Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.
Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?
Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.
Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?
Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.
Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.
Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?
Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.
Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?
Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.
Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.
Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?
Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.
Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.
Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.
Elif Yılmaz
Bilim Teknik, Aralık 2003
Özel Arama
yöntem bilimsel gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yöntem bilimsel gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ağustos 2008 Perşembe
30 Haziran 2008 Pazartesi
Müzik Terapisi
1977'de Amerika müzikle tedaviyi bir bilim dalı olarak kabul etti. Müzik terapisi psikiyatri temelli hastalıklarda 1950’lerden bu yana etkin olarak kullanılıyor. Türkiye, müzikle tedavinin henüz farkında değil. Oysa Farabi, Razi, İbn-i Sina ve Gevrekzade Hasan Efendi gibi Türk alimleri bu alanda çok önemli çalışmalara imza atmışlardı.
Felsefe, tıp, astronomi, matematik, musiki gibi on yedi ayrı bilim dalında eserler veren İslam âlimi Yakup El Kindi’nin tüccar komşusunun oğlu birdenbire hastalanır. Yemeden içmeden kesilir. Hastalık, tüccarın işlerini sekteye uğratır; çünkü her işi oğlu yönetmektedir. Hastalığa çare bulunamaz. Bir arkadaşı tüccara, bu hastalığı ancak Kindi’nin tedavi edebileceğini söyler. Tüccar, komşusu Kindi’yi bilmektedir ama şimdiye kadar sürekli aleyhinde konuşmuştur. Yine de aracı vasıtasıyla ondan yardım ister, Kindi de kabul eder. Hastanın nabzını kontrol ettikten sonra musikide hünerli öğrencilerinden birkaçını çağırır. Onlara ne çalmaları gerektiğini söyler ve sürekli o musikiyi icra etmelerini ister. Dakikalar geçtikçe nabzı kuvvetlenen ve nefesi canlanan hasta bir süre sonra kımıldamaya, oturmaya ve konuşmaya başlar. Kindi, tüccara, “Oğluna ne sormak istiyorsan sor?” der. Sorular sorulup cevaplar alındıktan sonra hasta yeniden eski haline döner. Baba müzisyenlerin devam etmesini isteyince Kindi, “Hasta son gayretini gösterdi. Fazlasına imkan yok; çünkü ömrü tamamdır.” diye konuşur.
9. yüzyılda meydana gelen bu olay, bitkisel hayattaki bir kişiyi bile musikinin nasıl etkilediğini göstermesi bakımından son derece önemli. Aslında, insanlık müzikteki şifa kaynağının başından beri farkında. Eski Yunan, Roma, Çin ve Mısır’da müziğin tedavi edici özelliğinden faydalanılıyor. Bugün de başta ABD ve Avrupa olmak üzere dünyanın birçok yerinde psikiyatrik hastalıkların tedavisinde müzikten yararlanılmakta. Türkiye’de henüz kurumsallaşamayan konu daha ziyade bireysel faaliyetlerle gündeme geliyor. Ayhan Songar ve Oruç Güvenç gibi isimlerin ön plana çıktığı bu alanda bayrak şimdi psikiyatri uzmanı Dr. Adnan Çoban’da.
Adnan Çoban'a göre, Türkiye’de müzikle tedavide batının çok gerisinde kalınmasının sebebi konunun reddi değil, fark edilmemesi. Çalışmaların bireysel düzeyde kalmasının sebebi de bu zaten. Bunun örneğini bizzat yaşayan Çoban, “1997’de müzikterapi eğitimi için yurtdışına gitmek istedim. Elimden tutup da gönderecek hocam olmadı.” diyor. Günümüzde psikiyatrik rahatsızlıklar ‘biyopsikososyal’ çerçevede değerlendiriliyor. Yani hastalığın biyolojik, psikolojik ve sosyal açılardan tedavisi öngörülüyor. Buna kapsayıcı model deniyor. Dr. Çoban müzik terapisinin söz konusu kapsayıcı tedavi yaklaşımına en uygun yöntem olduğunu söylüyor.
