Arnold ve Connie Goldberg
Kendilik psikolojisini ve psikanalizi anlamada en önemli kavram bence aktarım kavramıdır; onun için aktarım kavramının çok net bir tanımıyla başlayacağız. Bundan sonrasında da kendilik psikolojisi buna ne gibi bir değişiklik getirmiş, onu göreceğiz. (Tahtaya Çizerek) Bu Freud’un tipik aktarım kavramlaştırması, burada da gördüğümüz çizgi bastırma çizgisi, anılar, fanteziler, güçlü bir şekilde bunun altında bastırılmış olarak tutuluyor. Aşağısı bilinçdışı, ortası bilinçöncesi ve yukarısı da bilincin gözü. Aktarım, bilinçdışından birşeylerin, bariyerin ötesine kayarak, kendisini bilinç öncesinde ya da bilinç düzeyinde göstermesiyle ortaya çıkar. Bu patlamaların, yani bilinçdışı materyalin yukarı doğru patlamasının evrensel olduğuna inanıyoruz. Benim şu anda sevgili çevirmenimiz Nafi’ye bir aktarımım var, Nafi’nin de bana bir aktarımı var. Hepinizin de bana bir aktarımı var ve benim de size bir aktarımım var. Yani bilinçdışından bir materyalin bariyeri atlatıp bilince kaçmasını engellemenin bir yolu yok, bundan kaçış yok, onun için Freud ve diğer bütün klasik analistler için bu bir şekilde bir kirlenme. Kohut’a kadar bütün klasikçilerde bu bilinçdışından yukarı kayan şey, ilişkilerdi. Bu ilişkiler ailedeki önemli figürlerleydi, yani anne baba gibi nesnelerle olan ilişkilerdi. Nafi’nin bana şimdi belki bir baba gibi belki bir amca gibi belki bir oğul gibi bir aktarımı var. Benim ona aktarımım da benim büyük abim gibi. Bunların hepsi bilinçdışındaki bu ilişkilerin, bilinç düzeyine çıkarak bulaşması, bir kirlenme yaratması, çünkü bunlar araya karıştıkça ben Nafi’yi gerçekten kim olduğu şeklinde göremiyorum. Bütün aktarımların çözümlenmesine ve yorumlanmasına çalışıyorlardı, çünkü çalışmanın yoluna çıkan engellerdi bunlar. O nedenle hepsi yorumlanmalıydı. Zaman içinde analistler pozitif ve negatif aktarım olduğunu fark ettiler. Bir çok analist sadece negatif aktarımın yorumlanmasını savundu, pozitif aktarıma dokunulmaması gerektiğini düşündüler. Dün dinlediğim konferansta aktarımdan bahsedilirken, her zaman pozitif aktarımın kullanılmasından,ondan faydalanılmasından bahsedildi. Halbuki birçok analistin savunduğu şey, yorumlanması gereken en önemli aktarımın negatif aktarım olduğu. Negatif aktarım da, düşmanca duygular, öfke ve bilinçdışından çıkarak, çalışmayı engelleyecek her türlü duygu.
Kohut’un getirdiği yenilik, farklı türden aktarımlar olduğunu bulmasıydı, yani anne baba aktarımları, kardeş aktarımları olabileceğinden bahsediyordu ve yeni olarak ortaya koyduğu şey de nesne aktarımları dışında bir de kendiliknesnesi aktarımları olduğuydu. Kohut’a kadar da bu tür aktarımların olduğu biliniyordu. Bunlara narsistik aktarımlar deniyordu, ama bunların sadece çocuksu kişiliğe sahip insanlarda, kendisiyle çok uğraşan, kendisine dönük insanlarda ortaya çıktığı düşünülüyordu. Kohut ilk defa olarak kendiliknesnesi aktarımlarından olumlu bir aktarım türü, pozitif bir aktarım türü olarak bahsetti. Bu türler de aynalama, idealizasyon ve ikizlik aktarımıydı Bunların her birinden bahsedeceğim. Bu aktarımların da mekanizması, analizin daha önceden bahsetmekte olduğu aktarımlarla aynıydı. Yani, bilinçdışında bir dürtü, bilinç bariyerini aşıp, bilinç düzeyinde birisine yöneliyordu. Ancak bunun farkı, bir kardeş, baba, oğul gibi bir aktarım olmaması, farklı türden bir aktarım olmasıydı. Mesela burada oturan kişiye benim bir aktarımım var. Çünkü ben konuşurken başını sallıyor. Ben konuşurken başını sallayınca beni aynalamış oluyor. Burada soracağımız soru, benim kendimle ilgili hangi meselemle başa çıkmamda bana yardımcı olduğudur. Mesela Kohut kendini önemli hissetme ihtiyacından bahsetmişti. Ve bu ihtiyacımı karşılıyorsa eğer, benimle ilgili bir şeye yardım ediyordur. Benimle ilgili bir şey yaptığı için bir kendiliknesnesi aktarımıdır. Böylece mesela megalomani diyebileceğimiz, grandiyotizeyle ilgili bilinçdışı ihtiyacı bir karşılıyor, benim teşhirci yanımı regüle etmeme yardımcı oluyor. Bu regülasyon işlevine de kendine güven regülasyonu diyebiliriz. Nafi’nin bana farklı türden bir aktarımı olduğunu umuyorum. Belki beni yukarıda bir yerlerde görüyor, belki kendine örnek alıyor. Yani idealize ediyor ve hayranlıkla bakıyor. Buna da idealizasyon diyoruz. Üçüncü tür aktarım aynalama aktarımının bir türü olarak düşünülebilir. Bu da ikizlik aktarımı. Burada Nafi’yle ben birbirimize benzediğimizi, aynı insan gibi olduğumuzu düşünüyoruz. Farklı kişiler olduğumuzun da farkındayız; ikizlik gibi. Kohut narsizm üzerine çalışmaya başladığında, kendilik değeri regülasyonuna ihtiyacı olan insanlardan yola çıkmıştı. Mesela benim aynalanmaya duyduğum ihtiyaç, Nafi’nin idealizasyona duyduğu ihtiyaç gibi. Aslında herkesin kendilik değeri regülasyonuyla ilgili ihtiyaçları vardır. Ama onun üzerinde durduğu vakalar bu ihtiyacın daha aşırı boyutta olduğu durumlardır. Bu kişilerin kendisine gösterdiği, Kohut’a gösterdiği aktarım bir nesne ilişkisi aktarımı değildi. Kohut’tan istedikleri kendilik değeri regülasyonlarında, kendilerine yardımcı olmasıydı. Bunlar çok yaralı ve kırılgan kişilerdi ve Kohut’u kendilerinin bir parçası olarak kullanmak istiyorlardı.
Bu yukarıdaki resim klasik psikanalizin bakış açısı. Egonun dünyasının içinde kendilik var ve ayrı ayrı nesneler var, kendilik bu nesnelerle ilişki kuruyor. Halbuki aşağıdaki resimde, kendilik var ve kendiliknesneleri var. Bu kendilik nesneleri kendiliğin regülasyonuna yardımcı olan nesneler ve bir anlamda onu oluşturan parçalar. Klasik modelde kendilikle nesnesi arasında, kendiliği nesneye yönelten dürtü var. Bu dürtüler cinsel ve saldırgan dürtüler. Bu dürtüler bastırılmış halde, onun için de yorumlanmaları, bilinçdışı durumdan bilinçli duruma getirilmeleri gerekiyor. Kendilik psikolojisinde yaptığımız farklı bir şey, kendiliknesnesinin kendiliği regüle etmekteki işleviyle ilgili yorum yapıyoruz burada. Yani her zaman için bilinçdışını bilince çıkarmış olmuyoruz. Bu yaptığımız işe de, Kohut’un terminolojisiyle psişik yapı oluşturmak denebilir. Klasik modelde bilinçdışından bilince doğru sızan, izinsiz bir şekilde kaçan aktarımı yorumluyoruz, böylece de bilinçdışını bilinçli hale getirmiş oluyoruz. Kendilik psikolojisi modelindeyse, kendiliknesnesinin gördüğü işlevle ilgili yorum yapılıyor. Ve böylece kendilik artık o nesneye ihtiyaç duymaz hale geliyor. O nedenle de psişik yapı kazandırmak diyoruz buna. Mesela ben konuşurken siz kafanızı salladığınız zaman, beni onaylamış oluyorsunuz, benim için o işlevi görüyorsunuz. Ama bu yorumlandıktan sonra, benim artık buna ihtiyacım kalmıyor. Hasta analistin ofisine her zaman bir taleple gelir. Lütfen benim. . . . . . m olur musun ? Kohut hastalarının kendisine verdiği önemi düşündüğü zaman farketmiş ki, ondan nesne olarak değil, kendiliknesnesi olarak bir şey yapmasını istiyorlar. Yani benim kendilik değerimi, narsizmimi regüle etmeme yardımcı olur musun, diyorlar. Bunların çok temel olduğunu biliyorum ama bunları bildiğinizden emin olmak istiyorum, çünkü işler birazdan çok karışacak.
Kohut, kendiliğin gelişimiyle ilgili farklı bir çizgi çizdi. Nesne ilişkisi gelişiminden farklı olarak, bu gelişimin kritik noktasında entegre olmuş, bütünleşmiş bir kendiliğin oluşması vardı. Yukarıdaki modelde, çocuk gelişimi sırasında bir noktaya geliyor ve o noktada artık kendisini bir bütün olarak, bir kişi olarak hissetmeye başlıyor. Bu da iki yaş civarında, oedipal öncesi dönemde oluyor. Nesne ilişkileri gelişiminde oedipal dönem kritik nokta. Halbuki burada, çocuk bütünsel bir kendilik yarattığı anda kendiliknesneleriyle beraber bütünlük içinde varolabiliyor. Bu normal gelişim çizgisi. Onun üzerine bir patoloji çizgisi koyarsak, burada patolojiyle ilgili kritik nokta, bütünsel bir kendiliğin oluştuğu nokta. Eğer bunun öncesiyle ilgili bir problem varsa, burada borderline, şizofrenik kişilik bozuklukları karşımıza çıkıyor. Bütün bozukluklarda sorun her zaman kendiliğin dağılması, parçalanması, bunu önlemek, bütünlüğü sürdürmek.
Klasik psikanalizde çok değişik patoloji türleri var. Ancak kendilik psikolojisinde tek türden bir patoloji var, bu da bu kritik noktayla, kendilik bütünlüğüyle ilgili. Patolojiyle ilgili tek soru, kendilik birarada durabiliyor mu, yoksa dağılıyor mu. Tek bakılan bu. Kendilik dağılmaya başlayınca, ilk önce hipokondriler, ondan sonra davranış bozuklukları ortaya çıkıyor. Ve dağıldıkça, her zaman bir takım tutunma noktaları var. Onlar dağıldıkça bir alt seviyeye iniliyor. Kendilik bütünlüğü sağlanmışşa eğer, bundan ileriki noktalardaki patolojilerde, kendiliğin nasıl dağıldığına değil, kendiliğin kendiliknesnelerinin işlevleriyle, kendini nasıl birarada tutabildiğine bakıyoruz. Narsistik bir kişiden bahsettiğimiz zaman bu kişinin, kendilik nesnelerini kullanarak, kendiliği nasıl birarada tuttuğundan bahsediyoruz. Mesela bir kişi teşhirci olabilir. Kendini birarada tutmak için, çeşitli gruplara giriyor çıkıyor olabilir. Biz bunlara narsistik kişilik bozukluğu diyoruz. Çünkü biz bunlardan pek hoşlanmıyoruz. Öbür taraftan da çocuksu, ilkel kendiliknesnesi olan kişilere baktığımızda da, onların immatür kendiliknesnesi ilişkileri olduğunu söylüyoruz. Çünkü onlar talepkâr, bazen kızgın ve rahatsız edici olabiliyorlar. Bir başka türevi de narsistik davranış bozukluğu. Bunlar da mesela kendi kişiliğini göstermek için, bir şey yapmıyor, birşeyler talep etmiyor, onun yerine birtakım aksiyonlara girişiyor, birtakım eylemlerde bulunuyor. Bunlara da patolojik diyoruz, çünkü bu yaptıkları şeylere toplumun bakışı, etrafındakilerin bakışı bunu patolojik göstermektedir. Ben şimdi bir grubun karşısına geçip, birşeyler anlattığım zaman, teşhirciliğimi daha sağlıklı bir yöne kanalize etmiş oluyorum. Bu sizin tarafınızdan sağlıklı görünüyor. Ama gidip küçük çocuklara cinsel organımı göstersem, bu sağlıksız bir teşhircilik oluyor. Çünkü bir tanesi olgun bir teşhircilik kabul ediliyor, diğeri ifade etmenin olgun olmayan bir yolu olarak görülüyor. Mesela Nafi de bir külte katılsa ve orada bir guruya tapıyor olsa, biz bunu da olgun olmayan bir yol olarak göreceğiz. Ama gelip bir gruba katılıp bir ders dinlediği zaman, bunu olgun bir idealizasyon olarak değerlendireceğiz. Yani bunların hepsi aslında biraz da kişisel değerlendirmeye, olgun olup olmadığıyla ilgili verilen karara bağlı.
Şimdi biraz farklı bir şeyden bahsedeceğim. Yavuz’un bahsetmemi istediği konuya geleceğim. Ve ondan sonra bunların hepsi biraraya gelecek. Şimdi Kohut’un eşduyum kavramından bahsedeceğiz. Eşduyum sadece ve sadece veri toplamak içindir. Bütün psikanalizin veri toplama yöntemidir. Mesela ben size bakıp saçınız kırmızı dersem bu eşduyum değildir. Bu gözlemlenebilir bir şeydir. Ama eğer beni dinlediğinizi görürsem bu eşduyumdur. Çünkü kendimi sizin yerinize koyup, sizin gözünüzden bakıp bir yargıya varmışımdır. Psikanalizin bütün veri toplaması da bu şekilde olur, ki bu da geçici bir özdeşleşmedir. Kendiliknesnesi ilişkisi işlevle, yani kendilik için nesnenin gördüğü işlevle kurulan bir ilişkidir. Onun için de eşduyumsal bir ilişkidir. Onun benim için bir işlevi nasıl yerine yerine getirdiğiyle ilgilenirim. Bu işlevinin dışında onun kendisiyle ilgilenmem. Başka neler yapar, neler düşünür, beni ilgilendirmez. Eğer ben karşımdaki kişiyi nasıl kendiliknesnesi olarak kullandığıma bakmaya başlarsam, o andan itibaren bir eşduyumsal ilişki kurmuş oluyorum. Ama kendilik psikolojisinde, psikolog olarak yapmaya çalıştığımız şey bundan ibaret değil. Burada yapmaya çalıştığımız şey daha az bencil olup, karşımızdaki kendiliknesnemiz olan kişinin ihtiyacını da görmek, bizim onun için ne tür işlevleri yerine getirdiğimizi anlamaya çalışmak. Bunu yapabilmek için de daha az bencil olmak, onun açısından bakmak gerekiyor. Yani sadece şunu düşünmemeliyim: Ben konuşurken o başını sallıyor, ben kendimi iyi hissediyorum ve bu bana iyi geliyor. Onun gözünden bakmaya çalışıp, belki içinden “Allah kahretsin, keşke buraya oturmasaydım, artık benden konuşmaktan vazgeçse, yeter artık”, dediğini düşünmeliyim. Eşduyum iki yönlü bir yol. Yani önce ben kendim karşımdakini nasıl nesne olarak, kendiliknesnesi olarak kullandığıma bakmalıyım. Kafasını sallıyor, bana iyi geliyor. Ama ondan sonra, onun bakış açısından bakabilmeliyim. Bundan bıktım usandım dediğini görebilmeliyim. Eşduyum orada devreye giriyor. Kohut’un farkettiği şey de, narsistik patolojisi olan insanların sadece kendilerinden doğru bakabildikleri ve kendi merkezlerinden uzaklaşıp, karşıdakilerin ne hissediyor olduğunu görememeleridir.
Kohut ilk defa kendilik psikolojisiyle ilgili karşıaktarımdan bahsetti. Aktarımda hatırlayacaksınız, bilinçdışından çıkan bir şeyin dış dünyada bir nesneyle kurduğu ilişkiden bahsetmiştik. Karşıaktarımdan bahsettiğimiz zaman, bu nesnenin bu aktarıma uğramakla ilgili tepkisinden bahsediyoruz. Mesela Nafi beni idealize edip bana baktığı zaman, benim de buna karşılık hissettiğim bir şey var. Narsistik kişilik bozukluklarında aktarımı anlamak nispeten kolay, çünkü neredeyse açıkça dile gelen bir talep var. Ama narsistik davranış bozukluklarında durum farklı: Yine belirli bir aktarım var, ama dile gelmeyen, söylenmeyen, dolayısıyla tedavinin dışında kalan bir şey var. Yani söylenen değil, yapılan davranış her zaman odakta. Bunun da farklı çeşitleri var. Bazı hastalar dışarıda birşeyler yapıyorlar ve analizde bundan bahsetmiyorlar; bazı başkaları dışarıda birşeyler yapıyorlar ve bundan bahsediyorlar, yaptıklarını anlatıyorlar; bazıları da analizde yapıyorlar. Diyelim hırsızlık yapan bir hasta var, küçük şeyler ya da büyük şeyler çalıyor. Birinci türden hasta dışarıda hırsızlık yapar ve bundan size bahsetmez. İkinci türden hasta hırsızlık yapar ve yaptığı hırsızlıkları analizde anlatır. Üçüncü tür hasta sizden çalar.
Şimdi diyelim hırsız bir hastamız var, bu erkek bir hasta olsun. Bu hastamız kendilik değeri regülasyonu için, kendini bütün tutmak için, kendiliğin dağıldığı noktaya gerilememek için ve dağılmamak için çalıyor. Çalmak onun için bir anlamda kendini tamir etmek ve onun için de narsistik bozukluktan bahsediyoruz. Çaldığı sürece kendisini bütün hissediyor ve tedaviye geliyor, terapistine dağılmaktan korktuğunu ve kendini bütün hissetmek için çaldığını anlatıyor. Ve diyelim ki bu hasta geldiğinde analistine diyor ki, “ben seninle görüşmediğim zaman kendilik değeri regülasyonumu çalarak yapıyorum, ancak böyle kendimi birarada tutuyorum”. Aynı narsistik bozukluktan bahsediyoruz. Bir şekilde çaldığı zaman olanla, analize geldiği zaman olan arasında yaptığı şey. Hiç söylemeyen, söyleyen, ya da analistten çalan arasındaki fark, aslında analistin bu materyali tedavinin içine çekebilme becerisiyle ilgili; bunun tedavinin içine çekilebilmesi gerekiyor.
Diyelim ki burada bastırılmış bir grandiyoz fantezi var: “Bana bakın ben ne kadar harikayım. ” Bu dışarı çıkıyor ve aynalanmasına ihtiyaç var. Fanteziyle gerçeklik arasında bir dengenin kurulabilmesi için, dışarıda aynalayan bir kendiliknesnesi olması gerekiyor. Davranış bozukluğu gösterenlerde bu grandiyöz fantezi başka şekillerde kendini gösteriyor: Mesela gidip okul bahçesinde çocuklara cinsel organlarını gösteriyor. Ama aslında ikisinde de aynı problem var, bunlar farklı problemler değil! Her seferinde bu grandiyöz fantezi var ve onun dengelenmesi var. Burada grandiyöz fantezinin bir kısmı analizde dile geliyor. “Bana bak, beni aynala, benim ne kadar harika olduğumu gör”, şeklinde bir taleple ortaya çıkıyor. Ama bir kısmı da okul bahçesinde çocuklara cinsel organını göstermek şeklinde tezahür ediyor. Biri davranış, biri analizde bunları konuşmak, bunların arasındaki yarık da dikey yarık. Dikey yarılmanın yatay yarılmadan farkı şu: Yatay yarılmada bilinçdışı materyal aşağı doğru bastırılıyor, dikey yarıkta da yandan kendine bir kaçış yolu buluyor ve okul bahçesinde cinsel organını sergilemek şeklinde kendini gösteriyor. Bu, aynı fantezinin kendisini farklı gösterme biçimleri. Üç tip hastadan bahsetmiştik: Yaptığı şeylerden hiç bahsetmeyen, yaptığı şeyi anlatan, ya da sadece anlatan. Bunlar dikey yarığı kapatmanın da üç ayrı evresi. Bir tarafta olan şeye gerçeklikle bağlantılı ego diyoruz, burada sözle ifade buluyor. Diğer tarafa da gerçekçi olmayan ego diyoruz. Yine iki tarafta da aynı fantezi var. Buna bir grandiyöz fantezi dedik ama herhangi bir fantezi, kendiliknesnesi ilişkilerinin türlerinden herhangi biri olabilir. Gerçeklik egosu, diğer tarafın davranış olarak nasıl ortaya çıktığına belirli bir tutumla bakıyordur her zaman. Mesela gerçeklik egosu eğer diğer tarafta ortaya çıkan davranışı sahiplenmiyorsa, buna sahiplenmemek ya da inkâr diyoruz. Yani, “benim bununla ilgim yok, ilgim olsun istemiyorum, ben böyle bir şey değilim”, diyorsa buna sahiplenmemek diyoruz.
Freud’a baktığımızda, çocuklarda, özellikle dışarıda olan bir şeyi kabul etmemek, inkâr etmek yönündeki davranıştan bahsediyor sahiplenmemek dediği zaman. Halbuki bastırmak daha çok içerden gelen bir şeyi aşağıda tutmakla ilgili. Bu hastamız da eğer böyle bir inkâr ve sahiplenmeme içindeyse geliyor ve diyor ki, “bu tarafımdan nefret ediyorum, bundan kurtulmak istiyorum, ben böyle bir insan değilim”. Bağımlılıklar, suçlar, sapkınlıklar genelde bu tip sahiplenilmeyen davranış bozukluklarıdır. Ama farklı bir psişik yapısı olan insanlar da bu tür davranışlar gösterebilirler. Mesela antisosyal insanlar, sınır kişilikler, şizofrenler de bu tür davranışlar sergilerler. Ancak bizim bahsettiklerimiz analizde ya da terapide tedavi edilebilir olanlar. Mesela yeme bozukluğu olan birisini ele alalım. Aşırı yeme dönemleri var ama bunu yapıyor olmaktan hoşlanmıyor, her zaman kendisine sözler veriyor “bir daha böyle yemeyeceğim” diye, bundan kurtulmak istiyor. Burada böyle bir durumdan bahsedebiliriz ama bütün yeme bozuklukları da öyle değil. Mesela anoreksik bir kişinin bütün kişiliği o yönde olabilir, daha ziyade paranoid bir yapıda olabilir. Burada bizim dikkat edeceğimiz şey, davranışın ötesinde, yapı gerçekten böyle bir yapı mı, yani işin içinde yeterli gerçeklik egosu var mı? Freud diyor ki, her hastada, ne kadar psikotik olursa olsun, ufacık da olsa bir gerçeklik egosu parçası vardır. Ama bir çok insanda bu gerçeklik egosu çok daha geniş bir yer tutuyor ve davranış bozukluğu çok daha dar bir alanda. Yani Nafi ve bende olduğu gibi. Ve bu davranış bozukluğu tarafı da aslında hepimizde var. Yani iki parça da herkeste, her zaman var. Önemli olan boyutları.
Karşınıza hasta geldiği zaman, her zaman için bir taraftan gerçeklik egosu var, bir taraftan da davranış bozukluğu. Analist de kendi gerçeklik egosu ve davranış bozukluğuyla beraber bir ilişkiye giriyor bu hastayla. Bir çok analist, sadece hastanın gerçeklik egosuyla ilişki kuruyor. Ancak davranış bozukluğunun devreye sokulabilmesi, analize dahil edilebilmesi için, analistin de kendi davranış bozukluğu tarafını devreye sokabilmesi, bu davranış bozukluğunun kendisinde uyandırdığı tepkiden konuşabilmesi gerekiyor. Aksi halde, dışarda yapılan hiç konuşulmaz hale gelebiliyor. Aktarım-karşıaktarım ilişkisinden bahsedip bunun iki yönlü bir yol olduğunu söylemiştik. Dolayısıyla, söz konusu hasta hırsızsa yardım edebilecek analistin içinde de biraz hırsızlık olması gerekiyor. Eğer kendini bir hırsız gibi hissedebiliyorsa bu hastasına yardım edebilir. Cinsel sapkınlıklarla, suçlularla ilgili çalışmak içinde belirli bir eşduyum gerekiyor. Bunun için de, mesela pedofillerle çalışmakta bir çok insan zorlanır. Çünkü kendini onun yerine koymak, onun gibi hissetmeye çalışmak zordur.
