekli fizyolojik işlevlerini incelemeleri bu yanlış algıya neden olabilmektedir.
İdiyopatik insomni: Daha erken yaşlarda başlayan ve uzun yıllar, ömür boyu devam eden,sebebi bilinmeyen bir durumdur. Uyku hijyeni ile ilgili kurallar, gevşeme egzersizleri, kontrollü olarak hipnotik ilaçların kullanılmasından yarar görürler.
Bunların yanı sıra gece uyku kalitesini bozan uyku bozuklukları da birincil uykusuzluk ile karışabilir ve etiyolojinin aydınlatılabilmesi için mutlak araştırılmalıdır:
* Huzursuz bacak sendromu ve noktürnal myoklonus uyku kalitesini bozar ve hasta tarafından dinlendirici olmayan bir uyku olarak nitelendirilebilir. Uyku apne sendromu sık sık uykunun bölünmesine ve uyku kalitesinin bozulmasına yol açabilir.
Uykusuzluk Tedavisinde Önemli Noktalar
Öncelikle kişi uyku hijyeni ve bu konuda yapması gerekenler konusunda bilgilendirilir.Uyku öncesi aşırı yemek ya da açlık,uyarılmışlık durumu ve gerginliği arttırabilecek aşırı zihinsel ya da bedensel aktivite,aşırı kahve, tütün, alkol ve kolalı içeceklerden sakınma, yatak odasının aşırı ses, ışık, soğuk ya da sıcaktan arındırılması gibi tedbirler alınır.
Uyku öncesi gevşeme egsersizleri yapma ya da ılık duş alma gibi önerilerde bulunulur. Uykuyu engelleyebilecek ya da sürekliliğini bozabilecek ilaç alımı engellenir.Örneğin; Psikostimulan ya da diüretik ilaçlar gibi.
Tedavi Seçenekleri:
İlaç dışı tedavi yaklaşımları:
İlaç dışı tedavi yaklaşımları uyaranları kontrol etme tedavisi, uyku kısıtlama tedavisi, gevşeme egzersizleri, uyku hijyeni konusunda eğitimi içermektedir.İlaç dışı tedavi yaklaşımlarının uyku paterni üzerine olumlu etkisi olduğu ve uzun süre bu etkilerinin sürdüğü gösterilmiştir. Uykusuzluğu olan hastaların gergin ve anksiyeteli bir yapıda oldukları bilinmektedir. Uykuyu düzenlemeye yönelik yaklaşımlar bu gerilimin azaltılması esasına dayanmaktadır. (Tablo 1)
Hastaların bir kısmı yatak odasında uyuyamazken oturma odasında uyuyabildiği bilinmektedir. Uyku hijyeni ile ilgili düzenlemeler yeterli olmadığı durumlarda "uyaran kontrol tedavisi" uygulanmalıdır, yapılması gerekenler Tablo 2'de özetlenmiştir.
Eğer gerek duyulursa hastanın uyku sorununda da rol oynayabilecek çatışmalarının ele alınacağı psikoterapötik yaklaşımlarda bulunulur. Diğer yöntemlerden yararlanmayan kronik seyirli hastalara uyku kısıtlama tedavisi önerilebilir. Amaç yatakta uyunarak geçirilen süreyi artırmak ve uyku yapısının uzun bir sürede restorasyonunu sağlamaktır.Bu tedavi ancak hasta ile hekim arasında iyi bir uyumun kurulabilmesi ile başarılı olabilir.
İlaç Tedavileri:
Uykusuzluk tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlar benzodiazepinlerdir, bu ilaçların kötüye kullanım ve bağımlılık potansiyeli neden ile kullanımları sınırlanmıştır.Son yıllarda Zopiklon ve Zolpidem uykuyu başlatma ve sürdürme amacıyla kullanılmaktadır.Yine son yıllarda giderek artan biçimde melatoninin uyku başlatıcı etkisinden yararlanılmaktadır.
Benzodiazepinler: Uykusuzluk tedavisinde en fazla kullanılan ilaçlar benzodiazepin grubu ilaçlardır. Benzodiozepinler retiküler aktive edici sistemdeki benzodiazepinerjik reseptörler aracılığı ile hipnotik etki gösterirler.Uykuya dalma süresini kısaltır,toplam uyku süresini artırır, gece uyanış sayısını azaltırlar.
En sık görülen yan etkileri;
Ertesi gün de devam edebilen uyku hali oluşturmaları (artık etki).
Benzodiazepinler uzun süreli kullanıldıktan sonra kesildiğinde "rebound" fenomenine neden olur.Uykuya dalma zorlaşır, uyku kesintilere uğrar, REM uykusunda artma ve bu nedenle rüyalarda artış ya da korkulu rüyalar izlenir.Uzun süre ve yüksek doz kullanıldığında "rebound" daha fazla izlenmektedir. Ayrıca bu etki ilaçtan ilaca da değişmektedir.Genellikle kısa etkili olanlarda daha fazla "rebound" izlenir.
Benzodiazepinler ikiüç haftayı aşan sürelerde kullanıldıklarında hipnotik etkilerine karşı tolerans gelişir. Bu da kişinin giderek dozu artırmasına ve dolayısıyla ilaca bağımlılığa neden olabilir. Genel olarak mümkün olan en düşük dozda, kısa süreli kullanılması önerilir. Kronik seyreden uykusuzluklarda benzodiazepinlerin yeri sınırlıdır.
İnsomnide kullanılan diğer hipnotik ilaçlar:
Zopiklon (İmovane): Uykuyu başlatma ve sürdürme amacıyla kullanılır. Yarılanma ömrü 5 saat olup doz aralığı 3,757 mg'dır. Artık rebound etkileri yoktur.
Zolpidem: Uykuyu başlatma amacıyla kullanılır.10 mg dozunda kullanılır. Yarılanma ömrü 2 saat olup artık rebound etkileri yoktur.
Uykusuzluk ilaç tedavisinde hipnotik etkili ilaçların kısa süre ve düşük dozda kullanımı önerilmektedir,bir çok hasta için 2 ya da 3 gece kullandıktan sonra kesmesi önerilebilir.Bu kullanım şekli iki üç kez tekrarlanabilir. Uzun süre devam eden kronik insomnilerde diğer önlemler üzerinde durulmalıdır.
İnsomnide kullanılan antidepresanlar:
Sedasyon etkisi olan antidepresanlar benzodiazepinlere göre bağımlılık riski taşımadıkları için avantajlı durumdadır.Bunlar arasında mirtazapin (Remeron), amitriptilin (Laroxyl), trazodon (Desyrel), mianserin (Tolvon), sayılabilir.
Mirtazapin (Remeron): Piperazin sınıfında tetrasiklik bir antidepresandır, Noradrenerjik ve özgül serotoninerjik etki gösteren bir ilaç olarak tanımlanır. Mirtazapin doğrudan ve güçlü bir biçimde presnaptik 2 adrenerjik reseptörleri bloke ederek noradrenalin ve serotonin üzerindeki inhibitör etkiyi kaldırır ve sonuçta noradrenerjik ve serotonerjik nörotransmisyonu güçlendirir.
Mirtazapin,etkili bir antidepresandır, bunun yanı sıra anksiyete giderici ve uyku düzenleyici etkisi vardır.Antihistaminik etkisi ve 5 HT 2 reseptörlerini bloke etmesi,ilacın uykuyu düzenleyici etkinliğinde rol oynamaktadır.Trisiklik antidepresanlar kadar etkili bir antidepresan olup bunun üstüne antikolinerjik ve kardiovasküler yan etkileri çok daha azdır. Aşırı dozda güvenilirdir.
Mirtazapinin tek doz akut etkisini inceleyen plasebo kontrollü bir araştırma sonucunda tek doz 30 mg. Mirtazapin ile gece uyanış sayısı azalmış, toplam uyku süresi artmış, yavaş dalga uykunun oranı artmış, uykuya dalma süresini kısalmıştır.Mirtazapin REM uyku süresini etkilememiş, REM uyku latansını ise uzatma eğilimi göstermiştir. Sağlıklı gönüllülerle yapılan başka bir yayınlanmamış çalışmanın ön sonuçlarına göre ise mirtazapinin uyku devamlılığını olumlu etkilediği, yavaş dalga uykuyu artırdığı, REM uykusunu baskılamadığı ancak REM uyku latansını uzattığı bulgulanmıştır.
Antihistaminikler: Kan beyin bariyerini aşan ve SSS'e geçen antihistaminiklerin sedasyon etkilerinden yararlanılmaktadır. Doksilamin (Unisom), hidroksizin (Ataraks), difenhidramin (Benadryl) gibi antihistaminikler yardımcı olabilir. Ancak bu ilaçların antikolinerjik yan etkilerinin fazla olduğu ve sedasyon etkilerine tolerans geliştiği bilinmektedir.
Melatonin: Pineal bezden salgılanmaktadır, melatonin gün ışığı ile baskılanmakta geceleri artmaktadır.Melatoninin uykuyu başlatıcı etkisi yanı sıra tam olarak anlaşılamamış endokrinolojik etkileri vardır. Uyku düzenleyici bir ilaç olarak gıdalara eklenerek pazarlanmaktadır.Birçok araştırma ve vaka bildirimleri, melatoninin uyku başlatıcı etkisi olduğunu desteklemektedir. Melatonin alındıktan 3060 dakika sonra uyku etkisi başlamaktadır.0,31,0 mg dozlarının yeterli etkiyi oluşturduğu gösterilmiş, daha yüksek dozlarının ise ek bir yararı saptanmamıştır. Melatonin bu özellikleri nedeniyle sirkadyen ritm bozukluklarında da kullanılmaktadır.
Kronik uykusuzluk tedavisinde parlak ışık tedavisinin yeri ise henüz tartışmalıdır.
Uyku hijyenini sağlamak için öneriler
1) Uyku öncesi aşırı yemek ya da açlık, uyarılmışlık durumu ve gerginliği artırabilecek aşırı zihinsel ya da bedensel aktivite,
2) Aşın kahve, tütün, alkol ve kolalı içeceklerden sakınma, yatak odasının aşırı ses, ışık, soğuk ya da sıcaktan arındırılması gibi tedbirler alınır.
3) Uykuyu engelleyebilecek ya da sürekliliğini bozabilecek ilaç alımı engellenir. örneğin; psikostimülan ya da diüretik ilaçlar.
4) Uyku öncesi gevşeme egzersizleri yapma ya da ılık duş alma gibi önerilerde bulunulur.
Hastaların uyaranları kontrol etmeleri için uyması gereken kurallar
1) Sadece uykunuz geldiği zaman yatağa gidin.
2) Yatağı uyku dışındaki amaçlar için kullanmayın, burada, cinsel aktivite dışında kalan okuma, TV İzleme, yemek yeme gibi etkinlikler kastedilmektedir,
3) Uykuya uzun süre dalamazsanız, diğer bir odaya geçerek orada zaman geçirin, uykunuz gelince tekrar yatağınıza geçiniz.
4) Halen uykuya dalamadıysanız bir önceki kuralı tekrarlayınız.
5) Her sabah aynı saatte kalkmaya gayret ediniz. Gece saat kaçta yatarsanız yarın sabah aynı saatte kalkmalısınız.
