psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2008 Pazar

İnsanların Çatışmayla Başa Çıkmak İçin Kullandıkları 10 Olumsuz Yöntem ve Olası Çözümler

İster basit bir konu, isterse önemli bir karar hakkında ya da iki kişi ya da bir grup insan arasında olsun, çatışma, yaşamın bir parçasıdır. Oysa başarılı bir çözüm bulmak, hatta çatışmadan kaçınmak, genellikle mümkündür. Ne yazık ki pek çok insan, çatışmayla başa çıkmayı, "kişisel" algılama biçimlerinden dolayı, kendileri açısından çok zorlaştırır. Aşağıda, insanların çatışmayla başa çıkmak için kullandıkları birtakım ortak yöntemler bulunuyor. Bunlar, "yapıcı" olmayıp, bir kez farkına varıldığında, kendinden emin ve olumlu bir tavırla karşı çıkılabilecek ya da tüm tarafların birlikte çalışmasıyla değiştirilebilecek niteliktedir. Bazı olası yaklaşımlar aşağıda sunulmuştur.

1. Başkalarını Suçlamak
Bu teknik, çocukluk yıllarına dayanır. Çatışmanın içindeki kişi, o yıllarda sorunla ilgili olarak başkalarını ya da bir başka şeyi suçlamıştır. Kişi, yetişkin biri olarak da söz konusu durumun sorumluluğunu üstlenmek istemez. Açıkça kendini gösteren bir tekniktir ve çatışmanın adil ve sağlıklı bir yaklaşımla çözülebilmesi için, üzerinde durulması ve mücadele edilmesi gerekir.

2. Suçluluk Duygusu Yaratmak
Suçluluk duygusu, eğer göz yumulursa, kişinin duygusal ve iş yaşamında her şeyi berbat edebilir. Hem korkudan, hem de kızgınlığı ya da acıyı içe atıp sıradan bir "kurban" haline gelmekten kaynaklanır. Hiçbir "üretici" amacı yoktur (suçluluk duygusu ve vicdan farklıdır; vicdan, zaman zaman hissedilmesi doğal ve sağlıklı bir his olabilir) ve bu "mod"a girmiş kişinin etrafındaki herkesin moralini bozar. Suçluluk duygusu yaratan insanlar, bu tepkisel durumdan sıyrılıp çatışmaya ve sorumluluk almaya yönlenmelidirler; her zaman hepimizin elimizden gelenin en iyisini yaptığımızı bilmek de çoğu zaman yardımcı olur.

3. Sinirlenmek ya da Kabalaşmak
Bu duruma çatışmalarda sık rastlanır. Genellikle, böyle bir davranış içindeki insan, kendi hakkındaki gerçek hislerini gösterir. Bunu o anda kabul etmek, onun için çok zordur. Çatışmalarla sinirlenip kabalaşarak başa çıkan insanlar, geçmişlerinde kendileri de böyle muamele görmüşler ve kendileri için bu üslubu geliştirmişlerdir. Bundan kurtulmaları için, arkadaşlarının, ailelerinin ve iş çevrelerinin kendilerine öğüt ve/ya da iyi destek vermesi ve diplomatik olarak tavır koyması gerekir. Çatışmayla başa çıkmak, "öğrenilen bir tepki"dir; dolayısıyla, yardım alınarak ve zaman içinde, kişi gerçekten davranışını ve eski inançlarını değiştirmek istiyorsa, "unutulabilir."

4. Geçmişi Su Yüzüne Çıkarmak
Mevcut sorun ya da çatışmalar hakkında konuşmaktan kaçınmanın bir yolu, konuyu değiştirmek ya da geçmişte olanları gündeme getirerek konudan uzak kalmaya çalışmaktır. Geçmiş, geride kalmıştır. Kişinin oturup "şimdiki" konular hakkında konuşması istenmeli ya da kişi buna yönlendirilmelidir. Geçmişe dönmek, mevcut çatışmayla başa çıkmanın haksız ve kaçamak bir yoludur. Kişiye bir kez doğrudan ama sakin bir tavırla ne yaptığı sorulursa, belki çatışma çözülmez; ama en azından gerçek ve mevcut konular hakkında konuşulur.

5. Özür Dilemek
Özür dilemek, çocukluğumuzda yanlış bir iş yapıp sorumluluğunu almaya korktuğumuz zamanlar başvurduğumuz sık rastlanılan bir durumdur. Pek çoğumuz, yaşamımız boyunca, geç kalmak, önemli tarihleri unutmak, işle ilgili ya da kişisel sorunlar gibi şeyleri açıklamak için çok kez özür dilemişizdir. Kişi, özür dilemeyi bırakıp çatışma ya da sorundaki payını kabul etmeye karar verdiği an, çözüme ya da durumu iyileştirmeye giden yol açılır.

6. Sorumluluk Almamak
Bu, bir çatışma durumunda başkalarını suçlamaktan her tür sorumluluğu reddetmeye kadar, farklı biçimlerde ortaya çıkar. Bu, bir "çıkmaz sokak"tır ve çatışmayla başa çıkmak için etkisiz bir yoldur. Bu da çocukluk yıllarına dayanır. Bir sorun yaratma ya da ona katkıda bulunma konusunda herkes kendi payına düşen sorumluluğu almaya bir kez karar verdiğinde, çok geçmeden, çözüme yönelik yapıcı plan ya da tartışmalar ortaya çıkacaktır. Yetişkinler olarak, yaptığımız her şeyden sorumluyuz. Zamanın yüzde 100'ünde "seçmek" durumunda kalırız. Seçmek, sonuçları etkileyen olaylar yaratmaya yardımcı olur. Hepimiz, seçimimize dayanan bir durumun sonucundan bir ölçüde sorumluyuz.

7. İletişime Geçmeyi Reddetmek - Sessiz Tedavi
Bu, gene çocukluk yıllarında bir şekilde öğrendiğimiz ya da tanık olduğumuz ve bazen, en azından bazı kişi ve durumlar söz konusu olduğunda, "işe yaradığına" kanaat getirdiğimiz pasif bir tekniktir. Sorun şu ki, bir çatışmaya dahil olan insanlar arasında iletişim olmadan, çatışma çözülemez ve pek çok durumda daha kötüye gidebilir. Bu davranış ortaya çıktığında, iletişim kurmayı reddeden kişinin ona arkadaşça ve dostça yaklaştığınızı bilmesini sağlamak yardımcı olabilir. Çatışmayı "çözmek" istiyorsunuzdur ve sözcüklerinizin, ifadelerinizin ve ses tonunuzun mümkün olduğunca uzlaşmacı olması önemlidir. Sessiz duran kişi korkmaktadır. Onlara bu korkudan kurtulmaları için yardımcı olun; muhtemelen, açılacak ve konuşacaklardır. Ve onları çatışmayla bu şekilde başa çıkmaktan (başa çıkmamaktan) uzaklaştırmak, epey sabır ve zaman gerektirecektir.

8. Bir Hastalık Yaratmak/Uydurmak
Çatışmalar, hem duygusal, hem de fiziksel açıdan stresli ve yorucu olabilir. Çatışmalarla etkin bir biçimde başa çıkamayan kişiler, çatışma hakkındaki korku ve duygularını içlerine atarlar ve bazı hastalık belirtileri ortaya çıkar. Bunlar, migren ağrıları, mide sancıları, çeşitli ağrı ve acılar, hatta astım krizleri şeklinde olabilir. Çocukken pek çoğumuz, zorlanacağımızı düşündüğümüz durumlardan kaçmak için hastalık numarası yaptık ya da kendimizi hasta olmaya zorladık. Ne yazık ki bazı insanlar, yetişkinken de aynı biçimde çatışmalarla başa çıkmaya çalışırlar. Ne yaptıklarını bilmeleri ve bir yetişkin olarak, çatışmalarla (ya da belki genel olarak yaşamla) üretici ve sağlıklı bir biçimde mücadele etmeden önce yaşamla olgun ve sağlıklı bir biçimde başa çıkmanın yolunu bulmaları gerekir. Arkadaşınız, sevdiğiniz ya da yakın bir iş arkadaşınız iseler, sabır ve destek, kişinin çatışmayla daha iyi ve üretici biçimde başa çıkma yollarını anlamasına epey yardımcı olacaktır.

9. Sorunu Görmezden Gelmek
Bu "kafasını kuma gömmüş devekuşu" tekniğidir. Hiç sorun yokmuş, başkalarının tartışmaları gereken ve tartışmak istedikleri sorunları varmış, bunu sorun olarak görmüyormuş ve bu konu tartışmaya değmezmiş gibi davranmak son derece yaygındır. Hepimiz başka insanlar tarafından saygı görmeyi isteriz, özellikle de bu insanlarla kişisel ya da işle ilgili bağlantılarımız varsa. Tanıdığımız insanların bizimle paylaşma ihtiyacı duydukları her tür konuyu dinlemek, nazik bir davranıştır ve saygı göstergesidir. Kişi, konuların kendisine anlatılmasına izin verip halen "kendi" açısından bir sorun olmadığını söylüyorsa, konunun ne kadar sert ya da saldırgan bir tutumla çözüleceğine karar vermek, işin içinde bulunan diğer insanlara düşer. Bazen her şeyi oluruna bırakmak, bizim için daha kolay ve sağlıklıdır. Önemli bir konu olmadıkça ve hem yaşamımızda, hem de ilişkilerimizde stres ve baskı yaratıyorsa, "haklı" çıkmak için çabalamaya değmez. Elbette her "çatışma," farklıdır ve bu seçimi kendimizin yapması gerekir.

