psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
sosyal psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2012 Cuma

İNTERNET BAĞIMLILIĞI

Artık internet hayatın vazgeçilmez bir parçası. Herkesin gününün büyük bir bölümü internette iş yaparak, e-maillerimize bakarak, gezinerek, sosyal ağlarda vakit geçirerek ya da oyun oynarak geçiyor. Ancak, bazı insanlar bunu kontrol dışı ve bağımlı bir boyutta yaşıyorlar.

Tıpkı madde bağımlılığında olduğu gibi, internet ya da bilgisayar bağımlılığı da tolerans (aynı tadı alabilmek için gitgide daha uzun süre nette kalma), yoksunluk (nete giremediğinde yoğun girme isteği ve merak, sinirlilik, huzursuzluk, vb. yaşama), duygusal sorunlar (depresyon, kaygı bozukluğu, vb.) ve gündelik hayatta bozulmalar (sosyal ilişkilerin azalması ya da kesilmesi gibi) ile tanımlanır. Bunun bir hastalık olup olmadığı konusunda uzmanlar ikiye ayrılsa da, herkesin birleştiği nokta, bu tip davranışların okul hayatına ve sosyal hayata zarar verdiği, dolayısıyla bu konuda birşeyler yapılması gerektiği.

Birçok insan interneti iş ve okul yaşamının normal bir parçası olarak kullandığından aşırıyı normalden ayırmak biraz zor ve bilgisayar başında geçirilen zamanla ölçülemez. Burada ayırıcı nokta yaşanan “internete girmem gerek” hissi ya da girmeden duramamak. İnterneti normal kullananlarda bu his yoktur ve hayatlarının diğer alanlarını ihmal etmezler.

İnternete ya da bilgisayara bağımlı olmak fikri komik ve saçma geliyor olabilir ama şu durum aslında çok tanıdık gelebilir:

“Sabahın 3’ü. Çok uykunuz var ama siz bir türlü bilgisayarı kapatamıyorsunuz. Tam kapatacakken bir siteye daha giriyorsunuz ya da oyunun en heyecanlı yerindesiniz ya da tam çıkacakken chat odasına bir arkadaşınız girdi ya da 5 dakika daha beklerseniz belki istediğiniz kişi online olacak...”

Üniversite öğrencileri internet bağımlılığında en yüksek riski taşır, özellikle sosyalpaylaşım ağları ve online oyun söz konusuysa. Bu ortamda kimse ne yaptığınıza ve söylediğinize karışamaz. Ve internet size aslında olmak istediğiniz güvenli, kaygısız ve girişken insan olma fırsatını veriyor olabilir. Ancak sorunlar bilgisayarın başından kalkmadığınız için sevgiliniz sizi terkettiğinde, notlarınız düştüğünde, sadece internette tanıdığınız birisinin artık sizinle ilgilenmemesi depresyona girmenize sebep olduğunda başlar.

İnternet Bağımlılığının Türleri


- Siberilişki / Sosyalleşme Bağımlılığı (facebook, twitter, MSN)

- Net Kompülsiyonu (online kumar, online alışveriş)

- Siberseks Bağımlılığı (seks chatleri ve porno sitelerine bağımlılık)

- Bilgi Yüklemesi (durdurulamayan surf yapma ya da database arama)

- Oyun Bağımlılığı (takıntılı bir biçimde bilgisayarda oyunu oynama)

Siz bağımlı mısınız?

- İnternete hergün mutlaka giriyor musunuz?

- İnternette gitgide daha fazla vakit geçiriyor musunuz?.

- İnternete giremediğinizde ya da geçirdiğiniz zamanda bir azalma olduğunda sıkıntı yaşıyor musunuz? (internette neler dönüyor olduğunu çok merak etmek, daha kaygılı,stresli ve sinirli olmak, tekrar girebilmek için yoğun istek duymak)

- Bağlandıktan sonra zaman kavramını yitiriyor musunuz?

- Başka insanlar bilgisayar başında çok zaman geçirmenizden şikayetçi mi?

- Okulu, sosyal hayatınızı ve daha önceden zevk aldığınız şeyleri, internette olmak için ihmal ediyor musunuz?

- Aşırı internet kullanımı yüzünden ilişkinizi, eğitiminizi ve kariyer fırsatlarınızı riske atıyor, maddi problem yaşıyor musunuz?

- Yalnızlık, depresyon, suçluluk gibi zor durumlardan kaçmak için interneti kullanıyor musunuz?