SORU: Eşduyumun geçici bir özdeşleşme olduğunu söylediniz. Burada bence hem kendilikle hem de kendiliknesnesiyle özdeşleşme söz konusu. Bu anlamda da Racker’in uyumlu özdeşleşme (concordant identification) ve bütünleyici özdeşleşme (complementary identification) kavramlarına benziyor. Ancak bir fark da var: Racker nesneyle özdeşleşmeden bahsediyordu, bizse şimdi kendiliknesnesi ile özdeşleşmeden bahsediyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
AG: Dediğiniz doğru. Racker’ın zamanında, unutmamalıyız ki, kendiliknesnesi diye bir kavram henüz ortada yoktu. Eşduyum aslında her türlü psikolojik veri toplama yöntemi için kullanabileceğimiz bir kelime; dolayısıyla hem nesneyle hem kendiliknesnesiyle eşduyum söz konusu. Ancak kendiliknesnesiyle olan eşduyumun farkı, kendiliknesnesinin karşımızdaki kişinin de bir parçası olması, onunla birlik içinde olması. Bence bütün insani ilişkiler eşduyumlu iletişime dayalıdır. Biz her zaman birbirimizi okuruz. Otistik çocuklardaki yetersizlik ya da bozukluğun, karşılarındaki insanı okuyamamalarında olduğu söylenir. Ancak eşduyumlu olabilme kapasitesi, psikopatolojiyle bağlantılandırılmamalı. Bazı şizofrenler çok eşduyumlu olabiliyorlar. Antisosyal kişiler, genellikle karşılarındakini okumakta çok iyidirler, ancak bunu sadece manipüle etmek amacıyla yaparlar. Kendilik psikolojisinin ayrılan tarafı, sürekli eşduyum olması. Kendilik psikoloğunu mesela bir sigorta satıcısından ayıran nokta, o empatik bağın içinde kalmak. Örneğin sevdiğiniz birini kaybedersiniz, onun cenazesine gidersiniz, cenaze levazımatçıları çok kısa bir süre için çok eşduyumlu davranırlar. Tabutu satın aldıktan ve ölüyü gömdükten sonra eşduyum ortadan kalkar. Bu yüzden terapist için en önemli nokta hastayla bu eşduyumsal bağlantı içinde kalmaktır.
Kitaptaki ilk vakadan bahsedeceğiz: John Alter vakası. Burada hasta daha baştan terapisti analizin içinde eyleme koyma (acting in) durumunun içine çekiyor. Terapist buna birçok kişinin gözünde ahlaki olmayan bir şekilde karşılık veriyor. Hastanın yoldan çıkmış olan tarafı ve analistin yoldan çıkmış olan tarfı ilişkiye giriyor, ancak hiçbiri bu yaptıklarını yoldan çıkmış bir şey olarak görmüyordu. Buna kördüler ya da bunu sahiplenmiyorlardı. Dolayısıyla, gerçeklik egolarıyla bir bağlantı kurdular ve orada konuşuyorlardı. Hastanın geçmişinden, ailesinden bahsediyorlardı ve ruhsal taraftaki, davranış bozukluğu olan kısım, başta konuşmanın dışında bırakılıyordu. Analist hastanın davranış bozukluğu olan tarafıyla, sigorta kağıtlarını imzaladığı zaman bağlantı kurdu.
Vaka şöyle: Hasta analiste geliyor, diyor ki, “benim hasta olduğuma dair, yetersizlik içinde olduğuma dair bir takım belgeler var. Onları imzalarsanız ben size analize gelebileceğim, sigorta da parayı ödeyecek”. Analist soruyor: “Eğer çalışamaz durumda olduğunuzu ben onaylamazsam ne olacak?” Hasta, “o zaman ben de başka bir yere giderim”, diyor. Analist de diyor ki, “benim bu hastaya ihtiyacım var, paraya ihtiyacım var, dolayısıyla iş yapamaz durumda olduğunu onaylayacağım ki ben de bu tedavi için sigortadan parayı alabileyim”. Hastanın gelip, “bunu imzala ve ben de sigortadan parayı alayım”, dediği anda sizin düşünmeniz gereken, ben de olsam bunu yapar mıydım? Yapmaz mıydınız? Eğer yapmazsanız hastanız olmaz. Ofisinizde temiz bir vicdanla tek başınıza oturursunuz, hayatınızı idame ettiremezsiniz. Ancak hastanın şöyle bir geçmişi olduğunu öğreniyoruz: Daha önce başvurduğu bir psikiyatrist var ve hasta hakikaten iş yapamaz durumda o sırada. Ama öyle bir nokta geliyor ki, psikiyatrist, “artık ben bunu imzalayamam, çünkü artık iş yapamaz durumda değilsin”, diyor. Bunun üzerine onu bırakıp size geliyor ve imzalayana kadar zaten bunu tartışmaya yanaşmıyor. Burada mesele şu: Hastanın bir davranış bozukluğu var ve davranış bozukluğu olan bir çok terapist ona “bunu kes, bunu yapma, bastır”, der. Mesela alkolik birisi geldiğinde onu 12 adımlık bir gruba yollarsınız ki içmeyi bıraksın. Kumar sorunu olan bir insanı da kumar oynamayı bıraksın, yani davranışı baskılasın diye yine aynı şekilde bir gruba yollarsınız. Hatırlayacağınız gibi, hasta her zaman size bozuk bir davranışla gelir ve önünde üç seçenek vardır. Size söylemek, size söylememek ya da bunu sizinle yapmak. Bu hasta diyor ki, “seninle ancak bunu benimle beraber yaparsan görüşürüm. Bunu benimle yapmazsan seni görmem. Başka bir psikiyatristi de bu nedenden bıraktım. Ben şimdi psikiyatrist alışverişine çıktım”. Ahlaki davranan, “bunu seninle yapmayacağım”, der ve yalnız oturur. Başka birisi tabii yapar, “paraya ihtiyacım var” der. Yani sizi ister istemez bu yoldan çıkmışlığın içine çekiyorlar. Ya bu yoldan çıkmışlığın bir parçası olacaksınız, ya da yalnız başınıza oturacaksınız, hasta size başka bir seçenek tanımaz. Neredeyse bütün hastalar, “bunu yapmayı kes” diyen birisiyle karşılaşırlar ve yapmayı da kesmezler. Eğer bunu kendileriyle yapacak birini bulurlarsa, buldukları kişi aynı kendileri gibi, yoldan çıkmış, sapkın bir kişidir. Önceden de demiştim ki, bir hırsıza ancak bir hırsızsanız yardım edebilirsiniz. Bununla ilgili ne hissediyorsunuz ?
Söz konusu terapist, kendi yoldan çıkmışlığına karşı kördü, üzerine düşünmedi bunun, görmedi, hemen imzaladı. Bunu da şöyle rasyonalize etti: “Ben imzalamazsam başkası nasıl olsa imzalayacak”. Ve bu hastayı düzenli olarak görmeye başladı. Düzenli olarak, birkaç ayda bir bu belgeyi imzalaması gerekiyordu. Sigorta şirketi de sürekli tetikteydi, acaba bu adam gerçekten iş yapamaz durumda mı, değil mi diye. Dolayısıyla psikiyatrist de devamlı endişeliydi, ama bir yandan da imzalıyordu. Çünkü paraya ihtiyacı vardı. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu terapist bir hırsız. Öyle olmazsa bu hastaya kim yardım edecek? Burada eksik olan taraf, yapıyor oldukları şeyin üzerine konuşmuyor olmaları. Bir hastam vardı, alışveriş bağımlısı bir hastaydı, şirketinden para çalıyordu, ve bir gün başka bir kentten aradı ve uçağı kaçırdığını söyledi. Gelebilmesinin tek yolunun da, psikiyatristiyle hemen görüşmek zorunda olduğuna şirketi ikna etmesi olduğunu söyledi. Ben de o havayolu şirketinden nefret ediyordum, bu durum beni sevindirdi neredeyse. Ne yapmalıydım? “İyi” mi demeliydim? Bunun üzerine konuşurduk, ama şu anda telefonda ve millerce uzakta. Benim duygum da, “havayolu şirketinden intikamını al”. Buradaki ana fikir, her zaman kendi kötü davranışlarının içine sizi çekmeyi başarırlar. Eğer çekemezlerse zaten onlara yardımcı olamazsınız. Ben gülmekten kırıldım.
Kitaptaki örnek vakanın can alıcı noktası, analistin aylar boyunca kâğıtları imzalamaya devam etmesidir. Sonra vakayı grubumuza getirdi. Ve bilin bakalım ne oldu! Grubumuz, yaşı ona yakın kişilerden oluşuyordu ve hepsi onun üzerine saldırdı. Hepsi onu eleştirdi, ona bağırıp çağırdılar ve “dürüstlükten bu kadar uzak bir şeyi nasıl yaparsın?”, dediler. Bu analistin gerçeklik egosu. Hastayla da davranış bozukluğu yoluyla bir bağlantı kurmuş ve bu sürüp gidiyor. İşte bu sahiplenmemektir (disavowal). Gruba gelene kadar, ne yapıyor olduğuyla ilgili hiçbir fikre sahip değildi, farkında değildi. Grup bu analiste ne yapmakta olduğunu söylediği zaman, gerçek bir depresyona girdi. Üzüntüden kendini kaybetmiş ve neredeyse intihar edecek durumdaydı, bir şey yapamaz hale geldi. Ona da bir sigorta poliçesi verebiliriz! Sonra hastasına dedi ki, “artık bunları imzalayamam”. Sonra hasta ne dedi biliyor musunuz? “Peki. Zaten bunu neden imzalıyor olduğunuzu anlamıyordum baştan beri. ” Ama imzalamamış olsaydı o noktaya gelemezdi. Bütün bu yoldan çıkmışlık, inkâr ve ondan sonra o yoldan çıkmış tarafı tekrar kendi içine alma sürecinden geçmesi gerekiyordu. Bundan az bir süre sonra hastanın tedavisi başarıyla tamamlandı. Bu vakayı Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin Nice’deki konferansında sunduk. Klasik analistler genelde böyle bir durumda bunun yapılmasına izin vermezler, “kuralları baştan koyman gerekir, davranışı baştan durdurman gerekir”, derler. Onların bakış açısında bu davranışın önü kesilmelidir. Ama buna izin vermelisiniz.
- Tamam, o davranışa izin vermek gerekiyor, ama burada problem, analistin bu kötü davranış tarafından baştan çıkarılması ve bu baştan çıkarılmaya izin vermesi.
AG: Hatırlayın, üç çeşit hasta vardır. Bir tanesi yaptığı şeyden hiç bahsetmeyen hasta. O hasta bilir ki, analist bunu duymak istemiyor. İkinci türden hasta en iyisidir. Çalışması en kolay olanıdır. Hem yaptıklarını anlatırlar hem de sizin buna bulaşmanızı talep etmezler. Üçüncü türden hasta size bu seçeneği sunmaz. Bu türden hastanın dediği şey, “kötü davranmak zorundasın. Ya kötü davranmak zorundasın ya da ben burada olmayacağım”. Üç çeşit de terapist var. Bunlardan birincisi, kötü davranış gösteren hastayı görmeyecek olan terapist. Bunların hepsi Londra ‘da yaşar. İkinci türden analistler, kötü davranış hakkında konuşmaya bayılırlar ama kendilerinin tertemiz olduğuna inanırlar. Bunlar da Türkiye’de yaşar. Üçüncü türden terapistlerin hepsi de Los Angeles’da yaşar!
Böyle bir vakada analistin baştan çıkması gerekiyor, ve bu hasta daha önce başka birkaç analisti daha baştan çıkarmıştı zaten. Ancak bu analistin kendisi hastayla beraber neyin içine girdiğini farkettiği noktada analiz ulaştığı sonuca ulaşabildi. Bunu başka bir şekilde de düşünebiliriz: Her analistin ve her terapinin anında sağladığı bir tatmin vardır. Hasta birisinin kendisini dinlemesini, birisinin kendisine hayranlık duymasını ister. Kendileriyle beraber kötü davranışı yapmasını istemesi de bundan farklı bir şey olmayabilir. Çünkü onun problemi de budur. Grubumuzdan bir üye, hiçbir zaman, asla ve asla bir hastanın kötü davranışına ortak olmadığını söylüyor. Ama onu sürekli görüyorum. Bir bayan hastası ile beraber asansöre kadar yürüyor, onu aşağıya kadar indiriyor, ama kötü davranış içinde olduğunu düşünmüyor. Kadının buna ihtiyacı olduğunu söylüyor.
Bazı analistler hastalarına karşı çok sert ve eleştireldir, ve hastalarının buna ihtiyaçları olduğunu söylerler. Öyle ya da böyle, bir şekilde her zaman için hastanızla baraber bir davranışın içindesiniz. Tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ama bazı taraflılıklar diğerlerinden daha saldırgan. Yani buradaki problem, hastanın gerçekçi olmayan egosunun, analistin gerçekçi olmayan egosuyla bağlantıda olması, ve analistin gerçekçi egosunun, gerçekçi olmayan egosunu görmüyor olması, aralarında bir köprü olmaması. Süpervizyon ve grup tartışmasıyla analistin gerçekçi egosuyla, gerçekçi olmayan taraf arasındaki köprü kuruldu. Ve analistteki bu eksiklik giderildiği için işe yaradı. Şimdi varsayalım ki bu hastanın bir grandiyöz fantezisi vardı. Kendisinin özel bir insan olduğunu, onun için de bu sigorta şirketinin vereceği parayı hakkettiğini düşündüğünü, analistin de kendisinin parayı almaya hakkı olduğunu, parayı hakettiğini düşündüğünü varsayalım; yani iksinin de grandiyöz fantezileri vardı. Kötü davranan tarafı bir şekilde gerçeklik egosunun alanına çekmek gerekir. Davranış bozukluklarında eylemi kelimelere çevirmek gerekir. Kişilik bozukluklarında olgun olmayan kendiliknesnesi ilişkilerini daha olgun kendiliknesnesi ilişkilerine çevirmeye çalışırsınız. Yani burada, hasta ve analistin kötü davranışı gösteren tarafları bunu bağlantı içinde yapıyorlar; öbür tarafta da gerçeklik egoları, aslında aynı altta yatan fantezi üzerinde konuşuyor. Bu konuya girmeseler de aynı fantezi iki taraftan birden çıkıyor. Ama grupta tartışıldığı zaman analist bu aynı fantezinin nasıl iki farklı yola saptığını gördü, yanılsama bir anda çöktü ve ağır bir depresyona dönüştü.
Tedavinin normal gidişinde, iyileştirici olanın o döneme uygun travmatik olmayan yorum olduğu düşünülür ve bu yorumla da küçücük bir parça da olsa bir psişik yapı kazandırılır. Kendiliknesnesi ile kendilik arsında eşduyumsal bir bağ var. Analist hastayı hayalkırıklığına uğratır. Eşduyumsal bağı kırar. Küçük bir narsistik yaralanmaya yol açarak bağın kırılmasına sebep olur. Eğer doğru zamanda yapılırsa, travmatik değilse, hastaya çok acı vermiyorsa, ve kendiliknesnesinin görmekte olduğu işlev kendilik tarafından üstlenilebiliyorsa, o zaman bu iyileşmedir. Hani nasıl ki, karşımdaki kişinin başını sallaması, beni onaylaması bana iyi geliyordu, ama bir süre sonra bunu kendi kendime yapabilir hale geldim, onun gibi. . . Döneme uygun ve travmatik olmayan bir şekilde yapılmazsa, yanlış zamanda yapılmıştır ve travmatik bir etkisi olur. Bu analiste olan buydu; grup tarafından travmatize edildi. Grubun eleştirisi onun kaldırabileceğini aştı, çünkü grubun kendisi için iyi bir kendiliknesnesi olduğunu düşünüyordu. O vakayı sunarken onu dinliyorlardı, ve işte kendisini dinleyen, iyi nesne zannettiği grup kendisine karşı dönünce o kadar ağır bir travma yaşadı ki, klinik depresyon tablosu ortaya çıktı. Bu klinik depresyondan çıkmaya çalışırken dışardaki başka insanlara uzandı ve onlara, “bana çok kötü bir şey yapmadığımı, kötü analist olmadığımı söyleyin”, dedi ve böylece iyileşti. Ve o sırada hasta da, analist de aynı konu üzerinde, yani hatırlayacaksınız, aynı grandiyöz fantezi üzerinde çalışıyordu, ama hasta çoktan hazırdı bu poliçeden vazgeçmeye, sadace analistin iyileşmesini bekliyordu. Analist de “ben artık iyileştim artık buna ihtiyacım yok”,diyebilince, grup da kendisini destekleyerek tekrar iyi nesne oldu, sırtını sıvazladı. Ve şimdi grupla farklı bir kendiliknesnesi ilişkisi kuruyor, grup artık hastasıyla yaptığı şeyden dolayı gurur duyuyor, artık yoldan çıkmış bir analist değil, kendini meşrulaştırabilmiş bir analist.
Diğer vaka tam olarak bir aktarım konfigürasyonunun sergilenmesi olmayacak, ama bunun içinden aktarımı çıkarabilirim. Hasta bana geliyor çünkü arada bir alışveriş krizlerine giriyor ve binlerce dolarlık alışveriş yapıyor. Çok az miktarda mücevher olabiliyor, ama en çok aldığı şey kıyafet ve ayakkabılar, botlar. O kadar çok para harcamış ki, çalıştığı şirketten avans alıp zimmetine para geçirmek zorunda kalmış. Çok prestijli bir konumda olduğu bir şirketten epey miktar para almış harcamaları için. Kocası alışveriş yapmakta olduğunun farkında olsa da, bunun ne düzeye varmış olduğunun farkında değil. Dolaplar da giysilerle dolup taşıyor, ama hiçbirini giymiyor. Hepsi dolapta duruyor ve arada bir gidip onlara bakıyor. Şimdi başı dertte. Zimmetine para geçirirken yakalanmış. Beni görmeye başladıktan kısa bir süre sonra hayatında ilk defa bir mağazadan bir şey çalıyor, yakalanıyor, tutuklanıyor, ve zimmetine para geçirmekten suçlanıyor. Şimdi benim hastam. Geçmişini de vereyim size: Kendisinden büyük bir ağabeyi, bir de tek taraftan erkek kardeşi var, annesi iki kere evlenmiş. Babası ağır bir alkolikmiş. Annnesi ile babası içki problemi yüzünden çok sert kavgalar ederlermiş. Sonuçta dört beş yaşlarında iken annesi, kendisi ve erkek kardeşini alıp, gecenin bir yarısı başka bir şehre kaçmış. Annesi babasından boşanana kadar bu farklı şehirde büyükannesi ve büyükbabasıyla yaşamışlar. Annesi sonra tekrar evlenmiş ve bu yarım kardeşi bu ikinci evllikten olmuş. Daha sonra on bir, on iki yaşındayken üvey baba cinsel tacizde bulunmuş. Kendi öz babasını birkaç haftada bir görüyor. Bunun için de ağabeyiyle o şehre gidip geliyorlar. Babasına tapıyor. Korkunç derecede alkolik bir adam, ama şaşırtıcı olmayan bir biçimde kızını her zaman alışverişlere çıkarıyor. Babasıyla geçirdiği zamandan sonra, eve döndüğü zaman, yeni bir paltosu varsa mesela, annesinden saklaması gerekiyor. Annesinden, babasını görmekten duyduğu mutluluğu da saklamak zorunda, çünkü anne babadan nefret ediyor. Baba anneyi, hastamı ve abisini sevmeye devam ediyor. Ağabey uyuşturucu bağımlısı oluyor. Yarı alkol bağımlılığı, uyuşturucu bağımlılığı var. Şimdi de alışveriş bağımlılığı karşımızda. Burada biyologlar der ki, “işte şu anda karşımızda bütün aileye yayılmış biyolojik bir problem var”. Hasta küçük bir kızken üzgün olduğunu hatırlıyor. Küçük bir kızken çok da mastürbasyon yaparmış ve annesi bunun kötü bir şey olduğunu söylermiş. Mastürbasyon bazen de herkesin görebileceği bir şekilde oluyormuş ve ağabeyi diyormuş ki, “hani hepimiz mastürbasyon yapardık, ama senin kadar çok değil”. Eğitimine devam ediyor, liseyi bitiriyor, koleje devam ederken bir noktada babası ölüyor. Kendisi daha babası ölmeden evleniyor; ama annesi babasının düğüne katılmasına izin vermiyor. Babasını çok sevgiyle hatırlıyor ve yasını tutuyor, ve ona öyle geliyor ki, bu alışveriş krizleri babasının ölümünden sonra başlamış. Bundan tam emin olamıyor. Alışverişini tanımlama biçimi bu. Gerçekten bir şey istiyor olması gerekmiyor, arada bir “gidip bir şey almalıyım”, şeklinde hissediyor.
Tedaviye gelmeye başladığında bu alışveriş krizlerini neyin başlattığı konusunda hiçbir fikri yoktu. Alışveriş yaptıktan sonra hep korkunç hissediyordu kendini. Kendinden nefret ediyordu. Kocasından nefret ediyordu. Bunu gizlemek için çok büyük çabalar gösteriyordu ve her zaman bunu bırakacağını söylüyordu. Yani bu zaman zaman ortaya çıkan ve nefret edilen, kendisinin sahiplenmediği bir davranış. Terapi epey ilerledikten sonra, alışveriş yapmadan önce nasıl hissediyor olduğunu farketmeye başladı. İlk başta ortaya çıkan şuydu: Kendini depresyonda hissediyordu, ondan sonra alışveriş yapıyordu, bu depresyon ortadan kalkıyordu ama başka türden bir depresyon başlıyordu.
Biraz önce bahsettiğimiz analistin depresyonu ile bu hastanın depresyonu arasında bir bağlantı kuracağız. Kendilik psikolojisinin öne sürdüğü farklı depresyon biçimlerinden bahsedeceğiz. Klasik analist depresyonun kendini cezalandırmaya yönelik duygularla ilgili olduğunu söyler. Burada da suçluluk ve kendini sevmemek vardır. Yasaklanmış bir dürtü - mesala bu düşmanca bir dürtü olabilir, bir rekabet dürtüsü olabilir - bastırılıyor ve süperego da böyle yasak bir dürtü duyulduğu için cezalandırıyor. Klasik psikanaliz böyle anlatıyor depresyonu. Ve bu hasta da alışveriş yaptıktan sonra böyle hissediyor, suçluluk duyuyor. Ama alışverişten önceki hissi farklı bir his. Tedavi ilerledikçe alışveriş sonucunu doğuran bir takım öncülleri keşfetmeye başladık. Eski işinden atılmıştı, zimmete para geçirmekten ve sahtekârlıktan aldığı büyük bir ceza vardı. Şimdilik hapse girmesi gerekmiyordu ve sonradan yeni bir işe girmişti. Bu sayede tedaviye devam edebiliyordu. Yeni işinde gördük ki, yaptığı işle ilgili periyodik olarak övgüler alıyordu ve kendisiyle ilgili iyi hissetmeye başlamıştı. Başta başarılarından dolayı heyacan duymaya başlamıştı, ve sonra dışarı çıkıp alışveriş yapıyordu. Buradan da görülüyor ki, alışverişi kendisinde yükselen “bana bakın ben özel bir kişiyim” duyguları ile bağlantılıydı. Bunu şununla bağlantılandırdık: Babasını görmeye gideceği zamandan önce ya da babasını gördükten sonra yeni giysilerle döndüğü zaman, kendisini müthiş hissediyordu, çok mutlu hissediyordu. Çünkü babası da onu çok seviyordu. Ve sonra bunları saklaması gerekiyordu. Kocasıyla tatilde çok mutlu, güzel zaman geçiriyorlar ve birdenbire bir duygu geliyor: “Bu çok sürmeyecek, bu bozulacak”. Anında müthiş bir kaygı yaşıyor. Hemen oteldeki hediyelik eşya satan dükkânda gördüğü bir kolyeyi hatırlıyor, kaygısı ortadan kalkıyor. Kolyeye konsantre oluyor. Kocasının ne dediğini duymuyor bile, kolyeyi zihninde tutabildiği sürece kaygı yaşamıyor. Otele koşup bu kolyeyi satın alıyor ve korkunç hissediyor. Bu aldığı kolyeyi pek beğenmiyor. Artık karşımızda bir akış var: Yoğun kaygı, yoğun heyecan, alışveriş ve sonunda da suçluluk.