10. Çatışmayı/Konuyu Küçümsemek
Bunun klasik örneği, bir sorunu kendisiyle paylaşan birine "Pireyi deve yapıyorsun" şeklinde yanıt veren bir kişidir. Bu tür klişeler kullanan kişi, çatışmayla ilgili diğer kişilerin duygularını hafife almaktadır. Aynı zamanda, saygısızlık söz konusudur. Bu davranışı sergileyen insanlarla uğraşmak için güçlü olmak, kendine güvenmek, mümkün olduğunca soğukkanlı davranmak, sizin duygularınıza önem vermelerini istemek ve sizin gerçeklerinize daha fazla saygı ve ilgi ile bakmaları için her tür çabayı sarf etmek gerekir. Genellikle bu kişiler, inkar da ederler, çatışmada "kendilerine düşen paydan" korkarlar ve bu yüzden korkuyla yönlendirilen bir bakış açısına sahiptirler. Yapılabilecek en iyi şey, olabildiğince dostça bir atmosfer yaratmak, kişiye arkadaşça ve pozitif bir tavırla yaklaşmak ve zaman içinde kendi endişe ve hislerinizi benimsetmeyi sürdürmektir. Neyse ki sonunda, savunma kalkanlarını indirecek ve sizi ve durum hakkında söylenenleri daha gerçekçi bir bakış açısıyla dinleyeceklerdir.

3 Şubat 2008 Pazar

Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri ya da İsviçre Hastalığı

Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri ya da İsviçre Hastalığı

Serol Teber

(Serol Teber, tanınmış bir tıp doktoru ve psikiyatrdı. Meslek yaşantısını uzun yıllar Almanya’da sürdürdü. Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, Dr. Teber’in üzerinde çalışma sürdürdüğü özel uzmanlık alanları arasındaydı. Bu konuya yıllarını veren ve çok önemli bilimsel çalışmalara imzasını atan yapan bu değerli bilim adamı, 13 Kasım'da İstanbul'da yaşama veda etti.

Serol Teber İsviçre'den de geçmişti. Bu büyük bilim adamının beş yıl önce Basel'de "göçmenlik ve ruh sağlığı ilişkisi" üzerine verdiği seminer kayıtlarını arşivlerimizden çıkararak yayımlamayı, ondan bir kez daha öğrenmek ve anonim bilimsel literatüre kazandırmak açısından bir görev biliyoruz. Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve sözü Serol Teber'e bırakıyoruz. Serol Teber’in son derece ilginç çalışma gözlemlerini de aktardığı seminer kayıtlarını, onun sözlerini hiç kesmeden ilginize sunuyoruz.
Aktaran:Sevim Civil )

“İlk önce kendimle ilgili bir kaç satır bir şeyler söyleyeyim. Herhalde çoğunuz tarafından hiç bilinmiyorum. Ben Serol Teber, tıp doktoruyum. 1938 doğumlu ve İstanbul kökenliyim.“

“İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okudum. Sonra gene aynı üniversitenin Nöro Psikiyatri Bölümü’nde uzmanlık çalışması yaptım. Ardından da, 12 Mart’ı izleyen dönemde yurtdışına çıktım. O dönemden bu yana Almanya’da yaşıyorum. Düsseldorf’a yakın bir bölgede bir psikiyatri kliniğinde psikiyatr olarak çalışıyorum. Hizmet verdiğimiz psikiyatri kliniği toplumun tümüne yönelik bir klinik, yani sadece yabancılara, Türkiyelilere yönelik değil. Ama...“

“Kendimi Konunun İçinde Buldum”

Almanya’daki yirmi küsur yıllık yaşam ve çalışma serüveni içinde, özellikle 70’li yılların sonlarına doğru birdenbire, biraz abartarak söylüyorum, küçük bir salgın şeklinde çalıştığım kliniğin servislerinin Türkiye kökenli insanlarla, kadınlar olsun erkekler olsun, işgal edildiğini gördük. Kadın servisinin yarısından çoğu bizimkiler, erkekler bölümünün yarısından çoğu yine bizimkiler.

Burada adını bir kez daha saygıyla anmak istediğim çok değerli bir Alman bilim adamı Profesör Villigen bir gün vizite yaparken çekici kaldırıp yere attı ve şunları söyledi: “Çocuklar ben sizden yardım istiyorum. Bu olay nedir, nasıl oluyor böyle?” Yardım etmek istiyoruz, fakat bir türlü, hasta olarak gelen, oraya yatmış olan insanların gösterdiği belirtilere tıp dilinde bir karşılık bulamıyoruz. Yani bir insanın, saçının telinden ayağının parmağına kadar her tarafı nasıl ağrır? Ya da benzer şikayetler... Böyle Avrupa hekimine, tıbbına kolaylıkla anlatılamayan, onlar tarafından da kolayca anlaşılamayacak bir garip belirtiler yelpazesi... Bunun üzerine ben, birkaç yıl süren bir çalışma sonucu, 80’li yıllarda “İşçi Göçü ve Davranış Bozuklukları” başlığı altında bir kitap yayımladım.

Benim konuyla yakından ilgilenmem bu şekilde oldu. Bir bakıma, Alman hekimlerinin beklentilerine yanıt vermek içindi. Ardından geçen yıllarda ilginç değişiklikler oldu ya da biz en azından ilginç değişiklikler gözlemledik. Göçün süresi arttıkça, göçmenlerin 25-30 yıllık bir dönem içinde gösterdikleri belirtiler de kanımca ilginç değişikliklerdi. Yani şöyle: Bir insanın göç sürecine başladığı ilk yıllarda gösterdiği -tabii ki herkesin göstermesi şart değil- belirtilerle, yıllar sonrası arasında ilginç, öğretici bazı farklılıklar oluyor.

Burada bir şeyin altını ısrarla çizmek istiyorum. Benim burada söylediklerim yirmi yıllık bir gözlemi yansıtıyor, özetliyor. Ama bu kesinlikle istatistiki bir bilgi değil. Sadece, “bizim izlediklerimiz böyledir” diyebiliyoruz. Kendi bölgemizde, kendi kliniğimizde saptadıklarımızdan yola çıkarak bir şeyler söyleyebiliyoruz.

Tıp Tarihinde Basel ve İsviçre Hastalığı

Basel göç sorunuyla ilgili ilginç bir şehir. Altını gerçekten çizmek isterim, çünkü araştırabildiğim kadarıyla edebiyatta göçmenlik sorununu işleyen ilk hekimce yaklaşım, ciddiye alınan ilk büyük çalışma, Johannus Operius adlı Baselli bir hekim tarafından 1678’de yapılmış. Düşünün 1678’de “Nostalgia oder Heimweh” adında bir kitap çıkmış. Göçle ilgili ilk tıbbi çalışma.

Kitapta iki önemli gözlem aktarılıyor.

Birincisi, yukarıdaki dağlık yörelerden Basel’e gelen bir üniversite öğrencisi, birkaç ay sonra içinde korku, heyecan, huzursuzluk duymaya başlamış. Sonra zamanla kulağına sesler gelmeye başlamış. Zamanla hezeyanlar göstermeye başlamış. Ve giderek bilinci bulanıklaşmış ve artık iyiden iyiye kendisinden ümit kesilir bir duruma gelmiş. Bu arada, sadece Basel kentinin güngörmüş yaşlıları olayın farkına varmışlar. Teşhisi hekimlerden biraz daha önce koyup, “bunu elden geldiğince hızlı bir şekilde geldiği köye geri göndermek lazım, yoksa kaybederiz” demişler. Delikanlı hemen köyüne gönderilmiş ve gerçekten de bir kaç hafta sonra tümüyle düzelmiş.

İkinci örnek bir genç kız. O da çevre köylerden Basel’e çalışmaya gelmiş. Benzer şikayetler, korkular, sıkıntılar, kulağına sesler gelmeler, hezeyanlar ve kusma, ishal gibi gözlemlenebilir belirtiler. Kız köyüne gönderilmiş ve onun da şikayetleri son bulmuş.

O günden bu yana “Heimweh” ya da Fransızca “nostalgia” denilen olay “İsviçre hastalığı” olarak geçmeye başlamış. Bugün bile kimi literatürde “İsviçre hastalığı” olarak geçebiliyor.

Konu hakkında çok malzeme var. Zaman bol olsa da, sizlere çoğunu sadece tebessüm etmeniz için anlatabilsem. Denmiş ki, “dağ köylerindekiler hayvan pisliğine çok alıştıkları için şehrin temiz havasında hastalanıyorlar.” Ya da “çan sesine alıştıkları için bunlar çan sesi olmayan yerlerde hastalanıyorlar ya da tekrar bir yerde çan sesi duydukları zaman hastalanıyorlar.” Bu açıklama öyle yaygın bir hal almış ki, Avusturya ve Fransız ordularında bu tür belirtiler çok sık görülmeye başlandığında, ordular hareket halindeyken hayvanlara çan bağlanması yasaklanmış. Ola ki, bu işe meyilli, yurt özlemi içinde olan insanlar çan sesi duydukları zaman hastalık başlar... Bu konuda yüzlerce spekülasyon var.

Kökten Kopma Sendromu

Bu konuda ikinci ünlü isim ise Fransız Doktor Larey.

Larey, dünya tıp literatüründe bir günde en optimal bir şekilde 250 bacak ya da kol keserek insanları ölümden kurtarmasıyla da ünlüdür. Sadece bununla kalmamış doktor Larey; aynı zamanda Fransız ordularında “yurtsama”, yani yurdundan uzaklara giden askerlerin gösterdikleri psişik bozuklulukları da incelemiş. İnsan bugün bile bunları şaşırarak okuyor. O kaos içinde bunları nasıl tespit etmiş, nasıl anlatmış?