- Ailenize ya da arkadaşlarınıza internette geçirdiğiniz zaman ve yaptıklarınız hakkında yalan söylüyor musunuz?

- Fiziksel sorunlar yaşıyor musunuz? (örn. el bileğinde uyuşma, ağrı, his kaybı; gözlerde kuruluk, ağrı; migren ağrıları; sırt ağrıları; uyku bozuklukları, düzensizlikleri; beslenme düzensizlikleri, kilo alımı/kaybı;özbakım sorunları; kişisel bakım ve temizlik sorunları...)

İnternet Bağımlılığı ile Baş Etmek için Öneriler

- Bir probleminiz varsa bunu kabul edin. Bağımlıların çoğu problemlerini inkar ederler. Bir alkoliğin bağımlı olmadığında ve istediğinde bırakabileceğinde ısrar edişini düşünün ve kendinizi tartın.

- Rutininizi değiştirin. Eve vardığınızda bilgisayarı açmak dışında yapacak birşey bulun.

- Bilgisayarın başından kalkmakla ilgili bir probleminiz varsa çalar saat kurun ve planladığınız kadar kalın. Çalar saati, kapatmak için yerinizden kalkmanızı gerektiren bir yere koyun. Sonra başka birşey yapın ve istiyorsanız tekrar başına dönün. Ama mutlaka ara verin.

- İnternette neye ne kadar vakit harcadığınızı hesaplayın. Kendi zamanlamanızı düşünün: en çok hangi günler, günün en çok hangi zamanı, nerede? Şimdi bunların tersini yaparak kendi düzeninizi sarsın ve değiştirin.

- Vakit geçirecek başka yollar bulun. Sosyal aktivitelere katılın. Spor yapın. Biraz offline zaman geçirin. Gerçek hayatla ilişkinizi arttırın.

- Eğer çok kötü durumdaysanız bilgisayarınızı başka bir odaya taşıyın.

- İnternete niye bu kadar vakit ayırdığınızı düşünün. Eğer bu sizin için üzüntü, boşluk ve güvensizlikle başetmenin bir yoluysa bu problemleri başka yollardan çözmeye çalışın. Interneti zor duygulardan kaçmanın yöntemi olarak kullanmak, o zor duygulara takılıp kalmanızı sağlar ve ilerlemenizi engeller.

- Yalnızlıktan şikayetçiyseniz, internette rahat ilişki kurmanızı sağlayan özellikleri gerçek hayatta denemeye çalışın. Kendinizi aynı güvenli ve girişken insan olarak, görebildiğiniz ve dokunabildiğiniz durumlarda hayal edin.

Notlarınız düşüyorsa, etrafınızdaki herkes şikayetçiyse, sosyal ilişkileriniz azaldıysa, uykusuz kalıyorsanız ve hala internet kullanımınızı kontrol altına alamıyorsanız yardım almayı düşünebilirsiniz. Gündelik hayatınız, notlarınız, uykunuz ve ilişkileriniz bozulmuyorsa, iyi eğlenceler!

Kaynak: Bilgi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Birimi

7 Aralık 2008 Pazar

sosyal Anksiyete

Sosyal anksiyete nedir?

Sosyal anksiyete, kendini başka insanların yanında endişeli ve sinirli hissetmektir. Bunun altında yatan, şiddetli utanç duyma korkusu ya da bir sınıfta veya seminerde konuşuyormuş gibi değerlendirildiğiniz ve izlenildiğiniz sosyal ortamlarda ve grup durumlarında aşağılanma korkusudur.

Ne kadar sıklıkta olur?

Sosyal anksiyetenin yaygınlığı konusundaki araştırmalar karma olmasına rağmen, sosyal anksiyetenin kadınlarda ve erkeklerde genel olarak eşit olduğu bulunmuştur. Sosyal anksiyete, herhangi bir zaman diliminde genel popülasyonun %7sinden fazlasını etkilemektedir.

Sosyal anksiyeteyle karşı karşıya kalırsam neler yaşayabilirim?

Sosyal anksiyete durumunda yaşayacaklarınız aşağıdaki gibidir:


*Başkalarının yanında utangacım.

*Sosyal ortamlarda insanların beni izlediğini, bana baktığını ya da beni yargıladıklarını hissediyorum

*Başkalarının sinirli olduğumu görmelerinden endişe duyuyorum

*Başka insanlar etrafımdayken asla rahat hissetmiyorum.

*Sosyal ortamlarda kendimden utanmaktan ya da küçük düşürmekten korkuyorum; örneğin, aptalca birşey söyleyeceğimden korkuyorum.