Adnan Çoban, klasik Türk müziği ile tıp öğrencisiyken uğraşmaya başlar. Prof. Dr. Ayhan Songar’ın İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı bünyesinde kurduğu Etnomüzikoloji Merkezi’nde müzikle terapi faaliyetlerini izler. İstanbul Üniversitesi Korosu’nda şef yardımcılığına kadar yükselir. Tıp mezuniyeti sonrasında birçok uzmanlık alanında asistanlık yapar. Sonunda ideali olan ortopediyi kazanır. Ancak, kendisi hem müzikle irtibatını sürdürmek istediği hem de müzikle tedaviye ilgi uyduğu için 1997’de psikiyatriyi tercih eder. O yıl Ayhan Songar vefat eder. İlk iş olarak Songar’ın Etnomüzikoloji Merkezi’nin yolunu tuttuğunda burasının halen bilemediği bir sebeple kapatıldığını öğrenir.
Batı dünyası da 20. yüzyılın ortalarında keşfettiği müzikle tedavi ya da terapiyi, alternatif tedavi yöntemi değil, geleneksel tıbba uygun ve kuralları kendine has bilimsel bir tedavi yöntemi olarak kabul ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nda yaralanan askerlerin terapisinde müzikten yararlanılır ilk olarak. Ardından, 1947’de ABD’nin Michigan Devlet Hastanesi’nde müziğin tedavi programına alınır. Böylece bu konuda araştırmalar hızlanır. Depresyon, şizofreni, zeka geriliği, alkol ve madde bağımlığı ile mücadelede müzik tedavi yöntemine başvurulur. Yeni teknik ve pratik uygulama biçimleri geliştirilir. Amerikan Müzikterapi Birliği 1997’de bir tanımlama yaparak son noktayı koyar: “Müzikterapi, bazı duyulan bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılamada müziği ve müzik aktivitelerini kullanan uzmanlık dalıdır.”
Bugün Batı’da hastane, klinik, gündüz bakımevi, okul, madde bağımlılığı merkezi gibi yerlerde 5 binden fazla uzman, müzik terapisi uyguluyor. Şüphesiz, bunda etkili olan temel faktör son yıllarda müzik ve beyin araştırmalarında elde edilen veriler. Müziğin, özellikle serotonin, norepinefrin, dopamin, melatonin, kortizol, adrenalin, testosteron gibi psikiyatrik hastalıkların oluşumunda etkili hormonlara; kan basıncı, solunum ritmi, solunum kalitesi, nabız sayısı gibi fizyolojik olaylara olumlu etki yaptığı biliniyor artık.
Müzikle tedavide bize çok değerli bilgilerin miras bırakıldığını vurgulayan Adnan Çoban, “Bu bilgileri, günümüz anlayışı içinde yeniden gözden geçirmek zorundayız. Aksi takdirde, geçmişiyle övünüp bir şeyler üretemeyen mirasyedilerden bir farkımız kalmaz. Bugünün Türk hekimlerine, müzikle tedavi konusunda büyük sorumluluklar düşüyor.” diyor. Müzikle tedaviye bilimsel bir çerçeve kazandırmayı amaçlayan Psikiyatri Çoban, araştırmaları sonucunda belirlediği Avusturya’daki Viyana Üniversitesi’nde faaliyet gösteren Entomüzikoterapi Enstitüsü ile temasa geçer. Enstitü’den Dr. Gerhard Tuçek’ten bilimsel destek ister. Klasik Türk Muziği makamları ile Orta Asya müziğini kullanan; ama tamamen bilimsel metodolojiye uygun çalışan Tuçek’in İslam dinine geçerek Kadir ismini aldığını öğrenir. 1990’ların başında kurulan enstitü, müzikle tedavide dünya çapındaki merkezlerdendir. Tuçek’e göre, müzikle tedavi nöroloji, kardiyoloji, onkoloji ve psikiyatri gibi klinik alanların vazgeçilmez bir parçasıdır ve özürlü insanlarla ilgili çalışma alanlarında da önemli bir yere sahiptir.