Olayın böyle bir gelişmesi var. Hekimce daha ciddi yaklaşımlar Birinci Dünya Savaşı’nda oluyor. Birinci Dünya Savaşı’nda tesadüf üçü de Müslüman kökenli Tatar, Avusturya askerlerine tutsak olmuşlar ve Viyana Askeri Hastanesi’ne yatırılmışlar. 1920 yıllarının başında Alain adında Avusturyalı bir hekim bunları birbirlerinden ayırıp da, Avusturya askerlerinin yanına koyduğunda, yani kendi dillerini konuşamadıkları duruma geçtiklerinden bir süre sonra üçünde birden ağır depresyon, korku, hezeyanla karışık bir tablo gözlemlemeye başlamış.

Bundan beş ay sonra ise ünlü alman psikiyatrı Grepellin, ilk defa, “kökten kopma sendromu” diye bir olayı en anlaşılır, radikal bir biçimde açıklayan tıbbi tebliğini sunuyor dünyaya... 1920’den bu yana pek çok araştırmacı, bizim gibi göçmenlik sürecine katılan insanların gösterdikleri ruhsal bir takım gerginlik olaylarını ya da rahatsızlıkları, genellikle “kökten kopma sendromu” olarak da değerlendirebiliyor.

Bu olayın nasıl geliştiği, bugün biraz daha değişik açılardan değerlendiriliyor. Aslında şöyle de bir şey saptamak mümkün: Günümüzden 2600 yıl evvel bile, yani tarihin ünlü babası denilen Herodod, yazılarında, “kendi kentinden başka yerlere gidenlere görülmeyen şeytanın eşlik ettiği söylenir” diye not almış. Demek ki, kentini bırakıp da başka bir yere giden insana bir tuhaflıklar oluyor ki, “şeytan eşlik etti” diye düşünülüyor.

Ama bundan daha önce de, din kitaplarında da, yani Adem ile Havva’nın ünlü elma macerasından sonra insanın cennetten kovulması da, özellikle Hıristiyan din kitaplarında devamlı bir yurt hasreti olarak değerlendiriliyor ki, yabancı düşmanı hareketlerde kilise hep böyle bir temelden yola çıkarak yabancıların yanında yer alıyor; eğer alırsa... “Biz hepimiz anayurttan kovulmuşuz, biz hepimiz yeni bir yurt arayışı içindeyiz, dolayısıyla da yabancı yoktur, hepimiz yabancıyız bir anlamda” diye. Böyle güzel, kökten hoş bir davranışları var.

Aşağı yukarı beş altı tane İsviçre kökenli yurt hasreti sözcüğü var. İsviçre’de, özellikle bu Basel merkezli yörelerde yurtsamaya verilen çeşitli adlar var. Sonradan bu kelimler Almanca "Heimweh” çatısı altında birleşmişler.

Bu dinsel kitaplardaki yurt arayışından sonra, edebiyat alanındaki en büyük özlem Homerus’un kitabındaki meşhur Odiseus’unkisi... Hatırlamak istiyorum, biliyorsunuz Odiseus yirmi sene kendi yurdunu arama, kendi yurduna kavuşma çabası içinde kan ağlamış. Tanrılar tarafından yurduna dönmesi önlenir, ama Odiseus yılmadan, yirmi yıllık bir macerayla yurduna dönme çabası içindedir ve kulağına sürekli yurdundan sesler gelir.

Arkadaşlar, bu işin tarihçe tarafı.

Göç Olayı Bir Travmadır

Bugünün modern tıbbı, özellikle de psikanalizi önemseyen hekimler, özellikle 20. yüzyılın artan siyasal göçlerini de araştırarak, göç olayına nasıl yaklaşıyorlar?

Göçmen insanın ruhsal durumunda neler oluyor?

Söylenen şey şöyle özetlenebilir:

Göç olayı her şeyden önce bir travmadır. Yani Türkçesiyle bir örselenmedir. İnsan doğduğu, büyüdüğü, çocukluk dönemini geçirdiği ve kendini ilk kanıtlama dönemini annesi, babası, çevresiyle yaşadığı, o kültürle ilk karşılaştığı yerden ayrılıp da başka yerde yaşamak zorunda kaldığı zaman, olumlu ya da olumsuz olsun bir tür travma, örselenme yaşıyor.

Bu travmanın ya da örselenmenin ruhbilimleri açısından önemi nedir, nasıl değerlendiriliyor?

Travma Yunanca kökenli bir kelime, örselenme, zedelenme anlamına geliyor. Tıpta çok kullanılıyor. Örneğin cerrahide, genellikle bir kazada ya da sert bir şeyle bir dokunum, iskelet sisteminin zarar görmesi, kırılması... Trafik kazasında kafanın bir yere vurulması kafa travması... Bir kemik kırılıyor ya da beyin sarsıntısı geçiriliyor.

Ama bunu ruhbilimleri biraz değişik yorumluyor. Psikiyatri açısından durum şöyle: İnsanın, dış uyaranları artık sağlıklı bir biçimde algılayıp bunlara uygun yanıtlar veremediği, savunma mekanizmalarını aşan bazı yeni ve aşırı ortamlar, ruhsal dünya için, kişilik için travmatik olmaya başlıyor.

Örneğin dilini iyi anlamadığımız bir topluma girdiğimiz zaman, o dile gramatik olarak büyük ölçüde hakim de olsak, satır aralarında söylenenler, yaşamın kendi iç dinamiği içinde olan bir takım gizli şeyler kalıyor. O sende bir soru işareti bırakıyor. Giderek bu tür uyarımları insan travmatik olarak yaşamaya başlıyor. Zaman içindeki birikimi, bu çok önemli, belli bir süre sonra normal kişilikte belli bir ruhsal gerilim ortaya çıkarıyor. Bu ruhsal gerilim bir hastalık mı? Hayır. Kesinlikle hastalık değil. Bu sadece bir alarm durumu… Ama bu gerginlik durumunda ne oluyor? Kendisinin tümünü anlamadığı bir ortamda güvensizlik başlıyor. Bir tür iç huzursuzluk başlıyor. Bir matlaşma durumu başlayabiliyor. Durgunlaşma, donuklaşma, rahat hareket edememe... Yani yavaş yavaş geri çekilme durumu gibi bir tür canlılık azalması...

Ben burada bir şey söylemek istiyorum. Bütün bu söylenenleri her akıllı psikiyatrın mutlaka kendi iç dünyasının süzgecinden geçirerek söylemesi lazım geldiğini düşünüyorum. Ben de bir göçmenim ve bunları çeşitli biçimlerde kendi içimde de duydum. Zannetmeyin ki, buraya oturup hiç duyumsamadığım bir durum üzerine ahkam kesiyorum. Bu Freud örneğinde de vardır. Bilirsiniz, biz modern psikiyatriyi biraz da Freud’un kendisinin geçirdiği ağır melankoliye borçluyuz.

Burada söylemeye çalıştıklarımı en azından zaman zaman ya da çok zaman kendim yaşamamış olsaydım, bunları bu kadar açık yüreklilikle ifade edemezdim.

Cemaat Toplumları ve Modern Toplumlar Arasındaki Uçurumlar

Şimdi böyle bir travmatik durumu tespit edersek, bunun prizmasında, göçmenlik sürecine başlamış herhangi bir insanda nelerin olup bittiğini bir adım daha yaklaşarak anlamaya çalışırız. Bu bağlamda göçmenlik, her şeyden önce bir kopuşlar olayıdır. Göçe başlayan insan bulunduğu yöreyi -bu iç göç olur, dış göç olur aşağı yukarı fark etmiyor- terk ediyor. Bu göçlerde, insanların içinde doğduğu, büyüdüğü kalıplandığı bölgeden mekansal, zamansal, tarihsel, kültürel kopuş başlıyor.

Bunlar bu kadar önemli mi? Meraklısı için çok önemli.

Bir kere mekansal kopuşu anlatmaya gerek yok, burada herkes onu kendinde yaşıyor. Ama zaman olayı galiba bizim kültürlerde pek tartışılmıyor. Ancak, bu olağanüstü önemli… Her mekanın ayrı bir iç psişik zamanı oluyor, bir zaman akışı oluyor. Yani Ankara’nın iç zaman akışıyla, İstanbul’un zaman akışı mutlaka birbirinden farklı. Orada yaşanan zaman, oradaki hayat süreci çeşitli yerlerden çok farklı…

Bir de o akışa anlam verebilmek sorunu var. O akışı anlamlandırmak da, ayrıca bir farklılık oluşturuyor. Şunu söylemek biraz daha somutlaştırır belki. Genellikle cemaat içinde yaşayan toplumlarda, -ki, Türkiye’yi, bizim kültürü, Türk İslam kültürünü buna yakın görmemiz mümkün- insan o toplumun içine girdiği zaman, o toplumun yıllardan beri, yüzyıllardan beri süregelen geleneksel zamanını değiştirmekle yükümlü görmez kendini. Varolana uymaktır asıl olan... “Böyle gelmiş, böyle gider” lafı biraz abartılmış olsa da, böyle bir espriyi içinde taşır. Tıpkı kendinden öncekiler gibi davranılır, yapılması gerekenler aşağı yukarı bellidir. İşte, şu yaşta evlenilecek, çocuklar olacak, makul bir zaman dilimden sonra da ölünecek. Böyle bir şey alışagelmiştir. Sosyoloji ve psikiyatri dilinde, buna organik zaman deniliyor. Bu organik zaman, aslında çok da rahat, güzel bir zamandır. Mutlu bir yaşam tarzını da içerir, çünkü insanı çok fazla bir şeyler yapmaya zorlamaz. Çünkü toplumun sizden bilinenler dışında bir beklentisi yoktur.