*Korkumun genelde aşırı ve nedensiz olduğunu biliyorum.

*Sosyal ortamlardan ya uzak dururum ya da sosyal ortamlara büyük sıkıntı içinde tahammül ederim.

*Terleme,titreme, hızlı kalp atışı, nefes darlığı, karın bölgesinde sıkıntı, kızarma, ağız kuruluğu, karıncalanma hissi, kaslarda seyirme, güçsüz bacaklar ve yetersiz konsantrasyon.

Sosyal anksiyetenin sebeplerinden bazıları nelerdir?

Sosyal anksiyetenin gelişmesindeki en önemli faktör arkadaşlar tarafından alay edilme ya da ebeveyn tarafından reddedilme hissi gibi çocuklukta yaşananları içeriyor gibi gözükmektedir. Bu durum,çocuklarda utangaçlığın gelişmesine sebep olur ve ergenlikte, önemli derecede arkadaş baskısı olduğu zaman, bu utangaçlık sosyal anksiyeteye dönüşür. Diğer araştırmalar da sosyal çekingenliğe biyolojik bir zayıflığın neden olabileceğini söylemektedir.


Sosyal anksiyete durumunda ne düşünebilirim?


Sosyal anksiyete genellikle ergenliğin sonlarına doğru başlar ve devam etmekte ısrarlıdır- özellikle de kişi tedbirli olmaya meyilli olduğu içindir ve bu sebepten diğer insanların ona karşı gerçek reaksiyonlarını test etme olanağını yakalayamaz.

Bu sorunla kendi başıma nasıl baş edebilirim?

Kendinize karşı sert olmamayı deneyin. Örneğin, kendinizi başkalarından daha küçük görüyorsanız, sizin sergilediğiniz ve başkalarının çekici bulduğu özellikleri geçekten değerlendirmeyi deneyin.

-Herkesin görünmese de korkuları ve güvensizlikleri olduğunu aklınızda tutun.

-Nasıl hissettiğiniz hakkında güvendiğiniz biriyle konuşmayı deneyebilirsiniz.

-Birtakım nefes alma alıştırmalarını-endişelendiğinizi hissettiğiniz anda üç kere derin nefes alma gibi-deneyebilirsiniz.

-Endişelerinizi büyütüyor olabilirsiniz. Örneğin, “aptalca” şeyler söylediğinizi düşünüyor olabilirsiniz, ama gerçekte başkaları sizin gibi düşünmüyor olabilir ya da düşünüyorlarsa da bunu farklı değerlendirirler (“şirin” ya da “sevimli”).

Yardıma ihtiyacım olduğunu nereden bilebilirim?


Eğer endişe düzeyinizin yüksek olduğunun ve günlük hayatınıza, akademik yaşamınıza, kişisel ilişkilerinize ve kendinize olan saygınıza zarar verdiğinin farkına varırsanız, yardım almanız gerektiğini düşünebilirsiniz.

23 Eylül 2008 Salı

SİNEMATERAPİ - MATRIX



İnsan eli ile üretilen, ortaya koyulan eserin her birinin psikolojik açıdan analiz değerleri yüksektir. İnsan ortaya koyduğu, ürettiği her eserde bilerek yada bilmeyerek kendini iç dünyasını, yaşadığı dünyayı, yaşamı – ölümü ve yeniden doğuşu anlatır. Bu anlatılar sözel anlatımdan başlayıp, tiyatroya son olarak da gelişen görsel ve işitsel efektlerle ile beyaz perdeye kadar değişik yollardan nesilden nesile aktarılır. Masallar hikayeler anlatıldığı yere ve zamana göre değişiklikler gösterseler de, temelde anlatılan hikayelerin özünde, hep aynı düşünsel simgelerin ve konuların işlendiğini görürüz. Bugün sinemada da bunu yaşıyoruz. GERÇEK Mİ DÜŞ , DÜŞ MÜ GERÇEK? Varoluşumuz kadar eski olan bu soru Matrix filmiyle yine gündeme geldi.