6) Gündüz içinde uyumamalısınız.
Kaynaklar:
1. Partinen M, Hublin C.
Epidemiology of sleep disorders in: Prindpies and Practices of Sleep Medicine. Third edition, Kryger MH, Roth T, Dement WC (eds) 2000, 558586.
2. Hajak G: SİNE Study Group,Study ot insomnia in Europe.
Epidemiology of severe insomnia and its consequences in Germany. Eur Arch Psychiatry Clin Neurosci 2001; 251 (2): 4956.
3. Martikainen KU, Partinen M, Hasan j, Laipala P, Uraponen H, Vuroris I.
The problem of long term insomnia: A 5 year foilovvup study in a middle aged population. Sleep and Hypnosıs, 2001; 3; 3, 97105.
4. Ohayon MM, Roth T.
What are the contributing factors for insomnia in the general population? Journal of Psychosomatic Research 2001, 51, 745 755.
5. Ohayon MM, Smirne S.
Prevalence and consequences of insomnia disorders in the general population of Italy Sleep Medicine 2002a, 3, 115120.
6. Noweli PD, Bııysse DJ, Reynolds CF ve ark.
Clinical factors contributing to the differantial diagnosis of primary insomnia and insomnia related to mental disorders. Am J Psychiatry 1997; 194: 141216.
7. ASLAN Selçuk, Işık E, Coşar B.
Effects of Mirtazapine on Sleep: A Double Blind, Placebo Controlled Polysomnographic Study on Young Healthy Volunteers. Sleep. 15, 25 (6) (2002), 6779.
8. Aslan S, Işık E.
Depresyonda Uyku Özellikleri ve Antidepresanların Uyku Üzerine Etkileri. Türkiye'de Psikiyatri (1999),2: 8096.
9. Mendelson WB
A Critİcal evaluation of the hypnotic efficiacy of the melatonin. Sleep, 1997, 20, 10:916919.
10. Usu A, Ishızuka Y, Matsushita Y ve ark.
Bright light treatment for night time insomnia and day time sleepiness in elderly people. Psychiatry and Clinical Neurosiciences 2000, 54, 374376.
Özel Arama
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Haziran 2010 Pazar
UYKUSUZLUK
Etiketler:
antidepresan,
hipnoterapi,
insomnia,
kadın,
psikofizyoloji,
tedavi,
uyku,
uykusuzluk
23 Ağustos 2008 Cumartesi
HAMİLELİKTE STRES
Stres Nedir:
Stres organizmanın, tehdit edici bir durum karşısında bedensel ve ruhsal olarak zorlanmasıdır. Mekanizmamız duygusal, zihinsel, bedensel bütünlükten oluşur. Stres organizmanın "normalde" uyum içinde çalışan bu mekanizmasının bozulmasına sebep olur. Stresin oluşumu genellikle belirli bir değişiklik olduğunda ortaya çıkan beklentilerle doğrudan ilintilidir. Beklentiler kişisel ve çevresel olabilirler. Kişisel Stres Kaynakları, zihinsel işleyiş ve alışkanlık halindeki davranışlarla tanımlanır ve "Başarılı olmalıyım", "herkes beni sevmeli" gibi içsel mesajları barındırır. Çevresel Stres Kaynakları ise önemli yaşam olayları ve günlük sıkıntılarla tanımlanır. Ölüm, ciddi hastalık, hamilelik, zor ve zahmetli tedavi, doğal afetler gibi durumları içerir.
Hamilelik Dönemindeki Stres Faktörleri:
*Evlilikte yaşanan sorunlar (maddi sorunlar, ilişki sorunu, cinsel sorunlar)
*Çevre ile ilişkilerde yaşanan sorunlar (eşin ailesi ile geçimsizlik, anne adayından yüksek beklentiler)
*Sosyo-kültürel etkiler (içiçe geçmiş aileler, antidemokratik aile ortamları, aile içi şiddet, işsizlik)
*Daha evvelden yaşanan düşük, bebek ölümü, ağır kanamalar
*Planlanmamış ve istenmeyen hamilelik
*Hamilelik döneminde ortaya çıkan sağlık problemleri
*Her türlü madde kullanımı
*Hamilelik sonrası ile ilgili kişisel beklentilerin endişe ve kaygı içermesi
*Doğumla ilgili korku ve kaygı
Hamilelik Döneminde Stres Belirtileri:
-Kişisel beklentileri yüksektir (Mükemmel bir anne olmalıyım, hata yapmamalıyım)
-Sık sık olumsuz düşünceler içinde boğulur (Çocuğum sağlıklı olmayacak, bir şeyler ters gidecek)
-Anksiyete ve depresyon belirtileri gösterir.
-İlişkilerinde sürekli çatışma içindedir.
-Karar verme ve problem çözme becerilerini kullanmakta zorluk çeker.
-Panik ve öfke nöbetleri geçirir.
-Sağlığına, yeme düzenine ve egzersizlerine yeterli önemi vermekte zorluk çeker veya
yapamamaktan ötürü aşırı kaygılanır.
-Kendini değersiz ve yetersiz görür.
-Uyku düzeni bozulur.
Stresin Annelik ve Bebek Üzerindeki Etkisi:
Her ne kadar, çelişkili sonuçlar olsa da, yapılan araştırmalar, hamilelik döneminde yaşanan stres ve aşırı kaygının, erken doğum ya da bebeğin düşük kilolu doğumu gibi sonuçlara vardığını ispatlıyor. Hamilelik döneminde ağır stres koşulları ile yaşamak durumunda kalan kadınların, daha az stres yaşayanlara oranla, prematüre doğum yapma konusunda 4 kat daha riskli oldukları tespit edilmiştir. Prematüre doğum, annenin ve annenin çevresindekilerin, doğan bebeğin sağlığı konusunda beklentilerinin olumsuz olmasına, her an kötü bir şey olabilir kaygısına yol açmakta, bu da yaşanan stresi daha da arttırmaktadır.
Hamilelik döneminde yaşanan "yoğun" stresin rahim içindeki bebeği etkileyebildiği, özellikle bebekteki kortizol seviyesini yükselttiği, bu sebeple dünyaya gelen bebeğin, ileriki yaşlarda daha kaygılı bir yapıya sahip olabileceği, araştırmalarla saptanmıştır. Ancak bu bilgi ile "hamilelik döneminde stres yaşanılmamalıdır" gibi bir sonuca varılmamalı, yaşanan stresin, aşırı kaygı ve depresyon gibi kendini gösterip günlük işleyişi ciddi anlamda engelliyor hale gelmesi durumunda, bebeğe olumsuz etki edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Hamilelikte yaşanan stres, hamilelik sonrası depresyonu tetikleyebileceği gibi, annenin kendi öz bakımını ihmal etmesine, madde kullanımına yönelmesine sebep olabilir. Hamilelik döneminde stres yaşayan anne adayının, doğum sonrası çocukla iletişimde de sorun yaşaması muhtemeldir. Yapılan araştırmaya göre, hamilelik döneminde ve bebeğin ilk yıllarında annenin depresyon geçirmesi, çocuğun sosyal ve bilişsel gelişimine, olaylar karşısında başa çıkma ve problem çözme becerilerine olumsuz etki edebileceği söylenmektedir.
Hamilelikte Stresten Uzak Durmak için Yapılması Gerekenler:
- Hamilelik döneminin, daha evvelki yaşantılarından farklı olduğunu ve özel bir döneme girdiklerini kabullenmeliler.
- Günlük hayatlarında yapmaya alıştıkları her türlü aktiviteyi gözden geçirip, hangilerinin bu özel dönemde daha yapılabilir olduğunu saptamalılar. Aksi takdirde, kendilerinden beklentileri çok yüksek olup, bunları yerine getiremeyince sıkıntı hissedebilirler.
- Aktivite planlamakta fayda var. Belli başlı ihtiyaçlar düzene sokulmalıdır. Düzenli yemek yeme, fiziksel aktiviteye, zihinsel egzersizlere ve sosyal ilişkilere zaman ayırmak gerekmektedir. Tüm bunların bir planı ve programı olduğunda, bu özel dönemi dolu dolu geçirdiklerini hissedeceklerdir.
- Her şeyi kontrol altında tutma isteklerini bir süreliğine ertelemeli ve olanları olduğu gibi kabul etme becerisi kazanmalıdırlar.
- Hamilelik dönemi ile ilgili pek çok kişi fikir verebilir, herkesin söylediklerini dikkate almak anne adayı için yorucu olabilir. Bu sebeple, anne adayının kendi gözlemini üstlenen doktorun dediklerini dikkate almalı ancak kendi ihtiyaçlarını kendisi belirlemelidir. Bedenini ve zihnini en iyi tanıyan kendisi olduğundan, ihtiyaçlarını belirleme konusunda kendisine güvenmelidir.
- Eşle ve yakın çevresi ile açık ve net iletişim kurmalıdır. Anne adayının yaşadıkları kendine özeldir ve bir başkası tarafından anlaşılması zor olabilir, bu sebeple ihtiyaçlarını, hislerini ve isteklerini çekinmeden dile getirmelidir.
- Anne adayı gibi eş de stres yaşayabilir, bu sebeple anne adayının eşine karşı duyarlı ve anlayışlı olması da ilişkinin sağlıklı ilerlemesi için gereklidir.
- Hamilelikle ilgili bilgi toplamalı. Yaşanan dönemin zorlukları, olumlu tarafları, karmaşaları ve en önemlisi duygusal etkileri ile ilgili bilgi edinmelidir.
- Rahatlama egzersizleri (nefes, hamile yogası, meditasyon) hamilelik döneminde işe yarar. Kalp atışları, kan basıncı, stres hormonu ve kas gerginliği azalır, zihin de tüm bu fiziksel değişimlerden olumlu etkilenir. Kaygı ve depresyon ile baş etmede, bedeni rahatlatmak, öncelikle zihni rahatlatmanın ve endişe ve kaygılardan uzaklaşmanın yoludur. Her gün veya gün aşırı, bu egzersizlerden faydalanmalıdır.
- Duygu iniş çıkışlarının, olumsuz düşünce ve inançların ortaya çıktığı bir dönem olduğundan, hamileliğin olumlu ve olumsuz tarafları ile ilgili başından itibaren bir günlük tutulması yardımcı olacaktır.
- Hamilelik döneminde psikolojik destek alınması, duyguları ifade etmek, yapıcı ve alternatif düşünme yöntemleri geliştirmek, başa çıkma becerileri kazanmak açısından yardımcı olacaktır.
Klinik Psk. Derya Utku
Stres organizmanın, tehdit edici bir durum karşısında bedensel ve ruhsal olarak zorlanmasıdır. Mekanizmamız duygusal, zihinsel, bedensel bütünlükten oluşur. Stres organizmanın "normalde" uyum içinde çalışan bu mekanizmasının bozulmasına sebep olur. Stresin oluşumu genellikle belirli bir değişiklik olduğunda ortaya çıkan beklentilerle doğrudan ilintilidir. Beklentiler kişisel ve çevresel olabilirler. Kişisel Stres Kaynakları, zihinsel işleyiş ve alışkanlık halindeki davranışlarla tanımlanır ve "Başarılı olmalıyım", "herkes beni sevmeli" gibi içsel mesajları barındırır. Çevresel Stres Kaynakları ise önemli yaşam olayları ve günlük sıkıntılarla tanımlanır. Ölüm, ciddi hastalık, hamilelik, zor ve zahmetli tedavi, doğal afetler gibi durumları içerir.