Cemaat içinde genelde geleneksel tarzda bir hayat sürülür. İçine girilen topluma aktif katılındığı zaman ise durum değişiyor. Toplumun zamanını değiştirmeye başlamak gerekiyor. “Erlebnis” demek için dönüşümlerin dizginlerini insanın birey olarak kendi eline alması lazım. İşte modern toplumlarda sürdürülen yaşam bu. Onun için bizdeki hayatla batı toplumları, modern yaşam arasında belli bir fark var. Dünyaya bakışın temelinde bir farklılık var. Burada mutlaka toplum sizden aktif bir şekilde yaşamı değiştirmenizi bekliyor. Öbüründe ise siz yaşamı değiştirmeye ezkaza kalktığınızda, size büyük eleştiriler geliyor. “Neden değiştirdin, neden bilindiği gibi, şimdiye kadar olduğu gibi hayatını sürdürmüyorsun” diye...

Geleneksel toplumdan gelip, modern toplumun içine girmiş olmamız basit bir süreç değil, sıkıntılarla dolu... Burada karşılaştığımız belki de en önemli sıkıntı, yeni toplumun beklentisinin çok fazla olması. Oysa biz çok beklenti değil de, günlük işimizi sürdürelim, ondan sonra kendi hayatımıza, klasik geleneksel hayatımıza, müziğimize, esprimize, yemeğimize dönelim istiyoruz. Bu beklentiyi şu veya bu şekilde duyumsamaya başladığımız zaman, önceden sözünü ettiğim psişik durum biraz daha gerginleşmeye, sıkıntılarımız biraz daha artmaya başlıyor.

Yeniden Kök Salma Kolay Olmuyor

Peki bu zamansal, mekansal, tarihsel, kültürel kopuşlar sürecini yaşayan o göçmen insan, göç sürecine katılmış insan, yeni geldiği topluma ne ölçüde katılabilir? Benim bu soruya, can sıkıcı da olsa, edebiyat bilgisinin de yardımıyla vereceğim cevap pek olumlu değil. Kopuşu yaşayan birinin, o içine girdiği yeni toplumda yeniden kök salması, -kökten kopma sendromunda söylenmek istenen espri de zaten bu- kökten kopan yetişkin birinin yeni bir yere kök salması pek kolay olmuyor. Bir takım temaslar oluyor, bir takım ilişkiler kuruluyor, ama sonuna kadar, yani yeniden orada eskisi gibi çiçek açması oldukça zor. Bu, her ulustan insan açısından aynı şekilde geçerli.

Göçmenlik Psikolojisi ve Psikosomatik Rahatsızlıklar

Bu arada, şöyle bir şey de sorulabilir: Göçmenlik psikolojisi diye bir şey var mı?

Göçmene özgü hastalık demek mümkün değil. Ancak, göçmenlik yaşantısı insanı belli bazı rahatsızlıklar için potansiyel bir hazırlığa sokuyor. İnsanı biraz daha gergin bir ruh durumuna sokuyor. Bu hapse giren için ya da toplama kampına giden insanlar için çok daha ağır olabilir. Yani belirli bir gergin, psişik duruma sokuyor. Ve bu gergin durumda insanlarda görünen bazı rahatsızlıkları biz bazı kümelerde topladık. Örneğin, 1980’de bizim kliniğe bir yıl içinde gelen Türkiye kökenli insanlarda gördüklerimizin yüzde 70’i psikosomatik şikayetlerdi. Bu yüzde 70’in en az yüzde 70’i de kadınlardı. Kadınlarda olan şikayetler genellikle çeşitli ağrılar, çeşitli organ şikayetleriydi.

Bazı İlginç Örnekler

O zamanlar bana çok çarpıcı gelen bir örneği burada aktarmak istiyorum: Bir kadın birkaç haftalık bir zaman dilimi içinde zannediyorum 244 tane mide filmi çektirmiş. Büyük bir felaket tasviriyle anlatılan bu mide şikayetlerini duyan her doktor, mide patladı diye düşünüyor ve hemen mide filmi çekiyorlar. Yani bu kadın 244 filmle kliniğe yattı ve biz onu anti-depresif bir tedaviyle birazcık olsun sağlığına kavuşturabildik.

Buna karşın erkeklerde görünen belirtiler biraz daha değişikti. O zaman, “akut paranoit reaksiyon” diye tanımladığımız 20 küsur vaka gördük erkeklerde. Olay şu bakımdan ilginç, belirtiler gözlemlediğimiz erkeklerin Almanya’ya geliş, kalış süreleri oldukça azdı. Yaklaşık beş yıllık bir dönemdi. Yeni gelinmişti, toplum yepyeniydi. Özellikle dil olayı büyük bir sorun durumdaydı. Hemen tümü kırsal kesim insanı olan erkekler, ailenin bütün yükünü birlikte getirmişlerdi, memleketlerindeki bütün bağları atıp gelmişlerdi. Almanya hakkında hiçbir bilgileri yoktu. İşyerlerindeki ufak bir sürtüşme gibi bir olayla gelişim gösteren süreç ve birkaç günde ortaya çıkmaya başlayan ağır bir korku, bilinç bulanıklığı, hezeyanlar, halüsinasyonlarla başlayan bir “akut psikoz” tablosu... Bu durum, klinikte birkaç haftalık çok ciddi bir tedaviyi gerektiriyordu. Bizim kliniğe yatıp da ölen olmadı, ama bu durumda gereken tıbbi müdahele yapılmasaydı onların birkaçı kaybedilebilirdi.

Konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Ege bölgesinden gelen otuz yaşlarında bir genç erkek. İlk önce hanımı Almanya’ya geliyor. Biliyorsunuz o zamanlar hanımlar önce geldiği zaman beylerini getirmesi daha kolay oluyordu. Erkek biraz daha sonra geliyor. Yapısı itibariyle biraz da bıçkın bir tip. Hala pantolonunun arkasında şöyle küçük bir çakı taşıyan tiplerden. Yumurta topuk ayakkabılarının arkasına basan ve gezen bir tip.

Hanımı birkaç yıl önce gelmiş. Çok parlak ve çok akıllı, oldukça da güzel bir hanımdı. Almanca’yı öğrenmiş, işini iyi kurmuş. Hanım ön planda, erkek bütün işlerde hanımın birkaç adım arkasından gidiyor. Hemen iş bulamamış ve evin içinde ev işleriyle uğraşıyor. Hanım çalışıyor, parayı getiriyor. Bütün Türklük alt üst olmuş.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra hırçınlaşmaları birdenbire aşırı derecede artıyor. Bir gün evdeki eşyalar kapının arkasına yığılıyor. Adam başlıyor hezeyanlara: “Bütün dünya bana düşman. Polisler gelip, beni alıp götürecekler.” Eline geçirdiği bir tabancayla hanımı, çocuğu evin içine hapsediyor, onları bağlıyor ve evi korumaya hazırlanıyor. Bu duyuluyor ve polis çelik yeleklerle filan camdan içeri giriyor. Böyle olaylar Almanya’da sıkça yaşanıyor. Öyle “Nato manevrası” gibi yakalanıyor ve yüksek doz ilaçlar verilmiş olarak, kelepçelerle bağlı halde kliniğe getiriliyor. Ama psikiyatride genel bir eğilim vardır. Bir hastalık, bir ruhsal sıkıntı ne kadar patırtılı gürültülü başlarsa, o kadar çabuk geçer. İyileşme, sağlığına kavuşma şansı o kadar fazladır. Bunlar gerçekten de, iki üç haftalık tedaviden sonra oldukça düzelerek taburcu ediliyor.

Unutamadığım bir başka psikoz olayı ise şöyle: Almanya’da işleri iyi durumda olan Karadeniz kökenli genç bir hasta, köyüne gidiyor. Tabii, bu göçün başka bir yüzü. Almanya’da bir takım hoş şeylere alışmış bu genç, köyüne gidince birdenbire yoğun bir korkuya kapılıyor. Sanki kendisini köyünde tutacaklarmış ve bir daha hiç oradan çıkamayacakmış gibi bir duygu içinde. “Dağ tepesinde” diyor, “bir kara kuşun ağzımın içinden karnıma girdiğini hissettim. Bir kuş ve o kuş beni o tarlaya çivilemek istiyordu.” Ondan sonra en kısa yoldan Almanya’ya geliyor ve eline geçirdiği her türlü kusturucu ve ishal yapan ilaçları içiyor ki, içindeki o kuş çıksın. Tabii, bakıyor kuş çıkmıyor, bu sefer devamlı koşuyor. Günlerce haftalarca koşuyor ve baş aşağı yatıyor ki, kuş içinden çıksın. Devamlı koşan ve kusmak isteyen bir insan ve polisler onu alıp getiriyorlar. Yatakta da rica ediyordu ki, baş aşağı yatırılsın ve o kuş çıksın diye. Uygun ilaçlarla tedavi edildi ve sonra kendisi de gülmeye başladı olay üzerine.

Bir Tehlikeye Dikkat

Bu noktada bir tehlikeye de dikkat çekmek gerekir sanıyorum. Doktorlar bazı durumlarda yanılabiliyorlar. Hiç bir röntgen çekilmeden, hiçbir işlem yapılmadan, psikosomatik rahatsızlık, yani “göçmen hastalığı” diye teşhis konuluyor. Bunun örnekleriyle karşılaştık. Arkasından işte beyin tümörü ya da akciğer kanseri çıkıyor. Tabii ki, bazen çok geç kalınmış oluyor.

Bu büyük bir tehlike. Hiç bir şekilde özrü olmayan bir hata. Böylesi bir olayı bir genç delikanlıda yaşadık. Baş ağrısı, baş ağrısı, baş ağrısı... İlk izlenim, bu tipik bir köy özlemi durumu. Baş ağrısı filan derken, bir de gördük ki, organik bir şey var. Bir bakın, bir de “EG” çekelim. Bir de baktık ki, iri bir kanama, yarım elma büyüklüğünde bir kanama ve yaygınlaşmak üzere. Hemen müdahale edildi ve genç kurtuldu. Böyle bir çok olay oluyor. Ben onun için her şeye rağmen baştan film çekilmesinden yanayım.