Bana çok bağlanıyor, hayatında onu anlayan tek kişiyim, ve ilk defa olarak birisi alışverişini onun için anlamlandırıyor. Beni aşırı derecede idealize ediyor ve ben buna bayılıyorum. Şimdi tek korktuğu şey, hapse girerse beni kaybedecek olmak. Babasını nasıl kaybettiğini hatırlayın. Beni görmeye ihtiyacı var, bu bağımlılık gibi. Beni görmezse alışveriş yapacak. Ona, içinden alışveriş yapmak gelirse beni aramasını söylüyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Hiçbir zaman aramadı. Sizce neden olabilir? Hatırlayın: Babayı anneden gizlemesi gerekiyor. İlişki ve babasını idealize etmesi hakkında suçluluk duyuyor. Babası ona bunca şey alıyor, ama bu hayatının ayrı, anneden ayrı tutulan bir bölümü. Babasının kendisine ne ifade ettiğini annesine gösteremiyor. Bir anlamda beni de bu küçük yerde tutuyor, bana sürekli ihtiyaç duysa da, hayatının gerisine fazla karıştırmıyor. Onu yıllardır görüyorum ve bu zaman içinde sadece iki üç kere alışveriş yaptı; ama yaptığı zamanlarda da neden yapmış olduğu çok netti.
İşte şimdi bu hasta karşımızda. Zimmetine yüzbinlerce dolar para geçirmiş bir hırsız aslında, ve bir yandan dünyanın en güzel giysileri dolabında asılı duruyor, bir yandan da hiçbirini giymiyor. Bunu hiç farketmeyen kocasına ne demeli? Kocasının ona söylediği şey, “alışverişe bensiz gitmeyeceksin, o zaman çok şey alıyorsun. Her zaman beraber gideceğiz”. Bunun sonucunda da kadın ne yapıyor? Kocasından gizli gizli kaçıp alışverişe gidiyor. Bir anlamda da kocası onun kötü davranışı ile işbirliğine girmiş oluyor.
Bu hastanın gerçeklik egosu ve davranış bozukluğu (alışveriş krizleri) dikey yarıkla ayrılmış. Analist de alışveriş tarafıyla ilgili olarak bir kendiliknesnesi, yeterli bir kendiliknesnesi olarak, bu eyleme koyma davranışını azaltmasına yardımcı oluyor. Konuştuğumuz hasta tiplerini hatırlayın. Yaptığı şeyden bahseden hastada, yeterince iyi bir kendiliknesnesi olursanız, genellikle o kötü davranış azalır. Benim hatırladığım, beni sadece bir tek kere bu davranışın içine çekmeye çalıştı, o da havayolu şirketi ile ilgili olan olaydı. Bu nedenle de davranış bozukluğu olan hastalar bir tedaviye girince, tedavinin türü ne olursa olsun, davranış kaybolur. Anonim Alkolikler’de on iki adımlık programa başlayanlar içmeyi bırakır. Bunun nedeni davranışı baskılamaları değildir. Grup onlara o kadar iyi bir kendiliknesnesi olur ki, kendilerini bütünleşmiş hissedebilirler. Ancak bu kırıldığı anda, davranış tekrar ortaya çıkar. Onun için işe yarayan bütün on iki adımlık programlar sonsuzdur. Aynı sebepten, benim hastam da beni görmeye devam ettiği sürece alışveriş yapmayacaktır, ama beni henüz içselleştirmiş değil bu noktada. Göreceksiniz ki kötü bir davranışı olan bir çok hasta tedaviye girer girmez, sihirli değnek değmiş gibi bu davranışı bırakacak, çünkü iyi bir kendiliknesnesi ilişkisi kurmuş olacak. Onun için ilk zamanlarda alışveriş bağımlılığı yerine Goldberg bağımlılığı olur. Yeme bozukluklarının, madde bağımlılıklarının, suç işlemenin anında kaybolmasındaki sihir burada yatar.
SORU: Hastanın alışverişten önce hissettiği depresyondan da bahsetmiştiniz. İyileşmeye götüren, hastanın kötü davranan tarafı ile analistin kötü davranan tarafı arasında kurulan bağ mı, yoksa bu depresyonun ele alınması ve kendiliğe entegre edilmesi mi?
AG: Hastayla analist arasındaki ilişkinin sağladığı şey iyileşme değil, davranışın ortadan kalkması. Bundan sonra ele alınacak şey depresyondur. Bu hastada, alışverişle ilgili suçluluk azaldığı zaman, gerçek, derindeki depresyon ortaya çıkıyor. Bu depresyon, kocasıyla tatildeyken, kendini çok iyi hissederken yaşadığı kaygı. Kohut’un boşluk depresyonu dediği depresyon bu. Bütünleşmiş kendiliğin gelişme hattından bahsetmiştik hatırlarsanız. İşte bu noktanın ötesinde narsistik kişilik bozuklukları vardı, berisinde ise dağılma, sınır kişilik bozukluklar vardı. En büyük korku dağılma korkusudur. Bütünlükten dağılmaya doğru gerileme hareketini durdurmak için bir şekilde bir davranışta bulunuluyor. Kohut’a göre bu, dağılmanın öncesinde yaşanan duygu bir boşluk duygusu, şuçluluk duygusu değil. İşinde hasta tamamlanmış hissettiği, zaman grandiyözitesi öne çıkıyor. Grandiyözitesinin aynalanmayacağının farkına varması bu boşluk hissine yol açıyor. Bu yüzden tedaviye gelen bir çok narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler, “hayatın anlamı yok, hayat boş”, diye gelirler. Yani hayatın anlam kazanmasını sağlayacak şey, o narsizmi aynalayacak kendiliknesneleri olmasıdır. Yani, alışverişle ilgili suçluluk depresyonu var, buna sebep olan alışveriş davranışı var, alışverişin öncesinde de, grandiyözitenin tetiklediği başka bir duygu var.
Bu alışverişlerin tacizle de bir ilgisi olabilir mi sorusuna gelirsek, tacizde pasif kalındığı, alışveriş yaptığı zaman aktif davrandığı düşünülebilir. Benim daha iyi bir açıklamam var: Üç yaşında iken çok hüzünlü bir kız olduğunu hatırlıyor. Annesi gün ortasında kendisini uykuya yatırıyor ve bütün panjurları indiriyor. O da kendini korkunç hissediyor, o sırada korkunç şekilde yalnız hissediyor, aynı kocası ile tatildeyken birdenbire “aman Allahım, şimdi ne olacak?” kaygısını yaşadığı zamanki gibi. Dediğine göre mastürbasyon yapmaya başlaması da bu sıralarda olmuş. Şimdi şu akışa bakalım: Çocuğun kendiliğiyle ilgili ilk farkındalığının oluştuğu sıralarda, uykuya dalarken yeni bulduğu bütünlüğü kaybetme kaygısı yaşıyor. Uyuması demek, anneyle ilişkiyi de kaybetmesi demek. Kendine canlılık hissi vermek için mastürbasyon yapıyor. Yani boşluk duygusundan kurtulmak için kendisini mastürbasyonla tedavi ediyor. Sonra mastürbasyonla ilgili suçluluk duyuyor. Annesi bunun kötü bir şey olduğunu, yapmaması gerektiğini söylüyor. Ama tabii ki bu suçluluk da canlandırıcı. Freud “Suçlular ve Suçluluk Hissi” adlı klasik makalesinde der ki, suç işlemenin amacı cezalandırılmaktır. Yani bu küçük kız da mastürbasyon yapıyor, “bu kötü bir şeydir” denerek cezalandırılıyor, ve bu boşluk duygusunun yarattığı kaygıdan daha iyi bir şey. Bunu yetişkinliğe taşıyalım: Bir övgü alıyor, grandiyözitesi aktive oluyor, kendi boşluğunun farkına varıyor ve kendini öldürmek istiyor, mastürbasyon yaptığı zamankine benzer biçimde, bunu alışveriş yaparak tedavi ediyor. Sonrasında alışverişten dolayı suçluluk duyuyor, ama bu önceki hissinden çok daha iyi. Alışveriş yapmasını engelleyen tek şey kocasının kendisine çok kızması, çünkü bu yeterli bir cezalandırma ve kendisini canlı hissettirecek kadar suçluluk yaratabiliyor. Sonuçta çalışacağımız şey yine depresyon, ama suçluluk depresyonu değil, boşluk depresyonu. Anne ve baba arasındaki yarığı da görüyoruz: Baba grandiyöziteyi tetikliyor, anne de bunu cezalandıran bir karşılık veriyor.
Cezalandırma, çok varoluşsal bir anlamda “ben hayattayım” duygusu yaratıyor. Çok enteresan bir nokta da şu: Hapse girmeyi çok istiyor. Hapse girmeyi hakettiğini söylüyor. Ama hapse girerse beni göremeyecekti. Onun için hakediyor olsa da hapse girmek istemiyordu.
Şimdi diyelim ki, benden yargıca bir mektup yazmamı ve hapse girmemesi gerektiğini anlatmamı istiyor. Bu mektubu yazmalı mıyım? Bu yoldan çıkma olmaz mı? Yani ilk terapistin çalışamaz diye sigorta şirketine imza vermesi ile bunun arasında ne fark var? Benim durumumda da onun terapiye devam edebilmesinin tek yolu, benim bu mektubu yazmam. İki durumda da terapist hastayı kaybeder. İki durumda da hastanın tedaviye ihtiyacı var, terapide bir kesinti gerilemeye yol açabilir. Bu çok ünlü bir vakaydı, bütün gazetelerde çıkmıştı. Ve neredeyse herkes onun hapse girmesi gerektiğini yazmıştı. O kadar parayı çalmıştı, bunca şey yapmıştı, neden bundan yakayı sıyırsındı? Ben de böyle hissetmemeli miydim?
Anafikir aslında çok basit: Her zaman hastayla bir şey yaparsınız. Bir şey yapmamak diye bir şansınız yok. Ama ilk vakada olan şey, bu yapılan şey üzerine hiç konuşulmuyor olmasıydı. Bizimse bütün yaptığımız yapılan şeyler üzerine konuşmaktı. Bir şey yapmamak söz konusu olamaz.
İyileşme neden ve nasıl oluyor sorusunu ele almak istiyorum. Cevap olarak analistin içselleştirilmesi önerilmişti. İçselleştirme kavramı, psikanaliz tarihi boyunca üzerinde konuşulmuş ve zirveye Roy Shaefer’ın kitabı sayesinde ulaşmış ilginç bir kavram. Shaefer, daha sonra o kitapta yazdığı herşeyi inkâr etti, inançlı bir Kleinyen oldu, ama ondan sonra da değişmiş olabilir. Kleinyen kuramın büyük bir bölümü yansıtmalı özdeşleşmeyi ve içe yansıtılmış nesnenin kişiler arasındaki geçişini içerir. Bu bir sorun yaratır. Bu sorunun paralelini kişilerarası kuramla çalışanların eylemden bahsederken yaşadıkları sorunda görebiliriz: İki zihin arasında hayali varlıkların sihirli bir şekilde geçiş yapmasını içerir bu. Büyü gibi bir şeydir. Bugünün düşüncesinde, nörofizyolojide, bilişsel psikolojide, geç dönem psikanalizde ve zihin işleyişiyle ilgili kuramlarda, artık içselleştirme dışarıda bırakılıyor genelde. Kendilik psikolojisi burada bir geçişi temsil ediyor, kendilik ve kendiliknesnesi arasındaki ilişkiden ve bir anlamda kendiliknesnesinin içe alınmasından bahsediyor. Bugün geçerli olan, artık içselleştirmeyi dışarıda bırakan güncel görüşe bakarsak, psikoterapi ve psikanaliz arasında da net bir kuramsal ayrıma ulaşırız. Soru şuydu: Bu hasta aranızdaki ilişkiyi içselleştirdiği için mi iyileşiyor? Ama ben size içselleştirmeyi içermeyen bir cevap vermek durumundayım. Kendilik psikolojisinin açısından, bir çok kişi terapiye gelince ve terapi etkili olduğu zaman, iyileştirici, kendini iyiye götüren, yardım eden ama tam olarak da tedavi etmeyen bir ilişki kurar. Benim konuşurken, sizi kendiliknesnesi olarak kullanmama benziyor. Geçici olarak kendi aynalanma ihtiyacımı sizinle karşılıyorum. Nasıl ben sizi kendiliknesneleri olarak kullandığım zaman geçici bir rahatlamaya ulaşıyorsam, terapiye gelen hasta da aynı şekilde geçici bir iyileştirici rahatlama yaşar. Bu nedenle bağımlılığı olan hastam terapiye gelince iyiye gitti ve terapiye bir bağımlılık geliştirdi. “Siz İstanbul’dayken nasıl iyileşecekti? O sizi kafasında taşımıyor mu?”, diye soruluyordu. Ama kafa, içinde küçük bir insan taşımak için yeterli yer barındırmayan bir şeydir. İçselleştirmeyi içeren bütün kuramlardaki problem budur: Zihni küçük insanlarla kalabalıklaştırma. Bu kurama zihnin tefriş edilmesi denilebilir ve Otto Kernberg’e göre de zihin, küçük, öfkeli insanlarla doludur. Bunun için bu alanda sizi kafanın içindeki küçük insanlardan daha iyi bir açıklamayla tatmin etmem gerekiyor. Demiştim ki, sizi kendiliknesnesi olarak kullanmaktan vazgeçeceğim zaman, benim kendiliğimde bir değişiklik olmuş olması gerekiyordu. Bu da iki şekilde olur: Biri, kendime başka kendiliknesneleri bulma ve bu yolla aynalanma ihtiyacımı giderme kapasitemi geliştirmem, sizin yerinize başka insanları koymam. Psikoterapinin iyi taraflarından birisi, terapistle yaşanan deneyime dayanarak, kendiliknesnesinin yerine başka bir kendiliknesnesi koyabilme ve onu kullanabilme kapasitesini geliştirmesidir. İkinci yol, kendi üzerime düşünme (self-reflection) kapasitemi geliştirmem, ki bu da kendi kendine eşduyum gösterebilme kapasitesini getirir. Yani kendimle eşduyum içinde olmalıyım. Yani hasta içinde benim içsel bir kopyamı, imagomu taşıyor demek yerine, önceden benim gördüğüm bir işlevi kendisinin üstlendiğini söyleyebiliriz. O işlev de, benim ona karşı eşduyum içinde olmam gibi, onun kendisine karşı eşduyum içinde olmasıdır. Bu, aynı şeyi farklı kelimelerle söylemek gibi görünebilir size, ama zihni küçük kopyalarla doldurmaktan daha anlamlıdır. Psikoterapide bizim genelde elde ettiğimiz şey, birincisidir. Yani hastalar kendiliknesnesi olarak terapistin gördüğü işlevi görebilecek başka insanları kullanabilmeyi öğrenirler. Psikanalizde ise işin içine hikâye ve kişisel geçmişi de katıyoruz. Böylece daha uzun vadede kendilerine karşı eşduyum gösterebilme kapasitelerini geliştiriyorlar.
Ne zaman ve nasıl terapist hasataya karşı eşduyum gösteriyor ve ne zaman ve nasıl hasta bu işlevi kendisi için görebilmeye başlıyor? Tek bir bakış açısından bakarsak, ne zaman bir tıkanma ya da bir hata olmuşsa analizde, bu her zaman eşduyumla ilgili bir hatadır. Bu anlamda eşduyumsal hatalar terapi yapabilmenin gereğidir. Çünkü ancak eşduyumsal hatalar olursa hasta bu işlevi kendisi yerine getirmeye başlar. Bir keresinde bir öğrencim sormuştu: “Bir hastanıza karşı sürekli eşduyum gösterirseniz ne olur?” Ona dedim ki, “hiç merak etme, ister istemez eşduyumda bir hata olacaktır”. Bunun iki sebebi var: Birincisi, gerçekten ikizi olmadıkça hiçkimseye karşı mükemmel davranamazsınız. İkincisi de, geçmişinden dolayı hasta zaten eşduyumsal hataya yol açacak bir sahne hazırlayacaktır. Tedavideki bütün hastalar yanlış anlaşılma konusunda ısrar ederler.
Özel Arama
kendilik psikolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendilik psikolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ekim 2007 Cuma
PSİKANALİZDE DİKEY YARIK -1
Etiketler:
freud,
kendilik psikolojisi,
kendiliknesnesi,
Kohut,
psikanaliz,
terapi
"BAŞTAN ÇIKARMA KURAMI" ETRAFINDA, FREUD'UN YAPITINDAKİ DIŞ GERÇEKLİK VE TOPLUMSALLIK -2
TARTIŞMA
Yavuz Erten
Sayın Bella Habip’in zengin ilhamlar yaratıcı –hadi çekinmeden söyleyeyim- “baştan çıkarıcı” sunumunu dinledikten sonra, kendimi “tartışmacı” konumunda buluyorum. Doğrusu bu kelime “tartışmacı” mı yoksa “tartışan” mı olmalı, ondan da çok emin değilim. “Göçmen” ve “göçebe” kelimelerinin arasındaki yakınlık ve uzaklığa benzer bir şey var “tartışan” ve “tartışmacı” arasında. Ben “göçmen” ve “tartışan” olmayı tercih edenlerdenim.
Çoğunuzun bildiği gibi, uzun zamandır “Kendilik Psikolojisi” ve “İlişkisel Psikanaliz” ile ilgilenmekteyim. “İlgilenmekteyim” ifadesinin anlamını kendi konumum açısından doğru buluyorum çünkü bu bakış açıları ile aramda hala duran bir fren mesafesi olduğunu gösteriyor. Onlar ve diğer psikanaliz ekolleri arasındaki etkileşimlere açık olmayı da seviyorum.
Sayın Bella Habip’in belli bir paradigmanın kavramlarını geçerlilik ve tutarlılıklarını gözeterek sunduğu bu malzemeye, özellikle Kendilik Psikolojisi persepektifinden yaklaşarak tartışmaya başlamak isterim.
Kendilik Psikolojisi’ne göre, yenidoğanın gelişim programı kendiliğin bütünlük, süreklilik, uyum ve esnekliğe ulaşmasını içerir. Kendiliğin yapısal özellikleri dış dünyada kendilik deneyimleri (self experiences) ile tebarüz eder. Kişinin kendiliğinin durumunu ifade ettiği kendilik deneyimleri ve bunların zarfları olan “hal”lerini görürüz. Bizi bu “hal”lerin kalbine götüren kırmızı iplikler ise duygulanımlardır.
Bebeğin gelişim öyküsünün önemli bir boyutu Stern’ün tanımı ile onun “Kişilerarası Dünya”ya (Interpersonal World) yerleşmesidir. Stolorow, Atwood ve Orange’ın deyimi ile, “çocuk dünyaya yerleşirken, dünya da ona yerleşir”. “Kişilerarası Dünya”nın temeli ilk bakıcıların, bebeğin kendilik deneyimlerini yani ağırlıklı olarak duygulanımlarını izleyerek, alarak, kabul ederek, taşıyarak ve işleyerek ona geri vermelerini içerir. Kohut buna “içinden geçirme” (passing through) demişti. İlk bakıcılar, bebekten yüzlerine, gözlerine, sözlerine duygulanımsal ifadeler “almak”la kalmazlar –ki bu “alma”lara aynalama, yankılama, hassas ayar kurma gibi isimler veriyoruz- onlara her zaman bir şeyler ekleyerek, onları işleyerek bebeğe geri verirler. Winnicott’ın etkileşimsel squiggle oyununu anımsayalım.
Stolorow ve Socarides, bu olguyu bebeğin duygulanımlarının, ilk bakıcı etkinlikleri ile, kendilik deneyimine entegre edilmesi olarak adlandırırlar. Bu işlemlerden geçmeyip, kendilik deneyimlerine entegre edilmeyen duygulanımlar ve daha kapsayıcı bir ifade ile haller, kendiliğin içinde, bütünlüğe katılmayan ilkel enkapsülasyonlar olarak kalıp, ileriki psikopatolojinin temellerini oluştururlar.
Kohut ilk bakıcıların bu işlevlerine “kendiliknesneliği” (selfobject) adını verir. Kendiliknesnesi bir insan değil, bir işlevdir. Winnicott’ın “geçiş nesneliği” kavramı ile yakınlıklar içeren “kendiliknesneliği”, sadece “ilk bakıcı-bebek” ilişkisinin hammaddesi değil, aktarımsal süreçlerin rol oynadığı her yerin, özellikle analiz ve terapinin dokusunu oluştururlar. (Küçük bir parantez açarak eklemek gerekirse, aktarım kavramında “gereksinim aktarımı” ve “tekrar aktarımı” gibi bir farklılaşmaya da yol açarlar. Kohut’un “her tekrar aktarımdır; ancak her aktarım tekrar değildir” sözünü anımsayalım.)
Bugünkü konumuzla ilgili yere gelmek isterim. Kendilik Psikolojisi ekolü kuramının gelişim ayağını her zaman çağdaş 0-3 yaş anne-bebek gözlemlerine dayandırmıştır. Başını Daniel Stern gibi kuramcı ve araştırmacıların çektiği bu zengin bulgular alanı, bebeğin yaşamın başlangıcında sergilediği bir özelliğe dikkat çeker. Bu özellik herhangi bir kategorik duygulanım durumu ile tanımlanamayacak bir hali işaret eder.
Bu özel hali yaşayan bebek yaşama açıklık ve hazır oluş içindedir. Uyarılmaya, etkileşime, ilişkiye açlık durumunu yansıtır. Gözlerindeki yaşam kıvılcımı ateşe dönmek için annenin katkısını bekler. Bebeğin herhangi bir kategorik duygulanıma ve onu içinde ifade edeceği eyleme geçmeden hemen önceki bu yüksek enerjili potansiyel hali, Stern’e göre yaşamsallığın başlangıcıdır ve diğer tüm duygulanımların kaynağıdır. Stern bu olguya “canlılık duygulanımı” (vitality affect) adını verir. Canlılık duygulanımı, tek başına yaşama geçmeyi, canlı olmayı, yaşamsallığı sağlamaz. Gerekli şarttır ama yeterli şart değildir. Anne bu duygulanımı kendiliknesnesi etkinliği ile işlerse, vitalizasyon çemberi tamamlanır. Bebek, potansiyeli performansa geçirir ve yaşama tutunmaya başlar. Kıvılcım ateşe dönüşür. Annenin, “canlılık duygulanımı” üzerinde kendiliknesnesi işlevlerini sağlamaması sonucunda ise, canlılık duygulanımı sönmeye başlar ve ortaya “cansızlaşma” (devitalization) çıkar.
“Cansızlaşma” bebeğin yaşamdan geri çekilmesi, içine kapanması gibi bir sonuç doğurur. Böyle bir durum otistik ve/veya psikotik bir iç dünya yaratır. Guntrip’in “nesnesiz regrese ego” diye adlandırdığı hal böyle bir iç dünya özelliğini yansıtır.
“Cansızlaşma” bazen sadece “psişik ölüm”le sınırlı kalmaz. Zaman zaman bu cansızlaşma Guntrip’in kardeşi Percy’nin bahsinden anımsayacağımız gibi, bebeğin fiziksel ölümüne bile sebebiyet verebilir.