İlkçağ filozoflarından platon idealar sistemi diye bir düşünce atmıştır ortaya. Bu düşünceye göre 5 duyu ile algıladığımız nesneler gerçek değil, gerçeğin birer yansıması olan gölgelerdir. Gerçeğe ulaşmak için akıl yürütmemiz gerekir. Platon bu düşünceyi yaklaşık 2400 yıl önce ortaya atmış ve daha iyi anlaşılabilmesi için mağarada yüzü duvara dönük yaşayan bir esirin hikayesini anlatmıştır. Mağaradaki bu esir, dışarıdaki gerçek nesnelerin yansıyan gölgelerini görüyordur bu duvarda. Gölgeleri gerçek sanır. Oysa bu gölgeler asıl nesnelerin sadece birer yansımasıdır. Köle yüzü hep duvara dönük olduğu için gerçek dünya hakkında ancak bu gölgelere bakarak bir akıl yürütebilir. Tabii eğer gölgelerin gerçek olup olmadığından şüphelenebilirse.
Buradan yola çıkan Platon yaşadığımız dünyayı beş duyu ile algılayan bizlerin de aynı durumda olduğunu ileri sürer. Beş duyu ile algıladığımız nesnelerin işte bu gölgeler gibi sadece gerçeğin birer yansıması olduğunu ileri sürer.

Bu hikayenin 2400 yıl önce anlatıldığını söylemiştik. Ancak bugün bu hikaye beyaz perde de olsa hala değişik biçimlerde anlatılıyor. Her ne kadar gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanılarak bazı değişiklikler yapılsa da hikayenin özü yine aynı. Evet Matrix den bahsediyorum. 2400 yıl önceki platonun mağaradaki köle hikayesinin çağdaş versiyonu. Hikayenin özü yine aynı, mağarada köle olduğunun farkına varıp, özgürlüğe, gerçeği bulmaya, özüne ulaşmaya duyulan merak ve arzu.

Kültürümüzde de bu tür anlatılar oldukça yaygındır. Tasavvufa göre tüm dünyadaki nesneler, aslında tanrının birer yansımalarıdır. Asıl olan tanrıdır. Bizler dahil tüm varlıklar onun farklı şekillere bürünmüş tezahürleriyizdir. Ve her varlık varoluşu gereği özüne doğru akmak, onunla bütünleşmek arzusundadır. Akarsuların birleşerek denize akmak istemeleri gibi. İşte tasavvufa göre de bu özünden kopuş ve ayrılık bizi tıpkı platonun mağarasındaki köle gibi
gölgeler dünyasının esiri yapar.

Yukarıdaki örneklerden sonra şu soruyu sormak gerekir. Bizler bir düş dünyasında mı yaşıyoruz? Gerçek dediğimiz elle tutup gözle gördüğümüz dünya, aslında gerçeğin bir yansıması olabilir mi? Eğer bu saydıklarımızın, hiçbir bilimselliği olmayan saçmalıklar olduğunu, masallar veya hikayeler olduğunu düşünüyorsanız, sıkı durun. Fizikte şuan popüler olan 11 boyutlu evren teorisine göre, bu mümkün.


Şu an yaşadığımız evren 4 boyutlu bir evren. En, boy, genişlik, ve zaman. Bir fotoğraftaki resim ise 2 boyutlu sadece eni ve boyu var resmin kalınlık ve zaman yok. Nasıl ki 4 boyutlu evrenin yansıması 2 boyutlu bir fotoğraf olabiliyor ise, 11 boyutlu evrenin yansıması da, bizim yaşadığımız 4 boyutlu evrenimiz olabiliyor ünlü fizikçi Hawkging'e göre.

Pek iyi bu ve benzeri bazı hikayeler niçin binlerce yıldır anlatılıyor, oynanıyor, filme çekiliyor olabilir acaba. Tarih içerisinde hemen her kültürün efsanelerinde masallarında, varolan ve özünde aynı konunun işlendiği bu ve benzeri hikayelerin kaynağı ne? Bu kültürler birbirlerinden habersiz, nasıl oluyor da benzer efsaneler, hikayeler, metaforlar yaratıyor ve benzer sorular sorabiliyorlar. Bu ortaklık yoksa bizim aynı bütünün-gerçeğin tezahürleri olduğumuza mı işaret? Eğer gerçekten öyle ise, biz o bütünün gölgeleri olmuş olmazmıyız?
Son olarak bütün bunlar doğru ise ne içinyaşıyoruz? Dahada köyüsü bütün bunlar birer saçmalıksa ne için yaşıyoruz...


PSİKO-SOSYAL ANALİZİ

Gösterime girdiğinde herkeste büyük ilgi uyandırdı. Tv. Programlerı yapıldı, yazıldı. Hatta bir felsefe dergisinde ''Kırmızı hap mı? Mavi hap mı?'' diye kompozisyon yarışmaları bile düzenlendi. Filmin bukadar ilgi görmesini, kimileri hareketli sahnelere ,kimileri ise taşıdığı dinsel temalara bağladı.