Benlik Bilinci

Arkadaşlar konuyla ilgili bir adım daha atıp, tıpta çok kullanılan bir kavramı, konuya yabancı olanlara biraz sıkıntı verse de, anlatmak istiyorum. Ama konuşmayı götürmek bakımından çok önemli.

Psikiyatride “benlik bilinci” diye bir laf var. Benlik bilinci, kişinin kendisinin kim olduğunu bilmesi, ben benim diyebilmesi olayı. Bu olayda benlik bilinci, yazgı belirleyici derece önemli. Çünkü, bütün bu bizim göç sürecinde ya da başka süreçlerde, günlük yaşantıda karşılaştığımız olaylar, o bizim en iç, en çekirdek bölümümüz olan benlik bilincinde yansısını buluyor. İnsanda, ancak kendisinin haberdar olabildiği bir yer var. Dış dünyada başka hiç kimse benlik bilincimiz hakkında bir bilgi sahibi olamaz. Onu sadece biz biliyoruz ve bu tür, bizim rahat yaşamamızı engelleyen, kendimizi evimizdeki gibi hissetmemizi engelleyen herhangi yabancı bir ortamda, üzülmeye başlayan, “bana neler oluyor böyle?”, “ben neredeyim?”, “kimim?” filan diye soru sormaya başlayan bölüm, o benlik bilinci bölümüdür. Ne zaman ki, o benlik bilinci bir miktar huzursuzlandıktan, bir miktar rahatsızlandıktan, bir miktar matlaştıktan sonradır ki, zaten bizde bir takım organ şikayetleri başlıyor. Ya da daha ileri gidip psikoz durumu ortaya çıkıyor.

Nasıl oluyor bu?

Kas Kasılmaları

Hep denir ki, bütün kas kasılmaları bir miktar bilinç dışı, benlik bilincinin üzgünlüğüne daha doğrusu korkusuna bağlıdır. Korkan insanın kasları kasılır. Genel bir laf bu. Wilhelm Reich’ın çok güzel tespitleri vardır, der ki, “her kas kasılmasının belli bir psikopatolojik öyküsü vardır.”

Genellikle bizim insanlarımızda görülen yaygın sırt ağrıları, yaygın bel ağrıları, baş ağrıları, aslında, uzun süreler içinde yaşandığı halde ayrıntıları bilinmeyen bir toplumun neden olduğu kronikleşmiş korkunun sonuçları... Bu korkuyu öyle büyük bir korku olarak algılamayalım, ama kendisini babasının evinde gibi hissetmediği bir yerde yaşayan insanların hissettiği huzursuzluk, belli bir dönem sonra kas kasılmalarına neden olabiliyor.

Ne demek kas kasılmasının ruh bilimsel çözümü?

Bu kas kasılması, bir anlamda, içimizdeki o benliğin bir bölümünü olsun ikinci bir zırhla örtme çabasıdır. Yani bir panzerle içimizin o bölümünü, dış dünyanın saldırılarına, uyarılarına karşı bir tür koruma refleksidir kasların kasılması. Genellikle görünmeyen, bilinmeyen düşmanın hep arkadan geleceği tahmin edilir. Ama bütün hayvanlarda da bu böyledir. Bir kedi, bir köpek çok uzaklardan bir düşman sesi duydukları zaman ilk önce bütün ense kasları kasılmaya başlar.

Bizdeki eklem ağrıları, sırt kasları ağrıları gibi en yaygın psikosomatik şikayetlerin çoğu zaman böyle bir nedeni var. Yani, kronikleşmiş olumsuz yaşam koşullarına karşı bir tür savunma mekanizması... Çok sadeleştirerek anlatmaya çalışıyorum, bunun daha ileri gittiği bir dönemde, eğer artık benlik bilinci belli bir gücünü iyiden iyiye bu savunma mekanizmasını kurmaya ayırıyorsa, o zaman bu koşullarda, kişi benliğin bir bölümünü gözden çıkarır.

Ne demek bu gözden çıkarmak?

Psikiyatride benliğin bir bölümünün gözden çıkarılması olayı, daha ileri düzeyde bir rahatsızlığın başlama aşamasını çağrıştırır. O zaman benlik, artık kendisini o hale getiren gerçek dünyayı bir fantezi dünyası gibi yaşamaya başlar. Bu herkes için söz konusu, ama göçmenlikte bunun belli bir potansiyel tehlike içerdiğini söylemek mümkün. O zaman bir bakıyorsunuz ki, büyük sıkıntıları olan, büyük korkuları olan bir insan elinde bir zincir şarkı söyleye söyleye sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Bir küçük depresyona, bir küçük psikoza girmenin ön yolları böyle başlıyor olabilir.



Sorular ve Cevaplar

Çocuklara Yansıtma ve Sarkaç Psikolojisi

İkinci kuşak, göçmenlik psikolojisini nasıl yaşıyor?

Serol Teber: Ancak uzun süren korku, kendini evinde hissetmeme duygusu insanlarda giderek artan boyutlarda bir takım psikozlar yaratabilir. Şimdiye kadar anlattıklarım hep birinci kuşakta gördüklerim, tespit ettiklerim. Bunun ikinci kuşağa yansıması nasıl oluyor? Genellikle evde konuşulan her olay, gergin hava, evdeki psişik durum çocuklara şu veya bu şekilde mutlaka yansıyor. Çoğu zaman, bizdeki olumsuz anılar tıpkı onların yaşam öyküsüymüş gibi onlar tarafından özümseniyor. Öyle ilginç bir şey ki, o ilk göç olayını yaşamamış çocuk, yaşam öyküsünü birine anlatırken, içtenlikle, o ilk annesinin babasının öyküsünü de kendi yaşam öyküsüne katarak anlatıyor. İlk önce onlara sahip çıkma isteğiyle başlayan bu durum, bir süre sonra gerçekten de onun öyleymiş gibi anlatmasına dönüşüyor. Buna “sarkaç psikolojisi” deniliyor. Yani bir sarkacın gidip gelmesi gibi, çocuğun benlik bilinci de, kişiliği de annesinin babasının yaşam öyküsüyle kendi yaşam öyküsü arasında gidip geliyor. Belli bir süre sonra da, yaşam öyküsünün hangisi kendisinin, hangisi annesinin babasının olduğu sınırı kalkabiliyor. Öyle gerilimli evlerde, gerilimli şartlarda biraz psikoz boyutlarına varmış durumlarda, çocuklar için olay daha da zorlaşıyor ve çocuk bu ayrımı yapmakta giderek daha da zorlanıyor. Önemli şeylerin evde konuşulması mutlaka gerekli, ama çok abartarak da yapmamak gerekiyor. Hepimize oluyor. Mesela ben uzun süre Türkiye’ye gidemez durumda yaşadım. Onu o kadar çok anlatmışım ki, benim oğlum iki üç kez beni ciddi bir şekilde uyarmak zorunda kaldı. “Yeter artık” dedi. Bunu yapmak hataysa şayet, hepimiz yapıyoruz. Ben de çok yapmışım. Oğlumun uyarması çok yararlı mı oldu bilemeyeceğim, ama kendimi artık frenlemeye çalışıyorum.

Bizim bilebildiğimiz kadarıyla, üçüncü kuşakta bile bu göç olayının izleri şu veya bu şekilde kalıyor.

***

Sevgi ve Nefret Yan Yana

İkinci nesilden bir insan, kendini ebeveynleriyle özdeşleştirerek anlatıyor. Yaşarken de bu böyle mi?

Serol Teber: Kısmen... Zaman zaman hepimiz gireriz psikoz durumuna. Burada ilişki çok karışık. Bir yandan ruhbiliminin en keyifli, en güzel yerleri, çünkü nefret ve sevgi ilişkisi bu durumlarda çarpıcı bir şekilde ortaya çıkabiliyor.

Bir yandan böylesine sıkıntı geçirmiş ana babaya karşı büyük bir sevgi ve saygı. Bu saygı onlarla özdeşleşmeyi getiriyor. “Öyle bir olayım ki”, diyor “o saygıyı ben de paylaşayım.” Diğer yandan, ondan kaçmak, kopmak ihtiyacı. Her çocukta ortaya çıkar, bu sevgi nefret ilişkisi.

***

Savunma Mekanizmaları ve Sonuçları

Kişilik ve benlik arasında nasıl bir ilişki var?

Serol Teber: Benlik bilincinin bulanması göçmenlikte en sık rastlanan olaylardan biri. Benlik bilincinin bulanması ve gerginleşmesi, giderek benlikle kişilik arasında bir farklılaşma şekline dönüşebiliyor. Kişilik, benliğin dış dünyayla temasta olan kesimi. Herkesin kişiliği içinde bulunduğu koşullara göre değişir. Her göçmen insanın kişiliğinde eskiye göre bir miktar değişme, bir dönüşüm var. Nasıl bir değişme? Günlük koşullara, kişiye göre değişen depresif, korkulu, kuşkulu, öfkeli bir zemin.

Var olan her şeyden kendini bir miktar geri çekme, kendi içine kapanma eğilimi son derece doğal bir savunma mekanizmasıdır. Onu öğren bunu öğren, bütün bunlardan bıkan, yorgun düşen insanın, artık uyarım gelebilecek olası her yere ince ince duvarlar örerekten kendisini küçük mat bir dünyanın içine doğru çekmeye başlaması olayı.

***

Kadınlar Daha Fazla Baskı Altında

Kadınların durumu erkeklere göre daha ağır denebilir mi?