Hamilelik Dönemindeki Stres Faktörleri:
*Evlilikte yaşanan sorunlar (maddi sorunlar, ilişki sorunu, cinsel sorunlar)
*Çevre ile ilişkilerde yaşanan sorunlar (eşin ailesi ile geçimsizlik, anne adayından yüksek beklentiler)
*Sosyo-kültürel etkiler (içiçe geçmiş aileler, antidemokratik aile ortamları, aile içi şiddet, işsizlik)
*Daha evvelden yaşanan düşük, bebek ölümü, ağır kanamalar
*Planlanmamış ve istenmeyen hamilelik
*Hamilelik döneminde ortaya çıkan sağlık problemleri
*Her türlü madde kullanımı
*Hamilelik sonrası ile ilgili kişisel beklentilerin endişe ve kaygı içermesi
*Doğumla ilgili korku ve kaygı
Hamilelik Döneminde Stres Belirtileri:
-Kişisel beklentileri yüksektir (Mükemmel bir anne olmalıyım, hata yapmamalıyım)
-Sık sık olumsuz düşünceler içinde boğulur (Çocuğum sağlıklı olmayacak, bir şeyler ters gidecek)
-Anksiyete ve depresyon belirtileri gösterir.
-İlişkilerinde sürekli çatışma içindedir.
-Karar verme ve problem çözme becerilerini kullanmakta zorluk çeker.
-Panik ve öfke nöbetleri geçirir.
-Sağlığına, yeme düzenine ve egzersizlerine yeterli önemi vermekte zorluk çeker veya
yapamamaktan ötürü aşırı kaygılanır.
-Kendini değersiz ve yetersiz görür.
-Uyku düzeni bozulur.
Stresin Annelik ve Bebek Üzerindeki Etkisi:
Her ne kadar, çelişkili sonuçlar olsa da, yapılan araştırmalar, hamilelik döneminde yaşanan stres ve aşırı kaygının, erken doğum ya da bebeğin düşük kilolu doğumu gibi sonuçlara vardığını ispatlıyor. Hamilelik döneminde ağır stres koşulları ile yaşamak durumunda kalan kadınların, daha az stres yaşayanlara oranla, prematüre doğum yapma konusunda 4 kat daha riskli oldukları tespit edilmiştir. Prematüre doğum, annenin ve annenin çevresindekilerin, doğan bebeğin sağlığı konusunda beklentilerinin olumsuz olmasına, her an kötü bir şey olabilir kaygısına yol açmakta, bu da yaşanan stresi daha da arttırmaktadır.
Hamilelik döneminde yaşanan "yoğun" stresin rahim içindeki bebeği etkileyebildiği, özellikle bebekteki kortizol seviyesini yükselttiği, bu sebeple dünyaya gelen bebeğin, ileriki yaşlarda daha kaygılı bir yapıya sahip olabileceği, araştırmalarla saptanmıştır. Ancak bu bilgi ile "hamilelik döneminde stres yaşanılmamalıdır" gibi bir sonuca varılmamalı, yaşanan stresin, aşırı kaygı ve depresyon gibi kendini gösterip günlük işleyişi ciddi anlamda engelliyor hale gelmesi durumunda, bebeğe olumsuz etki edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Hamilelikte yaşanan stres, hamilelik sonrası depresyonu tetikleyebileceği gibi, annenin kendi öz bakımını ihmal etmesine, madde kullanımına yönelmesine sebep olabilir. Hamilelik döneminde stres yaşayan anne adayının, doğum sonrası çocukla iletişimde de sorun yaşaması muhtemeldir. Yapılan araştırmaya göre, hamilelik döneminde ve bebeğin ilk yıllarında annenin depresyon geçirmesi, çocuğun sosyal ve bilişsel gelişimine, olaylar karşısında başa çıkma ve problem çözme becerilerine olumsuz etki edebileceği söylenmektedir.
Hamilelikte Stresten Uzak Durmak için Yapılması Gerekenler:
- Hamilelik döneminin, daha evvelki yaşantılarından farklı olduğunu ve özel bir döneme girdiklerini kabullenmeliler.
- Günlük hayatlarında yapmaya alıştıkları her türlü aktiviteyi gözden geçirip, hangilerinin bu özel dönemde daha yapılabilir olduğunu saptamalılar. Aksi takdirde, kendilerinden beklentileri çok yüksek olup, bunları yerine getiremeyince sıkıntı hissedebilirler.
- Aktivite planlamakta fayda var. Belli başlı ihtiyaçlar düzene sokulmalıdır. Düzenli yemek yeme, fiziksel aktiviteye, zihinsel egzersizlere ve sosyal ilişkilere zaman ayırmak gerekmektedir. Tüm bunların bir planı ve programı olduğunda, bu özel dönemi dolu dolu geçirdiklerini hissedeceklerdir.
- Her şeyi kontrol altında tutma isteklerini bir süreliğine ertelemeli ve olanları olduğu gibi kabul etme becerisi kazanmalıdırlar.
- Hamilelik dönemi ile ilgili pek çok kişi fikir verebilir, herkesin söylediklerini dikkate almak anne adayı için yorucu olabilir. Bu sebeple, anne adayının kendi gözlemini üstlenen doktorun dediklerini dikkate almalı ancak kendi ihtiyaçlarını kendisi belirlemelidir. Bedenini ve zihnini en iyi tanıyan kendisi olduğundan, ihtiyaçlarını belirleme konusunda kendisine güvenmelidir.
- Eşle ve yakın çevresi ile açık ve net iletişim kurmalıdır. Anne adayının yaşadıkları kendine özeldir ve bir başkası tarafından anlaşılması zor olabilir, bu sebeple ihtiyaçlarını, hislerini ve isteklerini çekinmeden dile getirmelidir.
- Anne adayı gibi eş de stres yaşayabilir, bu sebeple anne adayının eşine karşı duyarlı ve anlayışlı olması da ilişkinin sağlıklı ilerlemesi için gereklidir.
- Hamilelikle ilgili bilgi toplamalı. Yaşanan dönemin zorlukları, olumlu tarafları, karmaşaları ve en önemlisi duygusal etkileri ile ilgili bilgi edinmelidir.
- Rahatlama egzersizleri (nefes, hamile yogası, meditasyon) hamilelik döneminde işe yarar. Kalp atışları, kan basıncı, stres hormonu ve kas gerginliği azalır, zihin de tüm bu fiziksel değişimlerden olumlu etkilenir. Kaygı ve depresyon ile baş etmede, bedeni rahatlatmak, öncelikle zihni rahatlatmanın ve endişe ve kaygılardan uzaklaşmanın yoludur. Her gün veya gün aşırı, bu egzersizlerden faydalanmalıdır.
- Duygu iniş çıkışlarının, olumsuz düşünce ve inançların ortaya çıktığı bir dönem olduğundan, hamileliğin olumlu ve olumsuz tarafları ile ilgili başından itibaren bir günlük tutulması yardımcı olacaktır.
- Hamilelik döneminde psikolojik destek alınması, duyguları ifade etmek, yapıcı ve alternatif düşünme yöntemleri geliştirmek, başa çıkma becerileri kazanmak açısından yardımcı olacaktır.
Klinik Psk. Derya Utku
21 Ağustos 2008 Perşembe
Depresyonda Psikoterapi Tedavisi
Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.
Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?
Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.
Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?
Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.
Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.
Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?
Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.
Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?
Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.
Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.
Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?
Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.
Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.
Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.
Elif Yılmaz
Bilim Teknik, Aralık 2003
Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?
Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.
Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?
Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.
Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.
Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?
Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.
Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?
Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.
Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.
Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?
Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.
Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.
Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.
Elif Yılmaz
Bilim Teknik, Aralık 2003
Etiketler:
Depresyon,
İntihar,
kadın,
psikiyatrist,
psikoloji,
psikoterapi,
tedavi,
terapi,
yöntem bilimsel gözlem
6 Temmuz 2008 Pazar
DOĞUM SONRASI DEPRESYON
Doğumdan hemen sonraki dönem pek çok kadın için adeta bir rüya gibidir. Eve yeni gelen bir bebek aileye neşe ve mutluluk saçtığı kadar stresli de yaratır. Eve yeni bir bireyin katılışı kadınların önemli bir kısmında zihinsel ve duygusal değişikliklere yol açar.
Zihinsel ve duygusal durumu etkileyen bu durumları melankoli, depresyon ve psikoz olarak sınıflandırabiliriz.
Doğum sonrası "Melankoli"
Kadınların yaklaşık % 85'inde doğumdan sonra melankolik bir durum görülür. Bu gerçek bir duygulanım bozukluğundan çok doğumun normal bir parçası olarak kabul edilmelidir. En sık doğumdan sonraki ilk haftada ortaya çıkar.
Annelerde uyku problemleri, ağlama krizleri, üzgün görünme halsizlik, baş ağrıları, konsantrasyon güçlükleri, şaşkınlık, sinirlilik, iştahsızlık problemleri görülebilir. Bu tablo çok önemli değildir. Genelde 1-2 hafta içinde şikayetler kendiliğinden kaybolur. Ancak bu kısa geçiş döneminde ailesinin ve eşinin anlayışlı davranması ve kendisine yardımcı olmaları gereklidir.
Annelerin %10-15'inde melankoli tablosu iki haftadan uzun sürebilir. Bu durumda depresyon söz konusu olabilir ve profesyonel yardım gerekebilir.
Doğum sonrası "Depresyon"
Doğum sonrası depresyon; tanım olarak doğumdan sonraki 4 hafta içinde, herhangi bir zamanda majör depressif bir dönem yaşanmasıdır.
Kadınların bir kısmında görülen doğum sonrası depresyon melankoliden daha farklı ve ciddi bir durumdur. Ancak bazı kadınlarda bu süre 6 haftaya kadar uzayabilir.
Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte doğumdan sonra ani gelişen hormonal değişimlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Başka bir neden de "psikolojik stres" lerdir. Bebeğe karşı aşırı bir sorumluluk duygusunun gelişmesi olayın altında yatan bir diğer sebep olabilir.
Kadının eşiyle olan anlaşmazlıkları ya da ekonomik problemler olayı alevlendirebilir. İlk defa anne olanlar veya eşi ile ayrı olan kadınlar dahi yüksek risk altındadır. Daha önceki gebeliklerinden sonra depresyon yaşayanlarda da daha sık görülür.
Genelde doğumdan sonraki 1-5. günler arasında belirtiler başlar. Hafif depresyonda en sık görülen bulgular halsizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık ve değişik korkulardır. Bunlara genelde uyku problemleri eşlik eder. Biraz daha ileri vakalarda bu belirtilere aksiyete (endişe), panik atak, ağlama krizleri, bebeğe karşı ilgisizlik, ciddi uyku bozuklukları ile ölüm ve intihar düşünceleri eklenir.
Doğum sonrası depresyona % 5 oranında rastlanır. Eskiden sosyal statü ve evlilik ilişkilerinin depresyon ile ilişkisi olmadığı düşünülürken yeni çalışmalarda fakir ve bekar kadınlarda 2 kat daha sık görüldüğü ileri sürülmektedir.
