psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2008 Pazartesi

Psikoloji ve Din


Psikoloji ve din


Yunanca'da psykhe, ruh; logos da bilgi demektir. Bunların ikisi bir araya gelince ruh bilgisi oluyor.Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu dördüncü asırda ikiye bölünerek, Doğu Roma, Batı Roma diye ikiye ayrıldı. Doğu Roma'ya daha sonra Bizans İmparatorluğu dendi, bu da Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırıldı.
On yedinci asırda başlıyan Avrupa medeniyeti, Roma ve Atina'ya istinat eder. Yunanlılar felsefe yönünden zengin gösterilmiştir. Halbuki Orta Asya, Çin, Hint, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, İran uygarlıkları Avrupa'dan çok ilerde idi. Sanayi devrimini başaran Avrupa, ezdiği insanlara kendini büyük gösterdi. Böylece Asya unutuldu, Avrupa gündeme geldi.

Bunun için İsra Suresi'nin 85'inci ayeti üzerinde yeterli çalışma yapılmadı, geçim derdine düşen insanlar, kendi ruhunu incelemeye fırsat bulamadı. Neticede Yunanca olan psikolojiyi Müslümanlar yıllar yılı okudu, öğrendi, sınıf geçti. Tahsilsiz Müslümanlar da, Atina ve Roma medeniyetini ezberliyen insanlardan, İslâmiyet adına birşeyler bekleyip, durdular.

"Kendini bilen Rab'bini bilir" gerçeği karşısında Müslümanlar psikolojiden, sosyolojiden, anatomiden ne kadar haberdar olabildi? Bu bilim dallarını Allah adına okuyamıyan Müslümanlar materyalizmi (tabiatçılığı, doğacılığı) ne kadar önleyebildi?

Allah'ın yarattıklarını, Allah adına incelemeyip (Allah adına okumayıp da) neyin adına okuyacağız? Alak Suresi'nin ikinci ayetinde neden çocuğun teşekkülünden (embriyon safhalarından) bahsediliyor?

Dedik ya geçim derdine düşen Müslümanlar, materyalistlere teslim olunca, kendi ruhunu inkar eden psikoloji öğretmenlerinin elinde kaldılar. Bunlar, psikolojinin Yunanca'daki mânâsını da bir yana bırakıp "insan ve hayvan davranışlarının bilimi"(1) olarak tarif ettiler. Böylece insanı biyolojik varlık olarak ele alıp, insanın, insanlık yönünü görmemezlikten geldiler. İnsanlıktan çıkan insanlar da terörist, anarşist, ayyaş, kumarbaz, şu, bu oldular. İnsan olamazlardı, çünkü onlara insanlığı öğreten yoktu.

Materyalizmden ve spiretualizmden uzak kalıp, bilimlere bilim adına bakan ecnebi ilim adamları, psikolojiyi, "Ruhun yaptığı işleri inceleyen bilim dalı" diye tarif ettiler.

Ruhun varlığı kabul edilirse bunda iki cihet meydana çıkar. Biri insana, öbürü Yaratan'a bakar.

İnsana bakan cihet: Gerek organik kimyaya ve gerekse biyolojiye göre, insanın yapısı toprağa eşittir. Topraktan yaratılan organlarımız ruh sayesinde hayvandan farklı oluyor. Mesela dana beyniyle insan beyni yapı ve şekil bakımından birbirine çok benzer. Fakat dana beyni ilimle, teknolojiyle, tahsille meşgul olamaz. İnsandaki sınırsız kabiliyetler de ruhla izah edilir.

Yaratan'a bakan cihete gelince: Tıb dünyasında canlı organizmanın yapılmadığı, yapılamıyacağı bir gerçek. Öyle ise canlı organizmayı yaratan var. Müslümanlar ilimde geri kalınca, ilimde ilerliyenler, Allah isminin yerine tabiatı, doğayı oturttular. Yani, Yaratan'ı inkar edemediler, Mevla diyecek yerde Leyla deyip, ilmin yönünü saptırdılar.

Fizik, kimya ve astronomiye göre herşey hareketlidir. Hareket, hayata delildir. Cansız dediğimiz cisimler atomlardan yaratıldığı için, onlarda da elektron hareketi vardır. Öyle ise taş ve demir gibi cisimler cansızdır. Fakat hayatsız değil, bunlardaki elektron hareketine kimya deliliyle enerji denir.

Allah'ın Hayat sıfatı, cansızlarda enerji, diğerlerinde can olarak tecelli eder ve kainat, bir makine gibi çalışır. İnsandaki ruh ise, mevcut medeniyetin mimarı!

Eğer bu ruh insanda olmasaydı, ilim ve teknoloji de olmazdı.

İnsanı yaratan Allah, İslâmiyeti göndermiştir. İnsanın yapısı ne kadar mükemmelse, İslâmiyet de o kadar mükemmeldir ve İslâm'a uyan Müslüman da mükemmel olur.

İslâm'a uymayan veya uyamıyan insanlar, çok şeyleri idare etti. Amma kendini idare edemeyip, en yüksek makamda, en geniş imkanlar içinde berbat bir hayat yaşadı. Böylece psikoloji de gayesinden uzaklaşmış oldu veya faydalı olamadı.

––––––––––––––

1. Psikoloji, Selman Erdem, 1969 Ankara, Sh. 6

29 Ekim 2007 Pazartesi

Asklepios ve Olaylara Geniş Açıdan Bakabilmek...

Asklepios ve Olaylara Geniş Açıdan Bakabilmek...


Zeus'un oğlu olan ve güneş tanrısı olarak kabul edilen Apollon'un oğullarından biri olan Asklepios hekimlik tanrısı olarak bilinirmiş. İnsanlar son bir ümit ışığı olarak gördükleri Asklepios'a gelerek, acı içinde kıvranan, güçten düşen yakınlarını tedavi etmeleri için adeta yalvarmaya başlamışlar. Asklepios da bu kişileri tedavi ederek, onları sağlıklarına kavuşturmaya çalışıyormuş. Bu şekilde hem insanların mutlu olmasına yardım ediyor, hem de onların mutluluklarını görerek kendisi de yaptığı işten büyük bir zevk alarak kendisi de mutlu oluyormuş. Gel zaman git zaman, Asklepios'un mesleğindeki becerisi ve kendine güveni o denli artmış ki, hayatından ümit kesilen hatta daha da ileri giderek ölmüş kişileri bile canlandırmaya başlamış. Bu da doğal olarak, doğanın ve dolaylı olarak Zeus'un kurduğu düzenin bozulması anlamına gelmekteymiş. Yeraltının ve ölüler aleminin tanrısı olarak kabul edilen Hades hiç kimse ölmeyip, kendine gelenlerin arkası kesilince, kardeşi Zeus'la konuşarak, Zeus'un işleyen düzeni yeniden harekete geçirmesini istemiş. Zeus da emirlerine karşı gelen torunu Asklepios'u yıldırımları ile çarptırarak, Hades'in yer altı ülkesine göndermiş. O günden sonra hekimler adeta Asklepios'un mirasını devralarak, o dönemlerde Asklepion denen tedavi kurumlarını oluşturmuşlar. Bunların arasında en önemlilerinden biri Bergama ilçemiz sınırları içindedir.
İnsanlar kendi sınırlarını bilip, ona göre davranmalıdırlar. Eğer yapılan davranışlar, birilerinin iyiliği için bile olsa, başkalarının yaşantısını olumsuz etkiler, doğanın dengesini bozarsa uzun erimde herkesin hayatını tehlikeye sokabilir. Bu nedenle olaylara geniş bir bakış açısı içinde bakılmalı, davranışların sonuçları dikkatli bir şekilde hesap edilmelidir. Önemli olan kişilerin mutluluğu değil, toplumun mutluluğudur. Hekimler de bunu öncelikle toplumsal sağlığı gözeterek görevlerini yaparlar. Ancak toplumun sağlığı konusunda çaba sarfetmek, sadece hekimlerin değil tüm insanların görevidir.

Başarılı Kadınlar Theodora...

Başarılı Kadınlar Theodora...


Başarılı kadınlar-1-

En alttan en üste çıkışın öyküsü, Bizans İmparatoriçesi Theodora


Theodora yabani hayvan bakımı ile uğraşan Kıbrıslı bir babanın üç kızından biri olarak, dar gelirli bir ailenin çocuğudur. Babası küçük yaşta ölmüş ve annesi başka birisi ile evlenmiştir. Üvey baba işsizmiş ve çocuklar küçük yaşta para kazanmak zorunda bırakılmış. Anne önce kızlarını bayramlarda sokaklarda yalvartmaya çalışmış, sonra Theodora bir tiyatroda pandomim yaparak, soytarı rollerine çıkmaya başlamış. İlerleyen zaman içinde güzelliği dillerde dolaşmaya başlayan Theodora cinselliğini de kullanarak, alkış almaya başlamış. Mutlu bir yuva kurabilmek için gittiği İskenderiye'de uygunsuz davranışları nedeniyle, yoksul ve yüzüstü bırakılmış. Oradan döndüğünde kendini değiştirmek için çaba sarfetmiş ve kendine çekidüzen vermiş. Bu sırada imparator Justinianos bu güzel kızı görmüş ve ondan başka kimseyi gözü görmemiş. O dönemlerde yasalar üst düzey yetkililerin geçmişi uygunsuz kadınlarla evlenmelerini yasaklamaktaymış. Ancak Justinianos bir yasa çıkararak bu yasağı kaldırarak onunla evlenmiş. Evlenmeden önceki davranışlarına karşın, tahta geçer geçmez bir imparatoriçenin görev bilincine çabucak varmış. Kötü yollara düşen kadınlar için bir sarayı manastır haline getirip, sokaklardan toplattığı beş yüz kadının ücretsiz olarak burada hayatını doğru bir biçimde sürdürmesini sağlamış. Hastane ve dünü yapılara büyük parasal yardımlarda bulunmuş. Evliliğinden kısa bir süre sonra Istanbul'da M.S. 532 Ocak ayında "Nika" (yen) adında büyük isyan patlamış . hastaneler, arasında imparatorluk sarayı ve Ayasofya'nın da olduğu güzel yapılar alevler içinde kalmış. Justinianos kaçmayı düşünürken, Theodora gerçek büyüklüğünü göstermiş. "Başka hiçbir ümit kalmasa bile ben yine kaçmaktan nefret ederim.hepimiz doğuştan, ölüme mahkum bulunuyoruz. Ne var ki başlarında taç taşıyanlar, saygınlıklarını ve güçlülüklerini yitirdikten sonra yaşamamalıdır. Tek bir gün bile, kimsenin beni taçsız ve erguvansız ( imparatorluk makamı giysisinin rengi) olarak görmemesi için Tanrı'ya yalvarıyorum. Beni kraliçe adıyla selamlamanın sona erdiği gün yaşam ışığım sönmüş olmalıdır. İmparator! Kaçmaya karar verdiyseniz, hazineler sizindir.işte deniz, ite gemileriniz! Ama can kaygısının sizi sefalet içinde bir yaşama ve aşağılık koşullarda bir ölüme uğratmasından korkunuz. Ben tahtın şanlı bir mezar olduğuna inanıyorum". Onun bu sözleri Justinianos'a cesaret vermiş ve kendine bağlı askerler başarılı bir girişimle kalabalığı dağıtmış. İsyan bastırılmış ve Justinianos'un tahtı güvenceye alınmıştı. Bundan sonra da eşi imparator Justinianos'un yanında olan ve onu destekleyen imparatoriçe evliliğinin yirmi dördüncü yılında kanserden ölmüş. En soylu kadınlarla evlenebilecek olan imparator, eskiden uygunsuz bir hayatı olan ama evlendikten sonra namusu lekesiz olarak yaşayan bu kadının ardından kanlı gözyaşları dökmüş.