Aşırı cansızlaşmış bebeğin nesnesiz bir dünyaya geri çekilmesi ne demektir ? Bu otistik dünya “arzusuz” bir varoluşu yansıtır. Arzu, canlılığın kendi sınırları ötesindekine yani ötede olana, öteki’ne yönelişinin dinamiğidir. Ben’in ben olmayan’a (tüm dünyaya) açlığı ve iştahıdır. Arzu nesnesi ulaşılabilen ama hiçbir zaman bütünü ile elde edilemeyendir. O yakalandıkça kaçandır.
Her arzu bir vaadin peşinden gider. Bu vaadin doğası baştan çıkarmadır. Annenin bebeği vitalize etmesini “baştan çıkarma” olarak görebiliriz. Anne bebeği yaşam adına, yaşam için, yaşama doğru baştan çıkarır. Anne bebeğin dünden –ezelden- razı olduğunu tamamına erdirir. Ve tamamına erince, bebeğin yaşamı boyunca işleyecek arzu zembereği gerilir.
Başlangıçta bir süre, amaç ve araç nitelikleri üstüste binmiş görünse de, optimal gelişimde, annenin bu baştan çıkarışı bir araç olarak kalmalıdır. “Yeterince iyi anne” arzu zembereğini gerer ve geri çekilir. Bebek baştan çıkarıcıda takılı kalabilir. “Baştan çıkarıcı” diyorum, “baştan çıkaran” demiyorum. Konuşmamın başından anımsayacağınız “göçmen” ve “tartışan”a bir de “baştan çıkaran”ı ekleyelim. “Baştan çıkarıcı” baştan çıkarmada ısrarlıdır. Bu onun için bir araç değil bir amaç olmuştur. Onun büyüsü, efsunu, hipnozu çözülemez.
Buradan sayın Bella Habip’in değerli derlemesi “Bensizbiz”in içeriği ile bağlantılı noktaya geçelim.
Sigmund Freud’un grup psikolojisi üzerine öne sürdüklerini hatırlarsak, onun bireysel psikolojik devinimlerde bile belli bir anlamda grup psikolojisi dinamiği gördüğünü idrak ederiz (her sevişme altı kişiliktir…). Psikanalitik bakış açısı bireysel olanla daha geniş çaplı olanlar, yani toplumsal, kültürel, siyasi olgular arasında köprüler kurar. Özünde bireysel intrapsişik bir perspektife sahip olan psikanaliz, toplulukların kaderini incelerken, bu mikro evrenle makro plan arasında paralellikler kurar.
Bu ruhtan hareketle, konuşmamın başında zikrettiklerimin grup süreçleri ile ilgisini kurarak, bir yüzü “canlılaştırma”, diğer yüzü “baştan çıkarma” olan olgunun, toplumsal süreçlerin de önemli bir parçası olduğunu iddia ediyorum.
Topluluğun lideri (burada, değişik liderlik türlerini tek bir potada eriterek ifade ediyorum), topluluk üyelerini bir ülküye, bir hedefe, bir ideolojiye, bir tutkuya doğru canlandırır ve/veya baştan çıkarır. Belli bir canlılığa ulaşmış grup süreçlerinin (burada, “canlılık” ile dini, siyasi, ideolojik “enerjik oluşu” kastediyorum) çoğunun temelinde bunu görürüz. Topluluk bir bütün olarak, ama aynı zamanda, onun içinde yer alan bireyler kendi öyküleri ile toplululğun kaderinin kesişme noktalarında liderin işaret ettiğini arzularlar. Liderin işaret ettiği ile lider sıklıkla bir kondansasyona yani yoğunlaşmaya uğrar. Bu tür yoğunlaşma örneklerine pek çok dini, siyasi ve ideolojik oluşumda rastlarız. “İdeolojimizin hedefi (veya içeriği), liderimizin kişiliğinde somutlaşmıştır” ifadesi herhalde çoğumuza tanıdık gelmektedir. Böyle bir yönelimin doğası aktarımdır. Topluluk üyeleri oldukça karmaşık versiyonlara bürünebilen şekillerde, narsissistik ve libidinal kateksislerle liderlerine bağlanırlar.
İnsanlığın medeniyet tarihinin ve onun özündeki kültürel oluşumların çekirdeğinde bu aktarımlar yatar. İnsanoğlunun dünyaya kurduğu bağlar, onun sosyal varoluşu perspektifinde bu aktarımları zorunlu kılmıştır. Bu baştan çıkma, canlılığı, umudu ve arzuyu yaşayabilmek ve taşıyabilmek için şart olan bir koşuldur.
Bu topluluk ruhu, bir başka ifade ile, topluluğu birarada tutan bu telkin ve illüzyon ortamı, insanoğlunun yağız toprak ve mavi gök arasındaki belirsiz varoluşunda bir mitoloji yaratır ve ona belli bir öykü verir. İnsanlık tarihinin bebekliği sayabileceğimiz dönemlerde bu tip aktarımların yoğun bir şekilde varolması boşuna değildir. Bu aktarımlar medeniyetin kuruluşu için bir araçtır.
İnsanın doğası ve bu doğanın içerdiği dürtüler her zaman onu bu aktarımın içindeki devinimlere doğru iter. Bu aktarım sabit bir durumda kalamaz. Tatmin yaşantısı süreklilik arzedemez. Bir zaman sonra, topluluk ruhu hipnozun dışına doğru taşmaya başlar. Bazı durumlarda, başlangıçta grubu baştan çıkaran ve ona canlılık veren araç amaçlaşır ve bu hipnoz bir evrime uğrayamaz, çözülemez ve topluluğu zamansız bir birincil süreç fanusuna kilitler görüntüsü verebilir. Böyle durumlarda, lider ve onunla özdeşleştirilen ideoloji, inanç veya siyaset idealize edilir. Topluluğun dürtüler kaynaklı doğal çözülme türevleri ise topluluk dışına yansıtılır. Lider ve onunla özdeşleştirilen ideoloji temiz ve pak kalır; üzerine şüphe bulutlarının gölgeleri düşmez. Böyle durumlarda, dışarıda “kötü ötekiler” bulunur. Gitgide kapanan topluluk “ötekiler”i paranoid bir şekilde gözetlemeye başlar.
İnsanlık tarihinde sayısız kez tekrarlanmış olan bu olgunun sadece geçtiğimiz yüzyılda Kıta Avrupası’nda kaç kez ortaya çıktığını ve milyonlarca insanın yaşamına malolan soykırımlara dönüştüğünü hatırlayalım. Böylece, başlangıçta topluluğa can veren baştan çıkarma, artık onu yaşayan bir ölü haline getirmiştir (yukarıda hatırlattığımız örneklerde milyonlarca insanı da “yaşamayan ölü” haline getirmiştir!). Yaşayan, canlı olan ülkü/lider yoğunlaşmasıdır. Topluluk üyeleri ise değersiz zombilere dönüşmüşlerdir.
Aktarımın kaderi onu hep yukarılardan aşağılara doğru iter, ancak bu onun her zaman aşağılara ineceği anlamına gelmez. İdealizasyonlar içlerindeki deidealizasyon kaşıntıları ile süperidealizasyonlara dönüşebilirler ve yukarılara, daha yukarılara kanat çırpabilirler. Analiz veya terapi odalarındaki aktarım süreçlerinde bu “aşağı-yukarı” dinamiği üzerine çalışan bir bilinç ve onun organları olan yorumlar vardır (veya umud ederiz ki vardır). Bu bilinç, olgunlaşmanın, büyümenin, telkin duvarları dışına çıkmanın anahtarıdır. Peki topluluğun aktarım süreçlerinde topluluğun hipnozu aşmasını sağlayacak kimdir, nedir? Bu işlev gene lider/ülkü yoğunlaşmasından mı beklenecektir? Yoksa, bu güç topluluğun kendi içindeki doğal dönüşüm süreçlerinin önünü açan bir şeffaflık, demokratikleşme ve düşünce toplumu olma mıdır? Burada topluluğun bağışıklık sistemi alerjik bir tepki oluşturabilir (alerjik reaksiyon metaforu paradoksal bir duruma işaret eder. Bünyeyi hastalıklara karşı koruyan bu olgu, bazen başlıbaşına bir hastalığa, hatta ölüme sebebiyet verir). Topluluk, tüm bu grup-içi bilinç yükselmesini bir dağılma tehdidi olarak yaşayabilir ve hainleri lanetliler bahçesindeki “ötekiler”in yanına püskürtebilir. Böyle bir durumda, belli bir süre için rahat edilir, düşmanlar lanetlenir, lidere ve ülküye tekrar sadakat yeminleri edilir. Bir sonraki krize kadar… Ancak endişeye gerek yoktur çünkü dünyada “hain”den bol şey bulunmaz. Stalin dönemi Sovyetler Birliği ve Mac Arthur dönemi Amerika Birleşik Devletleri’nde yazılan jurnal mektuplarını birbirine eklesek dünyanın çevresini pekçok kez turlayan bir kuşak yaratırdık.
Dünyanın boğazını sıkan bir kuşak.
Yavuz Erten
Sayın Bella Habip’in zengin ilhamlar yaratıcı –hadi çekinmeden söyleyeyim- “baştan çıkarıcı” sunumunu dinledikten sonra, kendimi “tartışmacı” konumunda buluyorum. Doğrusu bu kelime “tartışmacı” mı yoksa “tartışan” mı olmalı, ondan da çok emin değilim. “Göçmen” ve “göçebe” kelimelerinin arasındaki yakınlık ve uzaklığa benzer bir şey var “tartışan” ve “tartışmacı” arasında. Ben “göçmen” ve “tartışan” olmayı tercih edenlerdenim.
Çoğunuzun bildiği gibi, uzun zamandır “Kendilik Psikolojisi” ve “İlişkisel Psikanaliz” ile ilgilenmekteyim. “İlgilenmekteyim” ifadesinin anlamını kendi konumum açısından doğru buluyorum çünkü bu bakış açıları ile aramda hala duran bir fren mesafesi olduğunu gösteriyor. Onlar ve diğer psikanaliz ekolleri arasındaki etkileşimlere açık olmayı da seviyorum.
Sayın Bella Habip’in belli bir paradigmanın kavramlarını geçerlilik ve tutarlılıklarını gözeterek sunduğu bu malzemeye, özellikle Kendilik Psikolojisi persepektifinden yaklaşarak tartışmaya başlamak isterim.
Kendilik Psikolojisi’ne göre, yenidoğanın gelişim programı kendiliğin bütünlük, süreklilik, uyum ve esnekliğe ulaşmasını içerir. Kendiliğin yapısal özellikleri dış dünyada kendilik deneyimleri (self experiences) ile tebarüz eder. Kişinin kendiliğinin durumunu ifade ettiği kendilik deneyimleri ve bunların zarfları olan “hal”lerini görürüz. Bizi bu “hal”lerin kalbine götüren kırmızı iplikler ise duygulanımlardır.
Bebeğin gelişim öyküsünün önemli bir boyutu Stern’ün tanımı ile onun “Kişilerarası Dünya”ya (Interpersonal World) yerleşmesidir. Stolorow, Atwood ve Orange’ın deyimi ile, “çocuk dünyaya yerleşirken, dünya da ona yerleşir”. “Kişilerarası Dünya”nın temeli ilk bakıcıların, bebeğin kendilik deneyimlerini yani ağırlıklı olarak duygulanımlarını izleyerek, alarak, kabul ederek, taşıyarak ve işleyerek ona geri vermelerini içerir. Kohut buna “içinden geçirme” (passing through) demişti. İlk bakıcılar, bebekten yüzlerine, gözlerine, sözlerine duygulanımsal ifadeler “almak”la kalmazlar –ki bu “alma”lara aynalama, yankılama, hassas ayar kurma gibi isimler veriyoruz- onlara her zaman bir şeyler ekleyerek, onları işleyerek bebeğe geri verirler. Winnicott’ın etkileşimsel squiggle oyununu anımsayalım.
Stolorow ve Socarides, bu olguyu bebeğin duygulanımlarının, ilk bakıcı etkinlikleri ile, kendilik deneyimine entegre edilmesi olarak adlandırırlar. Bu işlemlerden geçmeyip, kendilik deneyimlerine entegre edilmeyen duygulanımlar ve daha kapsayıcı bir ifade ile haller, kendiliğin içinde, bütünlüğe katılmayan ilkel enkapsülasyonlar olarak kalıp, ileriki psikopatolojinin temellerini oluştururlar.
Kohut ilk bakıcıların bu işlevlerine “kendiliknesneliği” (selfobject) adını verir. Kendiliknesnesi bir insan değil, bir işlevdir. Winnicott’ın “geçiş nesneliği” kavramı ile yakınlıklar içeren “kendiliknesneliği”, sadece “ilk bakıcı-bebek” ilişkisinin hammaddesi değil, aktarımsal süreçlerin rol oynadığı her yerin, özellikle analiz ve terapinin dokusunu oluştururlar. (Küçük bir parantez açarak eklemek gerekirse, aktarım kavramında “gereksinim aktarımı” ve “tekrar aktarımı” gibi bir farklılaşmaya da yol açarlar. Kohut’un “her tekrar aktarımdır; ancak her aktarım tekrar değildir” sözünü anımsayalım.)
Bugünkü konumuzla ilgili yere gelmek isterim. Kendilik Psikolojisi ekolü kuramının gelişim ayağını her zaman çağdaş 0-3 yaş anne-bebek gözlemlerine dayandırmıştır. Başını Daniel Stern gibi kuramcı ve araştırmacıların çektiği bu zengin bulgular alanı, bebeğin yaşamın başlangıcında sergilediği bir özelliğe dikkat çeker. Bu özellik herhangi bir kategorik duygulanım durumu ile tanımlanamayacak bir hali işaret eder.
Bu özel hali yaşayan bebek yaşama açıklık ve hazır oluş içindedir. Uyarılmaya, etkileşime, ilişkiye açlık durumunu yansıtır. Gözlerindeki yaşam kıvılcımı ateşe dönmek için annenin katkısını bekler. Bebeğin herhangi bir kategorik duygulanıma ve onu içinde ifade edeceği eyleme geçmeden hemen önceki bu yüksek enerjili potansiyel hali, Stern’e göre yaşamsallığın başlangıcıdır ve diğer tüm duygulanımların kaynağıdır. Stern bu olguya “canlılık duygulanımı” (vitality affect) adını verir. Canlılık duygulanımı, tek başına yaşama geçmeyi, canlı olmayı, yaşamsallığı sağlamaz. Gerekli şarttır ama yeterli şart değildir. Anne bu duygulanımı kendiliknesnesi etkinliği ile işlerse, vitalizasyon çemberi tamamlanır. Bebek, potansiyeli performansa geçirir ve yaşama tutunmaya başlar. Kıvılcım ateşe dönüşür. Annenin, “canlılık duygulanımı” üzerinde kendiliknesnesi işlevlerini sağlamaması sonucunda ise, canlılık duygulanımı sönmeye başlar ve ortaya “cansızlaşma” (devitalization) çıkar.
“Cansızlaşma” bebeğin yaşamdan geri çekilmesi, içine kapanması gibi bir sonuç doğurur. Böyle bir durum otistik ve/veya psikotik bir iç dünya yaratır. Guntrip’in “nesnesiz regrese ego” diye adlandırdığı hal böyle bir iç dünya özelliğini yansıtır.
“Cansızlaşma” bazen sadece “psişik ölüm”le sınırlı kalmaz. Zaman zaman bu cansızlaşma Guntrip’in kardeşi Percy’nin bahsinden anımsayacağımız gibi, bebeğin fiziksel ölümüne bile sebebiyet verebilir.
Aşırı cansızlaşmış bebeğin nesnesiz bir dünyaya geri çekilmesi ne demektir ? Bu otistik dünya “arzusuz” bir varoluşu yansıtır. Arzu, canlılığın kendi sınırları ötesindekine yani ötede olana, öteki’ne yönelişinin dinamiğidir. Ben’in ben olmayan’a (tüm dünyaya) açlığı ve iştahıdır. Arzu nesnesi ulaşılabilen ama hiçbir zaman bütünü ile elde edilemeyendir. O yakalandıkça kaçandır.
Her arzu bir vaadin peşinden gider. Bu vaadin doğası baştan çıkarmadır. Annenin bebeği vitalize etmesini “baştan çıkarma” olarak görebiliriz. Anne bebeği yaşam adına, yaşam için, yaşama doğru baştan çıkarır. Anne bebeğin dünden –ezelden- razı olduğunu tamamına erdirir. Ve tamamına erince, bebeğin yaşamı boyunca işleyecek arzu zembereği gerilir.
Başlangıçta bir süre, amaç ve araç nitelikleri üstüste binmiş görünse de, optimal gelişimde, annenin bu baştan çıkarışı bir araç olarak kalmalıdır. “Yeterince iyi anne” arzu zembereğini gerer ve geri çekilir. Bebek baştan çıkarıcıda takılı kalabilir. “Baştan çıkarıcı” diyorum, “baştan çıkaran” demiyorum. Konuşmamın başından anımsayacağınız “göçmen” ve “tartışan”a bir de “baştan çıkaran”ı ekleyelim. “Baştan çıkarıcı” baştan çıkarmada ısrarlıdır. Bu onun için bir araç değil bir amaç olmuştur. Onun büyüsü, efsunu, hipnozu çözülemez.
Buradan sayın Bella Habip’in değerli derlemesi “Bensizbiz”in içeriği ile bağlantılı noktaya geçelim.
Sigmund Freud’un grup psikolojisi üzerine öne sürdüklerini hatırlarsak, onun bireysel psikolojik devinimlerde bile belli bir anlamda grup psikolojisi dinamiği gördüğünü idrak ederiz (her sevişme altı kişiliktir…). Psikanalitik bakış açısı bireysel olanla daha geniş çaplı olanlar, yani toplumsal, kültürel, siyasi olgular arasında köprüler kurar. Özünde bireysel intrapsişik bir perspektife sahip olan psikanaliz, toplulukların kaderini incelerken, bu mikro evrenle makro plan arasında paralellikler kurar.
Bu ruhtan hareketle, konuşmamın başında zikrettiklerimin grup süreçleri ile ilgisini kurarak, bir yüzü “canlılaştırma”, diğer yüzü “baştan çıkarma” olan olgunun, toplumsal süreçlerin de önemli bir parçası olduğunu iddia ediyorum.
Topluluğun lideri (burada, değişik liderlik türlerini tek bir potada eriterek ifade ediyorum), topluluk üyelerini bir ülküye, bir hedefe, bir ideolojiye, bir tutkuya doğru canlandırır ve/veya baştan çıkarır. Belli bir canlılığa ulaşmış grup süreçlerinin (burada, “canlılık” ile dini, siyasi, ideolojik “enerjik oluşu” kastediyorum) çoğunun temelinde bunu görürüz. Topluluk bir bütün olarak, ama aynı zamanda, onun içinde yer alan bireyler kendi öyküleri ile toplululğun kaderinin kesişme noktalarında liderin işaret ettiğini arzularlar. Liderin işaret ettiği ile lider sıklıkla bir kondansasyona yani yoğunlaşmaya uğrar. Bu tür yoğunlaşma örneklerine pek çok dini, siyasi ve ideolojik oluşumda rastlarız. “İdeolojimizin hedefi (veya içeriği), liderimizin kişiliğinde somutlaşmıştır” ifadesi herhalde çoğumuza tanıdık gelmektedir. Böyle bir yönelimin doğası aktarımdır. Topluluk üyeleri oldukça karmaşık versiyonlara bürünebilen şekillerde, narsissistik ve libidinal kateksislerle liderlerine bağlanırlar.
İnsanlığın medeniyet tarihinin ve onun özündeki kültürel oluşumların çekirdeğinde bu aktarımlar yatar. İnsanoğlunun dünyaya kurduğu bağlar, onun sosyal varoluşu perspektifinde bu aktarımları zorunlu kılmıştır. Bu baştan çıkma, canlılığı, umudu ve arzuyu yaşayabilmek ve taşıyabilmek için şart olan bir koşuldur.
Bu topluluk ruhu, bir başka ifade ile, topluluğu birarada tutan bu telkin ve illüzyon ortamı, insanoğlunun yağız toprak ve mavi gök arasındaki belirsiz varoluşunda bir mitoloji yaratır ve ona belli bir öykü verir. İnsanlık tarihinin bebekliği sayabileceğimiz dönemlerde bu tip aktarımların yoğun bir şekilde varolması boşuna değildir. Bu aktarımlar medeniyetin kuruluşu için bir araçtır.
İnsanın doğası ve bu doğanın içerdiği dürtüler her zaman onu bu aktarımın içindeki devinimlere doğru iter. Bu aktarım sabit bir durumda kalamaz. Tatmin yaşantısı süreklilik arzedemez. Bir zaman sonra, topluluk ruhu hipnozun dışına doğru taşmaya başlar. Bazı durumlarda, başlangıçta grubu baştan çıkaran ve ona canlılık veren araç amaçlaşır ve bu hipnoz bir evrime uğrayamaz, çözülemez ve topluluğu zamansız bir birincil süreç fanusuna kilitler görüntüsü verebilir. Böyle durumlarda, lider ve onunla özdeşleştirilen ideoloji, inanç veya siyaset idealize edilir. Topluluğun dürtüler kaynaklı doğal çözülme türevleri ise topluluk dışına yansıtılır. Lider ve onunla özdeşleştirilen ideoloji temiz ve pak kalır; üzerine şüphe bulutlarının gölgeleri düşmez. Böyle durumlarda, dışarıda “kötü ötekiler” bulunur. Gitgide kapanan topluluk “ötekiler”i paranoid bir şekilde gözetlemeye başlar.
İnsanlık tarihinde sayısız kez tekrarlanmış olan bu olgunun sadece geçtiğimiz yüzyılda Kıta Avrupası’nda kaç kez ortaya çıktığını ve milyonlarca insanın yaşamına malolan soykırımlara dönüştüğünü hatırlayalım. Böylece, başlangıçta topluluğa can veren baştan çıkarma, artık onu yaşayan bir ölü haline getirmiştir (yukarıda hatırlattığımız örneklerde milyonlarca insanı da “yaşamayan ölü” haline getirmiştir!). Yaşayan, canlı olan ülkü/lider yoğunlaşmasıdır. Topluluk üyeleri ise değersiz zombilere dönüşmüşlerdir.
Aktarımın kaderi onu hep yukarılardan aşağılara doğru iter, ancak bu onun her zaman aşağılara ineceği anlamına gelmez. İdealizasyonlar içlerindeki deidealizasyon kaşıntıları ile süperidealizasyonlara dönüşebilirler ve yukarılara, daha yukarılara kanat çırpabilirler. Analiz veya terapi odalarındaki aktarım süreçlerinde bu “aşağı-yukarı” dinamiği üzerine çalışan bir bilinç ve onun organları olan yorumlar vardır (veya umud ederiz ki vardır). Bu bilinç, olgunlaşmanın, büyümenin, telkin duvarları dışına çıkmanın anahtarıdır. Peki topluluğun aktarım süreçlerinde topluluğun hipnozu aşmasını sağlayacak kimdir, nedir? Bu işlev gene lider/ülkü yoğunlaşmasından mı beklenecektir? Yoksa, bu güç topluluğun kendi içindeki doğal dönüşüm süreçlerinin önünü açan bir şeffaflık, demokratikleşme ve düşünce toplumu olma mıdır? Burada topluluğun bağışıklık sistemi alerjik bir tepki oluşturabilir (alerjik reaksiyon metaforu paradoksal bir duruma işaret eder. Bünyeyi hastalıklara karşı koruyan bu olgu, bazen başlıbaşına bir hastalığa, hatta ölüme sebebiyet verir). Topluluk, tüm bu grup-içi bilinç yükselmesini bir dağılma tehdidi olarak yaşayabilir ve hainleri lanetliler bahçesindeki “ötekiler”in yanına püskürtebilir. Böyle bir durumda, belli bir süre için rahat edilir, düşmanlar lanetlenir, lidere ve ülküye tekrar sadakat yeminleri edilir. Bir sonraki krize kadar… Ancak endişeye gerek yoktur çünkü dünyada “hain”den bol şey bulunmaz. Stalin dönemi Sovyetler Birliği ve Mac Arthur dönemi Amerika Birleşik Devletleri’nde yazılan jurnal mektuplarını birbirine eklesek dünyanın çevresini pekçok kez turlayan bir kuşak yaratırdık.
