psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Çocuk Psikolojisi

Çocuk Psikolojisi ve Eğitimi


1.DİSİPLİN VE HOŞGÖRÜ


Çocuklarda disiplin ve hoşgörü birlikte olmalıdır. Unutulmamalıdır ki çocuk hayatının ilk gününden beri öğrenme sürecinde olan bir varlıktır. Öğrenme sürecinde olan kişi sık sık hata yapar . Mühim olan bu hataların çocuğa gerekli açıklamaları yaparak öğrenmeyle değiştirilmesidir.
Çocuğa aşırı disiplin uygulanması , çocuğun bazı noktalarda sıkılmasını ve kendini ortaya koyma noktasında tereddütler yaşamasına neden olur. Aşırı disiplin çocuklarda kaygı belirtilerine yol açar ve çocuk kendisini devamlı gergin ve huzursuz hisseder. Çocuğun yaptığı hatalar hiçbir zaman görmemezlikten gelinmemeli , görmezlikten gelinen davranışlar çocuklarda pekişecektir. Bu nedenle uygun bir şekilde çocuğun yaptığı hatalar anlatılmalıdır. Aşırı hoşgörülü anne baba tutumunda ise , neyin doğru neyin yanlış , neyin yapılması gereken neyin yapılmamsı gereken davranış olduğunu bilemeyen bir çocuk haline gelmesine neden olur. Aşırı hoşgörü çocukta gevşek ve tutarsız bir yapının ortaya çıkmasına ve çocuğun sınırları devamlı genişletme gayretleri içine girmesine yol açar. Bu şekilde aşırı gevşetilmiş sınırlar çocuklarda davranış problemlerine yol açarak belli bir süre sonra anne baba için çocuğun davranışlarının çok büyük bir problem haline gelmesine neden olabilir.Bu nedenle anne babanın her ikisinin de disiplin ve hoşgörü konusunda sözbirliği içinde olmaları birbirinden farklı tutumlara girmemeleri gerekir. Özellikle evde yaşayan veya çocuk üzerinde etkinliği olan büyükanne ve büyükbabanın da bu konuda sınırları gevşetmek yerine , anne babaya yardımcı olmaya çalışmaları gerekir. Bu tutarsız durum çocuğun , nasıl davranacağını bilememesine ve davranış problemlerinin daha da artmasına neden olur. Anne babaların bu konuda disiplin ve hoşgörü dozunu tam olarak ayarlamaları önemlidir. Çocuğun normal psikososyal gelişimi için bu durum çok önemli bir noktadır.


2.HERŞEYE İTİRAZ

Çocukların anne babalarına karşı gelmesi çok sık karşılaşılan bir problemdir. Anne babanın her dediğini olumlu veya olumsuz taraflarını düşünmeden sürekli karşı gelme durumu varsa bu durumda karşı gelme bozukluğundan bahsedebiliriz.Genelde çocuklarda çabuk sinirlenme karşı gelmeye eşlik eden durumdur. Normal yaşın verdiği karşı gelme bazı dönemlerde çocuklarda gözükür. Anne babanın dengeli tutumu ile bu problem kısa sürede aşılabilir. Çabuk sinirlenme ve karşı gelme durumu genelde çocuklarda kaygı halinin belirtisidir. Bazı noktalarda içsel çatışmaları olan ve kaygı hali olan çocuklar çok çabuk tepki ortaya koyarak sık sık anne babalarına karşı gelirler.
Kardeş kıskançlığı , çocuğa karşı anne veya babanın ilgisizliği, diğer kardeşin çok fazla ön plana geçmesi ,çocuğu yönlendirme eksikliğine bağlı boş kalma, okul problemleri , çocukluk çağı depresyonları , sık sık eleştirilme , aşırı derecede disiplin uygulamaları, çocuğu etkileyen psikososyal stres faktörleri ilk akla gelen çocuğa anksiyete (kaygı ) oluşturacak nedenlerdir. Aynı zamanda bu kaygı durumundan çocuğa uygulanan sınırların çok gevşetilmesi ile başgösteren davranış problemlerine bağlı karşı gelme ve mevcut kurallara itiraz da karşı gelme davranışı şeklinde görülebilir. Karşı gelen ve çabuk sinirlenen çocuğa genelde yapılması gereken şey çocuğun kaygı durumuna neden olan etkeni bulmaktır. Çocuğa dengeli ve düzenli devam ettirilen sevgi ve hoşgörü durumu da çocuğun kaygı halini alacak ve onu anne babaya işbirliğine zorlayacaktır. Çocukların karşı gelme ve tutturmacılık ile anne babalarını yönlendirmeleri yerine, anne babanın biraz daha bilinçli davranıp basit psikolojik kuralları uygulayarak çocuklarını istedikleri gibi yönlendirebilmeyi öğrenmeleri gerekir. Bazı çocukluk çağı psikiyatrik problemlerinde karşı gelme ve çabuk sinirlenme durumunun görülebileceği unutulmamalı ve bu yöndeki tespitler ve eşlik eden diğer problemlerin varlığında, psikiyatrik yardım için anne babaların çocuk psikiyatristine başvurmaları önerilir.