Her başarılı kişinin arkasında ona destek olan bir eş vardır. İşyerinizdeki başarınız ve günlük yaşamınızdaki mutluluğunuz mutlu bir aile hayatına bağlıdır. Çeşitli sebeplerle evliliğinizde sorunlar varsa, hatayı önce kendinizde arayın, daima kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, hayatınızı tekdüzelikten kurtarmaya bakın, eşinizi onore etmeye çalışın ve herşeyden önemlisi çocuğunuza örnek davranışlar sergilemek için kendinizi geliştirin. Sorunlar gene de devam ediyorsa, evlilik terapileri için psikiyatrik destek almayı düşünün.

Her insan doğuşu itibariyle tertemizdir. Ancak yaşanan olumsuzluklar, çevresel etkenler ve yanlış yetiştirilme insanları hatalara sürükleyebilir. İnsanlara her zaman ikinci bir şans verilmelidir. İnsana yapılan yatırım en iyi yatırımdır. İnsanları harcamak çok kolay, ama kazanmak çok zordur. Sabır , fedakarlık ve cesaret gerektirir. Kişiler her yaşta bir şeyler öğrenebilirler ve kendilerini geliştirebilirler. Bireyler geçmişlerinde kötü yaşantıları olup, bunların etkileri nedeniyle sorunlar yaşamakta ise, bu sorunlar günümüzde psikiyatri bilim dalı kapsamındaki terapiler ve diğer tedaviler ile çözümlenebilmektedir. Eşinizin başarısı ve mutluluğu sizin başarınızdır. Mutluluk ve başarı ekip işidir. En güzel birliktelikler sizlerin olsun.

Gök ve Yer'in Mücadelesi...

Gök ve Yer'in Mücadelesi...


Eski Anadolu mitolojisine göre, evren yaratıldıktan sonra, Gaia ( yer) meydana gelmiş. Bundan da daha sonra Uranos (gök) oluşmuş. Ancak dünya o kadar büyükmüş ki, yaşayacak çok daha fazla varlığa ihtiyaç varmış. Bunun için, yer ve göğün kendilerinden sonra gelecek nesilleri oluşturmak için birleşip, çoğalmaları gerekiyormuş. Ancak Uranos, garip bir şekilde doğan çocuklarının gelecekte kendine kötülük yapacağından korkarak, onları doğuran Gaia’nın karnına (yani toprağın derinliklerine) geri itiyor ve onları yerin dibine gömüyormuş. Gaia bir süre sonra, buna dayanamaz hale gelmiş. Başlangıçtaki yalvarmaları daha sonra çaresizlik ve garip bir tepkisizliğe, bunu izleyerek içten içe bir nefrete, sonunda da ani bir öfkeye dönüşmüş. İçinden demiri çıkartmış, onu işleyip çelikten bir tırpan haline getirmiş. Gizli saklı doğurduğu çocuklarına niyetini açıklamış. Çocuklarından Kronos anneleri Gaia’ya yardım ederek, zalim Uranos’un hayatına son vermişler. Gelin görün ki, zalim Uranos’un oğlu olan Kronos da kendi çocuklarının kendisine zarar vereceğinden korkarak, kendi çocuklarını doğar doğmaz yermiş. Korkunun ecele faydası yok, tarih kendi kopyasını oluşturmuş ve Zeus da babası Kronos’u yoketmiş. Ancak Zeus hastalıklı korkulara sahip olmadığından, kaba kuvvet kullanmamış ve etrafındakilerle barışık bir hayat yaşamış.

Çoğunlukla her türlü kıskançlık ve şüphenin altında özgüven eksikliği yatar. Kişi kendisinde algıladığı bir eksiklik ya da olumsuzluk nedeniyle, etrafındakilere karşı öfke ve düşmanlık hisseder. Ancak bu düşmanlık hissinin temelsiz bir şekilde kendisinde varolduğunu kabul etmek, haksız ve tek yönlü bir algı şeklinde benimsenemeyeceğine göre, “onlar bana düşmanlık besliyor” şeklindeki gerçekçi olmayan, ama benlik tarafından kabul edilebilecek hale dönüştürülür. Psikiyatride savunma mekanizmaları arasında “yansıtma” (projeksiyon) olarak bilinen bu düşünüş şekli, paranoid kişilik bozuklukları ve sanrısal bozuklukların temelini oluşturur. Genel olarak çocuklarına, eşlerine, astlarına ve çevrelerine kaba kuvvetle davrananların mutlaka kendilerine yönelik yoğun bir güçsüzlük hisleri ve aşağılık kompleksleri vardır, kendileri ile barışık değillerdir. Ancak kalem kılıçtan; beyin bilekten üstündür.

Nesillerin gelişmesi , kendinden öncekilerden daha çok çaba göstermek ve gelişmelere açık olmaya bağlıdır. Eğer herşeyi ebeveynlerinizin doğruları ile kabul ederseniz, onların üzerine birşeyler koymazsanız , size verilen aklı yeterince kullanmamış, dolayısı ile görevinizi yapmamış olursunuz. Aklını kullanmayıp, sorgulamadan kabul edenler, aklını kullananlarca altedilir. Bu sondan korkanlar, fiziksel kuvvet kullanır, ancak bu da sonucu değiştirmez.

Kişiler eğer uzun bir süre yoğun baskı ve zulüm altında kalırlarsa, kendilerinden beklenmeyen davranışlar gösterebilirler. Bu davranışlar arasında olağan kişiliğinden farklı olarak çevreye ve kişilere zarar vermek de sayılabilir.

Akhilleus ve zayıf taraflarımız

Akhilleus ve zayıf taraflarımız


Truva Savaşı sırasında Anadolu halklarına karşı savaşmış olan Akhilleus, şu an Yunanistan topraklarında bulunan Tesalya bölgesinde, o zamanın en bilge kişilerinden olan ve pek çok güçlü kişinin öğretmeni olan Kheiron tarafından yetiştirilmişti. Kheiron Akhilleus’a her türlü silahlı ve silahsız mücadeleyi öğretmiş, bunun yanında kendi kendine her türlü olumsuz koşulda hayatını sürdürebilmesi için gerekli beceriyi kazandırmış. Mitolojiye göre Akhilleus bebekliğinde ölümsüz yapılmak için ölüler diyarındaki Styx ırmağına topuklarından başaşağı tutularak daldırılmıştır. Bunun sonucunda kendisine yapılabilecek herhangi bir saldırıdan hiçbir şekilde vücutsal zarar görmemesi hedeflenmiştir. Burada dikkat edilecek nokta, suya topuklarından tutularak daldırılması sonucu Akhilleus’un bu bölgesi bu ölümsüzleştirici su ile temas etmediğinden, topukları hariç zarar görmez olduğudur.

Annesi ve babası Akhilleus’u yaklaşmakta olan Truva savaşından korumak için, ona kız elbiseleri giydirerek, başka bir şehrin sarayına yollamış. Yollarken de “ya uzun, tekdüze ve heyecansız bir hayat ya da daha kısa ama dolu dolu bir hayat yaşayabileceğini” ifade etmişler. Çocuğunun acısını görmemek için de bu çareye baş vurmuşlar. Herşeye rağmen, Akalılardan Truva savaşının diğer üç savaşçısı olan Odysseus,Aias ve Nestor bu saraya gelerek, zekice bir oyunla Akhilleus’un kimliğini gözler önüne serebilmişler. Bu üç savaşçı oradaki kızlara güzel giysiler yanında birkaç tane de gösterişli silah götürmüş. Diğer kızlar elbiselere ilgi gösterirken, Akhilleus silahlara yönelerek, onlara dikkatini vermiş. Bu şekilde kendi kimliğini belli eden Akhilleus ailesinin çabalarına karşın, kendi istediği yönü seçmiş. Daha sonra diğer üç savaşçı aralarına Akhilleus’u da alarak, savaşa katılmışlar. Akalar yanında savaşarak, Truva’nın düşmesinde önemli roller üstlenen Akhilleus, Anadolu halkları adına çarpışan Hektor, Amazon kraliçesi Penthesileia, Kyknos, Etyopyalı kahraman Memnon’u öldürmüş. Truva savaşı sırasında öfkesine hakim olamadığından dolayı işlediği savaş suçları nedeniyle Olimpos’un tanrıları ondan desteklerini çekmişler. Savaş sırasında Truvalı Paris , Apollon’un da desteği ile attığı okla Akhilleus’u en zayıf yeri olan topuğundan vurmuş. Akhilleus buradan aldığı yara ile ölmüş.

Anneler ya da babalar çocuklarının istek ve hedeflerini önemsemeli, destek olmalıdırlar. Özellikle meslek seçimi konularında aile baskısı ileride gençlerin mutsuz olmalarına neden olabilir. Gençler eğer küçük yaşlardan itibaren demokratik bir şekilde kendi kararlarını uygulayamazlarsa, hem özgüvenleri kaybolur hem de geleceğin mutsuz ve ümitsiz insanları oluşur. Gelecekte kendi ailemizin, sosyokültürel değerlerimizin ve ülkemizin daha iyi duruma gelmesini istiyorsak, Türk çocuklarına ve gençlerine gereken ilgi ve desteği vermeliyiz.

Her insanın kuvvetli ya da zayıf olduğu özellikleri vardır. Aslında her insanın hedeflemesi gereken nokta bilgelik düzeyine erişmek olmalıdır. Bunu başarabilmek için kuvvetli olan özelliklerimizi etik açıdan uygun bir şekilde kullanmak yanında, zayıf olan taraflarımızı geliştirmek için çaba harcamak gerekir. Hiç kimsenin bir diğerini zayıf özellikleri için yıpratması (iş ve sorumluluklarını aksatmadığı sürece) uygun değildir. Kişinin kibirlilik içinde, kendisini kaf dağında görmesi, gelişmesinin durması anlamına, bu da çöküşün yakın olduğu anlamına gelir. Herkesin olduğu gibi sizin de zayıf yönleriniz vardır. Her zaman karşınızdakinin haklarına saygı duymalısınız, ahlağa uygun hareket etmelisiniz, savaşta bile olsanız düşmanınız sonuçta insandır, sizin gibi. Kendini her zaman haklı görüp, empati yapamayan, etrafını yeterince önemsemeyip,dikkate almayanlar günün birinde hayak kırıklığı yaşayabilirler.

Zeus Zamana Karşı Yarış...