Kaynak : aksiyon.com.tr
Felsefe, tıp, astronomi, matematik, musiki gibi on yedi ayrı bilim dalında eserler veren İslam âlimi Yakup El Kindi’nin tüccar komşusunun oğlu birdenbire hastalanır. Yemeden içmeden kesilir. Hastalık, tüccarın işlerini sekteye uğratır; çünkü her işi oğlu yönetmektedir. Hastalığa çare bulunamaz. Bir arkadaşı tüccara, bu hastalığı ancak Kindi’nin tedavi edebileceğini söyler. Tüccar, komşusu Kindi’yi bilmektedir ama şimdiye kadar sürekli aleyhinde konuşmuştur. Yine de aracı vasıtasıyla ondan yardım ister, Kindi de kabul eder. Hastanın nabzını kontrol ettikten sonra musikide hünerli öğrencilerinden birkaçını çağırır. Onlara ne çalmaları gerektiğini söyler ve sürekli o musikiyi icra etmelerini ister. Dakikalar geçtikçe nabzı kuvvetlenen ve nefesi canlanan hasta bir süre sonra kımıldamaya, oturmaya ve konuşmaya başlar. Kindi, tüccara, “Oğluna ne sormak istiyorsan sor?” der. Sorular sorulup cevaplar alındıktan sonra hasta yeniden eski haline döner. Baba müzisyenlerin devam etmesini isteyince Kindi, “Hasta son gayretini gösterdi. Fazlasına imkan yok; çünkü ömrü tamamdır.” diye konuşur.
9. yüzyılda meydana gelen bu olay, bitkisel hayattaki bir kişiyi bile musikinin nasıl etkilediğini göstermesi bakımından son derece önemli. Aslında, insanlık müzikteki şifa kaynağının başından beri farkında. Eski Yunan, Roma, Çin ve Mısır’da müziğin tedavi edici özelliğinden faydalanılıyor. Bugün de başta ABD ve Avrupa olmak üzere dünyanın birçok yerinde psikiyatrik hastalıkların tedavisinde müzikten yararlanılmakta. Türkiye’de henüz kurumsallaşamayan konu daha ziyade bireysel faaliyetlerle gündeme geliyor. Ayhan Songar ve Oruç Güvenç gibi isimlerin ön plana çıktığı bu alanda bayrak şimdi psikiyatri uzmanı Dr. Adnan Çoban’da.
Adnan Çoban'a göre, Türkiye’de müzikle tedavide batının çok gerisinde kalınmasının sebebi konunun reddi değil, fark edilmemesi. Çalışmaların bireysel düzeyde kalmasının sebebi de bu zaten. Bunun örneğini bizzat yaşayan Çoban, “1997’de müzikterapi eğitimi için yurtdışına gitmek istedim. Elimden tutup da gönderecek hocam olmadı.” diyor. Günümüzde psikiyatrik rahatsızlıklar ‘biyopsikososyal’ çerçevede değerlendiriliyor. Yani hastalığın biyolojik, psikolojik ve sosyal açılardan tedavisi öngörülüyor. Buna kapsayıcı model deniyor. Dr. Çoban müzik terapisinin söz konusu kapsayıcı tedavi yaklaşımına en uygun yöntem olduğunu söylüyor.
Adnan Çoban, klasik Türk müziği ile tıp öğrencisiyken uğraşmaya başlar. Prof. Dr. Ayhan Songar’ın İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı bünyesinde kurduğu Etnomüzikoloji Merkezi’nde müzikle terapi faaliyetlerini izler. İstanbul Üniversitesi Korosu’nda şef yardımcılığına kadar yükselir. Tıp mezuniyeti sonrasında birçok uzmanlık alanında asistanlık yapar. Sonunda ideali olan ortopediyi kazanır. Ancak, kendisi hem müzikle irtibatını sürdürmek istediği hem de müzikle tedaviye ilgi uyduğu için 1997’de psikiyatriyi tercih eder. O yıl Ayhan Songar vefat eder. İlk iş olarak Songar’ın Etnomüzikoloji Merkezi’nin yolunu tuttuğunda burasının halen bilemediği bir sebeple kapatıldığını öğrenir.
Batı dünyası da 20. yüzyılın ortalarında keşfettiği müzikle tedavi ya da terapiyi, alternatif tedavi yöntemi değil, geleneksel tıbba uygun ve kuralları kendine has bilimsel bir tedavi yöntemi olarak kabul ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nda yaralanan askerlerin terapisinde müzikten yararlanılır ilk olarak. Ardından, 1947’de ABD’nin Michigan Devlet Hastanesi’nde müziğin tedavi programına alınır. Böylece bu konuda araştırmalar hızlanır. Depresyon, şizofreni, zeka geriliği, alkol ve madde bağımlığı ile mücadelede müzik tedavi yöntemine başvurulur. Yeni teknik ve pratik uygulama biçimleri geliştirilir. Amerikan Müzikterapi Birliği 1997’de bir tanımlama yaparak son noktayı koyar: “Müzikterapi, bazı duyulan bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılamada müziği ve müzik aktivitelerini kullanan uzmanlık dalıdır.”