Genç yaşta anne olanlarda da 2-3 kat fazla görülür. Gebelik esnasındaki duygu durumu ile doğum sonrası depresyonun bir ilişkisi bulunamamıştır.
Doğum sonrası depresyonun tedavisi majör depresyon ile hemen hemen aynıdır. Genelde hastalar psikoterapi ve antidepresan ilaçlardan fayda görürler. Emzirenlerde antidepresan kullanımı önerilmediğinden tedavi esnasında kadın doğum ve psikiyatri hekimlerinin birlikte tedavi planı yapmaları uygun olacaktır.
Emzirmenin olumlu etkileri nedeniyle hafif vakalarda ilaç tedavisi yerine sadece psikoterapi yeterli olabilir. Hastaların 2/3'ünde şikayetler en geç 1 yıl içinde kaybolur. Geri kalan vakalarda ise birden fazla sayıda depresif atak görülür.
Doğum sonrası "Psikoz"
Postpartum (doğum sonrası) görülen en ciddi psikolojik hastalıktır. Gebelikten önceki yıla göre karşılaştırıldığında hastalığa yakalanma riski 20 kat fazladır.
Psikoz; düşünce bozukluğu veya gerçekle gerçek olmayanın ilişkinin kaybedilmesi olarak tanımlansa da ciddi duygulanım bozuklukları da bu şekilde sınıflandırılabilir.
Halüsinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görme ya da duyma) veya hezeyanlar (gerçekle ilgisi olmayan şeylere inanma) olabilir. Önceden kestirilemeyen duygu dalgalanmaları görülür. Genelde doğumdan sonra 2 gün-3 hafta arasında belirtiler ortaya çıkar.
Hezeyanlar özellikle bebek üzerine odaklanır. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı aşırı koruyucu obsesyonlar (takıntılar) geliştirebilir. Hatta bazı vakalarda da intihar düşünce ve girişimleri bile olabilir.
Postpartum psikoz son derece acil ve profesyonel yardım gerektiren ciddi bir durumdur. Sıklıkla hastaneye yatırılarak tedavi gerekir. Uygun tedavi ile % 95 oranla hastalar 2-3 ay içinde iyileşir.
Doğum sonrası depresyonda öneriler
Doğum sonu depresyon, hemen her kadında görülebilen, geçici bir dönemdir. Bu dönemi en iyi ve rahat bir biçimde atlatabilmek için aşağıdaki önerilerimizi uygulayınız.
-Kendinizi aşırı derecede yormayınız. Uyku zihinsel sağlık açısından çok önemlidir.
-Bebeğiniz uyurken siz de uyumaya çalışınız.
-Bebeğinizin hareketleri uykunuzu bozuyor ise onu başka bir odaya almayı deneyiniz.
-Eşinizle bir vardiya sistemi geliştirin ve bu şekilde bebekten sadece siz sorumlu olmayınız.
-Bebeğe bakım konusunda etrafınızdaki akraba ve arkadaşlarınızdan yardım isteyin. Bu sayede kendinize dinlenecek zaman ayırın.
-Gebelik esnasında ve emzirme döneminde beslenmenize dikkat edin.
-Kendinizi çaresiz ve güçsüz hissediyorsanız bir psikolog veya psikiyatrdan destek almak için zaman kaybetmeyiniz.
Zihinsel ve duygusal durumu etkileyen bu durumları melankoli, depresyon ve psikoz olarak sınıflandırabiliriz.
Doğum sonrası "Melankoli"
Kadınların yaklaşık % 85'inde doğumdan sonra melankolik bir durum görülür. Bu gerçek bir duygulanım bozukluğundan çok doğumun normal bir parçası olarak kabul edilmelidir. En sık doğumdan sonraki ilk haftada ortaya çıkar.
Annelerde uyku problemleri, ağlama krizleri, üzgün görünme halsizlik, baş ağrıları, konsantrasyon güçlükleri, şaşkınlık, sinirlilik, iştahsızlık problemleri görülebilir. Bu tablo çok önemli değildir. Genelde 1-2 hafta içinde şikayetler kendiliğinden kaybolur. Ancak bu kısa geçiş döneminde ailesinin ve eşinin anlayışlı davranması ve kendisine yardımcı olmaları gereklidir.
Annelerin %10-15'inde melankoli tablosu iki haftadan uzun sürebilir. Bu durumda depresyon söz konusu olabilir ve profesyonel yardım gerekebilir.
Doğum sonrası "Depresyon"
Doğum sonrası depresyon; tanım olarak doğumdan sonraki 4 hafta içinde, herhangi bir zamanda majör depressif bir dönem yaşanmasıdır.
Kadınların bir kısmında görülen doğum sonrası depresyon melankoliden daha farklı ve ciddi bir durumdur. Ancak bazı kadınlarda bu süre 6 haftaya kadar uzayabilir.
Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte doğumdan sonra ani gelişen hormonal değişimlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Başka bir neden de "psikolojik stres" lerdir. Bebeğe karşı aşırı bir sorumluluk duygusunun gelişmesi olayın altında yatan bir diğer sebep olabilir.
Kadının eşiyle olan anlaşmazlıkları ya da ekonomik problemler olayı alevlendirebilir. İlk defa anne olanlar veya eşi ile ayrı olan kadınlar dahi yüksek risk altındadır. Daha önceki gebeliklerinden sonra depresyon yaşayanlarda da daha sık görülür.
Genelde doğumdan sonraki 1-5. günler arasında belirtiler başlar. Hafif depresyonda en sık görülen bulgular halsizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık ve değişik korkulardır. Bunlara genelde uyku problemleri eşlik eder. Biraz daha ileri vakalarda bu belirtilere aksiyete (endişe), panik atak, ağlama krizleri, bebeğe karşı ilgisizlik, ciddi uyku bozuklukları ile ölüm ve intihar düşünceleri eklenir.
Doğum sonrası depresyona % 5 oranında rastlanır. Eskiden sosyal statü ve evlilik ilişkilerinin depresyon ile ilişkisi olmadığı düşünülürken yeni çalışmalarda fakir ve bekar kadınlarda 2 kat daha sık görüldüğü ileri sürülmektedir.
Genç yaşta anne olanlarda da 2-3 kat fazla görülür. Gebelik esnasındaki duygu durumu ile doğum sonrası depresyonun bir ilişkisi bulunamamıştır.
Doğum sonrası depresyonun tedavisi majör depresyon ile hemen hemen aynıdır. Genelde hastalar psikoterapi ve antidepresan ilaçlardan fayda görürler. Emzirenlerde antidepresan kullanımı önerilmediğinden tedavi esnasında kadın doğum ve psikiyatri hekimlerinin birlikte tedavi planı yapmaları uygun olacaktır.
Emzirmenin olumlu etkileri nedeniyle hafif vakalarda ilaç tedavisi yerine sadece psikoterapi yeterli olabilir. Hastaların 2/3'ünde şikayetler en geç 1 yıl içinde kaybolur. Geri kalan vakalarda ise birden fazla sayıda depresif atak görülür.
Doğum sonrası "Psikoz"
Postpartum (doğum sonrası) görülen en ciddi psikolojik hastalıktır. Gebelikten önceki yıla göre karşılaştırıldığında hastalığa yakalanma riski 20 kat fazladır.
Psikoz; düşünce bozukluğu veya gerçekle gerçek olmayanın ilişkinin kaybedilmesi olarak tanımlansa da ciddi duygulanım bozuklukları da bu şekilde sınıflandırılabilir.
Halüsinasyonlar (gerçekte olmayan şeyleri görme ya da duyma) veya hezeyanlar (gerçekle ilgisi olmayan şeylere inanma) olabilir. Önceden kestirilemeyen duygu dalgalanmaları görülür. Genelde doğumdan sonra 2 gün-3 hafta arasında belirtiler ortaya çıkar.
Hezeyanlar özellikle bebek üzerine odaklanır. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı aşırı koruyucu obsesyonlar (takıntılar) geliştirebilir. Hatta bazı vakalarda da intihar düşünce ve girişimleri bile olabilir.
Postpartum psikoz son derece acil ve profesyonel yardım gerektiren ciddi bir durumdur. Sıklıkla hastaneye yatırılarak tedavi gerekir. Uygun tedavi ile % 95 oranla hastalar 2-3 ay içinde iyileşir.
Doğum sonrası depresyonda öneriler
Doğum sonu depresyon, hemen her kadında görülebilen, geçici bir dönemdir. Bu dönemi en iyi ve rahat bir biçimde atlatabilmek için aşağıdaki önerilerimizi uygulayınız.
-Kendinizi aşırı derecede yormayınız. Uyku zihinsel sağlık açısından çok önemlidir.
-Bebeğiniz uyurken siz de uyumaya çalışınız.
-Bebeğinizin hareketleri uykunuzu bozuyor ise onu başka bir odaya almayı deneyiniz.
-Eşinizle bir vardiya sistemi geliştirin ve bu şekilde bebekten sadece siz sorumlu olmayınız.
-Bebeğe bakım konusunda etrafınızdaki akraba ve arkadaşlarınızdan yardım isteyin. Bu sayede kendinize dinlenecek zaman ayırın.
-Gebelik esnasında ve emzirme döneminde beslenmenize dikkat edin.
-Kendinizi çaresiz ve güçsüz hissediyorsanız bir psikolog veya psikiyatrdan destek almak için zaman kaybetmeyiniz.
Etiketler:
antidepresan,
Depresyon,
halüsinasyon,
hamilelik,
İntihar,
kadın,
melankoli,
psikoterapi,
psikoz,
Stres,
tedavi,
terapi
29 Ekim 2007 Pazartesi
Başarılı Kadınlar Theodora...
Başarılı Kadınlar Theodora...