Zeus-Zamana Karşı Yarış


Olimpos dağında oturan mitolojik tanrıların en önemlisi olan Zeus’un babası Kronos, annesi ise tanrıça Rea imiş.Kronos yeni doğmuş olan öz çocuklarını hemen vahşi bir şekilde parçalarmış. Zeus’un doğumuna dek bu böylece sürüp gitmiş. Doğal olarak anne Rea bebeğini dünyaya getirdiğine sevinemeden, bebeğini koruyamayacağı ve büyütemeyeceği için sıkıntı içine girermiş. Mutlu bir şekilde sonlanan her doğum onun için, çocuğunun ölüm anına şahitlik ettiği bir kayıp yaşantısı haline gelirmiş. Bir gün artık bu durumun değişeceği, doğuracağı çocuğun hayatta kalarak, Kronos’u ortadan kaldıracağı ve vahşetin son bulacağı acılı anne Rea’ya bildirilmiş. Rea da hamileliğini olabildiğince eşi Kronos’tan gizlemiş. Doğum anında da Olimpos’tan dünyaya indirilmiş. Bebek (yani Zeus) doğmuş, Rea onu perilere emanet ederek, bir mağarada gözlerden uzak ama sevgi içinde, doğal bir ortamda, güvenli bir mağarada büyütülmesini sağlamış. Zeus büyüyüp gelişince acılı annesi Rea’yı , Kronos’un elinden kurtarmış, Kronos hakettiği cezayı bulmuş. Zeus onun yerine geçmiş, artık adalet ve sevgi egemen olmaya başlamış. Bu seferde yer altında bulunan devler (titanlar) genç Zeus’a başkaldırmaya başlamış. Yer altında bulunan devler yerüstüne çıkmak için debelendikçe yer şiddetle sarsılır ve büyük depremler olurmuş.Zeus bu devleri yeraltından kurtararak, yeryüzüne çıkmalarını sağlamış. Ancak bu devler boyutlarının büyüklüğü nedeniyle kibirlilik yapmışlar ve Zeus’u yokederek onun yerine geçmek istemişler. Zeus ise destekleyici , sevimli bir ortam içinde yetiştiğinden, zorluklarla başedebilecek güç ve zekaya sahip olduğundan tüm devleri yenerek, dünyayı rahatlatmış.

Zeus’un babası olan Kronos asli zamanı temsil etmektedir. Zaman ne yazık ki, akıp gitmektedir. Hayat kısadır ve yapılabilecekler sınırlıdır. Bu süreye ne kadar çok olumlu şey sığdırılabilirse, o denli şanınız yürüyecektir. Yapacağınız her olumlu davranış, dolaylı olarak çevrenize pozitif enerji yaymanıza yolaçacaktır. Hayatınızın her döneminde üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirir, karşılaştığınız olumsuzlukları yenmek için kendinizle yarışırsanız,zamanın hayatınızın kurdu olmasını önlemiş olursunuz. Yaşınız ilerleyip, geriye baktığınızda keyifle gülümseyebiliyorsanız, kendi Kronos’unuzu yenmişsiniz demektir.

Kronos’un yani zamanın sizin çocuklarınızı da yiyip, bitirmemesi için sizin de üzerinize düşenler var. Bunların başında çocuklarınızın yaşadığı ortamın sevecen, barış içinde olması gerekiyor. Siz etrafınızdakilerle dost olup, rahat, içten davranabiliyorsanız , bu nedenle açığınız olmadığından eminseniz, kendinizle barışıksanız,kimseden korkmuyor ve kendinize güveniyorsanız ve en önemlisi çocuklarınızla yeterince ilgilenip, bu özelliklerinizi onlara aktarabiliyorsanız , içiniz rahat olsun, onlar da sizin gibi Kronos’un zulmünden kurtulacaklardır. Hepinize Kronos ile mücadelenizde başarılar, zamana karşı olan yarışınızda olabildiğince yol alıp, bayrağı sizden sonrakilere mümkün olabilen en iyi durumda teslim edebilmeniz dileğiyle

Görmeyi Öğrenmek ve Tutkuların Esiri Olmamak...

Ikarus –Görmeyi öğrenmek ve tutkuların esiri olmak



Daidalos ilk tanrı heykellerini yapan heykeltraş imiş. Sadece heykeltraşlıkta değil, diğer becerilerde de ön sıralardaymış. Çeşitli marangoz aletlerini icat etmesi yanında , denizde sadece kürek kullanılırken, onun yelkenle denizlerde daha hızlı ilerlemesi şöhretine şöhret katmış. O sıralarda yeğeni Talos meslek öğrensin diye çırak olarak yanına verilmiş. Gel zaman git zaman Talos da en az dayısı Daidalos kadar mesleğinde ilerlemiş. Bir gün kırda dolaşırken bulduğu yılan çenesini marangozluk aleti olarak kullanmayı tasarlamış. Bu doğal aleti daha da geliştirerek, testereyi icat etmiş. Bu aletin keşfi, “boynuzun kulağı geçmesi” gibi onun dayısını bu sanatta geri bırakmasına yol açmış. Bu duruma tahammül edemeyen Daidalos, yeğenini Akropolden aşağıya atarak öldürmüş. Daidalos sürgün ile cezalandırılmış. Bunun üzerine Girit’e gönderilmiş.

Girit kralı Minos, Daidalos’un yaptığı enfes sanat eserlerinden etkilenmiş , onu himayesine almış. O dönemlerde üst yarısı öküz, alt yarısı insan şeklinde olan Minotauros adlı bir yaratık bu diyara gelmiş. Bu yaratık pek çok can ve mal zararına yol açmış. Ancak kimse bu yaratığı hapsedecek bir zindan yapamamış. Daidalos öyle bir labirent inşa etmiş ki, Minotauros bu labirentten çıkamamış. Bu yaratığa yem olarak, Theseus adlı bir delikanlı gönderilmiş. Bu gence kralın güzel kızı gönül vermiş. Bu yiğit delikanlı çıkışı bulabilmek üzere, elindeki iple birlikte bu yaratığın yanına giderek onu öldürmüş. Bunu öğrenen kral Minos çok öfkelenerek, Daidalos’u hapsettirmiş.

Daidalos’un Girit’te bulunduğu sıralarda bir çocuğu olmuş. Bu çocuğun adı “İkarus” imiş. Daidalos oğlu İkarus ile birlikte buradan tek çıkış çarelerinin havayolu olduğunu düşünmüş. Her ikisi için de kaz tüylerinden geniş kanatlar yapmış. Bu sırada oğlu İkarus’a “çok yükseklere çıkma, yoksa kanatlarındaki balmumu erir; çok alçaktan da uçma , denizin nemi kanatlarını ıslatarak bozar, sen beni izle” diye öğüt vermiş. Her ikisi de bir kuş gibi havalanmış. Giritliler şaşkınlık içinde arkalarından bakakalmışlar. İkarus uçmaktan öyle zevk almış ki, babasının öğütlerini unutmuş. Yükseldikçe yükselmiş, kendini herşeyin üzerine çıkarak, güneşi daha yakından görmek istemiş. Bu arada yavaş yavaş kanatlarındaki balmumu erimiş ve kanatları dağılmış. Bir kurşun gibi aşağıya düşerek, boğulmuş. Daidalos oğlunu kaybetmenin derin acısına karşın karaya çıkabilmiş. Ve bu acı olayın hatırası olan kanatları bir daha asla kullanmamış.

Ne kadar yetenekli olursanız olun, kendinizi rakipsiz görmeyin. Bu türden düşünce yapısı “el elden üstündür” atasözünde olduğu gibi yetenekli bir başkası ile karşılaştığınızda ,sizi kıskançlık, öfke ve kontrolsüzlüğe itebilir. Yetenek mantıkla birlikte olduğunda değerlidir. Bunun olmadığı durumlarda , başarısızlık kaçınılmazdır. Yetenekli olup, sabırlı olmayan, aklını duygularına kurban eden pek çok kişi yeteneklerini değerlendirememiştir. Duygularınızla hareket edip, tutkularınızı aklınız çerçevesinde değerlendirmediğiniz, bilge kişilerden ve daha deneyimli kişilerden yeterli ders almadığınızda hüsrana uğrayabilirsiniz. Her insan, yaşı ve sosyal statüsü ne olursa olsun başkalarından birşeyler öğrenebilir. Bunun için çevrenizdeki nesne, kişi ya da olaylara daha farklı bakmalısınız. Bakmayı değil, görmeyi ve öğrendiklerimizi daha geliştirerek uygulamayı hedeflemelisiniz. Kendinizi sürekli eğitmeye ve aşmaya çalışmalısınız. Her gün tekdüze bir şekilde yaşamayıp, hayatınızda ufak bile olsa değişiklikler yapınız. Bu şekilde çevrenizdeki farklılıkları hissedebilecek ve başkalarına göre daha canlı ve üretken olduğunuzu görebileceksiniz. Daha iyisi ve güzeli, için geleceğe ait düşler kurunuz. Aksi halde uçmak bizim için sadece bir düş olur, oysa insanlar düşlerini gerçekleştirecek beyin gücüne sahiptirler.

İnsanlar arasındaki sınır sorunu

İnsanlar arasındaki sınır sorunu ve sınırsızlığın sonuçları-Arakne ve Athena


Mitolojide Zeus’un kendi kafasının içinden doğurduğu zeka tanrıçası Athena , zeka ve bunun getirmiş olduğu beceriye sahip olanların koruyucusu imiş. Athena üstün zekası ile oluşturduğu el sanatlarında o denli ileri gitmiş ki, tanrıça Hera’nın gelinliğini tek başına yapmış. Dantel, nakış,örgü vb gibi kadın el sanatlarının piriymiş.

Lydia’da yaşayan Arakne adındaki güzel kız da, aynı Athena gibi çok güzel bir şekilde bu sanatlarla uğraşıyordu. O kadar ince ve şık bir şekilde oya ve gergef işlemekte imiş ki, peri kızları bile hayranlıkla onun yaptıklarını seyretmekteymişler. Bir gün peri kızları kendisine gelip, “o kadar güzel yapıyorsun ki, sana bu işi zeka tanrıçası Athena mı öğretti?” diye sormuşlar. Arakne de buna karşılık olarak “benimle kimse bu işte yarışamaz, Athena’yı bile bu sanatta geçerim” diye yanıt vermiş. Doğal olarak Athena bu duruma kızmış ama bir yandan da “bakalım bu ölümlü benimle gerçekten başedebilecek mi” diye düşünerek yaşlı bir kadın görünümüne bürünerek Arakne’nin yanına gelmiş. Athena Arakne’ye “sen bu işte çok iyi olabilirsin, ancak kendini büyük görme , elbette ki, senden iyileri mutlaka bulunmaktadır, en azından senin bilmediğin motifleri bilenler bulunur, hele hele bir tanrıça Athena mesela” demiş. Arakne gene mağrur bir şekilde “ben boş yere gurura kapılmıyorum ya da kendimi sebepsiz yere başkalarından üstün görmüyorum. Ancak gerçek ortada, kendine güveniyorsa Athena gelsin,yarışalım” diye karşılık vermiş. Bu meydan okuma karşısında Athena birden bire girdiği yaşlı kadın kılığından ,gerçek haline dönmüş. “İşte geldi, hodri meydan” demiş. Ellerine aldıkları gergefleri büyük bir hız ve incelikle işlemeye başlamışlar. Athena doğal olarak tanrı ve tanrıçaların mekanı Olimpos’tan ve tanrı ve tanrıçaların yaptığı büyük işlerden sahneler işlerken; Arakne tanrı ve tanrıçaların aşk sahnelerinden görüntüler işlemekteymiş. Athena ki, hakkında hiçbir şekilde aşk dedikodusu olmayan ve namus kavramının timsali ve koruyucusu olarak bilinmekte, işleriyle meşguliyeti nedeniyle evlenmemiş bir tanrıçaymış. Bir gün kendisini nehirde yıkanırken gören yaşlı bir adamı bile kör etmişken, bu tür sahnelerin resmedilmesine tahammül etmesi beklenemezdi. Sonunda her ikisi de gergef işlerini bitirmişler. Athena Arakne’nin yaptığı gergefi alıp, yırtmış. Arakne bu davranışa karşılık olarak , kendini öldürmek istemiş. Athena da “Madem sınırını bilmiyorsun ve ayrıca kendini bu işte bir numara görüyorsun, sen bundan sonra ömrünü ağ üzerinde desen işleyerek geçireceksin” diyerek onu örümceğe çevirmiş. O günden beri de örümcekler, bu durumun utancı ile hep kuytu köşelerde ve sessiz sedasız bir şekilde ağlarını örmüşler.