Dünyanın boğazını sıkan bir kuşak.
21 Eylül 2007 Cuma
Kendilik Psikolojisinden Öznelerarası Sistemler Perspektifi
Kimlik Çözülmesi (Dissociation) Bozukluğunda Düzensiz Bağlanma Sorunu: Kendilik Psikolojisinden Öznelerarası Sistemler Perspektifi
Carol Mayhew, PsyD, PhD29. Uluslarası Kendilik Psikolojisi Toplantısı’nda sunulmuştur – Chicago, Kasım 2006
Slade (2004) ve diğerleri, bağlanma sorunlarına, biçimine ve süreçlerine bakmanın klinik çalışmanın daha iyi anlaşılması bakımından değerini tartışmıştır. Bowlby (1969, 1973, 1980), çocukların, ilk bakıcılarına bağlanmaya ve bu bağı sürdürmeye yönelik bünyesel bir yatkınlıkla dünyaya geldiğini çünkü bebeğin yaşamasını sağlayan şeyin bu bağlılık ilişkilerinin gelişmesi olduğunu düşünüyordu. Demek ki, çocuklar- özellikle de korktuklarında, hastalandıklarında ya da korunmaya ve güvenliğe ihtiyaç duyduklarında- onları bağlanma figürlerinden yakınlık aramaya sevk eden bünyesel bir bağlanma davranışları sistemiyle doğarlar. Çocuklar kendilerini güvende hissettiklerinde, etraflarındaki dünyayı da rahatça keşfedebilirler; oysa korktuklarında bakıcılarına yakın olmaları her şeyden daha önemli hale gelir. Öyleyse, Slade’in ifade ettiği gibi, ‘Bağlanma teorisi hem korku ve sıkıntının temelde devam eden ilk ilişkiler bağlamında düzenlenmesiyle, hem de bu tür düzenleyici süreçlerin bağlanma temsilleri biçiminde içselleştirilmesiyle ilgilidir’.
Çocuklar, bağlanma ilişkilerini korumaya ve sürdürmeye motivedirler; bu yüzden de kendilerini rahat hissettiren ve onlara yakınlık gösteren sürekli bir kaynağı garanti etmek için ilk bakıcılarının ihtiyaçlarına uyum gösterirler. Bakıcıya maksimum derecede yakın olabilmek için gerekli olan uyarlanmalar sonucunda, bağlanma temsilleri denilen belirli savunma ve duygulanım düzenleme kalıpları ortaya çıkar.
Ainsworth (Ainsworth, Blehar, Waters, & Wall, 1978) ve Main (2000; Main, Kaplan, & Cassidy, 1985) hem bağlanma durumlarındaki davranışları gözlemleyerek, hem de bağlanmayla ilgili konularda görüşmeler yaparak yürüttükleri olağanüstü yoğunluktaki araştırmanın sonucunda, yetişkinler ve çocuklar için farklı bağlanma kategorileri geliştirmişlerdir; bunlar, belirleyici bağlanma stratejileri haline gelen davranış ve duygulanım düzenleyici kalıpları yansıtır. Bu dört farklı bağlanma kategorisi şöyledir: güvenli, güvensiz-kaçıngan, güvensiz-dirençli/ikircikli ve dağınık/düzensiz. Bu sınıflandırma, çocuğun tehlikeli bir durumda ebeveynle ilişkili olarak nasıl davrandığı- buna çocuğun ayrılmadan önce, ayrılırken ve tekrar birleşme sırasındaki davranışı da dahildir- temelinde yapılmıştır.
Hesse ve Main’e (2000) göre, dağınık-düzensiz bağlanma sınıflandırması, tehlikeli durumdaki anormal davranışlar gözlemlenerek yapılmıştır. Bebeklerin yaklaşık %13’ü tutarlı bir bağlanma stratejisi gözlemlenemediği için ne güvenli ne de güvensiz kategoriye girmiştir. Bu bebekler, özellikle stresli bir ortamda birbiriyle ‘çatışan’ davranışlar sergilemeye meyillidirler. Bu hiç bir sınıfa dahil edilemeyen çocuklar, aynı zamanında ebeveynlerinin yanında tuhaf, anlamsız, düzensiz, karışık ya da açıkça birbiriyle çatışan bir dizi davranış da sergiler. Bu davranışlardaki en belirgin tema, hareket kalıplarının düzensiz ya da gözle görülebilir derecede çelişkili olmasıdır. Sözgelimi, bebek anneye yaklaşır ama sonra kaçıngan bir tepkiyle yüzünü başka bir tarafa çevirir ve ona bakmaz ya da yaklaşır, durur ve başka bir yere bakmaya başlar. Yazarlar şunu ileri sürmektedir: bebeğin, ilksel sığınağı olan bağlanma figür(leri) tarafından belirgin bir biçimde korkutulduğunda, düzensiz/dağınık bir davranış sergilemesi olasıdır. Aslında, araştırmalar kötü muamele gören örneklemdeki bebeklerin neredeyse %80’inin düzensiz olduğunu açığa çıkarmıştır.
Bu düzensiz bebekler ve ebeveynleri üzerine yapılan boylamsal araştırma altı yaşındaki çocuklarla yürütülmüş ve şu sonuçları ortaya koymuştur: bir saatlik bir ayrılıktan sonra ebeveynlerine kavuştuğunda, D (dağınık/düzensiz) bebeklerin çoğunluğu ebeveyn rolünde-roller tersine çevrilmiştir ki buna da D-Kontrolcü denmektedir- davranmıştır. Bu çocuklardan bazıları cezalandırıcı bir tavırla- ki buna cezalandırıcı kontrol denmektedir- ebeveynlerine emrederken ( ‘Otur ve sus’ gibi), diğerleri aşırı ve gereksiz bir endişe içine girmiştir (‘Anne yorgun musun? Oturmak istemez misin, sana çay getireyim mi?’); ki buna da bakımın kontrolcü bir biçimde ele alınması denmektedir (Main ve Cassidy, 1988). Bu çocuklar ayrıca ebeveynle çocuğun ayrıldığı resimler karşısında korku dolu tepkiler vermektedir (Kaplan, 1987)
Liotti (2005) bu araştırma sonuçlarını açıklayan ve geliştiren bir dinamik formülasyon önermiştir: Bebeğin güvenlik arayışıyla yöneldiği kişi tarafından korkutulmuş olmasının yol açtığı çatışma, bağlanma davranışının düzensizleşmesine neden olur. Bu şartlar altında, bağlanma sisteminin faaliyetleri, çocuğu düzensizliğin, karışıklığın kaotik deneyiminden korumak için savunmacı bir biçimde ketlenir; ve bir diğer motivasyon sistemi bir dereceye kadar düzen sağlamak için harekete geçmeye başlar. Bu da, çocuğun ebeveyni kontrol etmek için savunmacı bir strateji uygulamasına sebep olur- bunu ya bakımı kendi üstüne alarak, ya da ebeveyni cezalandırarak yapar. Yine de, bu tür çocukların ayrılık sahnelerine verdikleri korku dolu felaket tepkileri bağlılık ilişkisinin altta yatan içsel temsillerinin düzensiz ve aşırı derecede duygu yüklü niteliğini gösterir. Aynı şekilde, geçmişinde travmatik bağlılık ilişkileri olduğunu söyleyen ve kendilerine düzensiz bir biçimde bağlanan çocukları olan yetişkinler de, tipik olarak ‘düşmanlık, çaresizlik ve saplantılı bakım arasında gidip gelen çoklu, dağınık ve dramatik kendilik ve bağlanma temsilleri sergilerler (Lyons-Ruth, vd.,2003) Liotti, ‘kendiliğin (self) ve bağlanma figürlerinin bu çoklu, dramatik ve dağınık temsillerinin... ‘drama üçgeni’ metaforuyla ifade edilebileceğini ileri sürer. Drama üçgeninde, hem kendilik hem de önemli ötekiler, çaresiz kurban, güçlü-iyi kurtarıcı ve aynı derecede güçlü ama kötü zulmedici gibi birbiriyle uyuşmayan rolleri ya aynı anda ya da arka arkaya temsil ederler.
Liotti (2005) ayrıca şunu da anımsatır: güçlü bir stres kaynağı altında, çocuğun bağlanma sistemini savunmacı bir biçimde ketlemek için- ya kendi bakımının sorumluluğunu kendi üstüne alarak, ya da ebeveyni cezalandırarak- uyguladığı duygusal ve davranışsal stratejiler çöker ve o zaman çocuk/yetişkin bağlanma figüründen ilgi arar. Ancak, bu ilgi isteyen tavır aynı anda hem bir yardım çığlığının, hem felaket düşüncelerinin, hem yardımı istenen kişiden korkuyla kaçınma, hem de aynı kişiye anlamsızca saldırma eğiliminin düzensiz bir karşımı olarak belirir. Liotti ‘böyle bir duygusal feveran karşısında bakıcının en azından biraz sıkıntı ve hatta korku duyma ve bu hislerini de dile getirme eğiliminde olduğunu’ da söyler. Başka bir ihtimal de, bakıcının çocuğun fırtınamsı yardım arayışına kızgınlıkla tepki vermesidir. Düzensiz çocuğun, bakıcının, bağlanmaya yönelik ihtiyacı karşısında korkacağı ya da korkutucu tepkiler vereceği yolundaki beklentisi de kısmen onaylanmış olur. Çözülme deneyimi ve çözülme davranışı da işte bu öznelerarası (intersubjective) senaryonun içinden çıkar’.
Davies, Frawley (1994) ve Liotti (1995) çözülme süreçlerinden muzdarip olan hastaların tedavisinde ‘drama üçgenindeki’ rollerin yeniden sahnelenmesinden bahsetmiştir. Çözülmenin en ağır biçimi olan Kimlik Çözülmesi Bozukluğu’nu (eskiden Çoklu Kişilik Bozukluğu olarak bilinirdi) tartışırken, Liotti Ross’a atıfta bulunarak daha sık karşılaşılan ‘alter’ kişiliklerin (çözülme bozukluklarında kişiliğin bölünmüş her bir parçasına verilen isim), zulmeden, kurtarıcı ve kurban diye üç kategoriye ayrıldığını söyler. Liotti (1999) ‘drama üçgeninin’ kendiliğin bölünmüş parçaları arasında ortaya çıktığını öne sürer. İlginçtir ki, Steele (2002) Yetişkin Bağlanma Görüşmesini KÇB (Kimlik Çözülmesi Bozukluğu) tanısı koyulan kişilerle yapmış ve şu sonuçları elde etmiştir: yetişkin alterlerin tepkileri güvenli bir bağlılığın olduğunu gösterirken, zulmedici alterlerin tepkileri kayıtsız (kaçıngan) bağlananların tepkilerine, çocuk alterlerin (‘kurbanların’) tepkileriyse saplantılı/ikircikli bağlananlarınkine benzemektedir.
Bu bulgular özellikle ilginçtir çünkü çocuklar kadar aşırı travmatize olmuş kişiler de bile, bazı yönlerin, hatta güvenli bir bağlılık hissinin bile hala var olduğunu göstermişlerdir. Bu sonuçlar ayrıca KDB olan kişilerde güvenli bağlılığın daha yaygın ve kalıcı bir özellik ya da sınıflandırmadan ziyade psikolojik bir durum olabileceğini de ortaya koymuştur. Buna ek olarak, Liotti (2005) özel bir İÇM’nin (içsel çalışan modelin) yani Bowlby’nin dediği gibi, kendilğin ya da nesne yapılanışının harekete geçmesinin, Davies ve Frawley’nin tabiriyle, öznelerarası bir deneyim olduğunu da ima eder.
Bu bulgular, kimlik dağınıklığı bozukluğu olan bir kadın hastayla olan psikanalitik çalışmam sırasında, çeşitli nedenlerden ötürü özellikle ilgimi çekmeye başladı. İlkin, danışanın bu tedavide öncelikli ve temel endişesi bağlanma ve güvenli bağlanma sorunuydu. İkinci olarak, tedavinin ve aktarımın gelişmesiyle birlikte araştırmadakine çok benzeyen davranışlar ortaya çıktı ve bunlar araştırmayla ulaşılamayacak türden bir duygusal analizi mümkün kıldı. Üçüncü olarak, bağlanma ihtiyacı ve ayrılık karşısındaki tepkilere dikkat edilmesi tedavinin önemli bir parçası haline gelmeye başlamıştı ve psikanalitik çalışmanın açıklığı ve derinliği, bağlanma ve ayrılma tepkilerine yüklenen anlamın çeşitli katmanlarının keşfedilmesine imkân vermişti.
Otuzlarının ortasında olan Sara, çekici, ince ve sarışın bir kadındı. Beni bir gece intihar krizine girdiği sırada aramış ve hemen ertesi gün de gelmişti. Onu ilk gördüğümde bir rahatsızlık ve sıkıntı içinde olduğu apaçıktı. Bana bakmıyor, kendi kendine tartışırcasına bir şeyler mırıldanıyor gibiydi. Odama geldiğinde hala yüzüme bakmıyor, birtakım mimik ve jestler yardımıyla bir şeyler söylemeye çalışıyordu; sanki tekrar tekrar söze başlıyor ama sonra kendini durduruyor gibiydi. En sonunda konuşmaya başladı: ilk önce mırıltı halinde olsa da, dediklerini tekrar etmesini istediğimde daha açık ve net bir şekilde konuşmaya başladı.
Bu ilk görüşmede daha çok terapistleriyle olan ilişkisi üzerinde durmuştu. Sara, yıllar boyunca farklı terapistler gördüğünü ama terapötik çalışması sırasında kaçınılmaz olarak hep şu duyguyu hissettiğini açıklamıştı: ihtiyaç duyduğu anda terapistine ulaşabilmek istiyordu. Sara, böyle zamanlarda terapistine ulaşamadığında, büsbütün saplantılı bir hale giriyor ve terapistini defalarca arayıp not bırakıyor, intihar tehdidinde bulunuyor, ille görüşmek için ofisinde olay çıkarıyor ve hatta bazı durumlarda evine kadar gidiyordu. Sara, bu davranışlar karşısında hem fazlasıyla esnek ve yumuşak olan terapistlerle hem de sınırların önemini vurgulayan ve temas konusunda katı kurallar koyan terapistlerle çalışmıştı.
Sara’nın bu tür anlarda yoğun bir biçimde temas kurmaya ihtiyaç duyması, güdüsel bağlanma sisteminin harekete geçtiğini gösteriyordu; ancak bunun nasıl, niye ve hangi durumlarda olduğu açık değildi. Sara bu episodların nedenini anlamadığını ve bu tür anlarda ona neyin iyi gelebileceğini bilmediğini söylüyordu.
Sara, görüşme süresi ve şekli (mesela, görüşmenin ancak gün içinde ofiste yapılması ve bir saatle sınırlı olması, telefon konuşmalarının uzun ve sık olmaması gibi) konusunda kesin ve katı kurallar koymaya çalışan terapistlerden daha da ısrarcı olmuş ve izin verilenin ötesinde temas kurmak için her yolu denemişti. Bu konularda daha gevşek olan ve hastayla ne zaman olursa olsun görüşmeyi kabul eden terapistleri ise, “bir türlü bir gelişme olmuyor” gerekçesiyle bırakmıştı.
Sara’nın Kimlik Dağılması Bozukluğu, geçmişine bakıldığında anlaşılır haldeydi. Daha dört yaşında bile değilken babası, annesi ve yanlarında yaşayan iki büyük erkek kuzeni tarafından fiziksel, cinsel ve duygusal istismara maruz kalmıştı. Bunları tüm ayrıntılarıyla anlattıktan kısa bir süre sonra annesinin psikotik özellikler taşıyan ve tedavi edilemeyen bir Kimlik Dağınıklığı Bozukluğu olduğu ortaya çıktı. Bunun Sara’nın duygusal gelişiminde, özellikle de bağlanma bakımından büyük yansımaları olmuştu. Sara’nın anımsadıklarına göre, annesinin bir sürü hali vardı: görünüşte daha anne gibi olduğu bir hali, en az bir tane küçük çocuk hali ve Sara’ya gaddar ve zalimce işkence eden bir ya da birçok sadistik kişiliği vardı. Ayrıca, Sara’nın annesi bazı zamanlarda tüm bu hallerin bir karışımı da olabiliyordu.
Sözgelimi, Sara’nın hasta olduğunu düşündüğünde ya da hayal ettiğinde, kızının hayatını korkunç hastalıktan kurtarmak için gerekli olduğunu iddia ettiği bir dizi işkenceyi uygulamaya başlıyordu. Sara, eve geç olduğunu düşündüğü bir saatte gelirse, onu gece boyunca bir odaya kapatıyordu. Anne kızını kontrol etmek için onu kendini öldürmekle ve kesmekle tehdit ediyordu.
Sara’nın annesi kızına olan arzularıyla ilişkili bir çatışma içinde gibiydi: bir yandan, çocuk yetiştirme anlayışını iyi bir biçimde yansıtması ve ona zafer getirmesi için daima başarılı ve bir numara olmasını istiyor; öte yandansa kendi parçası gibi hissedeceği ve sınırsızca hükmedip kontrol edebileceği bir bebek olarak kalmasını istiyordu. Ayrıca, Sara’nın annesi kızına karşı kolayca haset duygusuna kapılıyordu; bu duyguyu hiçbir zaman açıkça dile getirmese de, kızını küçük görmesine, ona karşı fazlasıyla zalim ve düşmanca ( örneğin, Sara’nın kedisini öldürmüştü) davranmasına neden oluyordu. Sara’nın babasında görünürde bir çözülme bozukluğu olmamasına rağmen, olağanüstü derecede kendine dönük bir adamdı; aşırı derecede içiyor ve karısı, çocukları ve yiyenlerine kayıtsızca zalim davranıp, onları istismar ediyordu.
Bunun sonucunda, Sara evdeki herkese ama özellikle annesine ilişkin yaşadığı farklı duygusal hallerle baş edebilmek için karmaşık bir içsel çözülme sistemi geliştirmişti. İstismarın yol açtığı terör ve korku halleriyle, annesiyle yoğun bir biçimde ilişki kurmaya çalıştığı hali birbirinden ayırmıştı. Anne ve babasına karşı öfkesini biriktirdiği ve kendiliğinin koruyucu bir parçası haline gelen kızgın bir alt kendilik geliştirmişti. Ayrıca, sürekli anneye karşı gelmenin tehlikesini hatırlatan, annenin içsel versiyonu olan zulmedici bir alt kendilik de geliştirmişti. Çok küçük bir yaşta, anne-babasını gözetmeye ve‘korumaya’ çalışan baş edici, kendi bakımının sorumluluğunu kendi üstüne alan kontrolcü bir kendilik ortaya çıkmıştı. Buna rağmen, diğer alt kendilik ‘gerçek anneyi’, iyi anneyi bulmaya oldukça kararlıydı; onunla ilişki kurarak çocukluğunda yaşadığı korkuları unutacağına inanıyordu.
Sara’da erken bir zamanda birtakım temel çatışmalar- ki bunlar annesinin çatışmalarına benziyordu- ortaya çıkmıştı. Bunların en belli başlıcası, Sara’nın aynı anda hem okula gitme hem de evde annesiyle kalma mecburiyetini hissetmiş olmasıydı. Bu belirli çatışma, okulun ilk günü sahnelenmiş ve sonraları da bağımsızlığa, başarıya doğru her adım atışında karşılaştığı bir ‘model sahne’ olmuştu.
Sara’yla ilk çalışmaya başladığımda, dört bağlanma kategorisine- güvenli, güvensiz-dirençli/ikircikli, güvensiz/kaçıngan ve dağınık/düzensiz- aşina olsam da, boylamsal çalışma hakkında sınırlı bir bilgiye sahiptim ve Liotti’nin formülasyonundan da yararlanmamıştım. Sara’nın umutsuzluk hallerine yönelik yaptığım ilk formülasyon, bunların muhtemelen terapist/ bağlanma figürüyle temas kurmaya çabaladığı travmatize anlara bağlı olduğu yolundaydı. Bu yüzden, Sara’yla bir anlaşma yaptım: geceleri ve hafta sonları görüşme ihtiyacını hissettiğinde beni arayıp not bırakabilecekti; yalnız ben onu uygun olduğumda geri arayacaktım. Ayrıca, telefon görüşmelerini de ücretlendirdim; bunu, tabi ki kısmen kendi ihtiyaçlarımın karşılanması, kısmen de terapistin tek düzenleyici olarak deneyimlendiği eski sorunlu modellerden farklı olarak kendi kendini düzenlemesini teşvik etmek için yaptım.
Sara çoğu hastadan- hatta çoğu kimlik çözülmesi bozukluğu hastadan bile-daha fazla ilişki kurmayı talep ediyor ve bu ilişkiye de ön ayak oluyordu. Neredeyse haftada beş defa görüşmek istiyordu. Bu görüşme sıklığında bile, seanslar dışındaki yaşamında sık sık duygusal açıdan dağılıyor ve yeniden dengeye kavuşabilmesi için benimle görüşmeye ihtiyaç duyuyordu. Sara olağanüstü derecede parlak ve yaratıcıydı bir hastaydı; psikolojik süreçlere karşı aşırı ilgiliydi ve benim ona sunduğum her şeyden fazlasıyla yararlanmaya başlamış gibi gözüküyordu; bu özellikler sayesinde ben de daha geniş davranabildim. Bu vakada tedaviye yönelik ilk hipotezim, Sara’nın Bowlby’nin dediği gibi ‘güvenli bir temel’e ihtiyaç duyduğuydu: ilişkimizde genel anlamda kendini daha güvenli hissetmeye başladıkça, duygusal açıdan da kendini daha iyi ayarlayabilecek ve hem daha az ilişki kurmak isteyecek hem de bu istek eski aciliyetini yitirecekti.
Yaptığımız anlaşma çoğu zaman iyi gitse de, bazı kaçınılmaz kopukluklar olmaya başlamıştı. Bu kopukluklar, onu anlayamadığımda, ona uzak gözüktüğümde ya da anlaşmamızda yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyduğunda ve ben bunu kabul etmediğimde oluyordu. Böyle olduğunda, kızgın bir biçimde durumu ve beni kontrol etmekte diretiyor ve Liotti’nin tarif ettiği dağınık/düzensiz davranışı sergiliyordu. Sözgelimi, bana ısrarcı bir biçimde arıyordu; ben onu aradığımdaysa yüzüme kapatıyordu. Benle konuşsa bile, aksini çabaladığı halde, kaçınılmaz olarak öfkeleniyor, intihar tehdidinde bulunuyor ve sırf tekrar aramak ve süreci yeniden başlatmak için telefonumu yüzüme kapıyordu. Bu noktada, onun yaşadıkları karşısında sürekli empatik olmaya çalışmam onu yalnızca daha fazla öfkelendiriyordu. Bu dönemlerde, tuzağa düşürülmüş, çaresizce eziyet çeken bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Sınır koymaya ya da olayı kontrol etmeye yönelik herhangi bir çaba gösterdiğimde, daha da yoğun bir ısrarla beni kontrol etmeye çalışıyordu. Deneyimime göre, bu dönemler, genellikle psikolojik olarak kendi bağımsız gerçekliğimi savunmaktan tümüyle vazgeçtiğim ve kendimi tamamen onun durumu nasıl yaşadığını anlamaya verdiğimde sona eriyordu. Buna rağmen, söz konusu durumun herhangi bir somut özelliğini-tatil planları ya da yerine getirmeyeceğim istekler konusundaki tavrım gibi- değiştirmedim. Sara, bu dönemleri neyin sonlandıracağını ve öfkesini yatıştıracağını bilmiyordu.