Serol Teber: Organik depresyon kadınlarda genellikle sindirim sisteminde ifadesini buluyor. Aslında kadınlardaki bir çok mide, bağırsak şikayetleri de depresyonun bir çeşidi. Sıkıntısını dile getiremeyen insanlar, ben depresyondayım deme şansına sahip olmayanlar, ancak organsal bir acıyla, organsal bir mesajla kendi durumlarının iyi gitmediğini gösterebiliyorlar. Üçüncü Dünya Ülkeleri, Akdeniz Ülkeleri insanlarında, kadınlarda buna organ depresyonları deniyor. Erkeğe o hak tanınıyor. Bizim kültürümüzde kadında o hak daha yok. Son zamanlarda bizim kadınlarımızda sık sık rahim, cinsel organlar, karın ağrıları görünüyor. Kadın doktorları çaresiz durumdalar ve devamlı psikiyatrlardan yardım istiyorlar.

17 Ağustos 2007 Cuma

Anorexia Nervosa -yeme bozukluğu

Anorexia Nervosa

Anorexia Nervosa bir yeme bozukluğu türüdür. Yeme bozuklukları; vücut ağırlığı takıntısı, vücudun şekli ile ilgili olumsuz düşünceler ve beraberinde getirdiği duygulanım bozukluklarının olduğu bir durumdur. Çağımızın en büyük problemlerinden biridir.

Bu bozukluk kişinin genel vücut sağlığını etkileyen, hatta tedavi edilmezse, ölümle sonuçlanabilen bir bozukluktur. Yeme Bozuklukları; Anorexia Nervosa, Bulimia Nervosa ve Başka Türlü Adlandırılamayan Yeme Bozuklukları olarak üç ana gruba ayrılır. AN yemek yemeyi tamamen durdurma, BN aşırı yeme ve kusma, BTAYB ise kusma olmadan aşırı yeme, yemeği çiğneyip yutmadan çıkartma ve diğer normal dışı yeme alışkanlıkları ile betimlenir.

AN bireyin beden algısının bozularak kendisini şişman algılaması neticesinde beslenmeyi reddederek aşırı kilo kaybı yaşaması olarak da tanımlanabilir. AN özellikle genç kadınlarda görülür. Yemek yememe, çok az uyuma ve buna rağmen çok aktif olma AN’nın belirgin başlangıç göstergeleridir. Sonrasında AN’lı kişi çok şişmanladığı kanısı ile abartılı bir biçimde rejim uygulamaya başlar. AN hastası kişiler kendini kusturmanın yanı sıra abartılı gıda rejimi ile birlikte aşırı hareket, laksatif, diüretik ve iştah baskılayıcı ilaç da kullanır . Önceleri kontrol edilebilen iştah bir süre sonra gerçekten de yok olur ve zayıflama normal ölçüleri aşar.

Anoreksikler yemek yememelerine rağmen iştahlıdırlar ve sürekli yemek ile ilgilenirler. Yemek tarifi okurlar, asla pişirmeyecekleri yemek tarifleri toplarlar ve arkadaşları ile ailelerine büyük bir özenle yemek hazırlarlar. Ancak kendileri yemezler.

Anorexia nervasa hastaları kendilerini olduklarından daha kilolu görür. Hatta klinik ortamda boy aynası karşısında bedenlerinin çeperini çizmeleri istendiğinde, beden çeperlerini olduğundan çok daha geniş çizerler.

Bir kişiye DSM-IV TR’a göre AN tanısı konabilmesi için aşağıdaki şartların oluşmuş olması gerekir:

  • Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (örn. Beklenenin %85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan bir kilo kaybı ya da büyüme dönemi sırasında, beklenenin %85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açacak bir biçimde beklenen kilo alımını gerçekleştirmeme).

  • Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.

  • Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkar etme.

  • Kadınlarda menarş sonrası amenore, yani en az üç ardışık menstruel siklusun olmaması (Sadece hormon verilmesi sonrası menstruasyon dönemleri oluyorsa, o kadın amenoresi olduğu düşünülür, örn. östrojen uygulaması).

AN’yı kısıtlı tip ve tıkınırcasına yeme/çıkartma tip olarak iki alt başlıkta topluyoruz.

Kısıtlı Tip: AN’nın bu epizodu sırasında kişi düzenli olarak tıkınırcasına yeme ya da çıkartma (yani, kendisini yol açtı kusma ya da laksatiflerin, diüretiklerin ya da lavmanların yanlış yere kullanımı) davranışını göstermemiştir.

Tıkınırcasına Yeme/Çıkartma Tipi: AN’nın bu epizodu sırasında kişi düzenli olarak tıkınırcasına yeme ya da çıkartma (yani, kendisinin yol açtığı kusma ya da laksatiflerin, diüretiklerin ya da lavmanların yanlış yere kullanımı) davranışı göstermiştir.

Bu tip AN hastalarında kişilik bozukluklarına, dürtü kontrol bozukluklarına, madde bağımlılığı ve özkıyım girişimlerine daha sık rastlanmaktadır.

AN genellikle ilk veya orta ergenlik döneminde başlar. Görülme yaşı 11-40 arasındadır. Toplumda % 1 oranında görülür. AN vakalarında kadınların erkeklere oranı 20/1. Ergenlikte AN teşhisi konan erkeklerin oranı % 5’tir. Yüksek ve orta sosyokültürel düzeyde daha sık görülür. Ancak son yıllarda 40 yaş üstü kadınlarda ve 19 yaş üstü erkeklerde de artan oranlarda görülmeye başlanmıştır. Anoreksiklerde yaygın endokrin bozukluk vardır.

AN’da hastanın ya da ebeveynin anamnezde ifade ettiği davranışsal belirtileri sıralayacak olursak:

  • Gıdalar, kalori, kilo, yağ oranı hesapları ve diyet ile aşırı ilgi
  • Kilo konusunda aşırı ilgi ve kaygı
  • Kilo fazlası olmadığı halde diyet yapma
  • Kilo fazlası olmasa bile kendisini şişman olarak değerlendirme
  • Açlığı inkar etme
  • Normal ölçüde yemiş bile olsa, midesinde aşırı şişlik hissetme
  • Aşırı egzersiz yapma
  • Sık sık tartılma veya vücut oranlarını ölçme
  • Yeme davranışındaki değişiklikler
  • Gıda biriktirme ya da atma
  • Başkaları ile beraberken yemek yemekten kaçınma
  • Gizli yeme
  • Yemeklerden sonra sık sık banyoya gitme
  • Kusma, laksatifler, diüretikler, iştah baskılayıcı ilaçlar, kuvvetli egzersizler veya gıda alımında kısıtlama yoluyla kilo kontrolü sağlama
  • Sosyal ortamlardan kendini geri çekme
  • Sinirlilik
  • Duygudurum dalgalanmaları
  • Duygudurum enerjisindeki kayganlık
  • Kendini aşırı eleştirme
  • Hoşlandığı aktivitelerden uzaklaşma
  • Tepkisel davranış kalıpları

AN’da gözlemlenen fiziksel semptomları sıralayacak olursak:

  • Kuvvetli kilo kaybı ve kiloda sık dalgalanma
  • Kadınlarda amenore
  • Kadınlarda amenore ve ovulasyonun gerçekleşmemesi nedeniyle üreme yeteneğinin kaybı
  • Bayılma hissi
  • Letarji (uyanıklığın belirgin azalması)
  • Güçsüzlük
  • Deride kuruluk
  • Saç kaybı
  • Tırnak kalitesinde bozulma
  • Kabızlık
  • Vücutta ödem
  • Erkeklerde impotenz

AN’in genetik nedenlerinin yanı sıra psikososyal nedenlerine baktığımızda, çocuğun birey olarak gelişmesini güçleştiren bir aile patolojisi bulgularız. Anoreksiklerin aileleri tarafından kuvvetli rasyonel başarı beklentisiyle yüklendiğini görürüz. Bu tarz aile yapılarında rasyonel başarının gerçekleşmemesi belirgin yöntemlerle cezalandırılmaz. Bu tarz ailelerde bu başarısızlık, çocuğun ailenin güvenini sarsması olarak algılanır ve ifade edilir. Bunu ipek eldiven içindeki demir yumruk olarak betimlemek mümkündür.

AN hastalarının büyüme döneminde desteklenen cinsel çocuksulukları; cinsel ilişki kurma ve gebe kalma ile ilgili kuvvetli korkuları; büyüme, anneden ayrılma ve bireyleşmeye karşı kuvvetli korkuları bulgulanabilir.

Aile hikayelerinde ölüm, ayrılık, alkol ve kumar gibi sorunlar olan gençlerde daha sık görülür. Çevrenin yargılarına çok önem veren ailelerin çocuklarında daha sıklıkla bulgulanır AN.Majör depresyon bu ailelerde genel nüfusa oranla daha sık görülür.

Toplumun zayıflığa çok değer verdiği kesimlerde de daha sık rastlarız AN’ya. Toplumun dış görünüşe verdiği bu önem, ergenin bağımsız olma ve sosyalleşme çabaları ile aileden koparak bireyleşme süreçlerinde bedenleri ile aşırı ilgilenmelerine neden olmaktadır. Gençlerin yaşamla ve bilgiyle ilgili donanımları yeterli olmadığı için, yaşamda kendilerini tek ifade etme alanı dış görünüşleridir. Kozmetik ve tekstil sektörünün sunduğu idoller kendilerini bedenleri ile ifade etmeyi seçen gençlerin yukarıda anlatılan aksaklıklara sahip olanlarında yeme bozukluklarını tetiklemektedirler.

AN depresyonun ve kendine zarar verme davranışının da bir dışa vurumu olabilir.Anoreksikler takıntısallığa ve mükemmeliyetçiliğe yatkındırlar.Aslında hastalar için AN başkalarının karar vermesine karşı çıkabildikleri bir dirençtir. Anoreksikler üzerinde söz sahibi olabilecekleri, kendilerine bırakılmış tek alan olan kendi bedenlerini kontrol ettiklerine inanırlar.