İnsanlar zekalarını, becerilerini, zenginliklerini ve görünümlerini başkaları ile kıyaslamamalıdır. Aslında hepimiz bir maraton koşmaktayız. Tek rakibimiz kendimizdir. Kendimizi başkaları ile kıyaslamak bize gereksiz bir gurur ve mutsuzluktan başka bir şey getirmez. Bu şekilde kendimizle ya da geçmişimizle aşırı şekilde övünmek gelişmemizi de önler. Önemli olan “şimdi ve burada” ilkesidir. Bu durum kişiler için olduğu kadar uluslar için de geçerlidir. Geçmişimizle tabii ki övünebiliriz ancak , gelecek için çalışmamak o günleri düşünüp üzülmekten başka bir işe yaramaz.

Aynı şekilde çocuklarımızı da başkalarının çocukları ile kıyaslamak, onların kendilerine olan güvenini sarsacaktır. Çocuklarımızı bizim yapamadıklarımızı yapmaları yönünde zorlayıp şartlandırmamalı, onları karşılayamayacakları hedeflere doğru itelememeliyiz. Her çocuğun kendine ait, kendi çapında bir becerisi vardır. Bunun aksi yönünde hareket etmeye zorlamak, onları depresyona itecektir. Çocuklarımız yarış atı olmamalı, sadece doğru, dürüst, gerçekçi kısaca adam olmalıdırlar.

Bir de tabii ki sınır sorunu vardır. Her insan belli şeyleri bilebilir. Bilmediğimiz konularda ahkam kesmek, bizi gülünç durumlara düşürmekten başka bir hedefe ulaştıramaz. Her insanın hassas olduğu konular vardır. İnsanların kendi güvenlik alanlarına müdahale edilmemelidir. Aşırı müdahaleci olmak iyi niyetli bile yapılsa zıt etki yapabilir.

Son söz olarak karşılaşılan olumsuz sonuçlar , kişileri hemen yıldırmamalı, çözümsüzlük ve intihar düşüncelerini çağrıştırmamalıdır. Bu tarz bir davranış yapısı gösterenler, düşünüş yapılarını daha farklı hale getirmek için yardım istemelidir. Her olumsuz olay insanlara bir şeyler öğretir, yapılan yanlışlar nedeniyle öğrenilenler, kolay kolay unutulmaz. Unutulmamalı ki, en iyi öğrenme yolu deneme yanılma yoludur. Hepinize zaman karşı kendi başınıza koştuğunuz, kendi sınırlarınızı bildiğiniz hayat maratonunda başarı ve mutluluk dileklerimle.

Evlilik dışı ilişkilerin sonuçları

Evlilik dışı ilişkilerin sonuçları- Ares ve Artemis


Savaş tanrısı olan Ares, aşk tanrısı olan Apollon’a aşık olmuş. Ancak gelin görün ki, Ares yakıp, yıkan, kan ve barut kokan , saldırgan bir tanrıymış. Buna karşın Afrodit denizdeki dalgaların bembeyaz köpüğünden oluşan aşk tanrıçası olup, insanların birbirlerine sevgi ile yaklaşması için üzerlerine aşk iksirini damlatan, çiçekleri ve ağaçları baharda rengarenk donatarak,doğayı canlandıran üretken bir tanrıçaymış.

Afrodit ateş tanrısı olan ve çok sanatkar, ancak topal ve çok fazla yakışıklı sayılmayacak bir görünüme sahip olan Hephaistos ile evliymiş. Her ikisinin de temsil ettikleri sanat ve aşk kol kola imiş. Ancak savaş tanrısı Ares sadece kendini düşünerek , bu oluşumu bozmak için harekete geçmiş. Ares türlü hediyeler, vaatler ve övgülerle güzel Afrodit’in kalbini çalmış. Hephaistos gece volkanların içindeki demir atelyesinde çalışırken Güzel Afrodit’in yanına geliyormuş. Ares güneşin sabah tüm olan biteni görüp, Hephaistos’a haber verememesi için, genç Alektryon’u güneşin doğuşunu kendisine haber versin diye gözcü olarak kapının dışında tutmaktaymış. Ancak bir gün Alektryon uyuyakalmış. Güneş Ares ve Afrodit’in birlikteliğini görmüş ve Hephaistos’a durumu bildirmiş. Alet yapımında çok hünerli olan sanatkar Hephaistos onları tuzağa düşürecek bir buluş yapmış. Görünmez bir ağ. Ares ve Afrodit yatağa girdiklerinde bu ağın için hapsolup, kımıldayamaz hale gelmişler. Hephaistos durumu Olimpostaki tanrılara bildirmiş. Tanrılar bu duruma kahkahalarla gülmüşler. Düştükleri bu durum nedeniyle rezil olan Ares dağlara, Afrodit Kıbrıs adasına kaçmış. Alektryon ise horoza dönüştürülmüş ve artık o günden beri güneşin doğuşunu haber vermeye başlamış.

Bu mitolojik öyküde yer alan herkesin az ya da çok suçu bulunmaktadır. Hephaistos eşini ihmal etmiştir. Sadece eve daha çok parasal katkı sağlamak için, eş ve çocuğu ile yeterli sürede vakit geçirmeyenler bunun sonuçlarına uzun erimde katlanırlar. Eşleri depresyona girer, çocukları ise başkalarını örnek alıp, olumsuz kişilikler haline gelebilir. Küçük yaşlarda atılması gereken ebeveyn-çocuk ilişkisi temeli atılamaz. Birbirine yabancı , uzak nesiller oluşur.

Ares tanrı olmanın getirdiği büyüklüğün hakkını verememiştir. Kendi kişisel zevkleri uğruna diğer benzerleri karşısında madara olmuştur. Zaten varlığının başlangıcından beri insanlar arasında saldırganlık ve savaşı körükleyen Ares sonunda yaptıklarının karşılığını görmüştür. Ne olursanız olun, eğer yaptıklarınız gerekli olumlu sonuçları vermezse, yerinizi koruyamazsınız. Kısa süreli mutluluklar için geçmişteki başarılı günlerinizi feda etmemelisiniz.

Afrodit dünyanın ilk güzellik kraliçesi olmasına karşın, bu güzelliğini yeterli derecede ahlak ve bağlılık ile süsleyememiş, sonunda o da Ares gibi başkaları karşısında rezil olmuştur. Sadece güzellik mutluluk ve başarı açısından yeterli değildir, zeka ve incelik ile de süslenmelidir.

Alektryon ise başkalarının çıkarlarına alet olmuş, ancak onu da göreve yeterince önem veremediği için eline yüzüne bulaştırmıştır. Her işin ilerisini görerek o işe başlamak gerekir, bitiremeyeceğiniz işlere ya da kendinize uygun olmayan işlere başlamak, horoza dönüşmeyi getirecektir. Yanlış hesap Bağdat’tan dönermiş.

Son söz olarak , ince bir nokta dikkatinizi çekti mi bilemiyorum ama, Afrodit bu olaydan sonra Kıbrıs’a kaçmıştı. Kıbrısta denizdeki dalgalardan doğmuş. Bakın, yıllardır çözmeye çalıştığımız Kıbrıs sorunu aslında çok eskilerden bugüne sorunlu kişilerin adada yaşaması ile ilgili bir şey. Gelelim işin komik tarafına, Afrodit acaba gidip Hephaistos’tan özür dilese ve Hephaistos da onu affetse ve birlikte o adayı bir sanat ve güzellik adasına çevirseler, Hephaistos Afroditi ihmal etmeyip, onunla daha çok manevi olarak ilgilense, Afrodit de onunla mutlu olup, savaşçı Ares’i unutsa , Biz Yunanlılarla tekrar dost olabilsek, sonuçta ares bile silahlandırmasa, artan parayı Hephaistos’un sanatkar ve kültürlü öğrencilerine harcasak ve avrupa Birliği’ne biz de tam üye olsak, ne güzel olurdu değil mi. Sağlıcakla kalın.

Hermes ve Apolon İnsanların Kardeşliği...

İnsanların kardeşliği ve affedicilik- Hermes ve Apollon:

Rüzgar tanrısı olan Hermes, baştanrı Zeus ve bir yağmur perisi olan Maia’nın oğlu olarak dünyaya gelmiş. Hermes ayağına giydiği sandaletlerdeki kanatlar nedeniyle hızlı hareket etmesi yüzünden, aynı zamanda tanrıların habercisi olarak görevlendirilmiş. Dağların doruklarından, vadiler ve derin kanyonlara doğru uçup, havayı hızlı hareket ettirmesi ile ıslık sesleri; kendi etrafında hızla dönmesi ile hortum; kızdığında kasırga ve tayfunlar oluşturup, yüksek sesler çıkarabilmesi nedeniyle müzisyenlerin de tanrısı kabul edilirmiş. Arada sırada da elindeki liri ile hoş melodilerle etrafına neşe yayarmış. Bir mağarada dünyaya gelen Hermes, beşiğinde daha bebeklikten kurtulmadan doğayla dost olarak yaşıyormuş. Bir gün çok acıkmış ve gene Zeus’un oğlu olan Apollon’un (Truva savaşında Anadolu halklarının koruyucusu olan güneş, ışık,şiir ve güzel sanatlar tanrısı) sürülerinden, çobanı da tehdit ederek, karnını doyurmak için bir miktar besili hayvan çalmış. Ancak güneşin ilk ışıkları bu durumu Apollon’a bildirmiş. Apollon bu duruma doğal olarak çok öfkelenmiş. Fakat ufak kardeş Hermes hemen beşiğine girerek, böyle bir şey yapamayacak kadar küçük olduğunu söyleyerek durumu inkar etmiş. Bunun üzerine Apollon Hermes’i kaptığı gibi babaları Zeus’un yanına getirmiş. Zeus beşiğinde kundaklanmış olarak yatan, kurnaz Hermes’in savunmasını ve inkarını duyunca kahkahalarla gülmüş. Her şeyden haberi olduğu için minik hırsıza ağabeyinden özür dilemesini, bundan sonra herkesin hakkına saygı duymasını, ahlak kurallarına uymasını söyleyerek, iki kardeşi barıştırmış. Hermes sakladığı sürüyü Apollon’a geri vermiş. Apollon’a kendini affettirmek için liri ile neşeli parçalar çalarak, özür dilemiş. Apollon bu güzel çalgıdan çok hoşlanmış. Hermes de liri ağabeyi Apollon’a hediye etmiş. Apollon da bu güzel davranışa karşılık olarak, kamçı ve çoban sopasını Hermes’e hediye ederek, ona sürülerin ve çobanların koruyuculuğu ve tanrılığını vermiş.

O günden sonra Apollon daha önce yanından eksik etmediği ok ve yayına liri de eklemiş ve müzikle iç içe olup, insanlara neşe saçmış. Hermes de koruyuculuğundaki besili , sağlıklı hayvanların bollaşmasını, çobanların da neşeli ve dinç olmasını sağlamış. Hermes Apollon’u saymış, Apollon da Hermes’i sevmiş. Birbirlerinin yanında olmuşlar.