Başarılı kadınlar-1-
En alttan en üste çıkışın öyküsü, Bizans İmparatoriçesi Theodora
Theodora yabani hayvan bakımı ile uğraşan Kıbrıslı bir babanın üç kızından biri olarak, dar gelirli bir ailenin çocuğudur. Babası küçük yaşta ölmüş ve annesi başka birisi ile evlenmiştir. Üvey baba işsizmiş ve çocuklar küçük yaşta para kazanmak zorunda bırakılmış. Anne önce kızlarını bayramlarda sokaklarda yalvartmaya çalışmış, sonra Theodora bir tiyatroda pandomim yaparak, soytarı rollerine çıkmaya başlamış. İlerleyen zaman içinde güzelliği dillerde dolaşmaya başlayan Theodora cinselliğini de kullanarak, alkış almaya başlamış. Mutlu bir yuva kurabilmek için gittiği İskenderiye'de uygunsuz davranışları nedeniyle, yoksul ve yüzüstü bırakılmış. Oradan döndüğünde kendini değiştirmek için çaba sarfetmiş ve kendine çekidüzen vermiş. Bu sırada imparator Justinianos bu güzel kızı görmüş ve ondan başka kimseyi gözü görmemiş. O dönemlerde yasalar üst düzey yetkililerin geçmişi uygunsuz kadınlarla evlenmelerini yasaklamaktaymış. Ancak Justinianos bir yasa çıkararak bu yasağı kaldırarak onunla evlenmiş. Evlenmeden önceki davranışlarına karşın, tahta geçer geçmez bir imparatoriçenin görev bilincine çabucak varmış. Kötü yollara düşen kadınlar için bir sarayı manastır haline getirip, sokaklardan toplattığı beş yüz kadının ücretsiz olarak burada hayatını doğru bir biçimde sürdürmesini sağlamış. Hastane ve dünü yapılara büyük parasal yardımlarda bulunmuş. Evliliğinden kısa bir süre sonra Istanbul'da M.S. 532 Ocak ayında "Nika" (yen) adında büyük isyan patlamış . hastaneler, arasında imparatorluk sarayı ve Ayasofya'nın da olduğu güzel yapılar alevler içinde kalmış. Justinianos kaçmayı düşünürken, Theodora gerçek büyüklüğünü göstermiş. "Başka hiçbir ümit kalmasa bile ben yine kaçmaktan nefret ederim.hepimiz doğuştan, ölüme mahkum bulunuyoruz. Ne var ki başlarında taç taşıyanlar, saygınlıklarını ve güçlülüklerini yitirdikten sonra yaşamamalıdır. Tek bir gün bile, kimsenin beni taçsız ve erguvansız ( imparatorluk makamı giysisinin rengi) olarak görmemesi için Tanrı'ya yalvarıyorum. Beni kraliçe adıyla selamlamanın sona erdiği gün yaşam ışığım sönmüş olmalıdır. İmparator! Kaçmaya karar verdiyseniz, hazineler sizindir.işte deniz, ite gemileriniz! Ama can kaygısının sizi sefalet içinde bir yaşama ve aşağılık koşullarda bir ölüme uğratmasından korkunuz. Ben tahtın şanlı bir mezar olduğuna inanıyorum". Onun bu sözleri Justinianos'a cesaret vermiş ve kendine bağlı askerler başarılı bir girişimle kalabalığı dağıtmış. İsyan bastırılmış ve Justinianos'un tahtı güvenceye alınmıştı. Bundan sonra da eşi imparator Justinianos'un yanında olan ve onu destekleyen imparatoriçe evliliğinin yirmi dördüncü yılında kanserden ölmüş. En soylu kadınlarla evlenebilecek olan imparator, eskiden uygunsuz bir hayatı olan ama evlendikten sonra namusu lekesiz olarak yaşayan bu kadının ardından kanlı gözyaşları dökmüş.
Her başarılı kişinin arkasında ona destek olan bir eş vardır. İşyerinizdeki başarınız ve günlük yaşamınızdaki mutluluğunuz mutlu bir aile hayatına bağlıdır. Çeşitli sebeplerle evliliğinizde sorunlar varsa, hatayı önce kendinizde arayın, daima kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, hayatınızı tekdüzelikten kurtarmaya bakın, eşinizi onore etmeye çalışın ve herşeyden önemlisi çocuğunuza örnek davranışlar sergilemek için kendinizi geliştirin. Sorunlar gene de devam ediyorsa, evlilik terapileri için psikiyatrik destek almayı düşünün.
Her insan doğuşu itibariyle tertemizdir. Ancak yaşanan olumsuzluklar, çevresel etkenler ve yanlış yetiştirilme insanları hatalara sürükleyebilir. İnsanlara her zaman ikinci bir şans verilmelidir. İnsana yapılan yatırım en iyi yatırımdır. İnsanları harcamak çok kolay, ama kazanmak çok zordur. Sabır , fedakarlık ve cesaret gerektirir. Kişiler her yaşta bir şeyler öğrenebilirler ve kendilerini geliştirebilirler. Bireyler geçmişlerinde kötü yaşantıları olup, bunların etkileri nedeniyle sorunlar yaşamakta ise, bu sorunlar günümüzde psikiyatri bilim dalı kapsamındaki terapiler ve diğer tedaviler ile çözümlenebilmektedir. Eşinizin başarısı ve mutluluğu sizin başarınızdır. Mutluluk ve başarı ekip işidir. En güzel birliktelikler sizlerin olsun.
Başarılı kadınlar-1-
En alttan en üste çıkışın öyküsü, Bizans İmparatoriçesi Theodora
Theodora yabani hayvan bakımı ile uğraşan Kıbrıslı bir babanın üç kızından biri olarak, dar gelirli bir ailenin çocuğudur. Babası küçük yaşta ölmüş ve annesi başka birisi ile evlenmiştir. Üvey baba işsizmiş ve çocuklar küçük yaşta para kazanmak zorunda bırakılmış. Anne önce kızlarını bayramlarda sokaklarda yalvartmaya çalışmış, sonra Theodora bir tiyatroda pandomim yaparak, soytarı rollerine çıkmaya başlamış. İlerleyen zaman içinde güzelliği dillerde dolaşmaya başlayan Theodora cinselliğini de kullanarak, alkış almaya başlamış. Mutlu bir yuva kurabilmek için gittiği İskenderiye'de uygunsuz davranışları nedeniyle, yoksul ve yüzüstü bırakılmış. Oradan döndüğünde kendini değiştirmek için çaba sarfetmiş ve kendine çekidüzen vermiş. Bu sırada imparator Justinianos bu güzel kızı görmüş ve ondan başka kimseyi gözü görmemiş. O dönemlerde yasalar üst düzey yetkililerin geçmişi uygunsuz kadınlarla evlenmelerini yasaklamaktaymış. Ancak Justinianos bir yasa çıkararak bu yasağı kaldırarak onunla evlenmiş. Evlenmeden önceki davranışlarına karşın, tahta geçer geçmez bir imparatoriçenin görev bilincine çabucak varmış. Kötü yollara düşen kadınlar için bir sarayı manastır haline getirip, sokaklardan toplattığı beş yüz kadının ücretsiz olarak burada hayatını doğru bir biçimde sürdürmesini sağlamış. Hastane ve dünü yapılara büyük parasal yardımlarda bulunmuş. Evliliğinden kısa bir süre sonra Istanbul'da M.S. 532 Ocak ayında "Nika" (yen) adında büyük isyan patlamış . hastaneler, arasında imparatorluk sarayı ve Ayasofya'nın da olduğu güzel yapılar alevler içinde kalmış. Justinianos kaçmayı düşünürken, Theodora gerçek büyüklüğünü göstermiş. "Başka hiçbir ümit kalmasa bile ben yine kaçmaktan nefret ederim.hepimiz doğuştan, ölüme mahkum bulunuyoruz. Ne var ki başlarında taç taşıyanlar, saygınlıklarını ve güçlülüklerini yitirdikten sonra yaşamamalıdır. Tek bir gün bile, kimsenin beni taçsız ve erguvansız ( imparatorluk makamı giysisinin rengi) olarak görmemesi için Tanrı'ya yalvarıyorum. Beni kraliçe adıyla selamlamanın sona erdiği gün yaşam ışığım sönmüş olmalıdır. İmparator! Kaçmaya karar verdiyseniz, hazineler sizindir.işte deniz, ite gemileriniz! Ama can kaygısının sizi sefalet içinde bir yaşama ve aşağılık koşullarda bir ölüme uğratmasından korkunuz. Ben tahtın şanlı bir mezar olduğuna inanıyorum". Onun bu sözleri Justinianos'a cesaret vermiş ve kendine bağlı askerler başarılı bir girişimle kalabalığı dağıtmış. İsyan bastırılmış ve Justinianos'un tahtı güvenceye alınmıştı. Bundan sonra da eşi imparator Justinianos'un yanında olan ve onu destekleyen imparatoriçe evliliğinin yirmi dördüncü yılında kanserden ölmüş. En soylu kadınlarla evlenebilecek olan imparator, eskiden uygunsuz bir hayatı olan ama evlendikten sonra namusu lekesiz olarak yaşayan bu kadının ardından kanlı gözyaşları dökmüş.
Her başarılı kişinin arkasında ona destek olan bir eş vardır. İşyerinizdeki başarınız ve günlük yaşamınızdaki mutluluğunuz mutlu bir aile hayatına bağlıdır. Çeşitli sebeplerle evliliğinizde sorunlar varsa, hatayı önce kendinizde arayın, daima kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, hayatınızı tekdüzelikten kurtarmaya bakın, eşinizi onore etmeye çalışın ve herşeyden önemlisi çocuğunuza örnek davranışlar sergilemek için kendinizi geliştirin. Sorunlar gene de devam ediyorsa, evlilik terapileri için psikiyatrik destek almayı düşünün.
Her insan doğuşu itibariyle tertemizdir. Ancak yaşanan olumsuzluklar, çevresel etkenler ve yanlış yetiştirilme insanları hatalara sürükleyebilir. İnsanlara her zaman ikinci bir şans verilmelidir. İnsana yapılan yatırım en iyi yatırımdır. İnsanları harcamak çok kolay, ama kazanmak çok zordur. Sabır , fedakarlık ve cesaret gerektirir. Kişiler her yaşta bir şeyler öğrenebilirler ve kendilerini geliştirebilirler. Bireyler geçmişlerinde kötü yaşantıları olup, bunların etkileri nedeniyle sorunlar yaşamakta ise, bu sorunlar günümüzde psikiyatri bilim dalı kapsamındaki terapiler ve diğer tedaviler ile çözümlenebilmektedir. Eşinizin başarısı ve mutluluğu sizin başarınızdır. Mutluluk ve başarı ekip işidir. En güzel birliktelikler sizlerin olsun.
Mitolojik Hikayelerden Kadını Yaradılışı...
Mitolojide Hypnos ve günümüzde hipnozun kullanımı:
Hypnos uyku tanrısı olarak tanınmıştır. Kardeşi ölüm tanrısı olan Thanatos’tur. Anneleri gece (nyx) dir. Uyku tanrısı çok eski dönemlerde Anadolu'da da yaşadıkları düşünülen Kimmerler’in ( beyazperdede ve çizgi romanlarda canlandırılan Conan'ın kavmi) yaşadıkları yerlerde ulu bir dağ eteğindeki büyük bir mağarada yaşarmış. Burası loş, gürültüden uzak, dinlendirici bir yermiş. Mağara çevresindeki bazı doğal bitkilerden yayılan gevşetici, rahatlatıcı ve uyku getirici kokular geceleri buradan tüm dünyaya yayılarak insanların uykusunu getirirmiş. İnsanlar da bu durumun sonucunda, günlük stres ve yorgunluklarının vücutları üzerindeki olumsuz etkisini gideren , vücut hücrelerini yenileyen , kendilerini güzel diyarlara götüren rüyalara dalarlarmış. Bu mağaranın içinden akan bir yer altı suyunun sesi de uyku tanrısını uyuturmuş. Mitolojiye göre tanrıça Hera Zeus ile Çanakkale ili sınırlarımızda yer alan Kazdağı ( mitolojideki İda dağı)nda aşk yapmak istemiş. Ancak Zeus Hera’ya karşı çok yakınlık göstermemiş. Tanrılar arasında en kıdemlisi olup, sürekli olarak çalışma temposu içinde olan Zeus ise Hera'yı pek dikkate almıyormuş. Bunun üzerine Hera Hypnos'tan yardım istemiş. Hera Hypnos’a rüşvet vererek ( rüşvetin ne olduğunu sormayın !) onu ikna etmiş. Hypnos Zeus'u uyutmuş ve uykulu iken de Hera Zeusu ikna etmiş. O gün gönülsüz olarak Hera'yla birlikte olan Zeus sonraları şiddetli geçimsizlik sonucu evini ihmal etmiş, mutluluğu evi dışında aramaya başlamış. Sıkça yaşadıkları tartışmalar çevrelerinin de huzurunu kaçırmış, Zeus başka kadınlarla zaman geçirmiş, Ares adlı ( savaş tanrısı) şiddet yanlısı bir çocukları olmuş ve dünya şiddetten, savaştan kurtulamamış.