Anoreksik hastalar güçsüz ve etkisiz olduklarına yönelik kesin bir inanç taşırlar. Daha çok kusursuz bir kız çocuğu imgesiyle kendilerini erişkin yaşamın zorluklarından korumak isterler. Beden, benlikten ayrı ve ebeveyne ait bir parça gibi algılanır. Anoreksikler büyürken özerkleşmeleri asla desteklenmemiştir. Beden işlevlerinin denetiminin kendilerinde olmadığına inanarak yaşamışlardır. Anoreksiklerin çocukluğuna baktığımızda, genellikle ebeveynlerini memnun etmeye çalışan iyi ve uslu “kız çocukları” geçmişi gözlemleriz. Ergenlikle beraber bu davranış kalıbı olumsuzlaşır. Anoreksik ergen bu dönemde uyum göstermekten vazgeçerek, kendi kontrollerini ele alma çabasındadır. Ancak bu kontrolü sağlıklı oluşturamadığı için beden ağırlığını ve beslenmesini kontrole dönüştürür. Yaşam alanında kontrol etmek için kendisine bırakılan tek alanın bedeni olduğu inancındadır.

Anoreksiklerin büyük bir kısmında anne-kız ilişkisine baktığımızda, annenin kendi ihtiyaçlarını ve doyumunu kızınınkinden önde tuttuğu görürüz. Çocuk bu nedenle annesinden kendisine değer veren, önemseyen, kabul gösteren ve kendi varlığını fark edip geliştirebileceği geribildirimleri almadığı için sağlıklı bir benlik algısı oluşturamaz ve kendisini annesinin bir uzantısı olarak algılamayı seçer.

Anoreksiklerin baba-kız ilişkilerine baktığımızda ise, genelde babaların ilgili ve destekleyici göründüklerini, ancak kızları gerçekten kendilerine ihtiyaç duyduklarında, kızlarını duygusal yönden destekleyemediklerini ve yalnız bıraktıklarını görürüz. Mutsuz bir birliktelikleri olan anne-babaların kızlarını kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir obje yerine koyarak kendileri olabilmeleri için imkan vermedikleri de bir bulgudur bazı anoreksik vakalarda.

AN’ın psikodinamiğini şu şekilde açıklayabiliriz:

  • Farklı ve tek olabilmek için çabalamak
  • Ebeveynin beklentileri sonucu oluşan yapay benlik algısını reddetmeye çalışmak
  • Gerçek benliğin oluşmaya başlaması
  • Bedende somutlaşan içselleştirilmiş düşman ve kontrol eden anne imgesinin reddedilmesi
  • Aşırı isteklere karşı direnç, kontrol geliştirme
  • Kendisinin yerine diğerlerini çaresiz durumda bırakma

AN yaşamı tehdit edebilecek ve ölümle sonuçlanabilecek kadar riskleri yüksek bir bozukluktur. Anoreksiklerin büyük bir kısmı da maalesef tedaviden kaçma eğilimindedirler. Tedavi olurlarsa, kilo almaları gerektiğini bildikleri ve bunu kontrolü kendilerine bırakılan tek alan olan bedenlerinin kontrolünü kaybetme olarak algıladıkları ve bu durumdan şiddetle korktukları için, tedaviden kaçma oranları çok yüksektir. AN hastalarının hastalığı ve dolayısıyla yardımı kabullenmemeleri, hastalığın seyrini olumsuzlaştırmakta ve yaşamsal risklerin oluşmasına neden olmaktadır.

AN hastalarının yarıya yakın bir kısmı bir başka yeme bozukluğu olan BN özelliklerini de gösterir. Aşırı yeme ve kusma gibi belirtiler AN başladıktan ortalama 1 ½ sene içinde ortaya çıkmaktadır.AN’da da diğer yeme bozukluklarında olduğu gibi oluşabilecek tıbbi komplikasyonlar vardır:

*Akut Problemler:

  • Sıvı, elektrolit ve asit-baz dengesi anormallikleri
  • Kardiyak ritm bozuklukları
  • Gastrointestinal semptomlar
  • Gecikmiş gastrik boşalma
  • İrrtibl Kolon Semptomları
  • Özafagial – yemek borusu - hastalıklar (özafajit- yemek borusu duvarı iltihabı, rüptür - yırtılma )

*Kronik Problemler:

  • Büyüme geriliği
  • Ergenliğin duraklaması
  • Amenore (adet görememe)
  • Üreme kapasitesinde anormallik
  • Kemik kitlesinin kazanılmasında bozulma
  • Serebral atrofi
  • Kronik renal tubuler hastalıklar
  • Ventriküler aritmi
  • Konjestif kalp yetmezliği
  • Hipofostatemi

AN’da tedavi başarısı maalesef çok yüksek değildir. Bunun nedeni, hastaların hasta olduklarını kabul etmemeleri ve hastalığın çok geç bir safhasında genelde kendi istekleri dışında fiziksel olarak bedensel fonksiyonlarında çökme başladığında hastaneye yakınları tarafından getirilmeleridir.

Ağır kilo kaybı olan anoreksilerin mutlak hastanede çoklu uzman gözetiminde – psikiyatr, psiklolog, dahiliye uzmanı, kadınlarda jinekolog, diyetisyen - tedavi görmeleri gerekir. Anoreksikler çok büyük bir oranda hasta olduklarını kabul etmedikleri için, ciddi risk sınırına gelince yakınları tarafından hastaneye kaldırılırlar. Bu hastalıkta genelde bu sebeple hastalığın ilerlemiş bir safhasında tedaviye başlanmak zorunda kalınır. Ağır kilo kaybı olan hastaların parenteral beslenmeleri gerekebilir. Yaşamsal tehlike belirli bir oranda bertaraf edildikten sonra, tedaviye öncelikle kişinin kilo almayacağına inandığı bir beslenme biçimi konusunda anlaşılarak başlanmalıdır. Hasta doktorları ile güven ilişkisini yakaladıktan sonra, tedavinin devamı mümkün olur. Çoklu tedavinin belirli bir aşamasından sonra, bu anlaşma neticesinde anoreksiklerin kilo almaya başladıklarında yoğun direnç göstermeleri çok yaygın olarak karşılaşılan bir olumsuzluktur. Bu direnci geliştiren anoreksiklerin sosyal ilişkileri yetersizdir ve genellikle depresif bir duygudurum içindedirler.

AN hastası yapılan anlaşmaya uygun günlük kilo artışına direnç geliştirmek yerine, kilo artışında başarı gösterirse, giderek artan ödüller verilir. Sağlıklı bir beslenme çizelgesinin oluşturulmasının akabinde yeni beslenme biçimi başlamadan, psikoterapi gerekli yöntemlerle devreye girer. Psikoterapi diğer eşleşen problemlerin de işlendiği, ancak esas olarak kişinin yeme davranışı ile ilgili oluşturmuş olduğu yanlış düşünce kalıplarının ve olumsuz beden algısının kognitif-davranışçı terapilerle değiştirilmesine dayanır başlangıçta. Psikoterapinin oluşturulmasında dinamik yaklaşımın da önemi büyüktür. AN’yı oluşturan biliçaltı çatışmaların bilince çıkartılarak kişiliğin sağlıklı ve özgür gelişmesinin sağlanması çok önemlidir. Bireysel terapinin yanı sıra mutlak aile terapisi de tedavi protokolünde yer almalıdır. AN hastalarının hemen hepsinin temelinde aile problemleri vardır.

Psikoterapinin gerektiğinde – özellikle depresyon ve obsesyonların olduğu durumlarda - destekleyicisi psikofarmakoterapidir.

Anorexia Nervosa hastaları tedavinin belirli bir aşamasında hastaneden çıktıklarında, yeme bozukluklarının dışında kalan çevresel faktörlerin – iş, okul, aile – tümüyle birden baş edemeyip regrese olabilirler. Bu nedenle AN hastalarının hastaneden çıktıktan sonra da tedavilerine çoklu uzman eşliğinde son derece disiplinli bir şekilde uymaları çok önemlidir.

11 Ağustos 2007 Cumartesi

Narsizm

Ölü bir canın ölü ırmağında kendisine bakması,
anlatılan olaydan çok, kendi kişiliği ile ilgilidir.

Mitalogya, Edith Hamilton

Yüreğinden yaraladığı kızlardan biri, bir gün tanrılara yakararak Narkissos’un cezalandırılmasını istedi. “Başkalarını sevmeyen kendini sevsin” dedi yüce tanrılar. Ve yakışıklı mı yakışıklı ama bir o kadar da katı yürekli olan delikanlının cezalandırılması işini, adı haklı öfke demek olan Nemesis’e bıraktılar. Nemesis’in görevini yerine getirmesi uzun sürmedi. Susayıp da duru bir pınara eğilince Narkissos, suda kendi yüzünü gördü. “Başkaları benim yüzümden ne acılar çekmiş şimdi anlıyorum” dedi. “Kendime karşı olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl erişebilirim? O güzelliği bırakamam da. Yalnız ölüm kurtarır beni.” Böylece su kıyısında eridi gitti Narkissos. Canı ölüler ırmağını geçerken, suya eğildi, son bir kez baktı yüzüne. Eridiği yerde güzel, yepyeni bir çiçek açtı. Sevgilileri adıyla andılar onu, Narkissos (nergis çiçeği) dediler (Hamilton, 1996, s.61-62).

İşte o gün bu gündür kendine sevgi (öz-sevi, narsisizm) insanın vazgeçilmezi oldu. Hatta, öz-sevide ortaya çıkabilecek her zaafiyet de varlığımızın tehdidi. Çünkü öz-sevi vasıflarının önemli bir kısmı egoyu diğerlerinin ona verebileceği zararlardan korumak üzere gelişir. Ancak, bu vasıfların aşırı güçlemesi, sürecin narsisistik kişilik bozukluğuna doğru seyretmesi demektir.