Doğaldır ki insanlar çocukluklarında bir takım yalancılıklar, ufak hatalar yapabilirler. Çocuklar hangi davranışın doğru, hangisinin yanlış olduğunu ve bu davranışların nasıl sonuçlar verebileceğini bilemezler. Demokrasinin eğitimi çocuklukta başlamalıdır. Bu durumlarda çocuklara karşı öğretici , açıklayıcı ve onların anlayabileceği şekilde cezalandırmadan yaklaşmak, olumsuz davranışları düzeltecek, başkalarının hakkına saygı gösterecektir. Aksi halde çocuk yaptıklarını kendine kızılabileceği düşüncesi ile saklar ya da yalana alışır. Bunun için tabii ki ebeveynin de yalan söylememesi, sahtekarlık yapmaması, kurallara uyup, saydam olması gereklidir.

Bir diğer önemli nokta ise barış içinde yaşamaktır. Öfkeyi kontrol etmek öğrenilmelidir. Öfke ile kalkan zararla oturur; keskin sirke küpüne zarar verir. Savaş kolaydır , ancak barışı korumak zordur. İnsanlar ve uluslar birbirlerine, geçmişteki olanlar nedeniyle kin tutmamalı, birbirlerini affetmelidirler. Hiçbir şey tek taraflı olmaz. O yüzden kendinizi karşınızdaki yerine koyup, üçüncü göz ve üçüncü kulak ile olayları değerlendirmelisiniz. Büyük büyüklüğünü; küçük küçüklüğünü bilmelidir. Asal rol büyüktedir. Barışma davranışını büyükler küçüklerinden beklememeli, barışı onlar masaya getirmelidir. Affetmek büyüklükten gelir. İyi komşuluk ilişkileri, maddi ve manevi zenginleşmeyi getirir. Tüm insanlar birbirinin kardeşidir ve tabii ki tüm uluslar da kardeş olmalıdır, hem komşuları ile hem de komşularının komşuları ile. Barış ve sevginin aranızdan eksik olmaması dileklerimle.

Karşılık beklemeden yapılan iyilik

Karşılık beklemeden yapılan iyilikler- Philemon ve Baucis’in öyküsü

Günlerden bir gün Zeus, oğlu Hermes ile kılık değiştirip, Olimpostan aşağı inerek, ülkemiz topraklarında yer alan eski Frigya bölgesinde( Ege bölgemizin iç kısımları,Güney Marmara ile İç Anadolu Bölgemizin batısı arasında kalan eski yerleşim alanı) dolaşmaya çıkmışlar. Amaçları insanları sınamak, birbirlerine karşı yaklaşımlarını ve sahip oldukları zenginlikleri nasıl değerlendirdiklerini daha yakından görmekmiş. Bu iki yolcuya kimse gereken ilgiyi göstermemiş, güleryüzle davranmamış, misafir olarak kabul etmemiş, selam bile vermemişler. Sadece yaşlı Philemon ve karısı Baucis kıt kanaat geçinmelerine karşın onları evlerine davet ederek, dostça karşılamışlar. Kim olduklarını bilmeden, bu değerli misafirlerin önlerine sıcak çorbalarını getirmişler, sofralarını paylaşmışlar. İki misafir zengin komşularının soğuk ve umursamaz davranışlarına karşın, parasal açıdan yoksul, ancak sevgice varsıl bu iki güzel insanın içten ve şirin davranışları karşısında çok etkilenmişler. Zeus ve Hermes “ bizler ölümsüzlerdeniz, siz ölümlülerin arasına girerek sizleri sınavdan geçirmek istemiştik. Bu sınavı sadece siz kazandınız. Diğerleri ise bencillikleri, taşkalplilikleri ve saygısızlıkları nedeniyle bu sınavı kaybettiler. Tabii ki sapla samanı ayıracağız. Biz şimdi gidiyoruz , siz ikiniz de bizim ardımızdan gelin” demişler. İki yaşlı insan bu sözler karşısında şaşkına dönmelerine rağmen, bu iki yabancıyı izleyerek, düşe kalka dağ yolundan yukarıya çıkmaya başlamışlar. Bir parça soluklanmak için durdukları anda,büyük bir gürültü ile yerlerinden sıçramışlar. Sesin geldiği yöne baktıklarında daha önce evlerinin bulunduğu toprakların su altında kaldığını, evlerin yıkıldığını, insanların ne olduğunu anlayamadan boğulduğunu üzüntü içinde görmüşler. Bir süre sonra baraka şeklindeki kendi evlerinin, mükemmel bir yapı haline geldiğini görmüşler. Zeus bu yardımsever insanlara dileklerini sormuş. Onlar da doğup büyüdükleri topraklardan uzaklaşmak istemediklerini, bu kutsal yapının koruyuculuğundan başka bir şey istemediklerini ifade etmişler. Zeus da bu dileklerini kabul etmiş. Aradan geçen yıllar boyunca birbirine sevgi ile davranmaya devam eden bu iki insan doğal olarak daha da yaşlanmış. Philemon gençliklerinden bu yana yaşadıkları tatlı anılardan bahsederken, karısı Baucis’in yüzü, elleri ve tüm vücudunun değişerek, saçlarından yaprakların, parmaklarından dalların, ayaklarından da köklerin çıktığını görerek hayrete düşmüş. Aynı görüntüyü Baucis de sevgiyle bağlandığı kocası Philemon da görmüş. Birbirlerine gülümseyerek, veda etmişler aynı anda , birbirlerinden ayrı kalmadan tam bir ağaca dönüşmüşler. Baucis sıcak kış günlerinde içimizi ısıtan ıhlamura; Philemon ise gölgesinde sıcaktan korunduğumuz meşe ağacına dönüşmüş. Ve insanlara faydalı olmaya devam etmişler.

Sevgili dostlar, atalar “iyilik yap, denize at, balık bilmezse, halik bilir” demişler. Aslına bakacak olursanız insanlar zayıf yaratıklardır. Hepimiz bir başkasına çeşitli nedenlerle gereksinim duyarız. Her din insanlara yardımlaşmayı ve sevgiyle yaklaşmayı öğütlemiştir. Başkalarına yardım ederek kendinizle gurur duyabilir , onların gözlerindeki sevgi ışıltılarını kendi gözlerinize de kopyalayarak, dünyaya daha farklı bakmaya başlayabilirsiniz. Bu şekilde çevrenize yaydığınız pozitif enerji ile hem daha çok sevilecek, hem de negatif enerji yükünden uzaklaştığınız için daha genç kalacak ve sağlıklı olacaksınız.

Empati kişinin kendisini başkaları yerine koyabilmesi, onların neler hissettiklerini anlayabilmesi ve ona uygun bir şekilde davranabilmesidir. Kişilik bozuklukları durumunda empati sorunu yaşanmaktadır. Kişiler ne olursa olsun, kendilerinin haklı olduklarını düşünür ve karşılarındakini suçlu ya da hatalı bulurlar. Bu nedenlerle çevrelerindekileri incitir ya da hoşgörü ile yaklaşamazlar. Çevrelerindeki maddi ve manevi her şey, sadece kendileri içindir. Bu davranışlar aile içinde öğrenilerek, nesilden nesile aşılanır. Arkadaşlar arasında benzer şekilde yerleşerek, ortak bir bakış açısı halini alır. Sonuçta toplum kirlenir, çürümeye başlar. Çocuklarınızın ve torunlarınızın daha sorunsuz yaşaması, mutlu ve onurlu olması için herkes kendini düzeltsin, yarın artık bugündür. Hepimizin empatimizi günden güne geliştirerek , daha sempatik bir toplum haline gelebilmemiz dileklerimle, sevgiyle kalın

Paris-Helena aşkı

Paris-Helena aşkı ve Truva Savaşı:


Paris-Helena aşkı ve Truva Savaşı:

Geçen hafta sizlere mitolojide ilk güzellik yarışmasını ve Paris’in Afroditi güzellik kraliçesi seçişini anlatmıştık. Bu hafta da kahramanımız Paris. Paris aslında Truva kralı Priamos’un oğluymuş. Ancak Truva kraliçesi bir gece rüyasında ateş doğurduğunu ve bu ateşin tüm Truva kentini yakıp yıktığını görmüş. Bunun üzerine bu rüya sonrasında kraliçenin doğurduğu bebek, İda Dağı (Kazdağı)’na bırakılmış. Burada bir süre kendisini bulan bir ayı tarafından emzirilmiş. Çoban olarak büyüyen Paris, Afrodit’i en güzel kadın olarak seçmiş. Bunun üzerine Afrodit de Paris’i , bir başka güzel Helena’ya yöneltmiş. Ancak Paris Helena’yı tanımamaktayken ve şimdiye dek hiç görmemiş iken onu aramaya başlamış. Bu günkü Çanakkale’den yola çıkarak, Yunanistan’da bulunan Spartalıların sitesine doğru gitmiş. Helena o sitenin kralı Menelaos ile evliymiş. Paris Spartalıların sarayında Helena ile ilk karşılaşmasında onun güzelliği karşısında adeta büyülenmiş. Nereden geldiğini, Afrodit’in kendisine teşekkür kabilinden kendisine Helena’dan bahsedip, Afrodit’in onların kalplerini birleştirdiğini söylediğini anlatmış. Bu durumda kendisinin de bu amaçla buraya gelerek, isterse onu da götürebileceğini söylemiş. Helena da aşk tanrıçasının dediği ve istediğini yapacağını söylemiş. İki aşık Yunanistan’dan kaçıp Anadolu topraklarına girmişler. Sparta şehrinin kralı Menelaos ve onun kardeşi Agamemnon da bunun öcünü almak için Truvalılara savaş açmış. Çok büyük bir donanma ve Agamemnon’un komutasında ilerleyen Spartalılar Truva’ya çıkarma harekatına başlamış. Savaşın ilk yılında Spartalılar Anadolu şehirlerini yakıp yıkarak talan etmişler. Tapınaklarda rahibe olanlar bile köle haline getirilmiş. Anadolu’nun ve Truvalıların koruyucusu tanrısı Apollon imiş. Kendisine ait tapınaklardaki rahibelere yapılan bu çirkin davranışa çok öfkelenerek, Spartalılar üzerinde tüm hiddetini göstermiş. Bu savaş aslında Anadolu’nun Yunanistan ile olan ilk savaşıydı. Bu savaşa Anadolu’daki pek çok halk savaşçı yollamıştı.