Kısa süre sonra, Sara’nın bu düzensiz öfke hallerinin tedavisine mani olacağını anladım ve geçmiş ilişkilerinde bu düzensiz halleri nasıl yaşadığını daha çok anlattıkça, bunların uzun bir süredir hem tedavisi hem de ilişki kurması ve sürdürmesi açısından ciddi bir engel teşkil ettiği açığa çıktı.
İlk gözlemim genel anlamda Liotti’nin formülasyonuyla tutarlıydı: gözle görülebilir bir biçimde düzensiz olan hallerin dışa püskürtülmesi, Liotti’nin tarif ettiği gibi gelişen bir öznelerarası deneyimdir. Yine de, tedavi sırasında, bu çeşitli hallerin arka planda sürekli bir işleyiş halinde olduğu ve travmatik bir tetikleyiciyle birlikte ön plana çıktığı giderek aşikar olmaya başlamıştı; bu süreci büyük ihtimalle en iyi tarif eden, gidip gelen gelişimsel/ kendilik nesnesi ve aktarımın tekrarlayıcı boyutundan bahseden Strolorow ve Atwood’dur (1996). Gelişimsel boyut ön planda olduğunda, Sara kendisi ve başkalarını gayet iyi anlayabiliyor, tekrarlayıcı boyut ön planda olduğundaysa, kendiliğe ve ötekine dair oldukça travmatik fikirler öyle baskınlaşıyordu ki düşünümsel (reflective) kapasite tümüyle engelleniyordu.
Sara’nın geçmişi düşünüldüğünde kontrolcü bir strateji geliştirmiş olması oldukça normaldi. Ama Sara’nın kontrolcü stratejisi benimle olan ilişkisinde de gidip geliyordu. Gelişimsel boyut ön planda olduğunda ve benimle olan durumu kontrol altında tuttuğunu hissettiğinde, bağlanma ihtiyacı ve isteğini dolaysız ve güvenle yaşamaya ve ifade etmeye kendine izin veriyordu. Bunun dışındaki zamanlar kendini beni eğlendirmeye adamış gibi gözüküyordu; bu ‘iyi’ anneyi olabildiğince uzun bir süre tutmak için uyguladığı bir stratejiydi. Diğer zamanlar, beni bakıma muhtaç bir çocuk olarak ( annenin çocuğu alter’i gibi) görüyor ve bana bakmaya çalışıyordu. Bazı zamanlarsa, kendime zarar vermemden endişeleniyor ve yanımda kalıp intihara kalkışmamam ya da kendime zarar vermemem için beni denetleme ihtiyacı duyuyordu.
Yine bazı zamanlar ona gizli bir öfke ve/ya da cinsel bir duygu beslediğimden ve/ya da onun acı çekmesinden sadistik bir biçimde haz duyduğumdan şüpheleniyordu. Böyle zamanlarda, yeterince güvenilir, anlayışlı ve yatıştırıcı olabilmeyi başarırsam, gelişimsel boyut yeniden ön plana çıkabiliyor ve güvenini tekrar kazanıyordum. Eğer bu anların birinde, tarzım ve davranışlarımla yeterince güven verici olmazsam, bana karşı felaket bir kaygıya kapılıyor ve elinden geldiğince beni idare etmek ve kendini korumak için derhal cezalandırıcı bir kontrol stratejisi uygulamaya başlıyordu. Bu bir süre sonra düzensiz bağlanma hareketleriyle de birleşiyor ve aynı anda bana hem tutunmaya hem de benden uzaklaşmaya çalışıyordu. Bunun sonucunda, ofisimden fırtına gibi çıkıyor, cep telefonundan bana ısrarla çağrı bırakmaya başlıyordu. Onu geri aradığımda, bana bağırıp telefonumu yüzüme kapıyordu- sırf beni tekrar arayabilmek için. Bu düzensiz dönem devam ettikçe, beni intiharla tehdit ediyordu; böylece aynı anda beni hem kontrol etmiş, hem terk etmekle tehdit etmiş, hem cezalandırmış, hem bana tutunmuş hem de benden uzaklaşmış oluyordu. Bu tür dönemlerde, çocuk alterler beni arayıp, ağlıyor ve yardım istiyordu; bu kabul ettiğimdeyse öfkeli, düşman alterler devreye giriyordu.
Böyle dönemlerde Liotti (2005), Davies ve Frawley’nin (1994) tarif ettiği ‘drama üçgeni’ aklıma geliyordu. Yine de, Sara ve benim öznelerarası deneyimimizi tanımlarken, kendilik-öteki deneyimi ve davranışı arasında bir ayrım yapmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. Böyle zamanlarda, kendimi fazlasıyla şiddetli bir saldırı karşısında bir tür sınır duygusuna tutunmaya çalışan, tuzağa düşürülmüş, eziyet edilen, öfke ve korku dolu bir çocuk gibi hissediyordum ve yaşadığım deneyimin Sara’nın cezalandırarak kontrol eden öfkeli ebeveynleri karşısında yaşadığı şeye muhtemelen çok benzediğini düşünüyordum. Buna rağmen, bu tür dönemlerde, bununla ilgili duygularımın pek bir yorumlayıcı değeri yoktu- olsa da sınırlı bir düzeydeydi; çünkü Sara kendini beni kontrol altına alıp hükmetmeye çalışan ve bu sayede umutsuzca tekinsiz bir güvenlik duygusuna tutunmaya çalışan bir kurban gibi görüyordu. Böyle zamanlarda ve bu haller içindeyken, Fonagy ve meslektaşlarının (2003) düşünümsel kapasitesinin eksikliği tanımına uygun olarak, travmatik duygu ve fantezileri ona gerçek gibi gözüküyordu. Sonraları, bir çözüme ulaşıldığında ve düşünümsel kapasite onarıldığında, o dönemde ona fiziksel olarak saldırıyormuşum ya da onu tehlikeye atıyormuşum gibi geldiğini söyleyebildi.
Birlikte çalışmamızın önemli parçalarından biri, bu dönemlerin bir çözüme ulaşıldıktan sonra işlenişidir. Neler olduğunu bir süre tartıştıktan sonra, Sara’nın düşünümsel kapasitesi gelişmiş gibi gözüküyordu ve benim durumdaki öznelliğimi giderek daha fazla kavramaya ve üzerine düşünmeye başladı; ayrıca, olayın geçtiği sırada kendi öznelliğini de anımsadı. Bu gelişme, yalnızca farklı bir alter kişiliğin belirmesi gibi gözükmüyordu; çünkü bu şekilde düşünme kapasitesi çeşitli alter hallere yayılmıştı; buna birbiriyle bağlantılı olarak farklı ruhsal haller üzerinde düşünme kapasitesi de dahildir.
Düşünsel kapasitedeki değişiklikler çift yönlüydü. Kendimi tekrar güvende hissetmeye başladığımda, olayın öznelerarası ve karşılıklı ilişkilenme halindeki niteliğini de daha iyi kavrayıp kabul edebilmeye başladım. Onun verdiği geri bildirim sayesinde bir çıkmazın oluşmaya başladığını- onun için epey tetikleyici bir imgeydi- anladığımda, korkmuş ya da/ve korkutucu bir şekilde bakmaya başladığımı fark ettim. Ayrıca, bu episodların ortasında sık sık kızgınlığa kapılıyordum-ki bu da empatik bir duruşu imkânsız kılıyordu. Üstelik, düzensiz bağlanma sorunu derinlemesine empatik bir anlayışın benimsenmesini güçleştiriyordu; çünkü Sara’nın o andaki ruh haline hakim olan çok çeşitli ve birbiriyle çelişen gelgitleri vardı. O sırada kendimdeki bir dizi düzensiz bağlanma tepkisinin de farkındaydım-bir yandan onunla ilişki halinde olmak istiyor, onun güvende olup olmadığına dair bir endişe duyuyor ve bir uzlaşma yolu bulmaya çalışıyordum, öte yandan da ondan büsbütün kurtulmak istiyor, kendi güvenliğim için kaygılanıyor ve ona hiddetleniyordum.
Tedavi ilerledikçe, bağlılığın güvenliği ve düşünümsel alan ikimiz için de birbirine ve ilişkimize bağlı olarak arttı. Bunun sonucunda, birbirimizin tehlike sinyallerine karşı daha tahammüllü olabilmeye başladık ve travmatik tetikleyici sayesinde patlama olmadan yolumuzu sakince bulabiliyorduk. İkili içindeki bağlılığın güvenliği arttıkça hem aktarım-karşı aktarım dinamiklerinin birbirine daha fazla eklemlenmesine-bunu en iyi anlatan şey çok yönlü, lineer olmayan bir sistemin faaliyetidir- olanak sağladı hem de onun sonucu oldu.
Bu süreçle beraber giderek daha açık olan bir şey, Sara için onun öznelliğiyle benim aramdaki sınırların giderek bulanıklaşmış olmasıydı. Sara’nın annesinin öznelliğini idare etme ihtiyacı ve annesiyle olan sınırların bulanıklığı benimle olan ilişkisinde de canlanmaya başladı ki bu benim için tuhaf bir aydınlanma olmuştu. Çalışmamızın üçüncü yılında, bir noktada Sara şunu belirtti: benim tatile çıkmama yönelik endişesi, zannettiğim gibi benim yokluğumda kendi duygusal halleriyle nasıl başa çıkacağına dair bir korkudan kaynaklanmıyordu; daha çok onunla temas kurmadığım takdirde gelgitlere daha açık olacağım ve “iyi Carol”u sürdüremeyeceğim kaygısıyla ilişkiliydi. Bunu tartıştığımızda, benim annesi ve kendisi gibi birtakım haller arasında gidip gelmediğim fikrine çok şaşırdı.
Çalışmamız ilerledikçe Sara’nın şu kaygısı daha öne çıktı: benden ayrılmanın ve giderek bağımsızlaşıp başarılı olmanın benim ruh halime zarar vereceğini hissediyordu. Kendi hayatını daha çok yaşamaya başladıkça, ‘İhtiyacın olursa ara ya da sana gereksinim duymama ihtiyacın olursa ara’ diyordu. Seans dışında aradığında bu görüşmenin çoğu zaman onun mu yoksa benim mi yararıma olduğu çok açık değildi. Bunu aramızda daha açık bir biçimde dile getirmemizle birlikte kaygısı azalmıştı. Tıpkı daha güvenle-bağlanan bir çocuk gibi, Sara da şimdi dünyasını keşfetmek, bağımsızlaşmak ve başkalarıyla ilişki kurmak için daha çok duygusal özgürlüğe sahipti.
Bunu başardığımızda, Sara bazen bana şunu soruyordu: ‘Neden bütün bunları başka terapistlerle değil de seninle yapabildim?’ Bununla ilgili düşündüklerini sorduğumda üç özellikten bahsetmişti. İlki, güvenilir olmamdı. İkincisi, zamanın ‘pencerelerini’ bana erişebileceği zaman kullanmış olmamdı. Pencereler sayesinde benim için endişelenmek zorunda kalmadığını ve bunun da onu çok rahatlattığını açıklamıştı. Üçüncüsü de, onu telefon süresi için ücretlendirmiş olmamdı.
Bu üç özellik bir araya getirildiğinde, bu tedavide daha ‘güvenli bir temel’ kurmak için şu iki şeyi yapmış olmamın önemli olduğunu gösterir: bir yandan daha esnek ve geniş davranırken, bir yandan da kendi öznelliğime ve ihtiyaçlarıma onunkinden ayrı ve bağımsız olarak saygı gösterilmesinde ısrar etmiş olmam, Sara’nın kendi öznelliğini ve kendilik hissini geliştirecek kadar özgür hissetmesini sağlamıştı.
KENDİLİK PSİKOLOJİSİ
KENDİLİK PSİKOLOJİSİ
İlişkisel Matrisin İçindeki Kendilik ve Kendiliğin Dönüşümleri
Bir-kişi psikolojisinden iki-kişi psikolojisine doğru, iyice belgelenmiş olan kayma (Rickman, 1957; Balint, 1968; Greenberg ve Mitchell, 1983; Modelle, 1984; Mitchell, 1988; Ghent, 1989) psikanalitik kuramdaki gelişmelerin birçoğunu, Britanya nesne ilişkileri okulu, kendilik psikolojisi, kişilerarası psikanaliz ve Freudyen ego psikolojisindeki son akımlar da dahil olmak üzere, içine alır ve hepsinin sınırlarını aşar. Kapsamlılığından ötürü “ilişkisel bakış” diye adlandırılan (Greenberg ve Mitchell, 1983; Mitchell, 1988) psikoloji bu kitabın konusudur. İntrapsişik bakış açısından alan bakış açısına bu kayma, Kopernik'in yaptığı devrime benzetilebilir, zira birey, tıpkı dünya gezegeni gibi, kendi başına değildir, ancak evren genelindeki “yerçekimi kuvvetleri” ile ilişki içinde anlaşılabilir.
Gözlemsel Tutumlardaki Kayma
Bilim alanında, kuramsal bakış açılarındaki temel kaymalar, çoğu kez gözlemsel ve kavramsal tutumlarda da belli başlı değişmeleri beraberlerinde getirirler. Psikanalizde intrapsişik modelden alan modeline geçiş, kısmen, “gerçek” denilen şeylerin “nesnel olarak” gözlemlendiği 19. yüzyılın pozitivist biliminden, “gözlemlenen”in her zaman gözlemci tarafından biçimlendirildiğinin kabul edildiği, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi ile öne çıkan 20. yüzyılın göreceli bilimine doğru, süregelen, kapsamlı değişime dayanır.
Pozitif bilimden göreceli veya algılanımcı (perspectivistic) bilime geçişin yansımaları, psikanalitik gözlem tutumlarında “nesnel” gözlemciye karşı “empatik gözlem tarzı”nın formüle edilmesinde görülebilir. Freud'un, hastanın intrapsişik dünyasını araştırırken, dolaylı olarak, henüz formüle edilmemiş empatik gözlem tarzını kullanması büyük bir buluştu. Fakat o günün pozitif bilimi, hastanın iç yaşamının incelenmesini hatırı sayılır derecede etkilemişti. Analistin gözlemleri ve yorumları bugün bile (özellikle klinik tartışmalarda) hala “nesnel” olarak görülüyor. Kohut (1959, 1982) görececi bilimsel duruşuyla, analistin gözlemleneni her zaman etkilediğini kabul ederek, empatik gözlem tarzının tutarlı olarak kullanılmasını, yani analizanın bakış açısını içerden anlamaya gayret etmeyi açıkladı ve önerdi. Analizanın bakış açısını ve deneyimini öne çıkarmak demek, analistin kendi görüşünü analizana dayatmasının aleyhinde olmak demektir. Her ne kadar bu dinleme tutumu analizanın elden geldiğince kendi bakış açısından “duyulması” için düzenlenmişse de, bunun göreceli bir mesele olduğu açıktır, çünkü duyulan analist tarafından her zaman farklı biçimlerde şekillendirilir. Bu dinleme tutumuna “gözlemleme” metodu demek pozitif bilimden göreceli bilime doğru süregelen kaymayı yansıtır çünkü “gözlemleme” “dışarıdan” gözleyenin olduğu anlamına gelir. Göreceliliği daha fazla vurgulayan bir betimlemeyle bu tarza, analistin algılama süreçlerine göndermeyle, empatik algılama tarzı denebilir (örneğin Lichtenberg, 1981, bu son terimi kullanır). Analistin algıları, anladıkları ve açıklamaları sonradan analizana, kendi deneyimleri ile değerlendirmesi için sunulur (Schwaber, 1984, bu tutumu daha ayrıntılı betimledi).
Analistin gözlemleri ve yorumları artık “nesnel” gerçekler yerine “öznel” düzenlemeler olarak görüldüğünde, analistin “nesnel” gözlemci konumundaki “tahtından indirilmesi”yle ve analitik süreci algılamada ve yapılandırmada ortak katılımcılardan biri haline gelmesiyle, analitik alanda çok büyük bir kayma olur. Nasıl analizanın şemaları analisti deneyimleyişini farklı biçimlerde şekillendiriyorsa, analistin algısal-duygulanımsal-bilişsel düzenleme ilkeleri veya şemaları da, analistin analizanın deneyimlerini nasıl deneyimlediğini ve anlamlandırdığını farklı biçimlerde şekillendirir. Pozitivist bilimden göreceli bilime bu temel kayma ve gözlem tutumlarındaki paradigma değişikliği, analitik arenanın iki kişi arasındaki etkileşimi içerdiğinin, ve bu anlamda ilişkisel ya da öznelerarası bir alan olduğunun altını çizer.
Bir-Kişi Ve İki-Kişi Psikolojileri: Yeni Bir Sentez
Kişiyi anlamaya çalışırken (kişilik kuramı), bir–kişili bir psikoloji modeli, biyolojik olarak belirlenmiş olan gelişimsel ilerlemeye (unfolding) ve çatışmalı deneyime ağırlık verir ve psikopatolojiyi öncelikle intrapsişik kaynaklı olarak görür. İki–kişili bir psikoloji modeli ise gelişimin ve çatışmanın ilişkisel bir alanda ortaya çıkmasını vurgular ve psikopatolojiyi öncelikle ilişkisel alanın içinde ortaya çıkan ve ilişkisel alan tarafından üretilen bir şey olarak görür. Gelişimi ve hastalığın kaynağını (pathogenesis) inceleyen bu iki kuramdan birincisi intrapsişik, ikincisi ise ilişkisel vurguyu yansıttıkları için, bir-kişili bir psikoloji modeli, analitik alana uygulandığı zaman, aktarımı, yer değiştirme ve analistin boş ekranına yansıtma olarak gören, buna analistin katkısının yok denecek kadar az olduğunu varsayan klasik görüşü, yani aktarımın çarpıtma olduğu görüşünü destekleme eğilimindedir (gözden geçirme için bkz. Fosshage, 1990a). İlişkisel deneyim değil, yorum ve içgörü terapötik eylemin en önemli unsurları olarak görülür. Buna karşılık iki-kişili bir psikoloji modeli, hem hastanın, hem de analistin aktarıma farklı şekillerde katkıda bulunduğu görüşündedir (gözden geçirme için bkz. Fosshage, 1990a). Analitik sahneyi iki-kişi psikolojisi olarak kavramlaştırmak, yeni ilişkisel deneyimin, vurgulanmasa da, yorum ve iç görünün yanında terapötik eylemin önemli bir unsuru olarak içeri alınmasına kapı açar.
Modell (1984) ve Mitchell'ın (1988) da işaret ettikleri gibi, bu iki kuramsal görüş arasında geniş ölçüde bir örtüşme vardır. Ne bir-kişi görüşü “saflık derecesinde solipsistik” ne de iki-kişi görüşü “saflık derecesinde çevresel”dir (Mitchell 1988, s. 4). Bir-kişili bakış açısı çevresel etkenler içerir, ama gelişimde, hastalığın oluşmasında (pathogenesis), aktarımda ve terapideki eylem genelde intrapsişiktir. Öbür taraftan, iki-kişili bakış açısı biyolojik belirleyiciler içerir (örneğin temel güdülenmeler bütün psikanalitik teorilerde biyolojik kökenlidir, ya da donanımsaldır), ama gelişimde, hastalığın oluşmasında, aktarımda ve terapideki eylem genelde ilişkiseldir. Bütün kuramlar bu iki görüşün temel öğelerini içerseler de, yorumların yapılandırılmasında da gördüğümüz gibi, çoğu kuram ya birinci ya da ikinci yöne ağırlık verir. Üstelik çeşitli tekli ve ikili modellerindeki öğeler içerikte önemli farklılıklar gösterirler. Örneğin bütün birincil güdülenme kuramları, güdülenmenin organizmaya ait olduğunu varsayarlar, fakat belirli güdüsel çabalarının hangileri olduğu konusunda ayrılırlar.
Her ne kadar Freud (1896) baştan çıkarma kuramına iki-kişi vurgusuyla başladıysa da, kuramı zaman içerisinde intrapsişik bir modele dönüştü. Psikanalizde alan bakış açısının tekrar ortaya çıkması, Hegel'in “antitez”i, başlangıçta birbirini tamamlayan modellerin kullanılmasının (Modell, 1984), ve şimdi de bir-kişi ve iki-kişi perspektiflerinin entegrasyonuyla mümkün olan yeni bir sentezin yolunu açtı (Modell, 1984; Ghent, 1989). Ghent'in (1989) de işaret ettiği gibi, Winnicott, Guntrip ve Kohut'un birbiri ile örtüşen çalışmalarının öncülüğünde ortaya çıkan bir sentez, ilişkisel alanda “psişenin eylem merkezi olarak” kendilik kavramıdır.
Kendilik psikolojisi, esas odağı kendiliğin gelişimi, pekiştirilmesi ve sürdürülmesi olduğu için, bazı taraftarları (örneğin, Goldberg, 1986, ve Wolf, 1988) ve eleştirenleri (örneğin, Bromberg, 1989, ve aktarımla ilgili olarak Hoffman 1983, ve Mitchell, 1988, 1990) tarafından, özünde bir-kişi psikolojisi olarak görülür. Bu değerlendirme, benim görüşüme göre esasen Kohut'un başta gelişimi narsistik ve nesne ilişkisel hat olarak ikiye ayırmasına, ki bu ayrımı hiç bir zaman tam olarak ortadan kaldırmadı, bir de Kohut'un, nesne arkaik kendiliknesnesi işlevlerini karşılarken, kendilikle nesnenin kaynaşmış durumda olduğuna dair erken nosyonuna dayanıyor. Gelişimi iki ayrı hat ile kavramsallaştırmak, kendiliğin gelişiminin ilişkisel alanda gerçekleşmediği gibi bir yanlış bir çıkarsamaya yol açar. Bu da, kendililik-kendiliknesnesi matrisine yapılan vurgunun ışığında kuramsal bir tutarsızlığı (daha açılmak üzere) gösterir. Üstelik bu ayrım kendilik durumunun kişinin nesne ilişkilerini etkilemediği, öbür taraftan nesne ilişkilerinin kendilik duyumunu etkilemediği gibi bir yanlışlığa yol açar. Kohut, her ne kadar kendilikle ilgili meseleleri (klasik kuramdaki çocuksu narsizmden nesne ilişkililiğe giden yolun tersine) kendiliğin gelişimi üzerine odaklanarak meşrulaştırdıysa da, başlangıçta, elinde olmadan, klasik kuramın kendilik ve nesne ilişkileri ile ilgili meseleleri ikiye ayırma hatasını tekrar etti. Kohut (1984) bu ikilemden kendini hiçbir zaman tam olarak kurtaramasa da, onun “kendilik-kendiliknesnesi ilişkileri” betimlemesi, genellikle iki ayrı kişiyi içerdiği için, gittikçe daha ilişkisel hale geldi (bkz. s. 49-52). Sonradan, başka yazarlar (örneğin Modell, 1984; Stolorow, Brandchaft, ve Atwood, 1987; Bacal, 1990; Bacal ve Newman, 1990; Fosshage, 1990c) kendilik-kendiliknesnesi matrisinin ilişkisel bir matris olduğunu daha kuvvetli bir şekilde öne sürdüler; bu nedenle kendilik psikolojisini, bir bakıma, temelde iki-kişilik bir alan modeli olarak görürler.
Benim tezim, evrilen kendilik psikolojisi kuramının, Kohut'un (1984) bilhassa son kitabında çizdiği yoldan giderek, yavaş yavaş tekli ve ikili özellikleri yeni bir senteze ulaştırmakta olduğu, ve bireye ve analitik sürece dair kapsamlı bir anlayışa ulaşılabilmesi için yeni bir senteze ihtiyaç duyulduğudur. Buradaki amacım kendilik psikolojisinin psikolojik gelişimi, hastalığın kaynaklarını, aktarımı ve terapötik eylemi kavramlaştırmadaki bazı bir-kişi ve iki-kişi özelliklerini gözden geçirerek, ortaya çıkan bu sentezin örneklerini vermektir. Kendilik psikolojisine dayalı psikanaliz, bütün psikanaliz yaklaşımları gibi, evrimine devam etmekte, ve geniş bir yelpazede kuramsal ve klinik çeşitlemeler ve farklılıklar içermektedir. Aşağıda yapacağım münakaşa tabi ki benim kendi görüş açımı vurgulayacaktır.