Bence filmin bukadar büyük ilgi görmesinin altında yatan ana neden, bilinçdışının telafi edici yönü. Bilinçdışı tehlikeyi herzaman olduğu gibi bizden önce farketti. Ve bu filmin yazılması, çekilmesi kaçınılmaz oldu. Gösterime girdiğinde ise bilinçdışımızın ihmal edilmiş yönleri, bizi bu filme çekti. Pekiyi, neydi bu bilinçdışının ihmal edilen yönleri? Ve bizi neye karşı uyarıyorlardı.

Serinin birinci filiminde, özellikle vurgulanan tek şey vardı ''GERÇEK NEDİR?'' ve ''UYAN'' ... Pekiyi biz gerçekten uyuyormuyuz?... Gördüğümüz herşey aslında bir yanılsama, bir düş mü?... Eğer, dış dünyanın gerçekliğini beş duyumuzla (görme,işitme ,tat,koku ve dokunma) test ediyorsak, beş duyumuz ,sadece sinirsel iletiyle beynimize ulaşan elektirik sinyallerinden ibaret. Dolayısıyla gördüğümüz herşeyin bir yanılsama olması ihtimali mümkün. Ancak ben bu tartışmayı, felsefecilere bırakıp, olayı somut dünyadan hareketle, bilinçdışı içerikler açısından değerlendirmek istiyorum.

Evet bugün biz bir düş dünyasında değiliz, bir küvezde yaşamıyoruz ve başımızdan kollarımıza kadar kablolar yok. Ancak, yaşadığımız dünyada kendi korunma reflekslerini oluşturmuş hakim siyasal, ekonomik, kültürel bir yapı var. Ve bu yapı kendi devamlılığı için, oluşturduğu ideal insan tipinin üzerinde yükseliyor. Hem de giderek artan bir hızla. Yükseldikçe de (Matrıxdeki makinalar gibi.)onu yaratan insanın kontrolünden çıkıyor.

Bu yapının insan doğasına nekadar uyduğunu ise günümüz insanının kalabalıklaştıkça yalnızlaşan, ekonomik olarak kalkındıkça, ruhsal olarak dibe vuran yaşamına bakarak anlayabiliriz.

Kontrolden çıkan bu sistemimin görünmez kabloları bize sürekli ''Mutlusun, terfi ettin, zengin bir adamla evlisin, yeni bir araba aldın,okulu bitirdin'' demesine rağmen taa içimizde..., derinliklerimizde...,tanımlayamadığımız..., bizi rahatsız eden ve sürekli dönüp duran birşeyler var. Neo; nun içinde dönüp duran ve onu sürekli rahatsız eden o şey gibi. O şeydi Neoyu Morpheusa götüren . Ve yine o şey sizi bu yazıyı buraya kadar okumaya iten...

Ancak Neo, varoluşsal yolculuğuna , Morpheusa gitmekle değil, Kırmızı hapı seçmekle başlar. Morpheus ona yolu gösterir , ancak seçimi Neo yapar ve tavşan deliğinin derinliklerine doğru gizemli bir yolculuğa çıkar. Hemde geri dönülmez bir yolculuğa.

Pekiyi şimdi de ben size soruyorum ,Varoluşsal yolculuğunuzda; KIRMIZI hap mı? yoksa MAVİ hap mı?....

NE o... Tavşan deliği çokmu karanlık.......... :)

27 Haziran 2008 Cuma

SOSYAL PSİKOLOJİ

En geniş anlamı ile sosyal psikoloji kişiler arasındaki etkileşimlerin bilimidir. Psikoloji ile sosyoloji arasında kalan bir alanda etkilidir. Psikolojik sosyal psikoloji olayları bireyden çevreye doğru incelerken sosyolojik sosyal psikoloji olayları çevreden bireye doğru inceler.

Sosyal psikolojide belli başlı dört kuram vardır.

a..Psikoanalitik kuram
b..Davranışçı kuram
ç..Rol kuramı
d..Alan kuramı

Sosyal psikolojinin kendi başına bir bilim olarak geçirdiği gelişimi yirminci yy'la kadar olan ve yirminci yy sonrası olarak iki kısımda ele alınır.
İlk devre MÖ.520'lerde 'Sana yapılmasını istemediğini sende başkasına yapma' diyen Konfuçus'la baslar. Sonraları Eflatun, birey toplum ilişkilerini vurgularken Aristo, bireyin sosyal davranışa olan etkilerini incelemiştir. MS 1378 sıralarında İbni Haldun insanın yaratılış icabı toplumsal bir varlık olduğunu belirtmiştir.
16. ve 17. yy'larda insanın sosyal davranışına ekonomik uyarıcıların etkisi ön plana çıkarken 17. Ve 18.yy'larda İngiliz filozofları sosyal davranışın hangi güdülere dayandığını bulmaya çalışmışlardır. Sonraları sosyolojinin kurucusu sayılan A.Comte'un çalışmaları ve Durkheim'in araştırmaları gelir.