3.İÇE KAPANIKLIK

Çocuklar devamlı psikososyal bir gelişim gösterir. Normal sosyal gelişim içerisinde başta aile üyeleri olmak üzere diğer insanlar ile iletişim ve etkileşim önemlidir. Bu normal gelişim için kaçınılmaz bir durumdur. Bazı çocuklar gerek kişilik özellikleri gerekse ikincil olarak etki eden faktörler sonucunda içe dönük ,sosyal ortamlara ve alışılmadık mekanlara kolay adapte olamayan , genelde duygusal paylaşıma girmeyen , yabancı insanlardan tedirgin olan bir yapıda olabilirler. Bu durum bazı psikiyatrik durumlarda görülebilir. Bu durumda çocuğun bu nedene yönelik tedavisi gereklidir. Anne babaların bu durumda yapmaları gereken sık sık çocuğa söz hakkı tanımaları ,hemen her konuda onun kendisini ve duygularını ifade etmesini sağlamaları , ona sık sık ne hissettiğini ve düşündüğünü sormaları , çocuğun kendisine değer vermeleri , konuştuğu zaman dinlemeleri , sık sık sosyal ortamlarla irtibatını sağlamaları , onu olduğu gibi kabul ederek sevgilerini sık sık belli etmeleri , çocuğun her şeyine müdahale etmeden ve çok müdahaleci olmadan onun kendini ortaya koymasını sağlamaları önerilir. Devam eden durumlarda bazı psikiyatrik tablolardan söz edilebilir. Bu durumun tedavisi gerekir. Özellikle okul çağı ile beraber sosyal ilişkilerde problem olmaması için durumun çözümlenmeye çalışılması önem kazanır.