Psikolojik Gelişim
Bütün gelişim modelleri, insanoğlunun genel gelişim desenlerini takip etmek üzere donanımsal olarak kodlanmış (prewired) olduğunu varsayarlar. Bu desenlerin ne derece kesin oldukları, içerikleri ve vurgulanmaları bir hayli farklılık gösterir. Gelişimin nasıl ve ne dereceye kadar ilişkisel bir alanı gerektirdiği ve kişiyi ne dereceye kadar ilişkisel alanın şekillendirdiği bir-kişi ve iki-kişi ayrımını belirler.
Kohut (1984) psikolojik gelişimin merkezine kendilik ve kendiliknesnesi matrisinin içinde “kendine özgü eylem programını” “gerçekleştirmeye” çabalayan kendiliği yerleştirdi. Kohut'un “çekirdek kendiliği” kısmen doğuştan var olan veya donanımsal olarak kodlanmış bir genel gelişim programıdır (Goldberg, 1986), ve kendiliğin gelişimine genel bir yön veren aynalanma, idealizasyon ve ikizlik kendiliknesnesi gereksinimlerini içerir. Bunlara ilaveten çekirdek kendilik, ortaya çıkan amaçlar ve ideallerin ifade edilmesinde kullanılan özel yetenekleri de ihtiva eder. Her ne kadar Kohut “dinçlik”, “canlılık”, “uyumluluk”, “bağımsız inisiyatif merkezi” gibi kendiliğin deneyimle erişilebilecek çeşitli özelliklerini betimlediyse de, böylesine yeni bir kavram hakkında nihai sonuçlara varmak için henüz fazla erken olduğu kaygısıyla, kendilik kavramını kesin olarak tanımlamaktan kaçındı. “Kendine özgü eylem programı”ndan kasıt, kişiye özgü ve baştan var olan genel bir gelişim “programı” veya “yol gösterici” ilkedir. Bu kişiye özgü yol gösterici merkez fikrine verilen önem değişse de, birçok psikanalitik yazar tarafından tanınmış ve betimlenmiştir. Örneğin Loewald (1960) şöyle diyor:
Eğer analist bu meydana çıkan çekirdeğe odaklanırsa, hastasını kendi imgesine göre şekillendirmekten veya hastanın nasıl biri olması gerektiğine dair kendi düşüncelerini hastasına dayatmaktan kurtulur. Bu, bireye ve bireysel gelişime duyulan sevgi ve saygı özüne dayanan bir nesnellik ve yansızlık gerektirir [s. 229].
İçsel bir “çekirdek” kavramı Winnicott'ın (1960) “sahte kendilikten” ayrı olan “gerçek kendilik” fikrinde, Guntrip'in (1971) kendilik kavramında ve Jung'un (1953) kendiliği “yol gösterici” bir merkez olarak gördüğü, her şeyin üstünde olan kendilik kavramında da ortaya çıkıyor (Whitmont, 1987).
Her bireye özgü içsel bir “çekirdeğe” ve temel gelişimsel çabalara dair deliller birikmeye devam ediyor. “Kendini düzeltme” (self-righting) (Tolpin, 1986; Lichtenberg, 1989) kavramı embriyolog Waddington'ın 1947'de öne sürdüğü, her organizmanın genetik olarak kendini düzenleme (self-organizing) ve kendini düzeltme eğilimine programlı olduğu fikrinden, son zamanlarda yapılan bir alıntıdır. Lichtenberg (1989) “kısıtlayıcı bir dış koşulda olumlu bir değişme olduğu zaman, gelişimsel bir ilerlemeyle açıkların kapatılmasına yönelik öz bir eğilimin” varlığını öne sürer (s. 328). Tolpin (1986) engellenmiş bebeğin birdenbire canlanarak “anneyi doğru eyleme sevk etmek” için ısrarla gayret ettiğini gözlemler (s. 121). REM yoksunluğu kendini düzeltmeye veya “geri tepme etkisine” yol açar (gözden geçirme için bkz. Fiss, 1986). Kendilik durumu (self-state) rüyaları (Kohut, 1977) zayıflamış bir kendilik duyumunu onarma gayreti olarak görülürler. Hem klinik göstergelere hem de REM ve rüya içeriği çalışmalarına dayanarak ben (Fosshage, 1983, 1987) zihinsel faaliyet olarak rüya görmenin, psikolojik organizasyon söz konusu olduğunda, temelde gelişimsel, koruyucu ve onarıcı (ya da kendini düzeltmeye yönelik) işlevleri olduğunu varsayıyorum. Yapısal olarak verili birçok özellikle ilgili olarak, Thomas ve Chess (1977) yaptıkları araştırma ile bize doğuştan mevcut olup hayat boyu devam eden temel mizaç farklılıklarına dair güçlü kanıtlar sağladılar. Stern (1985) de bebek araştırmalarına dayanarak, kendilik duyumunun “kişilerarası” bir alanda gelişimsel olarak açığa çıkmasının (unfold) ve yapılanmasının altında yatan bir dizi verili, donanımsal özelliğin varlığını gösterir. Stern'in “özde belirlenmiş sosyal bir niteliğin süregiden açığa çıkması” (s. 234) betimlemesi, ilişkileri kendiliğe dahil bir özellik haline getiriyor.
Nasıl belirlenirse belirlensin, gelişimsel çabalar ve kendine öz bir “çekirdek” varsayımı, analiz için motivasyon ve genel bir yön sağlar. Analitik tedavi isteyen bir hastanın ümidi gelişimi için gerekli deneyimlerdir (kendilik psikolojisi açısından aktarımın veya analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutu; yeni başlangıç arayışı için bkz. Ornstein, 1974), Hasta geçmişin tekrarını bekler ve analitik deneyimi iyice yerleşmiş şemalarına göre (aktarım) düzenleyip yapılandırma ve eski ilişkilerinin belirlediği karakteristik şekilde bağlantı kurma eğilimindedir. Bu çeşitli süreçler girift bir örgü oluştururlar, ve analizin odağıdırlar. Eğer gelişim çabası varsayımı yapılmazsa, analizan tamamıyla “eskiye” yatırım yapan biri olarak algılanır; bu ister çocukluktan gelen saplanma (fixation), ister tekrarlanan ilişki konfigürasyonları (bağ kurma, psikolojik organizasyon veya ikisi birden amaçlanarak) olarak kavramlaştırılsın. Bu şartlar altında analitik değişim için tüm ivme analizanın değişme çabalarından desteklenmek yerine, farkedilmeden analiste kayabilir ve artık analistin değişim gündemi haline gelen şeyi analizanın kabulünü ya da reddini kuvvetlendirebilir.
Sorunlu şemaların (aktarım) yanında gelişim çabalarını da varsaymak ve hesaba katmak, analistin klinik materyali nasıl dinlediğini ve nasıl organize ettiğini temelden etkiler. Örneğin, son zamanlarda yapılan bir vaka sunumunda (Fosshage, 1990b) analizanın bitip tükenmeyen talebini tartışmacılar ve analist oldukça farklı algıladılar. Bazıları analizanın “talepkârlığını” (demandingness) çocukluktan kalma bir narsistik büyüklenmeciliğin kalıntısı olarak, başkaları ise “kötü” nesne ilişkisi örüntülerinin tekrarı olarak gördüler. Gelişim çabalarını öne süren analistler (bunların arasında yazar da var) talepkârlığı kısmen hastanın ilgileniliyor ve “ilgilenilmeye layık” olma hissini hem sürdürmedeki zorluğunun (sorunlu şemalar yüzünden), hem de sağlamlaştırma çabasının ifadesi olarak gördüler (Kohut bu sonuncusuna malzemenin “ileri ucu” (leading edge) adını verdi [Miller, 1985]; Guntrip ise [1971] histeriğin içindeki “çığlık” olarak ifade etti).
Kendilik psikolojisinde esas olan, kendiliğin genel gelişiminin doğuştan, donanımsal biçimde programlı oluşuna vurgu, bir tek-kişi psikolojisi özelliğidir. Ne var ki bebek ve gelişim araştırmaları ve klinik veriler, kendilik gelişiminin boşlukta gerçekleşmediğini açıkça gösteriyorlar. Kendilik gelişimi esas olarak ilişkileri içermekle kalmaz, ilişkisel bir alanı gerektirir . Kohut'un en önemli klinik buluşu, hastaların analistlerini olumlu, bütünsel bir kendilik duyumu geliştirme, pekiştirme ve sürdürme için kullanma biçimleri üzerine odaklanıyordu. Kohut analitik deneyimin bu boyutunu kendiliknesnesi aktarımı olarak kavramlaştırdı ve zaman içinde kendilik-kendiliknesnesi matrisine dayanan bir gelişim modeli çizdi. Lichtenberg (1991) şöyle yazıyor: “Kohut, birçok bebek araştırmasıyla uyumlu olarak, güdü , yani kendilik bütünlüğüne ulaşmak ve onu onarmak ile çevre , yani empatik duyarlılık arsında devamlı, karşılıklı bir ilişki kavramlaştırır” (s. 4-5). Kohut (1984) bu kendilik-kendiliknesnesi matrisini hayat verici ve koruyucu, ilişkisel bir matris olarak düşündü:
Kendilik psikolojisi, kendilik-kendiliknesnesi ilişkilerinin doğumdan ölüme kadar psikolojik hayatın esasını oluşturduğunu; psikolojik alanda bağımlılıktan (ortakyaşarlıktan) bağımsızlığa (otonomiye) geçişin, biyolojik alanda buna karşılık gelebilecek, oksijene bağımlı bir hayattan oksijenden bağımsız bir hayata geçişten daha arzulanır olmak bir yana, daha olası da olmadığını savunur [s. 47].
Kendiliğin bir kendilik-kendiliknesnesi matrisi içinde gelişmesi, gelişim modelinin merkezinde olup, bir-kişi ve iki-kişi psikolojilerinden çıkan kuramsal bir sentezdir.
Kendilik-Kendiliknesnesi İlişkileri İlişkisel midir?
Kendilik-kendiliknesnesi matrisinin ilişkisel bir matris olup olmadığı sorusunun etrafında bir hayli karmaşa var. Benim tahminime göre bu karmaşa iki kaynaktan çıkıyor, yani kendilik-kendiliknesnesi bağlantılarına uygulandığı şekliyle kaynaşma (merger) kavramından, ve başlangıçta narsistik ve nesne ilişkisel gelişim hatlarının ayrılmış olmasından.
Kohut (1971) ilk başta, kişi ötekini kendiliği sürdürme ve yenileme işlevlerini sağlaması için kullanıyorsa, kendilik ile nesnenin kaynaşmış (merged) olduğunu düşündü. İddiaya göre, kendilik ve öteki arasında ayrışma olmadan, kişi öteki ile “ilişki” kuramaz. Bundan dolayı kendilik-kendiliknesnesi matrisi ilişkisel değildir. (Böyle bir akıl yürütme “ilişki kurma”nın kendilik ve ötekinin ayrışmasını gerektiren bir şey olarak kavramlaştırılmasına dayanıyor.) Kohut (1977, 1984) sonradan, kendiliknesnesi ilişkilerinin gelişimsel hatları olduğunu ve sadece en “arkaik” olanın kendilik ve nesne arasında kaynaşma içerdiğini öne sürdü. Stern'in (1985) daha yakın zamanda bebek araştırmalarına dayanarak, kendilik ve nesne ayrışmasının çok muhtemelen doğuştan varolduğunu düşünmesi, en eski kendilik-kendiliknesnesi ilişkilerinin bile yeniden kavramlaştırılmasını gerektirir.
Kohut (1984) kendiliknesnesini, “ bizim başka bir kişiye dair deneyimimizin , kendiliğimizi desteklemek için bu kişinin işleviyle ilişki kuran boyutu ” (s. 49, italikler eklenmiştir) olarak görmeye başlayarak, kendiliknesnesi kavramlaştırmasını sağlam bir şekilde ilişkisel matrisin içine yerleştirdi. Kendiliknesnesi boyutu, nesne ilişkilerinin bir boyutu olup, kendiliğin gereksinimlerine (Lichtenberg, 1983; Stolorow, 1986) ve söz konusu ilişkinin özelliklerine göre, bazen öne çıkar, bazen geriye çekilir. Kendilik deneyimi kuramın ve analitik odağın merkezdir ve nesne ilişkilerinin birçok boyutu, kendilik deneyiminin büyük bir parçasını oluşturur. Gelişim, patoloji oluşumu, aktarım ve terapötik eylemde ilişkilerin kendiliknesnesi boyutuna büyük önem vermesiyle, kendilik psikolojisi temelde ilişkisel bir model haline gelir (Modell, 1984; Bacal, 1990; Bacal ve Newman, 1990; Fosshage, 1990c).
Kendilik-kendiliknesnesi matrisinin ilişkisel olup olmadığı karmaşasının ikinci kaynağı da, Kohut'un narsistik ve nesne ilişkisel gelişim hatları arasında başta yaptığı ayrımdır. Bu ayrımın yapılma sebebi bir bakıma yeni kuram için eski kuram kadar önemli bir yer yaratmak ve eskiyi de bozmamaktı. Kohut'un başta iki bağımsız gelişim çizgisi varsayması, tekrar ediyorum, ister istemez klasik kuramın kendilik ve nesne ilişkileri arsında ikilik yaratma hatasını tekrar etti. Böyle bir ayrım, kendimiz hakkında ne hissettiğimizin ötekiler hakkında ne hissettiğimizi etkilemediğini ima eder. Bunun tersi de geçerlidir. Kendilik gelişiminin ilişkisel bir matris içinde gerçekleştiği ve ilişkisel bir matris gerektirdiği anlaşılırsa, bu kuramsal bilmece çözülür.
Kendilik psikolojisinde kendilik-kendiliknesnesi matrisine devamlı gönderme yapmak demek, ilişkilerin kendiliknesnesi boyutunun gelişimde, patoloji oluşumunda, aktarımda ve terapötik eylemde en önde gelmesi demektir. Kendilik-kendiliknesnesi matrisi terimi ilişkisel deneyimin diğer boyutlarını yansıtmakta yetersiz kaldığı için, Stolorow ve arkadaşları (Atwood ve Stolorow, 1984; Stolorow, Brandchaft ve Atwood, 1987) psikolojik hayatın tüm yönlerini ve analitik ilişkide iki öznelliğin etkileşimini de kapsayacak öznelerarasılık terimini öne sürdüler. Kendilik deneyimi ve nesne ilişkilerinin karmaşık çok boyutluluğu (örneğin, cinsel, itici, bağlantısal – bkz. Lichtenberg, 1989) ve bunlara tekabül eden şemalar öznelerarasılık başlığı altında daha kolay toplanırlar. Analiz, analitik ilişkinin hem kendiliknesnesi veya gelişimsel boyutuna (Kohut'un kendiliknesnesi aktarımı), hem de sorunlu şemalara (aktarım) odaklanmayı gerektirir. Şemalar ve kendiliknesnesi boyutu çoğu zaman girift bir şekilde iç içedirler, karmaşık bir etkileşim içinde ön planla arka plan arasında gidip gelirler. Diğer kendilik psikologları tüm bu deneyimleri kendilik-kendiliknesnesi matrisi başlığı altında toplamaya gayret ederler (P. Ornstein, kişisel iletişim).
Lichtenberg (1991) son zamanlarda odağı analizanın deneyimi üzerinde tutmak için, kavramsal odak noktasını kendiliknesnelerinden kendiliknesnesi deneyimlerine kaydırdı. Kendiliknesnesi deneyiminden kasıt “canlılık ve dirimselliği, gereksinimlerin karşılanmış olmasını ve kendiliğin bütünlüğünü içeren bir duygulanım durumudur” (s. 478). Daha açık söylemek gerekirse, kendiliknesnesi deneyimi, deneyimin canlı ve dirimsel bir kendilik duyumuyla ilgili boyutuna karşılık gelir (Fosshage, 1990c). Kohut'un bütünleşmiş, canlı bir kendilik deneyiminin ancak gerçek ya da sembolik ötekilerle empatik yankılanma hissi taşınmasıyla tam olarak ortaya çıkabileceğine yaptığı vurgu korunur. Eylem tek başına yapılsa ve ilişki baskın olmasa da, ötekilerle empatik yankılanma, tamamen canlı bir kendilik duyumu için hem gereklidir, hem de bunun zeminini oluşturur.
Patoloji Oluşumu
Kohut'un tezine göre kendilik gelişiminin raydan çıkmasının en önemli sebebi şekillendirici ilk yıllardaki sürekli kusurlu kendilik-kendiliknesnesi ilişkileridir. Kusurlu kendiliknesnesi ilişkileri, gelişim için gerekli olan kendiliknesnesinin ulaşılabilirliğinin ve yanıtlayıcılığının yetersizliğini içerir; bu da olumlu, bütünsel bir kendilik duyumunun gelişmesini ve korunmasını aksatır. Dahası, bu kırılmalar yavaş yavaş kendilik ve ötekine dair, kısmen, kısıtlı da olsa bir ölçüde kendiliknesnesi bağını korumak için ötekine gösterilen uyuma (accommodation) dayanan (Winnicott'un, 1960, “yapay kendilik” kavramına tekabül eden) patolojik yapılar veya şemalar oluşturur. Başlangıçta narsistik kişilik bozukluklarına uygulanan bu temel patoloji oluşumu modeli, kuram genişleyip kendiliğin psikolojisine dair bir üst kuram haline geldikçe, (kendiliğin bozuklukları diye görülen) bütün bozukluklara uygulanmaya başladı. Psikanalitik kendilik psikolojisi, ilişkisel eksikliklerden kaynaklanan gelişimsel sapmaları vurguladı. Örneğin Kohut (1977) çözümlenemeyen oidipal zorlukların, biyolojinin belirlediği oidipal çatışmalarla değil, kendilik ve oidipal kendiliknesnesi matrisindeki başarısızlıklarla, yani oidipal kendiliknesnesinin çocuğun ya cinsel ya da rekabetçi çabalarına yeterli karşılık verememesiyle ilgili olduğunu öne sürdü. “Eylem programı” ile kendilik kavramı bir-kişi özelliğini gösterse de, patolojinin kaynağında yatan sapmalar, iki-kişi matrisi içinde oluştuğu için, açıkça iki-kişi özelliğini gösterir. Hem tekli hem ikili özellikleri içinde barındırması kendilik psikolojisini ironik bir şekilde birbiriyle çelişen eleştirilere maruz bıraktı: Bir yandan “asosyal”, intrapsişik bir model olmakla, öbür yandan “ebeveyni suçlayan” bir iki-kişi modeli olmakla eleştirildi.
Bugünlerde psişik yapılanmanın temel taşı olarak görülen anne ve bebek arasındaki etkileşim şablonları (Stern, 1985; Beebe ve Lachmann, 1988), tekli ve ikili unsurların bileşimini içerir. Bu etkileşim şablonları, bebeğin mizacına ve onun gereksinimleri ve güdülenme sistemlerinin (Lichtenberg, 1989) değişken önceliklerine, ve bunlara bağlı olarak annenin, kısmen kendi mizacı ve gereksinimleri ile güdülenme sistemlerinin değişken öncelikleri tarafından belirlenen hassasiyetine bağlıdır. Bu etkileşim şablonları gittikçe algısal- duygulanımsal-bilişsel şemalar oluştururlar ve bu şemalarla ilerideki hayat deneyimleri organize edilir ve yapılandırılır. Devamlı uyumsuzluk gelişimin raydan çıkmasına ve patolojik yapıların oluşumuna temel teşkil eder. İki katılımcının da yapısal özellikleri ve değişen gereksinim ve güdülenmeleri, hem de ikisi arasındaki etkileşimler, girift biçimde iç içe geçmişlerdir ve karmaşık gelişim ya da yapı oluşumu senaryosunu anlamak için gereklidirler. Patoloji oluşumuna dair bu genel kuram, tekli ve ikili özelliklerin bir sentezinin ortaya çıkışını temsil eder.
Aktarım
Kohut'un katkılarının en önemlisi, hastaların analisti, kendini-onarma ve gelişim işlevlerini yerine getirmek için kullanma çabalarını gözlemlemesiydi. Bunları kendiliknesnesi aktarımı terimi ile ifade etti. Analiz bir müddet için kendiliği koruma gayretlerine ve belirli kendiliknesnesi gereksinimlerinin ortaya çıkışını kuşatan çatışmalara odaklanabilir. Bu çatışmalar özellikle geçmişteki travma yaratan olayların tekrarından duyulan dehşetle ilgilidir (Ornstein, 1974). Bu çatışmaların ve bunlarla ilgili koruyucu operasyonların derinlemesine çalışılması, kendiliknesnesi gereksinimlerinin yavaş yavaş ön plana çıkabilmesini sağlar.
Kendiliknesnesi aktarımlarının yerine oturması sadece analizanın kendiliknesnesi gereksinimlerine, çatışmalarına, şemalarına ve koruyucu operasyonlarına bağlı değildir, analistin de yeterli derecede ulaşılabilir olmasını gerektirir. Kohut (1977) bunu gereken “beklenebilecek ortalama duyarlılık” (average expectable responsiveness) olarak adlandırdı. Kendiliknesnesi aktarımı, hem analizanın hem de analistin katkıda bulunduğu ilişkisel bir matristir. Bu nedenle, kendiliknesnesi aktarımının kavramlaştırılması, iki-kişili bir psikoloji modelidir. (Ancak kendiliknesnesi ilişkisel bir boyut olarak kabul edilmezse, bana kalırsa yanlış bir biçimde, “asosyal” olarak görülebilir.)
Analistin belirli ölçüde duyarlı olması gerekliliğinin kabul edilmesi, analiz içindeki ilişkisel deneyime dolaylı olarak yeni bir önem yükler. Yorum, analistin verdiği, hastanın ilişkisel deneyimine katkıda bulunan bir tür tepkidir, ama şüphesiz tek tepki türü değildir. Bu karmaşık etkileşim alanında, optimal duyarlılık terimi (Bacal, 1985) analitik süreci kolaylaştıran geniş kapsamlı analitik müdahaleleri daha iyi yansıtıyor. Bu her şeyi kapsayan teknik kavram olmadan, yorum dışındaki müdahaleler çoğu zaman ya fark edilmiyorlar veya analitik değil diye karalanıyorlar. Sözel inceleme veya yorum çoğu zaman optimal olsa da, bazen sözel olmayan iletişim, örneğin bir yüz ifadesi, optimal tepkidir (bkz. Balint, 1968).
Kendilik psikolojisinin bakış açısından analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutu çok önemli ise de, acaba ilişkinin ve kendilik deneyiminin analize dahil edilmesi gereken başka boyutları var mı? Kohut (1984) narsistik ve nesnel ilişkisel meseleler arasında yarattığı ikiliği hiçbir zaman tam olarak çözmeyerek, kafa karıştıracak biçimde, nesne ilişkisel aktarımların, yani nesne ilişkisel çatışmalarla ilişkili aktarımların da (sanki bunlar kendiliknesnesi boyutunu içermeyen, bambaşka şeylermiş gibi) analiz gerektirdiğini belirtti. Kohut'a göre nesne ilişkisel aktarımlar sıklıkla, kendiliknesnesi gereksinimlerinin ortaya çıkmasına ve kendiliknesnesi aktarımlarının yerleşmesine karşı, analiz edilmesi gereken engellerdir. Kohut'a göre yapı oluşturucu başlıca süreç, kendiliknesnesi aktarımlarının yerleşmesi ve analizi sayesinde ortaya çıkardı.