1900'lerden sonra bu bilim dalı hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve ikinci dünya savaşıyla beraber etkinliğini iyice arttırmıştır. Bugün sosyal psikoloji artık bağımsız bir bilim dalı olmuştur.

SOSYAL PSİKOLOJİDE TEMEL KAVRAM VE SÜREÇLER

Toplumların sosyal psikolojik temelleri üyelerinin statü ile rol davranışları ve bu davranışları öneren ve onaylayan normlar ile normların dayandığı değerlerden oluşur.
Statü, bir toplumsal sistemde yer alan bireyin yeri hakkında toplumun diğer üyelerinin yaptığı olumlu veya olumsuz nitelikteki değerlendirmelerdir. Yine statü, bireyin çocuk, yetişkin, doktor, mühendis, Türk, müslüman…vs.. gibi kim olduğunu belirler.

Bireyler içlerinde bulundukları toplumda birden fazla statüye sahiptirler. Bir kişi ailede baba, işyerinde yönetici, arkadaş grubunda yaşlı olabilir. Herhangi iki birey birbirinden oldukça farklı güdü ve karaktere sahip olsa bile onların gözlenebilir davranışları ayni statüde olmaları halinde benzer olacaktır. Mesela doktorların kişilikleri farklı olmasına rağmen gözlemlenen davranışları birbirine çok benzer. Statü, kişiler arası ilişki yapılarını düzenleyen davranış kalıpları, davranış kuralları konusunda bireye bilgi vererek onun sosyalleşmesini sağlar.
Statüler ;

1..Toplum içindeki durumuna göre ..(göçmen, Arap, doktor, orta tabakadan, yahudi..vs)
2..Sahip olma biçimine göre ..(cinsiyet, yaş, irk, soy)
3..Bir örgüt içindeki biçimine göre ..(şef, müdür, işçi)
4..Bir çalışma grubundaki konumuna göre ..(lider, birincil grup..vs..)
olarak farklı şekilde gruplanabilirler.

Rol, bireyin diğer bireylerle ilgili davranışlarında beklenen hareket kalıplarını ifade eder. Statü, bireyin kim olduğunu belirlerken rol, ne yapması gerektiğini belirler.

Kişi mesleğiyle ilgili rolde işçi; aile içinde baba; sosyal rolde kurul başkanı ..vs.. olabilir. Belirli bir rolü etkileyen çevre rollerin tümü bir rol takımını oluşturur. Bir role ilişkin beklentiler kesinlikle değişik ya da karşıtsa muhtemelen bir rol çatışması yaşanır. Eve iş götürmesi istenen bir çalışanın karisinin şiddetli tepkisi karşısında ne yapacağını bilemeyişi rol çatışmasına örnek olabilir.

GRUPLAR VE DAVRANIŞI

Etimolojik olarak hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber 'grup' kelimesinin bir görüşe göre İtalyanca 'gruppa' kelimesinden geldiği sanılmaktadır. Belirli bir süre içinde, belirli hedeflere ulaşmak için rolleri devrederek sosyal ilişkileri devam ettiren kişilerin meydana getirdiği topluluğa grup denir. Bir topluluğun grup olarak nitelenebilmesi için şu beş özelliğe sahip olması gerekir:
1..ortak davranış güdüsü
2..kişiler arası ilişkileri düzenleyen ortak normlar
3..grup içindeki üyelerin durumlarını bildiren rol ayrımının varlığı
4..'biz' duygusu
5..bu şartların belirli bir süre için varlığı

Kişiler grup içinde başka grup dışında başka davranmaktadırlar. İnsanlar genelde yanlış bile olsa gruba uyma eğilimi gösterirler.

İnsanlar daima bir grubun üyesi, parçası olmak isterler. Böylece bir takım ihtiyaçları herhangi bir şekilden grup üyesi olarak daha iyi karşılanır. Kişi grubun üyesi haline geldikçe davranışları değişir, grubun dili ile konuşmaya başlar, bir takım normları kabul eder…vs.