4.AŞIRI HAREKETLİLİK

Bazı çocuklar yaşıtlarına göre aşırı hareketli olabilirler. Bu durumun bir çok nedeni olabilir. Genelde aşırı hareketli çocuk denince aklımıza hiperaktif çocuklar gelir. Çocukta aşırı hareketlilik her ortamda oluyor yer ve zaman dinlemiyorsa o zaman hiperaktiviteden şüphelenmek gerekir.Bu durumda çocukta dikkat eksikliğinin de eşlik edip etmediğine bakılması gerekir. Aşırı hareketli çocuklar devamlı kıpır kıpırdırlar , yerlerinde duramazlar , sanki bitmez bir enerjileri var gibidir. Genelde aşırı hareketli çocukların durumu okula başladıkları dönemde belirgin bir şekilde fark edilir. Öğretmenden sık sık uyarı alınması ile anne baba olayın farkına daha da iyi varır. Bu durum çocuğun sosyal ilişkilerini ve ders başarısını etkiler.Normalde belli bir kapasitede olan bu çocuklar ders başarısızlığı ile karşımıza gelirler. Bu durumlarda ilaç tedavisi ve diğer tedavi yaklaşımları çocuğun geleceği açısından önemlidir.
Aşırı hareketlilik durumu çocuğun sıkıntı ve problemlerine bağlı da gelişebilir. Bazı psikiyatrik durumlarda çocuklarda bu türlü hareket artışına rastlayabiliyoruz. Bu durumda çocukta sıkıntıya ikincil olarak gelişmiş yerinde duramama, hareketlilik artışı görülür. Altta yatan sıkıntının ve stres etkeninin halledilmesi ile çocuğun bu hareketliliğinde azalma görülür. Bu çocukların genelde anne ve babalarında da buna benzer bir hareketlilik çocukluk dönemlerinde olabilir. Bu türlü çocuğu olan anne babaların olaya gayet sakin yaklaşarak , bu hareketliliği ve çocuğun psikososyal gelişimini iyi yönlendirmeleri gerekir. Aşırı hareketliliği yüzünden çok eleştirilen ve sosyal ortamlardan dışlanan çocuklarda , başka psikiyatrik problemlerde oluşabilir.Bu çocukları sportif faaliyetlere yönlendirmek , onları olumlu ve faydalı uğraşlarla meşgul etmek , enerjilerini bazı hobilere kanalize etmek, dikkat eksikliği ve hiperaktivite durumu varsa tedavisini sağlamak önemlidir.


5.DERS BAŞARISIZLIĞI

Ders başarısına etki eden bir çok durum vardır. Ders başarısızlığı çocukların normal sosyal ve psikolojik durumunu etkiler. Bu durumda aile ile ilişkilerinde bozulması söz konusu olabilir. Ders başarısına en büyük etken çocuğun zeka kapasitesidir. Bu durum çocuğun okuduğunu , anlatılanı ve aktarılan bilgileri kolay kavramasına ve akılda tutmasını kolaylaştırır. Zekanın belli bir seviyeye gelmesini daha çok doğumsal özellikler ve çevre şartları belirler. Belli bir zeka kapasitesi olmasına rağmen ders başarısızlığı olan çocuklarda aşağıdaki nedenleri aramak yerinde olur.
Ders başarısızlığının en büyük nedeni, çocukların belli bir sorumluluk içerisinde kendilerini hissedip , okul sonrası gerekli ders çalışma saatlerini düzenlememeleri ile kendini gösteren durumdur. Bu durumda öğretmen ve aileye çok büyük bir iş düşmekte uygun ve dengeli yaklaşımlar ile çocukların bu yöndeki eksikliklerini işbirliği içinde kapatmaları gerekir. Yanlış tutumlar çocukların bu sıkıntısını pekiştirir. Bu durumda öğretmen aile işbirliğinin olumlu etkisi büyüktür. Eğitimde fırsat eşitliği önemli bir konudur. Çocuğun gittiği okulun genel durumu , öğretmeninin özellikleri , sınıfın özellikleri , verilen eğitimin kalitesi , bu eğitime ek olarak sağlanan imkanlar çocukların ders başarısını doğrudan etkiler. Bütün bu noktalarda belirgin problem olmamasına rağmen çocukta görülen ders başarısızlığında özel öğrenme güçlüğü durumunu hesaba katmak yerinde olur. Bu durumun tespiti ve eğitim ile tedavisi önemlidir. Ders başarısına etki eden diğer nedenlerden biriside çocukta olabilecek depresyon , madde bağımlılığı , uyum bozuklukları ,aile ile ilgili problemler, psikososyal stres etkenleri , anksiyete bozuklukları gibi psikiyatrik durumlar da ders başarısızlıklarına neden olabilir. Bu durumlar ders başarısızlığının yanında ek belirtiler ile kendini gösterir. Bu negatif etkenin ortadan kaldırılması ile ders başarısızlığında düzelme belirgin olarak görülür. Ders başarısızlığı olan çocukların yaşıtları ile kıyaslanmadan ve özgüvenleri zedelenmeden , ders başarısı için yönlendirilmeleri önemlidir. Çocukların bu türlü sıkıntıları varken anne babanın aşırı ilgisiz ve aşırı kontrol durumları, çocukların bu durumlarının devam etmesine neden olur. Önemli olan anne babaların çocuklarına vakit ayırarak , onların durumlarından haberdar olmaları ve bu türlü problemler tamamen çocuğun yaşamında pekişmeden gerekli önlemler alınmalıdır.