Annenin dünyasında biricik olan bebek, sınır gözetmez. Bu da kendisini aşırı güçlü hissetmesine, herşeye hakim olduğu duygusuna kapılmasına yol açar. Bir kurama göre 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan bebek, ihtiyaçlarına eskisi kadar hassas yanıtlar alamazsa, narsisistik kişilik bozukluğu geliştirecektir. Bir başka kuram ise egonun diğerlerinden bağımsızlaşma evresinde çocukluğa dek yaşantılanan istismar ve travma süreçlerini esas alır. Zira, kurama göre, istismar ve travma yaşantılarının fazlalığı, bir başka ifadeyle erken çocukluğun narsisistik kırılmaları, yetişkinlik yaşlarının narsisistik kişilik bozukluğuna zemin hazırlar.

Büyük ve güçlü olma tutkusu, artmış takdir görme arzusu, yetki sahibi olma isteği, empati yoksunluğu narsisistik karakterin baş belirleyicileridir. Bu özellikler ilk yetişkinlik dönemiyle birlikte baskın hale gelmeye başlar. Narsist, diğerlerine güvenmekte her zaman için şüphecidir. Ancak, gerçek olsun ya da olmasın, diğerlerinin onun yeteneğini, güzelliğini, parlaklığını ve başarısını takdir etmesi şarttır. Diğerlerinin onu çevreleyen varlıkları, sadece ona olan övgüleri getireceği için önemlidir. Aksi halde, bir anlamları yoktur zaten. Gerçekte ise narsist, son derece kırılgan bir kendilik kavramına sahiptir. O kadar ki, yaşam içindeki değeri ancak ve ancak diğerleri onu takdir ettiğinde, ona sürekli ihtimam gösterdiğinde ortaya çıkar. Bu gerçekleşmediği zaman mutsuz, kendisini hiç’likte kaybetmiş, değer yoksunu bir insan canlısı çıkar ortaya.

Temel düşünce süreçleri aşağıdaki önermeleri esas aldığından, terapi odalarının bir diğer zorlu karakteridir. Tabii, terapiye gereksinim duyarsa...
  • Ben özel biriyim.
  • Özel olduğum için pek çok ayrıcalığım var. O halde, bana özel davranılmalı.
  • Diğer insanlar için geçerli olan kurallar bana uygulanamaz.
  • Tanınma, övgü ve takdir çok önemlidir.
  • Eğer diğerleri benim ne kadar özel bir insan olduğumu görüp, kurallarımı takdir edip, ona göre davranmıyorlarsa, cezalandırırlırlar.
  • Diğerleri benim tüm gereksinimlerimi yerine getirmeli. Bu onların temel görevi zaten.
  • Diğerleri benim ne kadar özel biri olduğumu anlamalı.
  • Bana mevkiime göre davranılmamasına tahammül edemem.
  • Diğerleri istedikleri takdir ve maddiyatı o zavallı halleriyle sağlayamazlar ki.
  • İnsanların beni eleştirme hakları yoktur.
  • Hiç kimsenin ihtiyacı benimkinden daha önemli olamaz.
  • Ben bu kadar yetenekli olduğuma göre, yeteneksiz bir sürü adam çekip gitmelidir ki, önüm açılsın.
  • Sadece benim kadar parlak, zeki, üstün olanlar beni anlayabilir.
  • Büyük şeyler hayal etmek için gereken her nedene sahibim.
Tıpkı, yukarıda anılan önermelerde olduğu gibi, kurduğu sayısız sosyal ilişki de onun narsisistik zaafiyetlerini örtmek için vardır. Bu zaafiyetleri gidermek için değişken bir ahlak anlayışı benimser. Zira, bu değişkenlik sayesinde her ortamda beslenebilmesi mümkündür. Bu nedenle de anlaşılması, çözümlenmesi, alaka kurulması zor kişilerdir. Kendilerinden başka kimse ile gerçek bir bağ kuramayan, kendileri ile olan ilişkilerini de son derece sağlıksız bir zeminde yapılandıran bu yetişkin çocuklar için yaşam, gerçekliğe dokunmaktan çok uzaktır. Dostluklar veya romantik ilişkiler ancak onları beslediği ya da hedeflerine ulaşmada yardımcı olduğu için vardır. Narsistin içinde kopan fırtına aslında ne kadar aşağılık hissettiğine dairdir. Ancak, dışarıdaki bir kişinin bunu görebilmesi adeta imkansızdır. Çünkü, bu bilgi narsistin kendisine dahi yabancıdır. Dünyaya başka bir kendilik sunar. Aşağılık duygusunu besleyen bir diğer kanal da dişe dokunur bir başarı elde etme, ideal bir aşk yaşama, amaçsızca varolan yüzeysel alakalarını anlamlı kılma gibi ucu bucağı belirsiz hayalleri vardır. Diğerlerini üzerine aldığı işleri gerçekleştirmede araç olarak kullandığı gibi, o işlerden elde edilen tüm başarıyı da kendisine mal eder. Eğer iş hayatı, narsisizmini düzenli destekleyen araçlardan biriyse, diğer kişilik bozukluklarına kıyasla iş yaşamında daha başarılı olur. Yalan narsist tutumunun vazgeçilmez özelliğidir. Kendisi hakkında verdiği tüm bilgi, bir aldatmaca olabilir. Kendilik algısı başkalarının konuşma, hareket ve düşüncelerinin çarpıtılmış anlamları üzerine oturur. Kendisine inanılmaz bir saygı gösterildiğini ve sevgi duyulduğunu zanneder. Başarılarını yaydıkça yayar, övgü ve iddia haline çevirirler. Yaptıklarını tarihsel kimlikler ile karşılaştırır, onlara benzer yanlarını önemle vurgularlar. Fikirlerine katılmayan kimseleri ise şiddetle yerer ve eleştirirler. Narsist kişinin kendisini Tanrı ile kıyaslaması da şaşırtıcı olmaz.

Bilgi ve kararlılığı ile çevresini etkilemeye çalışmasına rağmen, bilgisi ıvır zıvır denilebilecek bir yapıya denk düşer. Dizi kahramanları, popüler mekanlar, kıyafet markaları detayları atlamamak narsisizmini beslediği gibi, bu konular hakkında fikir sahibi olmak onun için bilginin ne’liği sorusuna da cevaptır. Muhtemelen, bu noktada en büyük hüznü öncelikle felsefeye ve sonrasında da onun kıymetli çocuklarından biri olarak ontolojiye bırakmak gerekir.

Fikirleri nadiren orjinaldir. Yetki kullanması gerektiği bir anda, kendisini tarihsel kimliklerden birinin sözleriyle desteklemeye çalışır. Ancak, ileti sözleri, o kimliğin ağzından çıkan kelimeler ve kastteddiği içerik ile nadiren tutarlılık gösterir. Zira, sözleri ya da kapsamı kendine uyacak şekilde çevrimler. Pek çok kişi onun bu vasıflar ile bulunduğu mevkiiye nasıl ulaştığını anlayamaz ve halen orada bulunabilme becerisini çözemez. Oysa bu soruların cevabı, diğerlerinin belki de böylesi bir olumsuz çevrimleme gücüne sahip olamayışı olabilir, ki sözü edilen çevrimlemelerden yoksun bir dünyanın çok daha keyifli bir yer olabileceği de aşikardır.

Narsistin üstleri ile arası dengelidir. Çünkü, onlar kendisini anlayabilecek olan biricik kaynaktır. Onlar onun ulaşmak istediği yerin temsilcileridir. Astları içinse tam bir kabustur narsist. Çünkü kendisini yetenekleri, donanımı, vasıfları ile onların yegane öğrenme kaynağı ya da görüp görebilecekleri ilk ve son nimet olarak niteler. En iyi doktor, yönetici, avukat... kendisidir ve bu iddiasının sınanabileceği her ortamdan kaçar. O tektir. Özeldir. Kimse onun gibi olamaz. Ona yaklaşamaz bile. Herkesin bir kusur vardır. O ise bunları çoktan aşmıştır. O halde, bu özellikleri saygı görmelidir, takdir edilmelidir, övgüye layık bulunmalıdır. Dikkat dahilinde değil, dikkat odağında olmalıdır. İstediğini alamadığı zaman aklı hemen karışır. Biri onu hayal kırıklığına uğratacak olursa, o kişiyi gözünde değersizleştiriverir.

Empati yoksunluğu onun insanlara iş gören nesneler gibi yaklaşmasına neden olur. O insanlardır ki, duyguları ve ihtiyaçları yoktur. Sömürülebilirler. Bunun için pek az suçluluk ya da üzüntü duyar.

Eleştirilmesi halinde öz-severliği fazlasıyla incinir. Bunu dışarı belli etmez ama eleştiri onun en zayıf noktasıdır. Buradan da anlaşılacağı üzere duyguları vardır. Ancak, onlarla diğer insanların kurduğu bağı geliştiremez. Duyguları o kadar bastırılmıştır ki, davranışlarında bilinçli bir oynamaz hale dönüşmüştür. Ancak, bilinçaltı ifade yoksunu bu duyguların oyun alanıdır ve her davranışını adeta bu oyun alanı belirler.

Öz-severliğine gelen her darbe karşısında kendisini boş, anlamsız ve rezil hisseder. Maalesef, bunun intikamını alır. Her koşulda öz-severliğini savunacak bir hilesi, hor gören bir duruşu ve bir karşı atağı vardır. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere yüksek nörotisizm ve dışa dönüklük ile düşük vicdani gelişim ve fikri açıklık geliştiren narsistler, yazık ki, günümüz dünyasının her daim kazanan adeta ideal karakteridir. Sıradanlığın korkunç olarak algılandığı bu sıradan ve özde zayıf insanların karşısında izlenebilecek önemli yollardan biri de, diğerlerinin sıradan olmayanlar dünyasına ilişkin aynayı ellerinden bırakmamalarında yatar. Eğer ki, zamanı ve dünyayı buna layık görüyorsak...