Grup kararlarına katılma sosyal bir ihtiyaçtır. Hiyerarşik bir grupta ast kendini kararlara ne kadar çok katilmiş hissederse kendini o kadar gruptan hissedecektir. katılma ile kararların kalitesi de iyileşecektir. Grup kararları bireysel kararlara nispeten daha kaliteli ve isabetlidir.

Her hangi bir sorunun çözümünde grubun bu işi bireyden daha iyi yapabileceği iddiası iki bakımdan doğrudur:

Sorunu arama çalışmasına daha çok kişi katılır. Üyeler arası sürekli ilişki neticesi yanlışlar sürekli düzeltilir. Bir sorun çözümünde, araştırmalar grubunun riske girme eğiliminin bireye göre daha fazla olduğunu göstermiştir. Acil kararlar genellikle gruplar tarafından değil bireyler tarafından verilir. Fakat bireysel çabuk karar yanlış karardaki rizikoyu da içerir. Bu yüzden geciken fakat doğru olan grup kararı tercih edilmelidir.

LİDERLİK VE DAVRANIŞI

Sosyal psikolojide, asker grubunun, şirketlerin, resmi dairelerin yönetilmesinden, partilerin ve dini grupların yönetilmesine kadar uzanan "Liderlik" olayı kadar kapsamlı incelenmiş çok az konu vardır.

Liderlikten yoksun bir örgüt insan ve makina topluluğundan başka bir şey değildir. Liderlik belirli amaçları şevk ve heyecanla gerçekleştirebilmek için başkalarını ikna edebilme yeteneğidir. Etkin liderliğin örgüt amaçlarının gerçekleştirilmesinde tüm çalışanların gayretlerine yön vermesi gerekir. Lider durumunda bulunan kimse kişileri motive etmedikçe ve onları amaç doğrultusunda yönetmedikçe plânlama, organize etme ve karar verme gibi yönetim fonksiyonları bir yarar sağlamaz. Lider ve yönetici kelimelerinin kesinlikle birbirinin yerine kullanılabileceği söylenemez. Çünkü liderlik, yöneticiliğin bir yan sınıfıdır. Liderliğin etkileme olanağının dayandığı etmenler beş grupta toplanır.

1. Meşru güç,
2. Ödüller üzerinde denetim,
3. Zorlama gücü,
4. Uzmanlık,
5. Bireysel özellikler.

Çok sayıda bireysel özellik incelenmiş olmasına rağmen kişilik ile liderlik arasında kesin bir ilişki kurmak mümkün olmamıştır. Zekâ, girişim, yönetim kabiliyeti, kendine güven, meslek düzeyi bir liderde bulunması arzu edilir nitelikler olsa da bulunmaları zorunlu değildir. Bu tür niteliklere sahip olmayan pek çok önder vardır.

Genelde farklı olmayan eklemelere rağmen iki tip liderlik vardır:
1. İşe yönelik lider,
2. İş görene yönelik lider.
En iyi lider davranış biçimini koşullara, gruba ve kişisel özelliklerine uydurabilen liderdir.

HABERLEŞME VE İLETİŞİM

Her ne kadar "communication" kelimesinin Türkçe de hem haberleşme hemde iletişim olarak karşılaştırıyorsak da ikisi farklı kavramlardır. Vericiden çıkıp alıcıya ulaşılan durumlarda haberleşme, alıcıdan geri besleme yapılıp tekrar vericiye dönülen durumlarda, yeni etkileşimci haberleşmede ise iletişim kelimesi kullanılmalıdır.

İletişimde kaynağın güvenilir olması alıcıyı etkiler. Yüksek prestij sahibi ve güvenilir olarak tanınan haber ileticilerinin ötekilere oranla daha etkili olduklarına ilişkin kanıtlar vardır.

İletilen mesajda en uzak fikirli olanlar değiştirilmeye en az yatkın olanlardır. Bir fikrin pekiştirilmesi değiştirilmesinden daha kolaydır. İnsanlar ön yargılarına uygun haberler almaya ve onlara dikkat etmeye eğilimlidirler. İlgilendikleri konulara açık olurlar. Bu, yaş, cinsiyet meslek yada genel kişilik dinamiği ile bağıntılı olabilir.

Gazete ve dergiler öteki araçlara göre daha uzun süre kullanılmaktadır. Basılı araçların popülerliği hep açık olmuş ve etkisi genel olarak kabul edilmiştir. Televizyonun hızlı gelişimine karşı radyo ilk zamanlardaki etkinliğini kaybetmemiştir. Yine de reklâmcıların, televizyonun tüketici kararlarındaki etkisinin radyonunkinden üstün olduğuna inandıkları söylenebilir.