Tüm Lidya kentleri ( Ege bölgemizdeki antik şehirlerden başlayarak, Akdeniz bölgemizin antik şehirlerini de kapsayan bir alandaki kentlerden) gelenler yanında Karadeniz bölgemizde Samsun civarlarında yaşayan kadınların hakim olduğu bir kavim olan Amazonlara dek tüm Anadolu halkları bu hücuma karşı tek yürek olarak savaşmaktaymış. Onların da savaşta gösterdikleri üstün başarılara rağmen karşılarındaki kuvvetleri durduramamaları diğer Anadolu kavimlerini de hayal kırıklığına düşürmüştü. Bu arada hiç beklenmeyen bir dost eli Anadolu kuvvetlerinin yardımına yetişti. Habeş krallığı. Habeş kralı Memnon ve askerleri Truvalıların yanında savaşmışlar. Ancak Spartalıların kahramanlarından Akhilleus Habeş kralını öldürünce , Habeş ordusu dağılmış. Daha sonra da bu Spartalı büyük asker de topuğundan aldığı bir darbe ile kan kaybından ölmüş. Bu ölümü Paris’in ölümü izlemiş. Her iki tarafın orduları ve halkı çok acı çekmiş. Bu sırada Spartalılar hile ile Truvaya sahip olmaya karar vermişler. Dev bir tahta at yapıp, içine askerler koyup, onları orada bırakmak ve sanki geri çekiliyor izlenimi vererek gemilere geri dönmek. Plan aynen işlemiş. Bu atın tanrılardan gönderilen bir hediye olduğu söylenmiş. Her ne kadar Truvalı din adamı Laaaaaokoon buna inanılmaması gerektiğini söylemişse de gerekli desteği bulamamış. Gecenin ilerleyen saatlerinde Truvalılar zaferi kutlarken, Spartalı askerler tahta attan inerek Truvalıları kılıçtan geçirmişler. Truva şehri yakılmış ve küllerle kaplanmış. Bu arada tapınaklarda Truvalı kadınlara yapılan tecavüzler Spartalıların koruyucu tanrısı olan Athena’yı bile çok kızdırmış ve dönüş yolunda müthiş bir fırtına bazı gemileri batırmış. Tüm bu savaşların sonunda Güzel Helena tekrar eski kocası Menelaos’un yanına getirilmiş.

Sevgili dostlar bazen küçük bir olay tahmin edilemeyecek çok daha büyük olaylara yol açabilir. Bir şehri yok edebilecek çığ bir ses ya da bir taşın yuvarlanması ile başlayabilir. O yüzden aklın duyguların önüne geçmesi gereklidir. Akıllı kimselerden, deneyimli kişilerden faydalanılmalıdır. Freud’a göre insanda doğuşta var olan saldırganlık ve cinsel dürtüler hayatımızı yönlendirmektedir. Cinsel dürtü daha üretken, yapıcı ve yaşamaya yönelikken; saldırganlık dürtüleri karşıdakine zarar vermeye , yıkmaya yöneliktir. Eğer saldırganlık dürtülerinize hakim olamazsanız öfkeniz önce çevrenizdekileri , sonra da sizi yakar. Cinsellik dürtüsü ise hayatınızın ilerleyen dönemlerinde başka alanlarda üreticiliğe ( sanatta, sporda, yaşam tarzı ve günlük ilişkilerde) daha uygar, canlı ve sevecen bir kişilik yapısına kavuşmamızı sağlar. Dürtü kontrolünün bozulması kişisel kuraldışı savaşlara sebep olur. Bu durum travma sonrası stres bozukluğu, bazı kişilik bozuklukları ( antisosyal, sınırda kişilik, paranoid kişilik bozuklukları gibi), dissosiyatif kimlik bozukluğu, iki uçlu bozuklukta mani dönemlerinde ve bazı psikozlarda ( şizofreni, sanrısal bozukluk gibi) görülebilir. Tedavi ilaç tedavisi ve psikoterapi ile yapılabilir. Hepinize agresif dürtülerinizi yenebildiğiniz savaşsız, libidinal dürtülerinizin sanata ve üretkenliğe döndüğü barış dolu bir dünya dilerim.

Panik nöbetleri ve "Pan"

Panik nöbetleri ve "Pan"


Pan küçük ve büyük baş hayvanların, bunları güden çobanların , doğal hayatın ve kırların mitolojik tanrısı olarak kabul edilirmiş. Ayakları keçi ayağı şeklinde, keçi kuyruklu , keçi sakallı ve boynuzlu bir görünümde imiş. Pan flütü ile keyifli melodiler seslendirirmiş. Bu güzel müzikleri duyan tüm peri kızları neşe içinde kırlarda dans eder, bu güzel müziğe onlar da insanı kendilerine hayran bırakan sesleri ile eşlik ederek bulundukları yeri şenlendirir, oradan geçenler de kendilerinden geçerek hülyalara dalarlarmış. Çok neşeli ve hareketli bir ruh hali içindeyken, bazen birden kötü niyetli bir hale bürünerek, bir yerde tek başına kalanları uğultu ve hışırtılar çıkartarak korkuturmuş. Aniden düşen bir taş, kayaların arasında beliren bir gölge, otlar ve çalılar arasında görülen bir kıpırtı Pan’ın varlğı olarak düşünülürmüş. Bu durumda aniden,sebepsiz yere hayvanlar hatta insanlar bir "panik" havasında adeta kalpleri yerinden çıkacak derecede çarpıntı, nefes darlığı, başlarından aşağı sıcak su dökülmüş bir şekilde,kızararak, ter içinde, bayılma, çıldırma ve ölüm korkuları ile dehşet içinde kaçmak isterlermiş. İşte adını bu mitolojik tanrıdan alan panik bozukluğu da aniden kişileri bir anda ölüm korkuları, beraberindeki vücutsal belirtiler ve kalabalık, büyük, çıkışın bulunamayacağı alanlardan kaçınmaya, tek başına kalamamaya, kişinin sık sık o anda ölebileceği , aklını kaybedebileceği, felç ya da kalp krizi geçirebileceği gibi düşüncelerle hastanelerin acil servislerine başvurmalarına yol açmaktadır.

Eğer siz de bu şekilde belirtiler yaşıyor iseniz ve bu belirtiler hayatınızı kısıtlayarak, günlük işlevselliğinizi olumsuz yönde etkiliyorsa bir psikiyatristle görüşün. Pan’ın getirdiği korku ve sıkıntılarınız kaybolsun, Pan’ın değil ama Georghe Zamfir’in güzel pan flütünden

Neşeli melodiler gününüzü şenlendirsin.

Erdem ve parasal zenginlik

Erdem ve parasal zenginlik



Zeus'un oğlu Plutos sadece akıllı, erdemli, kibar, namuslu insanlarla dost olmayı, bunun dışındakilere yakınlık göstermeyerek, onları perişan, zayıf, sefil durumlara düşürmeyi planlamış. Zeus ise oğlunun bu davranışı ile, bir grubun kollanıp diğerlerinin dışlanması sonucu,insanlar arasında haksızlık ve eşitsizlik olacağını düşünmüş. Zeus'a göre herkes eşit şartlarda hayat maratonuna başlamalıymış. Bunun sağlanması için Zeus'a göre yapılması gereken şey oğlunun tüm insanları eşit görmesiymiş. Ve yapılacak şey, acı da olsa yapılmış. Plutos'un gözleri kör edilmiş. Bu durum sonrasında Plutos, çevresindekilere ahlaklı, erdemli, bilgili ve namuslu olup olmadıklarını bilemeden, olanaklarını, maddi ve manevi kaynaklarını ayrım gözetemeden insanların önüne sermiş. Ancak namus, erdem, ahlak kavramları kendileri için daha az şey ifade edenler, yalan dolan, iki yüzlülük ve riyakarlık ile Plutos'u aldatarak, bu zenginliklere kavuşmuşlar. Bir takım ayak oyunları, şiddet içeren davranışlar ve siyasi entrikalar ile bu imkanlardan doğru insanlara göre daha çok yararlanmışlar. Bu yetmezmiş gibi, bu kaynakların büyük bölümünden kendileri yararlandıktan sonra, arta kalanları da yakın çevrelerindekilere, eş, dost, partili benzer düşünce içindekilere dağıtmışlar. Ve ayrıca bu düzenbaz kişiler hassas köşe noktaları tutarak, namuslu insanların hak ettikleri noktalara gelebilmelerini önlemişler. Bu nedenle eski Yunan mitolojisine göre erdemli, namuslu,ahlaklı insanlar, yetenekleri, bilgileri ve kültürel birikimleri ne olursa olsun, zor koşullar içinde yaşamaya adeta mahkum olmuş. O yüzden mitolojide bu insanlara yardım etmeye çalışan bir sürü tanrı gerekmiş.

İkinci cumhurbaşkanımız İsmet İnönü bu konuda 'bir ülkedeki namuslular, o ülkedeki namussuzlar kadar cesur olmadıkça , o ülkede bir gelişme sağlanamaz’ demiştir. Kısacası kurallara, hukuka uymaya, çevreye saygılı olmaya, namuslu ve uygar olmaya, çalışkan ve üretici olmaya önce kendimizden başlayıp, bu erdemleri sonra ailemize ve yakın çevremize yaymalıyız. En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır. Geleceği olan çocuklar, gençler desteklenmelidir. Her şeyi mitolojideki Plutos’un şans eseri nadiren iyilere rastlaması olasılığına bırakmayın. Maddi ya da manevi desteklerinizi kimsesiz ve yoksul kimselerden esirgemeyin. Herkes kapısının önünü temiz tutarsa , sokaklar tertemiz olur demişler. Önce kendi yanlışlarımızı sonra çevremizdeki yanlışları değiştirelim. Ondan bundan yakınmakla elimize bir şey geçmiyor. Yarın artık bugündür.

Ve sonra yerinde duranlara hep birlikte seslenelim ‘ beyler, hanımefendiler ilerleyelim.

Ares ve Şiddet

Ares ve Şiddet

Ares mitolojiye göre Zeus ve Hera'nın oğluymuş. Hera sık sık kocası Zeus ile kavga eder ve Olimposta tüm tanrıların huzurunu kaçırırmış. Heranın oğlu olan Ares de annesinin çoğu olumsuz özelliğinden nasibini almış, hatta bu olumsuz özelliklerden çok daha fazlasına sahip olmuştu. İnsanlar ve diğer mitolojik tanrılar arasında iş görüp, Olimposa döndüğünde şiddetli geçimsizlikler yaşadığı karısı Hera ile her gece tartışan Zeus bir süre sonra kendini eğlenceye vererek Olimposa uğramaz olmuş. Eğlence içinde serseri bir hayata sürüklenerek çocuğundan uzak kalmış ve oğluna iyi örnek olamamış. Babanın yokluğunda ve annesinin öfke ve hırçınlık nöbetleri içinde büyüyen Ares, gündüzleri yoğun bir şekilde çalışan ve geceleri eğlence alemlerinden çıkmayan Zeus’tan uzak kaldığından, anne ve babanın olumlu yönlerini kendine örnek alamayıp, anne ve baba sevgisini tadamamış. Baba anneyi kötülüyormuş, anne de babayı. Ares sürekli olarak kavga ve karşılıklı beddualar içinde büyümüş. Bu nedenle iyi ilişkiler içinde olan insanlar arasına kıskançlık, haset ve kin sokarak onların da kendisi gibi mutsuz olmasını sağlamaya çalışırmış. Sadece zevk için insanları birbirlerine saldırtırmış. Milletler arasında savaşlar çıkmasına yol açarmış. Onun geçtiği yerlerde kahkahanın yerini kan ve gözyaşı alır, nice ateş ve barut kokulu günler yaşanırmış. İyi anlaşan kumru gibi çiftler birbirlerine düşman olurmuş. Ares'in bu tür olaylarda iki yardımcısı varmış. Bunlar Phobos ( dehşet ) ve Daimos ( korku) adında olup, karşılarına gelen kişileri korkutarak, ölmekten beter hale getirirlermiş. Ares'i ne Zeus, ne diğer tanrılar ne de insanlar severmiş.

Ares'in ezeli düşmanı Athena olup, kadın görünümünde bir zeka tanrısı imiş. Bu zeka tanrıçası doğruluk, insani değerler, vatanperverlik ve yüksek idealler uğrunda savaşanların koruyucusu imiş. O donemde mazlum ulusların koruyuculuğu ve doğruluğun savunuculuğu Athena tarafından üstlenilirken, anarşi, sömürü ve vahşet Ares'e ithaf edilmiştir. Gördüğünüz gibi iyi ve kötünün çarpışması çok eski eserlerde kendini göstermektedir.