Hera zoraki ve hile ile istediğini elde etmiş etmesine ama mutsuzluk peşini bırakmamış. Tanrıça da olsa mutsuzluk sonucu sinir krizleri geçirip, çevresinde sorunlar çıkararak yaşayıp, sevgiden nasibini alamamış, eşini hep başkaları ile paylaşmak zorunda kalmış. Zeus ise bu davranışlarının sonucunu savaşlar, rüşvetler, ihanetler içinde yüzen bir dünyanın sorumlusu olarak ödemiş. Sizin mutluluğunuzun başkalarının mutsuzluğu üzerine kurulmamış olmasına dikkat edin. Rüşvet , yalan dolan, hile hurda ile yapılan işler elbet bir gün sahibini açığa çıkartır. Yanlış hesap Bağdat’tan döner demişler. Rüşvet toplumu çürütür. Alınan çorba paraları bir gün çocuklarının ilaç parası haline gelir. Kıssadan hisse, sonuçta zorla güzellik olmaz, yaptığınız küçük gibi görünen hileler büyük sorunlara yol açabilir.
Hipnozun psikiyatride kullanımına gelince aslında her toplumda çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Dinsel ayin ve törenlerde grup hipnozu seklinde şaman törenlerinden , kızılderili büyücülerinin törenlerine dek kullanılmıştır. Çizgi romanlarda (Mandrake) da hipnoz konu edilmiştir. Hipnoz ile kişinin bilinçaltında bulunup, kişiyi rahatsız eden pek çok sorun giderilebilmektedir. Kişi bu esnada yaptıklarının farkında olabilmekte ve isteği dışında bir şey yaptırılamamaktadır. Psikiyatride kullanım alanları dissosiyatif kimlik bozukluğu ( çoğul kişilik) , dissoyatif amneziler (büyük unutkanlıklar), fobiler , panik bozukluk, bazı beğenilmeyen alışkanlıkların (sigara, aşırı yemek yeme gibi) bırakılmasında kullanılmaktadır. Herkes hipnoz olamayabilir. Özellikle geçmişlerinde fiziksel, duygusal ya da cinsel travmaların olduğu kişilerde hipnoz kolay gerçekleşmektedir. Hipnoz modern tıbbi anlamda ilk kez Jean M. Charcot tarafından 1882 ‘de Fransız Bilimler Akademisinde yaptığı bilimsel bir sunum ile dünyaya tanıtılmıştır. Onun öğrencisi olan Pierre Janet ise, hipnoz ile çoğul kişilik vakalarının tedavisindeki başarısı ile psikiyatri dünyasına adını altın harflerle yazdırmıştır.
Hypnos uyku tanrısı olarak tanınmıştır. Kardeşi ölüm tanrısı olan Thanatos’tur. Anneleri gece (nyx) dir. Uyku tanrısı çok eski dönemlerde Anadolu'da da yaşadıkları düşünülen Kimmerler’in ( beyazperdede ve çizgi romanlarda canlandırılan Conan'ın kavmi) yaşadıkları yerlerde ulu bir dağ eteğindeki büyük bir mağarada yaşarmış. Burası loş, gürültüden uzak, dinlendirici bir yermiş. Mağara çevresindeki bazı doğal bitkilerden yayılan gevşetici, rahatlatıcı ve uyku getirici kokular geceleri buradan tüm dünyaya yayılarak insanların uykusunu getirirmiş. İnsanlar da bu durumun sonucunda, günlük stres ve yorgunluklarının vücutları üzerindeki olumsuz etkisini gideren , vücut hücrelerini yenileyen , kendilerini güzel diyarlara götüren rüyalara dalarlarmış. Bu mağaranın içinden akan bir yer altı suyunun sesi de uyku tanrısını uyuturmuş. Mitolojiye göre tanrıça Hera Zeus ile Çanakkale ili sınırlarımızda yer alan Kazdağı ( mitolojideki İda dağı)nda aşk yapmak istemiş. Ancak Zeus Hera’ya karşı çok yakınlık göstermemiş. Tanrılar arasında en kıdemlisi olup, sürekli olarak çalışma temposu içinde olan Zeus ise Hera'yı pek dikkate almıyormuş. Bunun üzerine Hera Hypnos'tan yardım istemiş. Hera Hypnos’a rüşvet vererek ( rüşvetin ne olduğunu sormayın !) onu ikna etmiş. Hypnos Zeus'u uyutmuş ve uykulu iken de Hera Zeusu ikna etmiş. O gün gönülsüz olarak Hera'yla birlikte olan Zeus sonraları şiddetli geçimsizlik sonucu evini ihmal etmiş, mutluluğu evi dışında aramaya başlamış. Sıkça yaşadıkları tartışmalar çevrelerinin de huzurunu kaçırmış, Zeus başka kadınlarla zaman geçirmiş, Ares adlı ( savaş tanrısı) şiddet yanlısı bir çocukları olmuş ve dünya şiddetten, savaştan kurtulamamış.
Hera zoraki ve hile ile istediğini elde etmiş etmesine ama mutsuzluk peşini bırakmamış. Tanrıça da olsa mutsuzluk sonucu sinir krizleri geçirip, çevresinde sorunlar çıkararak yaşayıp, sevgiden nasibini alamamış, eşini hep başkaları ile paylaşmak zorunda kalmış. Zeus ise bu davranışlarının sonucunu savaşlar, rüşvetler, ihanetler içinde yüzen bir dünyanın sorumlusu olarak ödemiş. Sizin mutluluğunuzun başkalarının mutsuzluğu üzerine kurulmamış olmasına dikkat edin. Rüşvet , yalan dolan, hile hurda ile yapılan işler elbet bir gün sahibini açığa çıkartır. Yanlış hesap Bağdat’tan döner demişler. Rüşvet toplumu çürütür. Alınan çorba paraları bir gün çocuklarının ilaç parası haline gelir. Kıssadan hisse, sonuçta zorla güzellik olmaz, yaptığınız küçük gibi görünen hileler büyük sorunlara yol açabilir.
Hipnozun psikiyatride kullanımına gelince aslında her toplumda çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Dinsel ayin ve törenlerde grup hipnozu seklinde şaman törenlerinden , kızılderili büyücülerinin törenlerine dek kullanılmıştır. Çizgi romanlarda (Mandrake) da hipnoz konu edilmiştir. Hipnoz ile kişinin bilinçaltında bulunup, kişiyi rahatsız eden pek çok sorun giderilebilmektedir. Kişi bu esnada yaptıklarının farkında olabilmekte ve isteği dışında bir şey yaptırılamamaktadır. Psikiyatride kullanım alanları dissosiyatif kimlik bozukluğu ( çoğul kişilik) , dissoyatif amneziler (büyük unutkanlıklar), fobiler , panik bozukluk, bazı beğenilmeyen alışkanlıkların (sigara, aşırı yemek yeme gibi) bırakılmasında kullanılmaktadır. Herkes hipnoz olamayabilir. Özellikle geçmişlerinde fiziksel, duygusal ya da cinsel travmaların olduğu kişilerde hipnoz kolay gerçekleşmektedir. Hipnoz modern tıbbi anlamda ilk kez Jean M. Charcot tarafından 1882 ‘de Fransız Bilimler Akademisinde yaptığı bilimsel bir sunum ile dünyaya tanıtılmıştır. Onun öğrencisi olan Pierre Janet ise, hipnoz ile çoğul kişilik vakalarının tedavisindeki başarısı ile psikiyatri dünyasına adını altın harflerle yazdırmıştır.
26 Ekim 2007 Cuma
KADINSI ÖZGÜRLEŞME SÜRECİNDE KURAM VE TERAPİ
Mahan Doğrusöz, Psikolog, Kadın Araştırmacısı
Kadın olmak kuşatılmış olmaktır. “Kadın” erkek egemen kültür tarafından olduğu kadar, dil ve kuram ile de kuşatıla gelmiştir. Latince kadın anlamına gelen “femine”, fe ve minus köklerinden oluşur. Minus eksiklik, Fe ise inanç, güven, namus ve güvenilirlik anlamına gelir. Kadın olmak inançtan, güvenilirlikten ve namustan yoksun olmak demektir. Türkçe kadın kelimesi eski Türkçe’deki “katun” kelimesinden gelir. Katun, içine bir şey katılmış olan yani saf, arı olmayan anlamına gelir. Kadın saf ya da arı bir cins değildir. Tek Tanrılı dinlerin yaratılış mitlerinde kadın kronolojik olarak erkekten sonra yaratılan cinstir. Yahudi ve Hıristiyanlığa göre ise erkeğin kaburgasından can bulur. Aristoteles kadını “eksik kalmış erkek” olarak tanımlar. Kadın, batı düalist felsefesinin zıt ve hiyerarşik ikiliklerle düşünme geleneğinde, daha aşağı görülen bedene, doğaya, irrasyonele ve duyguya dair görülür. Freud, 1925 yılında kaleme aldığı “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinde şöyle der:
Telaffuz etmekte tereddüt etsem de, kadınlarda ahlaki anlamda normallik düzeyinin erkeklerden farklı olduğu kanısından kaçamam. Kadınların üst-benleri hiçbir zaman erkeklerden beklediğimiz kadar katı, nesnel ve duygusal kaynaklarından bağımsız değildir... Kişiyi iki cinsi konum ve değer itibariyle tamamen eşit görmeye zorlayan feministlerin inkarlarının bizi bu sonuçlardan saptırmasına göz yummamalıyız.
Kadın, bu çerçevede sadece içinde yaşadığımız ve sınırlandığımız kültür tarafından değil, ataerkillik paydasında buluşan binlerce yıllık düşünsel gelenekler, diller ve dinler tarafından da kuşatılmıştır.