İnsan kendisinin ve başkalarının davranışlarını kontrol hususunda kelimeleri alet olarak kullanır. Bir kelimenin neyi temsil etmesine mutabık kalındıysa onu temsil eder. Kelime ile obje arasında bir ilişkinin bulunması şart değildir. İletişim yalnız dille olmaz. Sözsüz iletişim de denilen bu tip iletişimde baş hareketleri, vücut hareketleri, yüz ifadesi, ses yönü, bakış istikâmeti… vs. ile olur.

TUTUM

Tutum bireyin kendine yada çevresindeki herhangi bir toplumsal konu yada olaya karşı deneyim ve bilgilerine dayanarak örgütlediği bilişsel, duygusal, davranışsal bir tepki ön eğilimidir.

Tutumun üç öğesi vardır.
1. Bilişsel,
2. Duygusal,
3. Davranışsal.

Buna göre beyin, bir konu hakkında bildikleri ondan hoşlanılmasını söylüyorsa (bilişsel öğe) ve bunu sözleri yada davranışlarıyla ortaya koyar (davranışsal öğe). Birey ancak kendi ruh dünyasında var olan konularla ilgili inanç ve tutumlara sahip olabilir, örneğin her Türk vatandaşının ithalat sınırlamaları yada taban fiyatı konusunda bir tutum yoktur. Tutumu konusuna karşı ya olumlu ya da olumsuz bir tepki eğilimi söz konusudur.

ÇATIŞMA

Çatışma terimi en genel anlamda, savaşlardan endüstriyel mücadelelere, rekabete ve en basitinden başkalarından hoşlanılmamasına kadar çeşitli durum ve olayları bünyesine almaktadır.
En genel anlamda çatışmanın insan yapısında var olan ve kalıtsal olduğu öne sürülen saldırgan iç güdülerin bireylerce tek tek yada gruplar halinde ortaya konmanın bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle tarafların çıkarlarının kendi açısından son derece önem taşıyıp diğer tarafı gözardı ettiği durumda taraflar arası etkileşmenin sonucunda çatışmanın ortaya çıkması için yeterli potansiyelin hazır olduğu söylenebilir.

Çatışmaya sebep olan nedenler şöyle sıralanabilir:
1. İletişime ilişkin nedenler,
2. Sosyal ve biçimsel yapıya ilişkin nedenler,
3. Kişisel davranış eğitimlerine ilişkin nedenler.

Çatışmaların iki olası sonucu olabilir: Olumlu yada olumsuz.
Olumlu sonuçlar şöyle sıralanabilir:
1. Çatışma belirli bir durumda ayrık taraflar arasında yakınlaşmayla bitebilir.
2. Liderin eksikleri ortaya çıktığından yeni bir liderlik ortaya çıkabilir.
3. Eski amaçlar yerini daha iyi ve geniş amaçlara bırakabilir.

Çatışmanın hatalı olarak özdeş biçimde kullanıldığı bir olgu saldırganlıktır. Oysa saldırganlık salt zarar verme eylemidir. Çatışma saldırganlık olmadan da sonuçlandırılabilir.

SOSYAL DAVRANIŞTA ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ

Çeşitli amaçlar için araştırma yapılabilir. Birinci olarak gerçeği inançtan ayırt etmek, inançları veya kendi geliştirdiğimiz kesinlik kazanmamış konuları isbat etmek ve aynı zamanda kanıtsız savunma tuzağına düşmemek için araştırma yapılır. ( Kanıtsız savunma tuzağı, bilimcinin önerilerini kendi kişisel düşüncelerine dayandırması veya bilimsel bir testten geçmemiş kuramları savunmasıdır.) İkinci olarak araştırma sonuçlarından yararlanmak için araştırma yapılır.

1. Araştırmanın aşamaları şöyle sıralanabilir:
2. Araştırma konusunun belirlenmesi.
3. Hipotez geliştirme.
4. Değişkenlerin tanımlanması.
5. Anakütle ve örnek.
6. Deney serimi.
7. Verilerin tanımlanması.
8. Veri analizi.

Ölçmede karşılaşılan başlıca sorunlar ölçüm araçlarının güvenirliliği ve geçerliliğidir. Güvenirlilik bir ölçümün tekrar tekrar kullanıldığındaki tutarlılığıdır. Geçerlilik ise bir testin ölçmesi gereken şeyi ölçme yeteneğidir.