Bu mitolojik öykünün belki de en önemli yönü , aşırı şekilde çalışıp evini ihmal eden Zeus ile kıskanç, kaprisli ve saldırgan olan tanrıça Hera' nın doğurduğu Aresin benzeri şekilde olumsuz özelliklerle donatılmış olmalarıdır. "Armut dibine düşer’’ atasözü bu durumu çok iyi açıklamaktadır. Siz siz olun ev idaresini, eve para getirmek şeklinde algılamayın. Çocuğunuzla geçireceğiniz mutlu ve güzel saatler, ona bırakacağınız yatlar, katlar ve milyarlardan çok daha anlamlı ve değerlidir, en azından ardımızdan ‘ne iyi bir evlat yetiştirmiş’ denmesi için. Bu arada yanımıza Ares’i de almayalım, onu evimize daha da büyük düşünürsek ülkemize sokmayalım. Atamızın yurtta sulh cihanda sulh sözünü evimiz ve ülke sınırlarımızda uygulayalım

Alkol ve Şarap Tanrısı...Alkolizm

Alkol ve şarap tanrısı Dionysos ve alkolün farklı etkileri



Dionysos mitolojiye göre Zeus'un , Semele adlı bir prensesle evlenmesinden doğmuştur. Bahar gelirken en narin çiçeklerden dev ağaçlara dek tüm bitkilerin canlanıp, meyve verip, çiçek açmasını sağlayan özsularının tanrısı olarak görev yapmaktaymış.

Günlerden bir gün Dionysos bir mağara kenarından üzümler toplamış ve onları ezerek altından yapılma bir kap içine sularını çıkarmış.

O mağarada mayalanıp, şarap haline gelen bu sıvıdan içenler rahatlayıp, sorunlardan uzaklaştıklarını, neşelenip, gevşediklerini ,cesaretlerinin ve özgüvenlerinin o anlarda arttığını hissetmişler. Dionysos bu olay sonrası şarap tanrısı olarak tanınmaya başlamış.

Mitolojiye göre Dionysos sevdiği insanları alkolle rahatlatıp, güzel konuşmalar yaptırtırken; sevmediği kişileri bu sıvının etkisi ile kavgacılık, dengesiz ve densiz hareketler, şiddet, kıskançlık, hüzün, başkaları karşısında rezil olma kendine ve çevresine zarar verme davranışları ile cezalandırıyormuş. Sonuçta kişilerin hakaretler etmesine ya da hakaret niteliği taşımayan söz ve davranışları hakaret olarak algılamalarına yol açmakta, diğer insanlar yanında beceriksizce hareket edip, sızmalarına, kusup,yolda düşmelerine ve bunu izleyerek komik duruma düşmelerine, namuslarını kaybetmelerine, onursuzca davranışlar yapıp, gururlarının ayaklar altına alınmasına ve hatta cinayet ve intihar gibi durumlara sebep olmaktaymış.

İşte alkolizm bu şekilde yuvaları dağıtmakta, iflaslara neden olmakta, trafik kazaları , kıskançlık ve öfke ile cinayetlere zemin hazırlamaktadır. Kişinin çevresi ile ilişkileri etkilenmekte , depresyon ve intihar tabloya eklenmektedir. Ölüm bunlar sonrası gerçekleşmezse siroz hastanın karaciğerini mahvederek son noktayı koymaktadır.Alkol bu nedenle su içer gibi kullanıldığında Dionysos'un laneti etkisini göstermektedir. Her ne kadar Orhan Veli Kanık “rakı şişesinde balık olsam “demişse de şişede durduğu gibi de durmuyor, değil mi?

Mitolojide Hades ve Hayatın Değeri...

Hades ve Hayatın Değeri

Babaları Kronos’un yok edilmesinden sonra üç oğul yani Zeus,Poseidon ve Hades kalan mirası anlayış içinde paylaşmış. Zeus’a uçsuz bucaksız gökyüzü, Poseidon’a engin denizler, Hades’e ise tüm toprakaltı miras olarak kalmış. Toprakaltı karanlığı dolayısı ile ölümü ve kederi simgeler. Hades, insanları kendi diyarına götürebilmek için görülmemek zorunda olduğunu hissettiğinden , ona bu görülmezlik özelliğini sağlayacak bir miğfer giyermiş. Ölüler ülkesinin tanrısı doğal olarak insanlar tarafından sevilmez ve kendisinden korkulurmuş. Cehennemdeki muhteşem bir sarayda tanrıçalardan ve ölümlü kadınlardan uzakta tek başına yaşarmış. Kendine eş olarak yeryüzünden cebren ve hile ile getirdiği güzel kadınlar bile ışıksız ve hareketsiz olan bu ortamda dalından koparılmış bir çiçek gibi günden güne solarak ölürlermiş. Hades de sevgiye muhtaç, ancak çaresiz bir şekilde o zenginliğe rağmen mutsuz bir hayat sürermiş. Buraya girmeye çabalayanlar için giriş çok kolay, ama çıkış olanaksızmış. Kapıda bekleyen Kerberos adlı köpek buraya girmeye niyetlenen insanlara kuyruğunu sallayıp, olanca şirinliğini takınarak, ayaklarına sürünür, önlerinde yuvarlanır onları içeri sokmaya çalışırmış. Ancak içeri giren insanlar karar değiştirdiklerinde , acımasız bir canavara dönüşürmüş. İçeri girildiğinde, insanlar eski hallerinden farklı olarak adeta bir jöle gibi naylonumsu bir inceliğe ve saydamlığa bürünür, solgun ve inisiyatiflerini kullanamaz bir duruma gelirlermiş.

Burası birbirinden korkunç ortamlara sahip bir yermiş. İlk olarak çok büyük bir gürültü ile tepelerden aşağıya şelaleler oluşturarak akan, insanları bir kayadan diğerine hızla çarpan, anaforlarla diplere çekildikleri, zaman zaman soğuktan dondukları buzlu sular; insanı bir anda yakan sıcaklıktaki göller ve su ve akışı yavaşladığı zaman bastıklarında içine göçtükleri bataklılar içeren ,çok derin ve genel olarak yüksek debili acılar nehri Akheron ile karşılaşırlarmış. Bu nehirde gelen kişileri karşıya geçiren bir kayıkçı bulunurmuş. Ancak bu kayıkçı bu işi yapmak için çok az para istermiş. Eğer gelenlerin parası yoksa bu kişileri kayığına almaz ve çeşitli zulumlere başvururmuş. Bu nedenle o dönemlerde mezara az miktarda para koymak adetmiş. Eğer kişi intihar etmişse ya da gömülmemişse bu kayığa binemezmiş.Burada birbirinden vahşi yaratıkların insanın kanını donduracak sesleri duyulurmuş. Burada daha eski dönemlerden beri cezasını çekmekte olan başka mitolojik kökenli canlılar da bulunurmuş. Bunlar arasında Artemis’i küçümseyen dev göğsünü sürekli olarak didikleyen bir akbabanın verdiği acı ile feryat ederek, zincirlere bağlı olarak yaşayan Tityos ; tanrılardan duyduğu sırları başkalarına yetiştiren, hile ve fesatlık içinde yaşayıp, oğlunu pişirip tanrılara yedirmeye kalkan, susuzluk ve açlığa mahkum olarak yaşayan Tantalos; kendini tanrı gibi hisseden krallar ; yabancılara kötü davranıp onlara zarar vermenin cezasını devasa bir kayayı bir tepenin zirvesine dek yuvarlayarak itip, sonra o kayanın tekrar aşağıya yuvarlanması ile tekrar aynı şeye baştan başlayan Sisyphus ve kocalarını öldürmek suçundan, dibi olmayan bir kabı, sonu gelmez bir şekilde hababam suyla doldurmakla cezalandırılan Danaos’un kızları bulunmaktaymışlar.Bu kısmın dışında iyi niyetli, yardımsever, çalışkan,dürüst insanların gittiği bir de cennet varmış ki, burada insanlar tanrılar gibi yaşarlarmış.

Görüldüğü gibi hayat son derece değerlidir. Kıymetini bilmek gerekir. Kazanılan para sadece doğru bir şekilde kazanılıp, gerekli yerlere harcanırsa, faydalı şeylere harcanırsa değerini bulur. En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır. Eski kral Midas’ı bile altınları kurtaramamıştır.Eğer sizi minnetle anan insanlar bıraktıysanız ardınızda ve sizi sağlığınızda yalnız bırakmıyor, destek oluyorlarsa o zaman doğru yapmışsınızdır. O durumda gerçekte onların kalplerinde yaşamaktasınızdır. Ölmemişsinizdir. Ne zaman ki isminiz anılmaz olur, işte o zaman ölürsünüz. Hepinize daha sevdiklerinize yönelik, paylaşımcı , hayatınızın değerini bildiğiniz , hayatınızdaki olumlu şeyleri görebildiğiniz mutlu günler dilerim

Mitolojik Öykülerden Tarihte İlk Güzellik Yarışması ve Yaşadığımız Sınavlar...

Tarihteki ilk güzellik yarışması ve yaşadığımız sınavlar

Tanrılar bir gün Olimpos dağında bir ziyafet sofrasındalarmış. Ares’in arkadaşı olan Eris ( Nifak) uzlaşmama, sorun çıkarmanın timsaliymiş. Herkesin gülüp eğlenmesini fırsat bilerek, dikkatlerin dağıldığı bir anda, göz önünde bulunmayan Eris , ortalığa nifak tohumlarını saçmak için planını yürürlüğe koymaya karar vermiş. Bir elma alarak, üzerine “en güzel tanrıçaya” şeklinde bir yazı yazarak ortaya atmış. Tabii ki sonuç felaket. Birbirinden güzel üç kadın bu payeye sahip olmak istemiş ve bunu belirlemek için tarafsız bir hakeme gereksinim duyulmuş. Zeus bu durumda karısı Hera , kızı Athena ve denizdeki bembeyaz dalgalardan doğmuş olan Afrodit arasında kalmış. Yani tipik bir aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık vakasıymış durum. Bu nazik durum karşısında Zeus akıllıca hamleyle ateş topunu başkasına atmış. “Gidin, Ida dağında ( Edremit körfezinde bulunan Kazdağları) yaşayıp, sürülerini otlatan çoban Paris’in yanına. O bu soruna bir çözüm bulacaktır.” Çoban Paris Truva kralı Priamos’un oğluymuş (dikkatinizi çekerim kralın oğlu yani prens çobanlık yaparak sorumluluk üstlenmeye hayatın neresinden başlıyor) . Paris çok zorlanarak da olsa kararını vermiş. İlk güzellik yarışmasının birincisini Afrodit olarak ilan ederek, elmayı ona vermiş. Diğer birbirinden güzel iki rakip bu duruma hiç haset etmemiş. Birbirlerine saygı ve sevgi ile sarılıp, Afrodit’i kutlamışlar. Afrodit’in gülümseyen sevgi dolu bir bakışı ile sadece Olimpos’taki tanrılar değil, insanlar ve hatta tüm doğa bile sıcaklık ve neşe hissetmiş, çiçekler açmış, insanlar onun gülümsemesini sevip, taklit ederek birbirleriyle selamlaşmışlar. Hayata tebessüm ederek bakmanın kendilerini nasıl mutlu kıldığını ve rahatlattığını, bu sayede başarılı, kendileri ile barışık , aranılan kişiler olabildiklerini görmüşler. Her insan farklı bir yönü ile güzeldir. Bunu keşfedebilen kişiler mutlu hisseder.