Ataerkillik paydasında buluşan kültürler kadını sakatlar. İçinde yaşadığımız kültürün geleneksel yönü kadının bireyselleşmesini, cinselliğini tanımasını, arzusunun öznesi olmasını, arzusunu dolaysız ifadesini, kendine bir varoluş alanı açmasını yasaklar. Kadının bireyselleşmesi engellenir. Kadın içine doğduğu ilişkiler ağının seçimleri doğrultusunda çizilen bir kaderi yaşar. Kadının bedeni, çağdaş kültürün ifade özgürlüğünü temsil eden görsel basın, ve hatta cinsel özgürlüğün ifadesi olarak da rasyonalize edilmeye çalışılan pornografi tarafından alınıp satılan, “nesne”leştirilen seyirlik bir “şey”e dönüştürülür. Kadın olmak doğumdan itibaren sınırları çizili bir cinsiyet kimliğini giymeyi öğrenmek ve cinsler arasında varolan hiyerarşiyi içselleştirmek demektir. Bu öğrenme süreci hayatın her alanını kuşatan, şekillendiren ve belki de ritüellerle donatan cinsiyet kimliğini öğrenme sürecidir. Freud’cu kuramın ifade ettiği biçimiyle anatomi “kader” değildir. Kültür, bedeni ve cinsiyeti kurgulama gücüyle kaderdir. Kültür, bütün kapsayıcılığıyla meta bir kuramdır. Kültür, kadına bedenini ve cinsiyetini ve bu doğrultuda da kendini / benliğini nasıl yaşantılayacağını, neleri yapıp, neleri yapamayacağını dikte eden, ehlileştiren, “norm”al olanı tanımlayan ve talep eden bir sistemaktir. Erkek egemen kültür, baskı ve cezadır; kadın tarafından içselleştirilen katı üst-ben’dir. Belki de annenin imgesinde ve onun sesinden konuşan ama sonuna dek “erk”in, “erk”eğin, efendinin kurallarının zihinsel temsilcisi ve içsel sesi olan üst-ben. Üst-benin beslediği suçluluk duygusu, kadının, benim ve bu topraklarda kadın olan herkesin hayal gücünü, yaşamsal seçimlerini, deneysel yönünü iğdiş ediyor. İçimizdeki katı zihinsel ses binlerce yıllık ataerkil mirasın paranoyası ile bizi izliyor. Değişim gücümüzü elimizden alıyor.
Ve kadınsı benlik, geleneksel ataerkil kültür tarafından kendine özgü gelişim sürecinden mahrum bırakılıyor. Benliğin kendini gerçekleştirme, var etme süreci sekteye uğruyor. Geriye, belki de sadece rüyalarda ortaya çıkan geriye itilmiş arzular, uçsuz bucaksız gibi görünen bir öfke, suçlulukla birlikte kişinin kendine dönen bir depresyon kalıyor. Sözün, eylemin ve gücün alanından uzakta olan kadın kendini yaralıyor. İnsana dair olan kendini ifade etme, eyleme geçme, değişim yaratma, haz arama arzusu sessizlikte ifadesini buluyor. Kadının suskunluğu ve o oranda da kültürel düzeyde kendini ifade edebileceği bir “dil”in eksikliği kadını depresyona mahkum kılıyor. Depresyon, dış dünyadan soyutlanmadır, içe dönüştür, çaresizliktir, depresyon eylemsizliktir ve belki de bir anlamda depresyon bu ülkede ve bu dünyada biraz kadınsıdır.
Oysa, diğer yanda bizim gibi özgürleşmiş kadınlar vardır. Yani sonuna dek eril olan bu kamusallık içinde varolan / varolabilen kadınlar. Empatiden ve duygularından arınmış, rekabetçi, iktidar ve güç arzusu ile güdülenen, eril bir bireyselleşme ile kadınsı ve anaç bütün ilişkiselliğini sanki kadınsı geçmişine gömmüş gibi görünen kadınlar. Yani emrinde çalışmak zorunda kaldığım bütün kadın yöneticiler, beni eğen ve eğiten kadın akademisyenler, kendimin ve çocuklarımın geleceğini emanete kalkıştığım bütün kadın politikacılar. Evet, kamusal alandalar ve özgürler. Eylemin ve sözün gücüne sahipler, ama bence artık kadın ya da kadınsı değiller. Ben buna kadınsı özgürleşmenin ironik durumu diyorum. Özgürleşmek için cinsel kimlik değiştirmek zorundalığımız ironik ve o oranda da trajikomiktir.
Bu çerçevede, geleneksel kültürün kuşattığı ve sakatladığı kadına ve diğer yanda kamusal alanda varolabilen “özgürleşmiş” ve o oranda da erkekleşmiş kadına alternatif “kadınsı bir özgürleşme projesi” üretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kamusal alanı dişil değerler doğrultusunda değiştirmeyi de hedefleyen bu proje, kadının benliğini istediği doğrultuda şekillendirmesine izin verebilecek esneklik, deneysellik ve hayal gücüne sahip bir “kültürün” ve “üst-benin” ütopyasının tohumlarını taşıyor. Kültür, apriori olarak bireyin, benliğin antitezi değildir. Kültür, sakatlamak yerine, güçlendirmek; tek tipleştirmek yerine alternatifler sunmak potansiyeline sahiptir.
Bu doğrultuda bizlere, yani kadın araştırmacılarına ve kadın sorununa duyarlı olan herkese önemli bir misyon düştüğünü düşünüyorum. Kamusal ama kadınsı özgürleşme kanallarının tanımlanması ve dile dökülmesi. Bu çerçevede “kuramın” kendisinin çok önemli bir işlevinin olduğunu düşünüyorum. Kuram bizlerin zihinsel haritalarıdır. Bilimde, saf gözlem olmadığı gibi hayatı ve gerçekliklerimizi de okumak dolayımsız gerçekleşmez. Hayatı okumak, hayatı bir kuramın gözlüğüyle okumaktır. Eğer, farklı bir hayatı kurmak istiyorsak, önce bu hayatın tohumlarını zihinlerimizde atmak zorundayız. Gerçeğin suretini zihinlerimizde ve gönüllerimizde kurmak zorundayız. Özellikle kadınlar olarak, gündelik hayat akışı içinde bizi kıstıran, bizi sakatlayan kültür alanlarının ayırdında olmamız, kurmayı hedeflediğimiz yarının projesi adına büyük bir önem taşıyor. Kadını, içe dönen ve hastalandıran öfkeye, suçluluğa ve bunun ardından gelen depresyona karşı koruyacak en önemli aracın kadınsı sözün ve eylemin gücü olduğuna inanıyorum. Ki bu söz ve eylem, geçmişte kendinin baskılanmasına, görünmez kılınmasına, azımsanmasına ve marjinalize edilmesine yol açan eril söz ve eylemden ayrışmış bir söz ve eylem olacaktır. Tahakkümü, baskıyı, iktidar ve hiyerarşiyi dışlayacaktır. Kadınsı söz ve eylem empatik, ilişkisel ve yataydır.
Yine bu çerçevede terapi kadınsı özgürleşme açısından devrimci bir işleve sahiptir ve bir yönüyle de içinde yaşadığımız ataerkil kültürün taleplerinin antitezidir. Ataerkil kültür dayatır, terapi sorgular. Kültür tek tipleştirir, terapi özgün deneyimlerin ayırdına varılması ve şekillendirilmesini hedefler. Kültür cinsiyetçidir ve bu doğrultuda yasaklar koyar ve cezalandırır. Kadın duyarlılığına sahip bir terapi süreci eşitlikçi ve güçlendiricidir. Kültür baskılar, terapi su yüzeyine çıkarır. Kültür kadını aciz bırakır, terapi ise kendiliğin keşfini sağlar.
Kadının güçlenmesini hedefleyen bir terapi süreci, kişinin kendince ve kendi özgünlüğünle içselleştirdiği kültürün sakatlama, baskılama, kısıtlama ve bu doğrultuda da hastalandırma biçimlerinin kendi bireysel öyküsündeki yansımalarının ayırdına varma sürecidir. Ve bilgi güçtür. Dönüşümü yaratacak tek şey bilgidir. Psikanalitik anlamda, bireysel geleceğimi iradem doğrultusunda şekillendirme gücüm, bireysel tarihimi yorumlama ve anlama gücümden gelir. Depresyon aşılabilir. Melankoliye, depresyona yani içe dönen enerji, bireyin kendi dönüşümünü şekillendiren bir enerjiye, söze ve eyleme dönüşebilir. Böylece kadın kendi üst-beni, katı içsel sesi ile hesaplaşabilir ve kendine yeni sesler verebilir. Daha esnek, daha destekleyici, daha merhametli ve daha empatik ve o oranda da daha kadınsı iç sesler.
Şu anda, Türkiye’de maalesef terapiden geçmek için kadın olmak yeterli değil. Üst-sınıf bir kadın olmanız gerekiyor. Bu içinde yaşadığımız dünyanın ve kültürün sınıfsal gerçekleri ile örtüşüyor. Bazıları terapi sürecinden etkin bir şekilde yararlanabilmemiz için belirli bir sınıfa ya da kültüre ait olmamız gerektiğini bile iddia ediyor. Bu çerçevede kadın evrensel bir kategori olmadığı gibi, sınıfsal farklılıklarla da bölünüyor. Oysa, kadının özgürleşmesini hedefleyen bir proje, sınıfsal bir elitizmi –benim adıma- içeremez. Bir kadın araştırmacısı ve bir psikoterapist olarak hedefim, sadece seans ücretini ödeyebilen mutlu azınlığın dönüşüm sürecine katkıda bulunmak değildir. Sayıları milyonları bulan ve bir seans ücretimizin kendileri için harcayabilecekleri aylık paraya bile denk gelmediği kadınların dönüşümüdür beni ilgilendiren. Terapinin Paulo Freire’nin okuma yazma için tanımladığı biçimiyle elit bir kitle için değil, kitleler için olması gerektiğini düşünüyorum. Alt sınıf bir kadının depresyon ya da panik atak yaşarkenki en büyük şansı belki onu sakinleştiren ya da uyutan ilaçlara bir şekilde ulaşabilmiş olmasıdır. Oysa, bu kültürün ataerkil yapısının sakatladığı kadının kendini dönüştürebilmesi, onu dinleyip, anlayabilecek, aynalayabilecek ve dönüşümünü hızlandırabilecek bir terapi süreci ile olasıdır. Semptomları yatıştırabiliriz, bunu yapacak kimyasallarımız var ama bizi ileriye taşıyacak bir değişim için kendimizi anlamak ve anlamlandırmak zorundayız. Bunuysa, sadece insanlar yapabilir.
Kadın olmak kuşatılmış olmaktır. “Kadın” erkek egemen kültür tarafından olduğu kadar, dil ve kuram ile de kuşatıla gelmiştir. Latince kadın anlamına gelen “femine”, fe ve minus köklerinden oluşur. Minus eksiklik, Fe ise inanç, güven, namus ve güvenilirlik anlamına gelir. Kadın olmak inançtan, güvenilirlikten ve namustan yoksun olmak demektir. Türkçe kadın kelimesi eski Türkçe’deki “katun” kelimesinden gelir. Katun, içine bir şey katılmış olan yani saf, arı olmayan anlamına gelir. Kadın saf ya da arı bir cins değildir. Tek Tanrılı dinlerin yaratılış mitlerinde kadın kronolojik olarak erkekten sonra yaratılan cinstir. Yahudi ve Hıristiyanlığa göre ise erkeğin kaburgasından can bulur. Aristoteles kadını “eksik kalmış erkek” olarak tanımlar. Kadın, batı düalist felsefesinin zıt ve hiyerarşik ikiliklerle düşünme geleneğinde, daha aşağı görülen bedene, doğaya, irrasyonele ve duyguya dair görülür. Freud, 1925 yılında kaleme aldığı “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinde şöyle der:
Telaffuz etmekte tereddüt etsem de, kadınlarda ahlaki anlamda normallik düzeyinin erkeklerden farklı olduğu kanısından kaçamam. Kadınların üst-benleri hiçbir zaman erkeklerden beklediğimiz kadar katı, nesnel ve duygusal kaynaklarından bağımsız değildir... Kişiyi iki cinsi konum ve değer itibariyle tamamen eşit görmeye zorlayan feministlerin inkarlarının bizi bu sonuçlardan saptırmasına göz yummamalıyız.