Bugün Batı’da hastane, klinik, gündüz bakımevi, okul, madde bağımlılığı merkezi gibi yerlerde 5 binden fazla uzman, müzik terapisi uyguluyor. Şüphesiz, bunda etkili olan temel faktör son yıllarda müzik ve beyin araştırmalarında elde edilen veriler. Müziğin, özellikle serotonin, norepinefrin, dopamin, melatonin, kortizol, adrenalin, testosteron gibi psikiyatrik hastalıkların oluşumunda etkili hormonlara; kan basıncı, solunum ritmi, solunum kalitesi, nabız sayısı gibi fizyolojik olaylara olumlu etki yaptığı biliniyor artık.
Müzikle tedavide bize çok değerli bilgilerin miras bırakıldığını vurgulayan Adnan Çoban, “Bu bilgileri, günümüz anlayışı içinde yeniden gözden geçirmek zorundayız. Aksi takdirde, geçmişiyle övünüp bir şeyler üretemeyen mirasyedilerden bir farkımız kalmaz. Bugünün Türk hekimlerine, müzikle tedavi konusunda büyük sorumluluklar düşüyor.” diyor. Müzikle tedaviye bilimsel bir çerçeve kazandırmayı amaçlayan Psikiyatri Çoban, araştırmaları sonucunda belirlediği Avusturya’daki Viyana Üniversitesi’nde faaliyet gösteren Entomüzikoterapi Enstitüsü ile temasa geçer. Enstitü’den Dr. Gerhard Tuçek’ten bilimsel destek ister. Klasik Türk Muziği makamları ile Orta Asya müziğini kullanan; ama tamamen bilimsel metodolojiye uygun çalışan Tuçek’in İslam dinine geçerek Kadir ismini aldığını öğrenir. 1990’ların başında kurulan enstitü, müzikle tedavide dünya çapındaki merkezlerdendir. Tuçek’e göre, müzikle tedavi nöroloji, kardiyoloji, onkoloji ve psikiyatri gibi klinik alanların vazgeçilmez bir parçasıdır ve özürlü insanlarla ilgili çalışma alanlarında da önemli bir yere sahiptir.
Kaynak : aksiyon.com.tr
Etiketler:
alkolizm,
müzik,
psikiyatri,
Şizofreni,
tedavi,
terapi,
yöntem bilimsel gözlem,
zihin
30 Temmuz 2007 Pazartesi
Psikolojinin Yöntemleri
PSİKOLOJİNİN YÖNTEMLERİ
Psikoloji, davranışı bilimsel yöntemlerle inceler; bilimsel yöntemin özellikleri:
1. Düzenlidir: Konuları gelişigüzel değil bir düzen içinde inceler.
2. Veriye dayanır: Gözlenebilen, toparlanabilen verilerle uğraşır.
3. Nesneldir: Bu konuda eğitilmiş biri tarafından tekrarlanabilir.
4. Analitiktir: Olguları parçalara ayırarak ve her bir olgunun altında yatan temel değişkenleri ayırt ederek, neden-sonuç ilişkisine ulaşır.
5. Tekrar edilebilir: Yalnız bir kez olan ve bir daha ortaya çıkmayan olaylar bilimsel yöntemlerle incelenemez.
PSİKOLOJİNİN KULLANDIĞI BAŞLICA BİLİMSEL YÖNTEMLER
1. Betimsel yöntemler
2. Deneysel yöntemler
3. İstatistiksel yöntemler
I. Betimsel (tanımlayıcı) yöntemler
İncelenen herhangi bir davranışın tanımlanmasını sağlar. Böylece bir davranış diğerinden ayırt edilir:
A. Doğal gözlem
Belirli bir davranış, olaya etki yapmaksızın gözlenir.
B. Sistematik gözlem
İki ya da daha çok değişken arasındaki ilişki incelenir; örneğin kalıtım ve çevrenin zeka üzerine etkisi.