İnsanlarla sıcak , dostane ilişkiler kurabilmenin ilk yolu kibir, haset, bencillik duygularından uzaklaşabilmektir. Birbirimizin haklarına saygı duyarak, sınırlarımızı bilerek, kendimizi karşımızdakilerin yerine koyarak , sevecen davranmak ve bunu en azından tebessüm ederek göstermek ana koşuldur. Böylece pozitif enerji yayarız çevremize. Ve böylece daha mutlu bir toplum oluruz.

Katıldığımız her sınav ya da seçim, aslında bizi daha iyi ve daha olgun yapar. Her sınava başkaları ile yarışmak için değil, kendimizin en iyisini sergilemek ve gösterdiğimiz gelişmeyi fark etmek için girmeliyiz, aksi halde diğerleri hep çarpıştığımız düşmanlar haline gelir. Daima birileri bir şeylerde bizden daha iyi olacaktır, daha az iyiler olduğu gibi. Ancak sonuçta her sınav bize bir şeyler öğretir. Bir sınavı kazanamayan aynı konudaki ya da farklı bir konudaki başka bir sınavı kazanabilir. Her sınavdan sonra , bizden daha iyi olan kişilerin neden daha iyi olduklarını öğreniriz. O sınavlara hazırlanırken çektiğimiz sıkıntılar sonrası gelen başarılar sonucu o konudaki yeterliliğimizi anlar, özgüvenimizi geliştiririz. Aslında hayatımızın her aşamasında çeşitli sınavlardan geçeriz, okulda, iş hayatımızda, sosyal ilişkilerde, evlilik hayatımız , çocuklarımıza verebildiklerimizle. İleri yaşa geldiğimizde geriye bakınca “evet, doğru yaşadım, doğru insanlar yetiştirdim, eserler bırakabildim, iyi ki yaşamışım” diyebiliyorsak, kullandığımız “keşke” sözcüğü çok fazla değilse, geçmiş yıllar için pişmanlık duymuyorsak sınavı kazanmışız demektir. O durumda yarışma amacına ulaşmıştır. Yarışmayı tamamlamışızdır, zor bir maratonu bitirmeyi başarmak gibi. Çoğunuzun bildiği bir sözü hatırlatayım “doğduğunda sen ağlıyordun , herkes gülümseyerek sana bakıyordu, öyle bir hayat yaşa ki sen öldüğünde herkes ağlasın ve sen onlara ve geçmişe gülümseyerek bak.

Mitolojik Hikayelerden Zeus ve Europa...

Hiç bir şey göründüğü gibi değildir-Europa ile Zeus’un kavuşması:

Günümüzde olduğu gibi, o zamanlarda da bütün kadınlar güzel,duygusal ve hassasmış. Hepsi bir yana, bunlardan bambaşka sevimlilikte bir Europa adlı kız varmış. Ancak bu sevimliliğinin çevresindekileri etkileyip, boş yere ümit vermemesi için erkeklerle arasına kabul edilebilir ölçüde mesafe koyarak kendi dostları arasında mutlu bir şekilde yaşarmış. Zeus bu sevimli kıza gönlünü kaptırmış. Gelin görün ki, mitolojik bir tanrı da olsa Europa’nın yanına yaklaşması ile, Europa onun yanından uzaklaşırmış. Fakat mitolojide çareler tükenmez. Zeus keskin zekasını konuşturarak, kendini herkesin seveceği uysal bir boğa şekline sokmuş. Doğruca Europa’nın yaşadığı yemyeşil kırlara gitmiş. Europa ve birbirinden sevimli kız arkadaşlarının yanına yumuşakbaşlı bir şekilde yaklaşmış. Boğa görünümündeki Zeus Europa’nın yanına gelince durmuş ve ona adeta beni sev diye bakmış. Boğa şeklindeki Zeus adeta bir kedi gibi davranarak, kuyruğunu neşe ile sallayıp, yere çökmüş. Europa da arkadaşlarına “ haydi gelin, bu tatlı hayvanın sırtına binerek kırlarda gezelim, o kadar uysal ki, sanki bir kuzu gibi , üstüne üstlük hepimizi sırtına alabilecek kadar da güçlü” diyerek eğilmiş olan hayvanın sırtına binmiş. Arkadaşlarının yanına gelmesini beklerken, az önceki o yumuşak boğa bir anda yerinden fırlayarak, müthiş bir hızla koşmaya başlamış. Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında, bir anda Europa korku ve hayret içinde boğanın sırtında ne yapacağını şaşırmış, adeta dili tutulmuş. Kımıldayamaz halde, ne bir şey söyleyebilmiş ne de ağlayabilmiş. İşin ilginç yanı boğa, karanın bittiği yerde deniz üzerinde de koşmaya başlamış. Bir süre sonra boğa görünümündeki Zeus ve güzel Europa tekrar bir adadan karaya çıkmışlar. O zaman Zeus gerçek görünümüne bürünmüş. Europa’ya sevgisini açıklamış. Birlikte güzel günler yaşamışlar. Akıllı ve güzel çocuklar dünyaya getirmişler.

Başlangıçta bize soğuk gelen, ilginç gelmeyen nesneler, kişiler ve olaylar eğer onlara farklı bir gözle bakarsanız güzel ve zevkli hale gelebilir. Bu şekilde hayatımızı daha mutlu bir hale getirebiliriz. Tam tersi bazen de olayların içine sonunu düşünmeden dalarız. Bize çok uygun ve karlı görünür. Oysa bazen gerçekler göründüğünden farklıdır, gerçeklikten uzak , romantik, ayakları yere basmayan duygusal ya da maddi yatırımlar pahalıya malolabilir. O yüzden önyargı ile hareket etmek ne denli uygunsuzsa, aşırı beklentili olmak ve sınırsız davranışlar da o derece zarar verici olabilir. Yani görünüşe aldanmamak gerekir. Bu nedenle hiçbir durum ya da kişi hali ya da tavrı nedeniyle küçümsenmemelidir.

Bir de tabii ki, Zeus gibi eğer bir hedefe kilitlenmişseniz o işi başarırsınız. Karar verip başlamak, o işi yapmanın yarısıdır. Belli bir süre bir işi yaptıktan sonra motivasyonunuz azalabilir. Motivasyonunuzu yenileyip,kuvvetlendirmek için sık sık geleceğe yönelik hayaller kurmalısınız. Kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapmalısınız. Tekdüzeliği kıracak farklılıklar oluşturmalısınız kendinizde ve çevrenizde. Tabii gene Zeus gibi ne yaparsanız yapın aktif olacaksınız, oyuncu olmaya çalışacaksınız olabildiğince, seyirci değil. Direksiyon sizde olacak. Ne yaparsanız yapın sorumlusu siz olacaksınız. Kurda sormuşlar boynun niye kalın diye, kendi işimi kendim görürüm demiş. Siz de hayatınızın dümencisi olun ve kendinizi olayların akışına bırakmayın ki, hayatı onurla yaşayın.

Son söz olarak Europa’sına yani Avrupa’ya Zeus aklını kullanarak kavuşuyor. Zeus kendisi ile barışık, çalışıyor, üretiyor, kendine güveniyor. Biz de önce kendimizin daha insancıl, mutlu ve adaletli bir toplum olmamız için kendimize çekidüzen vererek, kendimizden başlayarak daha sağduyulu, ince, kendimizi başkalarının yerine koyabilir , kendimize, çevremizdekilere, yasalara ve doğaya saygılı davranırsak, daha çok üretirsek Zeus haline gelebiliriz. Sadece kendimizin daha iyi ve üretken bir toplum olmamız bizi doğrudan Avrupa’ya sokacaktır.. Tanzimat fermanından beri peşinde koştuğumuz sevgiliye.

Mitolojik Hikayelerden Prometheus...

Prometheus ve ateşin insanlığa kazandırılması

Prometheus ve kardeşi Epimetheus mitolojide titanlar olarak adlandırılan insan ya da mitolojideki tanrılardan olmayan yaratıklarmış.

Prometheus balçığı kullanarak insanı meydana getirmiş. Ancak ilk dünyaya ayak basan insan o denli zayıf, güçsüz ve çaresizmiş ki her şeyden korkuyor, doğadaki tüm yırtıcı hayvanlara yem olmaktan kurtulamıyormuş. Ayrıca ne bulursa meyve, sebze, bitki kökleri ve çiğ et şeklinde lezzetsiz dahi olsa yemek zorunda kalıyormuş. Kışları karanlık mağaralarda titreye titreye yaşamaya çalışıyormuş. Başlangıçta Prometheus eserinin bu şekilde güçsüz olacağını, heba olacağını düşünememiş olduğundan hemen duruma müdahale etmiş. İnsanlar akıllarını kullanmalılarmış, tıpkı kendisi gibi. Ancak bunun için kendisinin, ne pahasına olursa olsun son bir yardımının gerekli olacağını düşünmüş. Ateşi ve dolayısı ile uygarlığı insanlığa kazandırarak ...

Prometheus bir volkanın içinde yaşayan ateşi kullanarak madenleri eritip, oluşturan becerikli tanrı Hephaistos’un yanına gelmiş. Onun sahip olduğu ateşten bir kıvılcım alarak, ateşi insanlara ulaştırmış. Ancak bu olaydan sonra insanlar tanrıları dikkate almamaya, tapınmamaya, saygısızlık etmeye, kibirli olmaya başlamışlar. Bunun üzerine Zeus kendisinden habersiz olarak ateşi çalıp, insanlara veren ve onların dünyaya , diğer canlılara ve tanrılara saygısız olup, dünyayı yaşanmaz hale getiren bu canlıların mimarı Prometheus’a çok kızmış. Kafkas dağlarının tepesinde yalçın kayalıklara zincirler ile bağlatmış. Kışın ve gecenin soğuğu bir yandan, yazın sıcağı bir yandan Prometheus burada bağlı olarak kalırken, bunlara ek olarak her gün bir kartal gelerek Prometheus’ un ciğerini didik didik ederek yiyormuş. Zeus kendisinin reva gördüğü bu işkenceye daha fazla dayanamayıp, Prometheus’u affederek, Olimposa ölümsüzler arasına almış.

Tarihin her döneminde birileri kendilerinden sonrakiler için kendilerini feda etmişlerdir. Sadece kendilerinden sonrakileri de değil, kendi eserleri için de kendilerini korkmadan ileri sürmüşler , haklarını savunmuşlardır. Nitekim Namık Kemal bir dizesinde ....Usanmaz kendini insan bilen halka hizmetten demiştir. Atatürk Çanakkale Savaşları sırasında düşman kuvvetleri karşısında çok zayıf oldukları bir mevkide askerlerine ...size ölmeyi emrediyorum demiştir. Kendimizden sonrakilerin, çocuklarımız ve torunlarımızın bizim yaşantımıza göre daha iyi bir şekilde yaşamaları ( bizim dedelerimizden daha iyi koşullarda yaşadığımız gibi), bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmemeleri için biz de var gücümüzle çalışıp, birbirimize sevgiyle yaklaşarak onlara daha güzel ve barış içinde bir dünya bırakmalıyız. Bu dünyanın ve ülkemizin Prometheuslara ihtiyacı var.

O günden sonra insanlar daha iyi beslenerek, daha sıcak ortamlarda kalarak ve uygarlıklarını yükselterek bu günlere gelebilmişler.