Kadın, bu çerçevede sadece içinde yaşadığımız ve sınırlandığımız kültür tarafından değil, ataerkillik paydasında buluşan binlerce yıllık düşünsel gelenekler, diller ve dinler tarafından da kuşatılmıştır.
Ataerkillik paydasında buluşan kültürler kadını sakatlar. İçinde yaşadığımız kültürün geleneksel yönü kadının bireyselleşmesini, cinselliğini tanımasını, arzusunun öznesi olmasını, arzusunu dolaysız ifadesini, kendine bir varoluş alanı açmasını yasaklar. Kadının bireyselleşmesi engellenir. Kadın içine doğduğu ilişkiler ağının seçimleri doğrultusunda çizilen bir kaderi yaşar. Kadının bedeni, çağdaş kültürün ifade özgürlüğünü temsil eden görsel basın, ve hatta cinsel özgürlüğün ifadesi olarak da rasyonalize edilmeye çalışılan pornografi tarafından alınıp satılan, “nesne”leştirilen seyirlik bir “şey”e dönüştürülür. Kadın olmak doğumdan itibaren sınırları çizili bir cinsiyet kimliğini giymeyi öğrenmek ve cinsler arasında varolan hiyerarşiyi içselleştirmek demektir. Bu öğrenme süreci hayatın her alanını kuşatan, şekillendiren ve belki de ritüellerle donatan cinsiyet kimliğini öğrenme sürecidir. Freud’cu kuramın ifade ettiği biçimiyle anatomi “kader” değildir. Kültür, bedeni ve cinsiyeti kurgulama gücüyle kaderdir. Kültür, bütün kapsayıcılığıyla meta bir kuramdır. Kültür, kadına bedenini ve cinsiyetini ve bu doğrultuda da kendini / benliğini nasıl yaşantılayacağını, neleri yapıp, neleri yapamayacağını dikte eden, ehlileştiren, “norm”al olanı tanımlayan ve talep eden bir sistemaktir. Erkek egemen kültür, baskı ve cezadır; kadın tarafından içselleştirilen katı üst-ben’dir. Belki de annenin imgesinde ve onun sesinden konuşan ama sonuna dek “erk”in, “erk”eğin, efendinin kurallarının zihinsel temsilcisi ve içsel sesi olan üst-ben. Üst-benin beslediği suçluluk duygusu, kadının, benim ve bu topraklarda kadın olan herkesin hayal gücünü, yaşamsal seçimlerini, deneysel yönünü iğdiş ediyor. İçimizdeki katı zihinsel ses binlerce yıllık ataerkil mirasın paranoyası ile bizi izliyor. Değişim gücümüzü elimizden alıyor.
Ve kadınsı benlik, geleneksel ataerkil kültür tarafından kendine özgü gelişim sürecinden mahrum bırakılıyor. Benliğin kendini gerçekleştirme, var etme süreci sekteye uğruyor. Geriye, belki de sadece rüyalarda ortaya çıkan geriye itilmiş arzular, uçsuz bucaksız gibi görünen bir öfke, suçlulukla birlikte kişinin kendine dönen bir depresyon kalıyor. Sözün, eylemin ve gücün alanından uzakta olan kadın kendini yaralıyor. İnsana dair olan kendini ifade etme, eyleme geçme, değişim yaratma, haz arama arzusu sessizlikte ifadesini buluyor. Kadının suskunluğu ve o oranda da kültürel düzeyde kendini ifade edebileceği bir “dil”in eksikliği kadını depresyona mahkum kılıyor. Depresyon, dış dünyadan soyutlanmadır, içe dönüştür, çaresizliktir, depresyon eylemsizliktir ve belki de bir anlamda depresyon bu ülkede ve bu dünyada biraz kadınsıdır.
Oysa, diğer yanda bizim gibi özgürleşmiş kadınlar vardır. Yani sonuna dek eril olan bu kamusallık içinde varolan / varolabilen kadınlar. Empatiden ve duygularından arınmış, rekabetçi, iktidar ve güç arzusu ile güdülenen, eril bir bireyselleşme ile kadınsı ve anaç bütün ilişkiselliğini sanki kadınsı geçmişine gömmüş gibi görünen kadınlar. Yani emrinde çalışmak zorunda kaldığım bütün kadın yöneticiler, beni eğen ve eğiten kadın akademisyenler, kendimin ve çocuklarımın geleceğini emanete kalkıştığım bütün kadın politikacılar. Evet, kamusal alandalar ve özgürler. Eylemin ve sözün gücüne sahipler, ama bence artık kadın ya da kadınsı değiller. Ben buna kadınsı özgürleşmenin ironik durumu diyorum. Özgürleşmek için cinsel kimlik değiştirmek zorundalığımız ironik ve o oranda da trajikomiktir.
Bu çerçevede, geleneksel kültürün kuşattığı ve sakatladığı kadına ve diğer yanda kamusal alanda varolabilen “özgürleşmiş” ve o oranda da erkekleşmiş kadına alternatif “kadınsı bir özgürleşme projesi” üretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kamusal alanı dişil değerler doğrultusunda değiştirmeyi de hedefleyen bu proje, kadının benliğini istediği doğrultuda şekillendirmesine izin verebilecek esneklik, deneysellik ve hayal gücüne sahip bir “kültürün” ve “üst-benin” ütopyasının tohumlarını taşıyor. Kültür, apriori olarak bireyin, benliğin antitezi değildir. Kültür, sakatlamak yerine, güçlendirmek; tek tipleştirmek yerine alternatifler sunmak potansiyeline sahiptir.
Bu doğrultuda bizlere, yani kadın araştırmacılarına ve kadın sorununa duyarlı olan herkese önemli bir misyon düştüğünü düşünüyorum. Kamusal ama kadınsı özgürleşme kanallarının tanımlanması ve dile dökülmesi. Bu çerçevede “kuramın” kendisinin çok önemli bir işlevinin olduğunu düşünüyorum. Kuram bizlerin zihinsel haritalarıdır. Bilimde, saf gözlem olmadığı gibi hayatı ve gerçekliklerimizi de okumak dolayımsız gerçekleşmez. Hayatı okumak, hayatı bir kuramın gözlüğüyle okumaktır. Eğer, farklı bir hayatı kurmak istiyorsak, önce bu hayatın tohumlarını zihinlerimizde atmak zorundayız. Gerçeğin suretini zihinlerimizde ve gönüllerimizde kurmak zorundayız. Özellikle kadınlar olarak, gündelik hayat akışı içinde bizi kıstıran, bizi sakatlayan kültür alanlarının ayırdında olmamız, kurmayı hedeflediğimiz yarının projesi adına büyük bir önem taşıyor. Kadını, içe dönen ve hastalandıran öfkeye, suçluluğa ve bunun ardından gelen depresyona karşı koruyacak en önemli aracın kadınsı sözün ve eylemin gücü olduğuna inanıyorum. Ki bu söz ve eylem, geçmişte kendinin baskılanmasına, görünmez kılınmasına, azımsanmasına ve marjinalize edilmesine yol açan eril söz ve eylemden ayrışmış bir söz ve eylem olacaktır. Tahakkümü, baskıyı, iktidar ve hiyerarşiyi dışlayacaktır. Kadınsı söz ve eylem empatik, ilişkisel ve yataydır.
Yine bu çerçevede terapi kadınsı özgürleşme açısından devrimci bir işleve sahiptir ve bir yönüyle de içinde yaşadığımız ataerkil kültürün taleplerinin antitezidir. Ataerkil kültür dayatır, terapi sorgular. Kültür tek tipleştirir, terapi özgün deneyimlerin ayırdına varılması ve şekillendirilmesini hedefler. Kültür cinsiyetçidir ve bu doğrultuda yasaklar koyar ve cezalandırır. Kadın duyarlılığına sahip bir terapi süreci eşitlikçi ve güçlendiricidir. Kültür baskılar, terapi su yüzeyine çıkarır. Kültür kadını aciz bırakır, terapi ise kendiliğin keşfini sağlar.
Kadının güçlenmesini hedefleyen bir terapi süreci, kişinin kendince ve kendi özgünlüğünle içselleştirdiği kültürün sakatlama, baskılama, kısıtlama ve bu doğrultuda da hastalandırma biçimlerinin kendi bireysel öyküsündeki yansımalarının ayırdına varma sürecidir. Ve bilgi güçtür. Dönüşümü yaratacak tek şey bilgidir. Psikanalitik anlamda, bireysel geleceğimi iradem doğrultusunda şekillendirme gücüm, bireysel tarihimi yorumlama ve anlama gücümden gelir. Depresyon aşılabilir. Melankoliye, depresyona yani içe dönen enerji, bireyin kendi dönüşümünü şekillendiren bir enerjiye, söze ve eyleme dönüşebilir. Böylece kadın kendi üst-beni, katı içsel sesi ile hesaplaşabilir ve kendine yeni sesler verebilir. Daha esnek, daha destekleyici, daha merhametli ve daha empatik ve o oranda da daha kadınsı iç sesler.
Şu anda, Türkiye’de maalesef terapiden geçmek için kadın olmak yeterli değil. Üst-sınıf bir kadın olmanız gerekiyor. Bu içinde yaşadığımız dünyanın ve kültürün sınıfsal gerçekleri ile örtüşüyor. Bazıları terapi sürecinden etkin bir şekilde yararlanabilmemiz için belirli bir sınıfa ya da kültüre ait olmamız gerektiğini bile iddia ediyor. Bu çerçevede kadın evrensel bir kategori olmadığı gibi, sınıfsal farklılıklarla da bölünüyor. Oysa, kadının özgürleşmesini hedefleyen bir proje, sınıfsal bir elitizmi –benim adıma- içeremez. Bir kadın araştırmacısı ve bir psikoterapist olarak hedefim, sadece seans ücretini ödeyebilen mutlu azınlığın dönüşüm sürecine katkıda bulunmak değildir. Sayıları milyonları bulan ve bir seans ücretimizin kendileri için harcayabilecekleri aylık paraya bile denk gelmediği kadınların dönüşümüdür beni ilgilendiren. Terapinin Paulo Freire’nin okuma yazma için tanımladığı biçimiyle elit bir kitle için değil, kitleler için olması gerektiğini düşünüyorum. Alt sınıf bir kadının depresyon ya da panik atak yaşarkenki en büyük şansı belki onu sakinleştiren ya da uyutan ilaçlara bir şekilde ulaşabilmiş olmasıdır. Oysa, bu kültürün ataerkil yapısının sakatladığı kadının kendini dönüştürebilmesi, onu dinleyip, anlayabilecek, aynalayabilecek ve dönüşümünü hızlandırabilecek bir terapi süreci ile olasıdır. Semptomları yatıştırabiliriz, bunu yapacak kimyasallarımız var ama bizi ileriye taşıyacak bir değişim için kendimizi anlamak ve anlamlandırmak zorundayız. Bunuysa, sadece insanlar yapabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)