Gözlem yoluyla elde edilen bilgi, bilimsel gelişimin ilk aşamasını oluşturur. Daha sonra olanak varsa deneysel yöntem kullanılabilir. Gözlem yoruma açık bir yöntemdir; aynı olayı gözleyen iki kişi farklı yorum yapabilir. Görsel ve işitsel kayıt aygıtları, gözlem yönteminin daha nesnel olmasına yardımcı olmaktadır.
C. Tarama yöntemi
Olay doğrudan gözlenemiyorsa, soru listesi ya da mülakat
yöntemiyle dolaylı bir biçimde gözlem yapılabilir (pazar araştırması,
kamuoyu yoklaması gibi).
D. Test yöntemi
Bireylerin belli koşullarda nasıl davrandığını gözlemek için kullanılan araç ya da aygıta test denir (zeka testi).
E. Klinik yöntemler (olgu öyküsü)
Kişinin özgeçmişi ve aile ilişkileri incelenerek, tedavide yararlanılabilir. Özellikle klinik psikoloji alanında kullanılır; kişini çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı olaylar soruşturularak, bugünkü davranışları anlaşılmaya çalışılır.
II. Deneysel yöntemler
Deney yoluyla değişkenler arasındaki ilişkiyi bulma çabasıdır.
Deney yaparken:
A.Kimi koşullar değiştirilir, manipule edilir.
B.Diğer koşullar sabit tutulur.
C.Değişikliklerin incelenen davranış üzerindeki etkisine bakılır.
D.Bir deneyin özünü 2 ya da daha çok değişken oluşturur.
Bir deneyde en az bir bağımsız bir de bağımlı değişken bulunur.
Değişken (variable): Nicel olarak ölçülebilen bir özelliktir.
Bağımsız değişken: Deneycinin seçip manipule ettiği (ilaç).
Bağımlı değişken: Deneklerin davranışı (testte başarı).
Grafiklerde yatay eksen (absis) bağımsız, dikey eksen (ordinat) ise bağımlı değişkeni gösterir.
E.Deney için temel koşullardan bir denetimdir.
Üç değişkenin denetim altında tutulması gerekir:
a. deneyin yapıldığı koşullar (satndardizasyon)
b. denek grupları (eşleştirme; olayın bilinmesi)
c. deneyi yapanın etkileri (deneycinin yanlılığı)
Deneycinin yanlı olmasını önlemek için, deneklerin hangi gruptan olduğunu bilmemesi sağlanır buna körlemesine (blind) yöntem adı verilir; hem deneyci hem de denek olayı bilmiyorsa buna çift-kör (double-blind) yöntemi denir.
III. İstatistiksel Yöntemler
Sayısal verilerin ne anlama geldiğini anlatır.
A. Farkların önem derecesi (anlamlılığı)
İki grup arsında bulunan farklılıkların şansa bağlılık derecesi hesaplanır. 0,05’den küçük değerler anlamlı sayılır.
B. Korrelasyon
İki dizi ya da puan arasındaki karşılıklı ilişki anlamına gelir.
Korrelasyon katsayısı 1 ise olumlu ilişkiden (zeka ile beceri);
Korrelasyon katsayısı -1 ise negatif ilişkiden söz edilir;
Korrelasyon katsayısı 0 ise korrelasyon yok demektir.
Güvenilirlik (reliability) Bir kişiye aynı test 2 kez verilince aynı sonucun alınma olasılığı (örneğin zeka testlerinde %90)
Geçerlilik (validity) Ölçülmesi amaçlanan niteliği ölçme gücü (örneğin ÖSS ve ÖYS sınavlarında yüksek puan alanlar, üniversite de daha başarılımı?)
Psikoloji, davranışı bilimsel yöntemlerle inceler; bilimsel yöntemin özellikleri:
1. Düzenlidir: Konuları gelişigüzel değil bir düzen içinde inceler.
2. Veriye dayanır: Gözlenebilen, toparlanabilen verilerle uğraşır.
3. Nesneldir: Bu konuda eğitilmiş biri tarafından tekrarlanabilir.
4. Analitiktir: Olguları parçalara ayırarak ve her bir olgunun altında yatan temel değişkenleri ayırt ederek, neden-sonuç ilişkisine ulaşır.