Benim organizasyon modeli diye tanımladığım, bütünsel olmasa da yeni bir aktarım modeli sonradan ortaya çıktı (modeli ve Gill ve Hoffman'ın, Stolorow ve Lachmann'ın, Wachtel'in, ve benim katkılarımızı gözden geçirmek için bkz. Fosshage, 1990a). Bu modelde aktarım, analizanın analitik deneyimi algılamakta, düzenlemekte ve yapılandırmakta kullandığı, (etkileşim örüntülerinden ve tematik deneyimlerden türetilmiş) algısal-duygulanımsal-bilişsel düzenleyici ilkelere ya da şemalara karşılık gelir. Bu şemalar başarılı veya başarısız bir kendiliknesnesi olma özelliğini içerirler: Canlı bir kendilik duyumunu geliştirme ya da tüketme özelliğini. Örneğin, analizanın geçmiş deneyimlerine dayanan zarar verici öteki beklentisi (şeması), ötekine dair, içinde bir kendiliknesnesi başarısızlığı barındıran bir bakış açısını içerir. Analiz öncelikle, analitik ilişkide harekete geçirildikçe bu problemli şemaların (yani gelişimsel duraklama içeren ve çatışmanın çözümlenmesini imkânsız kılan şemaların) aydınlatılmasına, ve analizan analisti kendilik gelişimi ve sürekliliği için kullandıkça analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutuna odaklanır.
Hem analizan, hem de analist analitik ilişkiye değişen ölçülerde katkıda bulunur. Analizan, analize başlarken yeniyi umar (yani kendiliknesnesi gereksinimi veya gelişim çabası ön plandadır), eskiyi bekler (şemalarına bağlı olarak), ve (şemalarına dayanarak) yeni ve eski, yinelenen ilişkisel deneyimleri uyarmaya meyilli biçimlerde deneyimini düzenler ve etkileşime girer. Aktarımın, daha doğrusu analitik ilişkinin bu iki-kişili kavramlaştırmasının bir parçası olarak analist, analizanın deneyimini onun şemaları ile düzenleyerek anlamaya ve açıklamaya gayret eder.
Aktarımın iki-kişilik alan modeli içinde hem analizanın hem de analistin değişken katkıları ile şekillendirildiğini anlamak, analistin analizanın şemalarını harekete geçirmeye ne derecede katkıda bulunduğunun, şemaların aydınlatılıp aydınlatılamayacağını veya ilişkisel örüntünün tekrarı ile desteklenip desteklenmediğini belirlediğini görebilmemizi sağlar. Örneğin analizan korku içinde analistin uzak ya da duygusal olarak tepkisiz olmasını bekliyorsa, analistin davranış ve tutumunun bu şemayla örtüşme derecesi, beklentinin desteklenmesini veya aydınlatılmasını belirleyecektir. “Hasta belirli bir düzenleyici ilkeyi, ancak analistin katkısı hastanın bakış açısından farklı yorumlara izin verecek derecede asgari düzeyde olduğunda gözlemleyebilir ve belirleyebilir” (Fosshage, 1990a, s. 26).
Terim olarak “karşıaktarım” analistin aktarıma tepkilerini vurgular ve analistin analitik karşılaşmaya katılan öznelliğinin bütününü yeterince yansıtmaz. “Hem hasta, hem de analist karşıaktarımı şekillendirir ve aktarımda olduğu gibi her birinin katkısı asgariden aşırıya uzanan bir aralıkta olabilir” (s. 18). Örneğin, tıpkı hasta gibi analist de hastasını deneyimlerken en ufak göstergelere seçici bir dikkat gösterebilir. Analistin harekete geçmiş olan şemaları ve tepkilerinin analizi kolaylaştırıp kolaylaştırmaması, analistin deneyimine söz konusu hasta ve analistin katkılarına, ve öznelerarası senaryonun müteakiben yapılan analizine bağlıdır. Analist ile hasta deneyimleri arasındaki farklılıklar, öznelerarası karşılaşmaları anlamakta ve analiz etmekte işe yarayabilirler (Wolf, 1988). iki öznelliğin analitik alanda ortaya çıkan etkileşiminin tanınması, bunu daha bütünsel bir alan modeli haline getirir.
Hasta-analist karşılaşmasının karmaşık öznelerarası niteliği, kaçınılmaz denen karşıaktarımları, yani belirli aktarımlar karşısında bütün analistlerin deneyimleyeceği öngörülen belirli karşıaktarımları geçersiz kılar. Örneğin bir analistin düşmanca tutum olarak deneyimlediğini diğeri girişkenlik olarak deneyimleyebilir.
Sıklıkla analistin kaçınılmaz bir şekilde aktarımın “içine çekildiği” söylenir, oysa bir alan modelinde analistin de nasıl içe çekildiğini şekillendirdiği açıklık kazanır (Fosshage, 1999a).
Benzer biçimde analist, analitik ilişkinin kendiliknesnesi boyutunun gelişimsel “çekimine” yeterince açık olmalıdır, ama bu tepki de analist tarafından şekillendirilir.
Analizan ve analist arasındaki karmaşık etkileşim ve her ikisinin öznelliklerinin evrilmekte olan aktarım organizasyon modeline yansıması, bir ve iki-kişi öğelerini sentezler.
Terapötik Eylem
Terapötik eylemin temel bileşenler şunlardır:
(1) Analitik ilişkide kendiliknesnesi öğelerinin (idealize etmek, aynalanmak ve ikizlik) yeterli derecede tutarlı ve güvenilebilir bir biçimde deneyimlenmesinin devamlılığını;
(2) kendilik-kendiliknesnesi kırılmalarının akabinde gelen analiz ve dolayısıyla bunlarla baş edilmesi;
(3) o andaki bağlamda, önde gelen problemli deneyimsel temaların ve şemaların, ve onların ortaya çıkışlarının aydınlatılması (yani aktarım analizi);
(4) büyük ölçüde analitik sürecin önceden bahsedilen öğeleri ile yaratılan, temelde yeni ilişkisel deneyim (yani öteki ile kendilik). Bu süreçler psikolojik organizasyonu, düzenleme ve idare etme yetilerinde artışı (yapı oluşumunu) ve problemli şemaların değişimini (yapısal değişimi) beraberinde getirir.
Devamlı Bir Kendiliknesnesi Deneyimi
Kohut (1982) (biraz isteksizce olsa da) empatik gözlem tarzının kullanılmasının, sürekli bir kabul edilme ve anlaşılma deneyimi sağladığı için terapötik olabileceğini fark etmişti. Bu anlayış (Ferenczi, Balint, Winnicott, Guntrip ve başkalarının çalışmalarını yankılarken) yoruma ve içgörüye verilen geleneksel önemden kayda değer bir ayrılma göstererek, analitik alandaki ilişkisel deneyimin potansiyel iyileştirici değerinin tanınmasının yolunu açtı. 1984'te Kohut, hiç tereddüt etmeden devamlı bir kendiliknesnesi deneyiminin iyileştirici ya da gelişimsel değerini kabul etmişti (bkz. s. 78). Bu deneyimin “düzeltici duygusal deneyim” diye adlandırılabileceğinin Kohut pekala farkındaydı, fakat Alexander'ın (1956) tersine, analistin analitik duruştan çok keskin bir biçimde ayrılmamasını da şart koştu. Bununla beraber, Kohut (1977) analistin kendiliknesnesi olmaya veya gelişimsel “çekime” yeterince açık olması gerektiğini kabul etti ve buna, önceden de belirtildiği gibi, “beklenebilecek ortalama duyarlılık” adını verdi.
Bu ortalama empatik duyarlılık, her ne kadar olanaklar yelpazesi içinde geniş bir alanı kapsasa ve birçok bireysel farklılığa izin verse de, - prensipte - eylemlerini doğru ve tam yorumlar vermekle sınırlayan, psikolojiye programlanmış bir bilgisayarın işlevlerine yakın bir şey değildir. Analistin iyi programlanmış bir bilgisayar gibi işlev göstermeye çalışmaması gerektiğinin “prensipte” doğru olması sonucu, iki öncüle dayanır: Analistin tepkilerinin onun kişiliğinin en derin katmanlarının katılımını gerektirmesi ve... bir bilgisayarın tepkilerinin analizan için beklenebilecek ortalama bir çevre oluşturmayacak olması [s. 252; ikinci vurgu eklenmiştir].
“İnsan mevcudiyeti” (Kohut, 1984) terapötik eylem için çok önemli ve temeldir. Analizanın içinde gelişebildiği (kısmen yorum ve içgörü tarafından yaratılan, fakat kesinlikle bununla sınırlı olmayan) ilişki, yine terapötik eylem modelinin bir ve iki-kişi psikolojisi özelliklerinin yeni bir sentezi olduğunu açıkça gösteriyor.
Bazı kendilik psikologları, psikanalizde yeni ilişkisel deneyimlerden söz etmekte hala isteksiz olsalar ve öncelikli müdahale tarzı olarak hala yorumu vurgulasalar da (bkz. Wallerstein, 1985), diğerleri (bkz. Bacal, 1985; Stolorow ve ark., 1987; Wolf, 1988; Fosshage, 1999a, c) öyle düşünmüyorlar. Psikanalizde yorum dizgesi çok önemli ve çok kere merkezdedir, fakat içgörüyü arttırma amacının yanında, analistin analizanın ilişkisel deneyimine katkıda bulunan bir tepkisi olarak da görülmelidir. Çoğunlukla yorum sekansı analitik ve gelişimsel süreçleri kolaylaştırmada en uygunudur, fakat bazı anlarda da başka eylemler gereklidir (örneğin, bkz. Bacal'ın, 1985, Kohut'un iyi bilinen vakası, ağır depresyondaki bir hastasına tutması için “iki parmak” sunmasına dair tartışması).
Kendilik-Kendiliknesnesi Kırılmalarının Sonrasında Analiz ve Sonucunda Baş etme
Çok kere koruyucu önlemlerin (savunmaların) analizinden sonra ortaya çıkan kendiliknesnesi bağı kaçınılmaz kırılmalara uğradığında, Kohut'un da vurguladığı gibi, yorum yoluyla onarımı sağlamak terapötik eylemin merkezindedir. Bu kendilik-kendiliknesnesi kırılmaları (kendiliknesnesi boyutu ilişkilerin bir parçası olarak anlaşıldığında) hasta ile analist arasındaki ilişkisel bağda, hastanın kendilik duyumunu olumsuz olarak etkileyen kırılmalardır. Optimal diye adlandırılan kırılmalar sırasında, hasta “esneyerek” gereken kendilik-düzenleme işlevini (self-regulatory function) analist olmadan veya analiste rağmen sağlayabilir. Optimal olsun ya da olmasın, kırılmaların (hastanın deneyimini anlamakla) onarımını takiben, hasta adım adım kırılmalarla baş edilebileceğini öğrenir ve böylece genel kendilik düzenleme yetisini arttırır.
Kendilik-kendiliknesnesi kırılmaları kaçınılmazdır, çünkü hiçbir analist ne her şeyi mükemmel anlayabilir ne de gereken kendiliknesnesi işlevleri için her zaman hazır bulunabilir. Üstelik analizan, analitik deneyimi algılamada, düzenlemede ve yapılandırmada, kendiliknesnesi hatalarına dayanan problemli şemalar kullanma eğilimindedir. Yine de analistler kırılmalara az çok katkıda bulunurlar (iki-kişilik bir alan modeli). Belirli kırılmaların (içeriğe bağlı olarak) olup olmaması, kısmen analistin katkısına bağlıdır.
Analistlerin kendilik-kendiliknesnesi kırılmalarına az çok katkıda bulunduklarını görmek çok zor bir soruyu beraberinde getiriyor: Analistler kendiliknesnesi kırılmalarını önlemeye çalışırlar mı veya çalışmalı mıdırlar? “Standart” analitik tutumdan sapma tipik olarak geçici olarak gerekli bir parametre veya çok kere karşıaktarımın seans içinde eyleme konması (countertransferentially acting in) olarak görülür (bunun bir örneği, bazı tartışmacıların, bir analizanın sorusuna cevap vermemi nasıl gördükleridir [Fosshage, 1990b]). Analitik tutumu durağan olarak görmek, bir-kişi psikolojisinin ve pozitivist bilimin bir artığıdır. Ornstein'in (1990) yakın zamanda işaret ettiği gibi:
Psikanalize her giriş (ve psikanalizden geçen tüm yolculuk) her zaman, bunları ne kadar genellersek genelleyelim, her iki katılımcı için de için son derece kişiye özeldirler. Bu mikroskobik düzeyde analizin tam olarak nasıl yürütüleceğine dair hiçbir şey “standart” ya da “iyice tanımlanmış” değildir, çünkü gelişigüzel olmasalar ve kendi açık, iyi ifade edilmiş “kuralları” olsa da, hiçbir zaman iki analiz birbirine benzemez [p.478].
Kırılmalar kaçınılmazdır ve gerçekten de, onarılmaları yoluyla, yapı oluşumunu ve yapı değişimini (yeniden düzenlenmesini) sağlarlar. Ancak analistin kırılmaya katkısı “çok fazla” olursa, veya hasta özellikle kırılgan hissediyorsa, ya da tedavinin başlangıç döneminde analitik bağlantı henüz güvenilir değilse, kırılma yeni travmaya yol açabilir ve analiz edilemeyebilir. Eğer biz (örneğin analizan için özellikle travmatik olan bazı davranışlardan, bir süreliğine de olsa kaçınmak için) yeterli derecede “esnek” olmazsak (Balint, 1968), analizan en azından anlaşılmadığını ve en kötüsü analistin onu anlamaya aldırmadığını deneyimleyebilir. Bir alan modeli, analitik ilişkide analistin tam bir katılımcı olduğunun görülmesine olanak sağlar. Yeni sürgünler vermeye hala devam eden bu farkındalık, kendilik psikolojisinin, hatta aslında bütün ilişkisel bakış açılarının merkezindedir.
O Andaki Bağlamda, Önde Gelen Problemli Şemaların ve Ortaya Çıkışlarının Aydınlatılması (Aktarımın Analizi)
Şemaların veya aktarımın analizi, psikolojik yeniden düzenlemeyi kolaylaştırmada hayati önem taşır. Önde gelen problemli şemalar analitik ve analiz dışı ilişkilerde aydınlatılıp ortaya çıkışları anlaşıldıkça, analizan yavaş yavaş bu şemaları askıya alabilmeye ve hatta onları başka şekillere dönüştürebilmeye başlar ve kendilik duyumunu, ötekileri ve dünyayı deneyimlemenin ve düzenlemenin yeni yollarını geliştirir.
Analizanın belirli şemaları kullanması belirli işaret ve tepkilere yönelik seçici dikkate, bazen de bunları ortaya çıkartacak davranışlara sebep olur. Her iki katılımcı da analizanın deneyimine katkıda bulunduğu için, şemanın aydınlatılıp aydınlatılmayacağını, ya da şemanın dayandığı deneyim örüntüsünün tekrarlanıp şemanın pekiştirilip pekiştirilmeyeceğini belirleyecek olan, büyük ölçüde analistin katkısının derecesidir. Analistin katkısı genellikle kaçınılmaz olsa da (çünkü analistin yaptığı bir şey genellikle hastanın önde gelen şemasını harekete geçirecektir), bu katkı geniş bir yelpazede değişkenlik gösterir. Şemanın analiz edilebilir olup olmadığını veya pekiştirilip pekiştirilmediğini etkileyen diğer etkenler, söz konusu şemanın daha önce aydınlatılmış olup olmadığı da dahil olmak üzere analitik ilişkinin tarihçesi, şemanın katılığı ve kullanılış sıklığıdır.
Büyük Ölçüde Analitik Sürecin Bileşenleri Tarafından Yaratılan, Temelde Yeni İlişkisel Deneyim (Yani, Öteki ile Kendilik)
Kendilik psikolojisi alan modelinde, kendiliknesnesi gereksinimlerinin, kırılmaların ve şemaların anlaşılma ve açıklanma süreci, önemli ölçüde yeni bir ilişkisel deneyim sağlar. Bu yeni ilişkisel deneyimi en önemli değişme etkeni olarak düşünmek (ilişkisel deneyimin çok önemli de olsa sadece bir yönü olan içgörünün aksine) analitik durum içinde süregiden birçok karmaşık ve incelikli, sözel ve sözsüz iletişimlerin ve deneyimlerin de hesaba katılmasını kolaylaştırır. Bu sürecin deneyimlenmesi, üzerinde konuşulsa da konuşulmasa da, eninde sonunda kendilik, öteki, ve öteki ile kendiliğe dair yeni şemalara temel oluşturan yeni etkileşim örüntüleri sağlar. Bir alan modelinde, içerisinde yorumun (yani anlamanın ve açıklamanın) ve içgörünün genellikle ana bileşenler olduğu yeni ilişkisel deneyimler, psikolojik düzenleme ve yeniden düzenlemenin temelini oluştururlar.
Sonuç
Çekirdek kendiliğin kişiye özel “eylem programını” vurgulamasıyla bir-kişi psikolojisi, ve kendilik-kendiliknesnesi matrisini vurgulamasıyla iki-kişi psikolojisi olan kendilik psikolojisi, gelişimin, hastalığın ortaya çıkışının, aktarımın ve terapötik eylemin anlaşılmasında tekli ve ikili unsurların oluşum halindeki bir sentezini sunmaktadır.
KAYNAKÇA
Alexander, F.(1956), Psychoanalysis and Psychotherapy . New York: Norton.
Atwood, G. & Stolorow, R. (1984), Structures of Subjectivity . Hillside, NJ: The Analytic
Press.
Bacal, H. (1985), Optimal responsiveness and the therapeutic process. In: Progress in Self
Psychology, Vol. 1 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 202-227.
_______(1990), Does an object relations theory exist in self psychology? Psychoanal. Inq. , 2: 197-220
_______& Newman, K. (1990), Theories of Object Relations . New York: Columbia University Press.
Balint, M. (1968), The Basic Fault. London: Tavistock.
Beebe, B. & Lachman, F. (1988), Mother-infant mutual influence and precursors of psychic structure. In: Frontiers of Self Psychology: Progress in Self Psychology, Vol. 3 , ed. A. Goldberg. Hillside, NJ: The Analytic Press, pp. 3-26.
Bromberg, P. (1989), Interpersonal psychoanalysis and self psychology: A clinical comparison. In: Self Psychology , ed. D. Detrick & S. Detrick. Hillside, NJ: The Analytic Press, pp. 275-292.
Eagle, M. (1984), Recent Developments in Psychoanalysis . New York: McGraw-Hill.
Fiss, H. (1986), An empirical foundation for a self psychology of dreaming. J. Mind & Beh. , 7: 161-191.
Fosshage, J. (1983), The psychological function of dreams: A revised psychoanalytic perspective. Psychoanal. Contemp. Thought. , 6: 4: 641-669.
_________(1990a), Toward reconceptualizing transference: Theoretical and clinical considerations. Presented at American Psychological Association Division 39 meeting, April 5, New York City.
________(1990 b), Clinical protocol and the analyst's reply. Psychoanal. Inq. , 4: 461-477, 601-622.
________(1990c), The latest word: A discussion with the authors of three major contributions to self psychology. Presented at the 13 th Annual Conference on the Psychology of the Self, Oct. 21, New York City.
_______(1987), A revised psychoanalytic approach. In: Dream Interpretation (rev. ed.), ed. J. Fosshage & C. Leow. Costa Mesa, CA: PMA.
Freud, S. (1896), The aetiology of hysteria. Standard Edition , 3: 187-221. London: Hogarth Press, 1955.
_______(1921) Group psychology and the analysis of the ego. Standard Edition , 18: 69-143. London: Hogarth Press, 1955.
Ghent, E. (1989), Credo: The dialectics of one-person and two-person psychologies. Contemp. Psychoanal. , 2: 169-211.
Goldberg, A. (1986), Reply to Philip M. Bromberg's discussion of “The Wishy-Washy Personality” by Arnold Goldberg. Contemp. Psychoanal. , 22: 387-388.
Greenberg, J. & Mitchell, S. (1983), Object Relations in Psychanalytic Theory . Cambridge, MA: Harvard University Press.
Greenson, R. (1960), Empathy and its vicissitudes. Internat. J. Psycho- Anal. , 41: 418-424.
Guntrip, H. (1971), Psychoanalytic Theory, Therapy, and the Self . New York: Basic Books.
Hoffman I. Z. (1983), The patient as interpreter of the analyst's experience. Contemp. Psychoanal. , 3: 389-422.
Jung, C. (1953), Two Essays on Analytical Psychology: The Collected Works of C. G. Jung, vol.7 , New York: Pantheon.
Kohut, H. (1959), Introspection, empathy and psychoanalysis. J. Amer. Psychoanal. Assn. , 7: 459-483.
________(1971), The Analysis of the Self. New York: International Universities Press.
________(1977), The Restoration of the Self. New York: International Universities Press.
________(1982), Introspection, empathy, and the semicircle of mental health. Internat. J. Psycho-Anal. , 63: 395-408.
________(1984), How Does Analysis Cure? Ed. A. Goldberg & P. Stepansky. Chicago: University of Chicago Press.
Lichtenberg, J. (1981), The empathic mode of perception and alternative vantage points for psychoanalytic work. Psychoanal. Inq. , 3: 329-356.
________(1983), Psychoanalysis and Infant Research. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.
________(1989), Psychoanalysis and Motivation. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.
________(1991), What is a selfobject? Psychoanal. Dial. , 1: 455-479.
Leowald, H. (1960), On the therapeutic action of psychoanalysis. Internat. J. Psycho-Anal. , 58: 463-472.
Miller, J. (1985), How Kohut actually worked. In Progress in Self Psychology, Vol. 1 . ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 13-30.
Mitchell, S. (1988), Relational Concepts in Psychoanalysis. Cambridge, MA: Harvard University Press.
________(1990), A relational view. Psychoanal. Inq. , 10: 523-540
Modell, A. (1984), Psychoanalysis in a New Context. New York: International Universities Press.
Ornstein, A. (1974), The dread to repeat and the new beginning. The Annual of Psychoanalysis , 2: 231-248, New York: International Universities Press.
Ornstein, P. (1990), How to “enter” a psychoanalytic process conducted by another analyst: A self psychology view. Psychoanal. Inq. , 10: 478-497.
Rickman, J. (1951), Number and the human sciences. In: Psychoanalysis and Culture . New York: International Universities Press. (Reprinted in Selected Contributions on Psychoanalysis . London: Hogarth Press, 1957).
Schwaber, E. (1984), Empathy, a mode of analytic listening. In: Empathy II , ed. J. Lichtenberg, M. Bornstein & D. Silver. Hillsdale, NJ: The Analytic Press, pp.143- 172.
Stern, D. (1985), The Interpersonal World of the Infant . New York: Basic Books.
Stolorow, R. (1985), Toward a pure psychology of inner conflict. In: Progress in Self Psychology, Vol. 1 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 193-201.
_________(1986), On experiencing an object: A multidimensional perspective. In: Progress in Self Psychology, Vol. 2 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 273-279.
________& Lachmann, F. (1980), Psychoanalysis of Developmental Arrests . New York: International Universities Press.
________Brandchaft, B. & Atwood, G.(1987), Psychoanalytic Treatmant . Hillsdale, NJ: The Analytic Press.
Thomas, A. & Chess, S. (1977), Temparament and Development . New York: Brunner/Mazel.
Tolpin, M. (1986), The self and its selfobjects: A different baby. In: Progress in Self Psychology, Vol. 2 , ed. A. Goldberg. New York: Guilford Press, pp. 115-128.
Waddington, C. (1947), Organizers and Genes . Cambridge, UK: The University Press.
Wallerstein, R. (1985), How does self psychology differ in practice? Internat. J. Psycho- Anal. , 66: 391-404.
Whitmont, E. (1987), Jungian approach. In Dream Interpretation (rev. ed. ), ed. J. Fosshage & C. Leow. Costa Mesa, CA: PMA, pp. 53-78.
Winnicott, D. W. (1960), Ego distortion in terms of true and false self. In: The Maturational Processes and the Facilitating Environment. London: Hogarth Press, 1965, pp. 56-63.
Wolf, E. (1988), Treating the Self . New York: Guilford Press.
*Yazar:James L. FOSSHAGE Fosshage, J. L. (1992). Self Psychology: The Self and Its Vicissitudes within a Relational Matrix. In N.Skolnick & S. Warshaw (Eds.), Relational Perspectives in Psychoanalysis (pp. 21-42) . Hillsdale , NJ : The Analytic Press.
Etiketler:
kendilik,
kendilik psikolojisi,
kendiliknesnesi,
psikoloji,
psikopatoloji
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)