6.ÇOCUĞUN KENDİNİ ORTAYA KOYMASI VE NORMAL KİŞİLİK GELİŞİMİNİ NASIL SAĞLAYABİLİRİZ?

Çocuklar devamlı psikososyal gelişim içerisindedirler . Bu gelişimi etkileyen temel faktör en azından belli bir yaşa kadar ailedir. Çocuğun kişilik gelişimi bir hayat boyu devam eder.Kişilik gelişiminin büyük bir kısmı erken yaşlarda tamamlanır .Bu durumda çocuğunuz birinci planda anne baba ve bakım veren kişiden , ikinci planda evdeki diğer bireylerden , üçüncü planda sosyal çevreden iyi veya kötü yönde etkilenecektir. Anne babanın etkisi kardeşe göre çok daha fazladır. Ama bir iletişim ve etkileşim ortamı olan ailede küçük kardeş büyük ağabeyden veya abladan da etkilenecektir.Bu durum çoğu zaman iyi yönde bir etkileşim ile sonuçlanır ve iyi yönlendirilirse kardeş kıskançlığının önüne geçilir . Küçük çocuklar ağabeyinden veya ablasından bir çok şeyi hızlı bir şekilde öğrenerek , gelişimini daha da pekiştirebilir.Bu nedenle küçük kardeşler daha şanslı sayılabilir .Büyük olanların yaş avantajı olduğu için küçük kardeş ister istemez öğrenme ve etkilenme olarak büyük kardeşi takip eder .Ama bu durum küçük kardeşin büyüğü rakip olarak algılayıp tamamen ona ters düşmesinden çok daha iyi bir durumdur. Eğer psikososyal gelişim içerisinde çocuğunuzun geri planda kalmamasını ve kendini ortaya koyarak , kişilik özelliklerini geliştirmesini istiyorsanız ; Her çocuk için psikososyal gelişim süreci içerisinde yapılması gerekli bazı tavsiyeleri aktarmak istiyorum. Bu çocuğunuzun kendine olan güvenini artıracak , kendi kişilik özelliklerinin gelişmesini sağlayacak , onun psikososyal gelişimini güçlendirecektir.


  • Sık sık çocuğunuza yaşına uygun olarak yapabileceği görev ve sorumlulukları verin.

  • Ona sık sık kendini nasıl hissettiğini sorun

  • Olaylar karşısında onunda fikrini ifade etmesini sağlayın yani ona kendi fikrini sorun ve düşünmeye sevk edin .Söylediği şeylere önem verdiğinizi hissettirin .

  • Onun iyi yönlerini ve başarılarını takdir edin , ön plana çıkarın ve ödüllendirin.

  • Onun kabiliyetlerinin gelişmesine zemin ve imkan hazırlayın

  • Hatalı davranışlarını konuşarak onu yargılamadan anlatmaya çalışın , olayların ve yaptıklarının hatalı taraflarını farketmesini sağlayın

  • Sık sık onu sevdiğinizi ve onun aileniz için ayrılmaz bir parça olduğunu ifade edin

  • Onun kendini ifade etmesini kolaylaştırmak için karşılıklı olarak siz ona kendinizi ifade edin ,ondan da kendini ifade etmesini isteyin sık sık karşılıklı konuşup sohbet edin

  • Onun yapabileceği şeyleri kendisine bırakın , onun yerine bazı şeyleri yapmayın , bu çocuğun kabiliyetlerinin gelişmesini engelleyerek kendini ortaya koymasını engeller.