5. Tekrar edilebilir: Yalnız bir kez olan ve bir daha ortaya çıkmayan olaylar bilimsel yöntemlerle incelenemez.
PSİKOLOJİNİN KULLANDIĞI BAŞLICA BİLİMSEL YÖNTEMLER
1. Betimsel yöntemler
2. Deneysel yöntemler
3. İstatistiksel yöntemler
I. Betimsel (tanımlayıcı) yöntemler
İncelenen herhangi bir davranışın tanımlanmasını sağlar. Böylece bir davranış diğerinden ayırt edilir:
A. Doğal gözlem
Belirli bir davranış, olaya etki yapmaksızın gözlenir.
B. Sistematik gözlem
İki ya da daha çok değişken arasındaki ilişki incelenir; örneğin kalıtım ve çevrenin zeka üzerine etkisi.
Gözlem yoluyla elde edilen bilgi, bilimsel gelişimin ilk aşamasını oluşturur. Daha sonra olanak varsa deneysel yöntem kullanılabilir. Gözlem yoruma açık bir yöntemdir; aynı olayı gözleyen iki kişi farklı yorum yapabilir. Görsel ve işitsel kayıt aygıtları, gözlem yönteminin daha nesnel olmasına yardımcı olmaktadır.
C. Tarama yöntemi
Olay doğrudan gözlenemiyorsa, soru listesi ya da mülakat
yöntemiyle dolaylı bir biçimde gözlem yapılabilir (pazar araştırması,
kamuoyu yoklaması gibi).
D. Test yöntemi
Bireylerin belli koşullarda nasıl davrandığını gözlemek için kullanılan araç ya da aygıta test denir (zeka testi).
E. Klinik yöntemler (olgu öyküsü)
Kişinin özgeçmişi ve aile ilişkileri incelenerek, tedavide yararlanılabilir. Özellikle klinik psikoloji alanında kullanılır; kişini çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı olaylar soruşturularak, bugünkü davranışları anlaşılmaya çalışılır.
II. Deneysel yöntemler
Deney yoluyla değişkenler arasındaki ilişkiyi bulma çabasıdır.
Deney yaparken:
A.Kimi koşullar değiştirilir, manipule edilir.
B.Diğer koşullar sabit tutulur.
C.Değişikliklerin incelenen davranış üzerindeki etkisine bakılır.
D.Bir deneyin özünü 2 ya da daha çok değişken oluşturur.
Bir deneyde en az bir bağımsız bir de bağımlı değişken bulunur.
Değişken (variable): Nicel olarak ölçülebilen bir özelliktir.
Bağımsız değişken: Deneycinin seçip manipule ettiği (ilaç).
Bağımlı değişken: Deneklerin davranışı (testte başarı).
Grafiklerde yatay eksen (absis) bağımsız, dikey eksen (ordinat) ise bağımlı değişkeni gösterir.
E.Deney için temel koşullardan bir denetimdir.
Üç değişkenin denetim altında tutulması gerekir:
a. deneyin yapıldığı koşullar (satndardizasyon)
b. denek grupları (eşleştirme; olayın bilinmesi)
c. deneyi yapanın etkileri (deneycinin yanlılığı)
Deneycinin yanlı olmasını önlemek için, deneklerin hangi gruptan olduğunu bilmemesi sağlanır buna körlemesine (blind) yöntem adı verilir; hem deneyci hem de denek olayı bilmiyorsa buna çift-kör (double-blind) yöntemi denir.
III. İstatistiksel Yöntemler
Sayısal verilerin ne anlama geldiğini anlatır.
A. Farkların önem derecesi (anlamlılığı)
İki grup arsında bulunan farklılıkların şansa bağlılık derecesi hesaplanır. 0,05’den küçük değerler anlamlı sayılır.
B. Korrelasyon
İki dizi ya da puan arasındaki karşılıklı ilişki anlamına gelir.
Korrelasyon katsayısı 1 ise olumlu ilişkiden (zeka ile beceri);
Korrelasyon katsayısı -1 ise negatif ilişkiden söz edilir;
Korrelasyon katsayısı 0 ise korrelasyon yok demektir.
Güvenilirlik (reliability) Bir kişiye aynı test 2 kez verilince aynı sonucun alınma olasılığı (örneğin zeka testlerinde %90)
Geçerlilik (validity) Ölçülmesi amaçlanan niteliği ölçme gücü (örneğin ÖSS ve ÖYS sınavlarında yüksek puan alanlar, üniversite de daha başarılımı?)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)