  • Onunla kaliteli ve hoş bir şekilde vakit geçirin

  • Onun olaylar karşısındaki duygularına değer verdiğinizi belli edin

  • Onun sosyal ortamlardaki arkadaşlıklarını ve girişimlerini uygun olduğu ölçüde destekleyin

  • Onun aile içi herkesle olan bağlarının kuvvetlenmesini sağlayın Unutmayınız ki bu günün çocukları ,yarınların büyükleri olacak, çocuğunuzun bu günden davranış ve kişilik gelişimi iyi yönlendirilirse , gelecekte hem onun hem sizin açınızdan ideal olan gerçekleşmiş olacaktır.


7.ÇOCUĞUN YERİNE BAZI ŞEYLERİ YAPMA

İnsanoğlu ilk doğduğu günden itibaren devamlı olarak kendi kabiliyet ve becerilerini geliştirme süreci içerisindedir. Buna bağlı olarak doğuştan var olan mevcut kapasite özellikle hayatın ilk yıllarındaki çevresel ve fiziksel etkenlerinde devreye girmesi ile hızlı bir gelişme gösterir. Her birey yaşına uygun gelişme dönemlerini sağlıklı bir şekilde geçerek, gerek motor becerilerini , gerek sosyal gelişimini , gerekse dil gelişimini çocukluk döneminde hızlı , daha sonra giderek yavaşlayan bir şekilde devam ettirir. Bu sınıflamalardan (motor , dil , sosyal gelişim ) her birinin uygun ve tam olarak gelişmesi için bazı yönlendirmelerin yapılması ve bazı çevresel şartların sağlanması gerekir.
Konunun bir çok ayrıntıları olmakla birlikte şu anda kısmi olarak değinilecektir. Özellikle çocuk bakımında söz sahibi olan annelerin çocuk üzerindeki davranış şekilleri çocuğun gelişimi açısından çok büyük önem arz etmektedir. Bazı anneler çok aşırı derecede çocukları ile ilgilenirler , Bu durum çocuklarıyla hiç ilgilenmeyen annelerin durumu kadar çocuk için sıkıntılı olabilir. Bu aşırı ilgilenme durumunun ayrıntılarını başka bir zamana bırakarak konumuz ile alakalı olan kısmını bahsetmek istiyorum. Genelde aşırı koruyucu ve kollayıcı anne babalar olmak üzere bazı ebeveynler çocuğun üzerine o kadar düşerler ki onun yaşına uygun gelişiminin de önüne geçerler . Çünkü çocuklar bu derece kendisinin yerine bazı şeyleri düşünen ve yapan anne babalar veya başka birisi olduğundan kendileri kabiliyet ve becerilerini kullanmaya gerek duymazlar . Çünkü bu durum onlar için daha kolay olmaktadır.
Çocuğun yaşına uygun olarak kendi başına yemek yemesinden tutun , giyinmesi , okul dersleri , ev içerisindeki etkinlikleri gibi bir çok konuda anne babalar onların yaşına uygun yapabilecekleri noktalarda gereksiz yere devreye girerek çocuğun hem psikolojik olarak hem kabiliyet olarak uygun atılımları yapmalarını engellerler. Bu nedenle anne babalar çocuklarının normal gelişimini sağlamak için en başta onların yaşlarına uygun davranmaları ( bebeksi tavır ve hareketlere prim vermemeleri ) gerekir. Şurası unutulmamalıdır ki Çocukların yaşlarına uygun rol almalarını yada almamalarını anne babaların onlara çizdiği rol belirler.Çocukları yerine bir çok davranışı üstlenen ve onların yaşına uygun sorumluluklar almasını sağlayamayan anne babalar , çocuklarına iyilik yaptıklarını zannetmelerine karşın , onların kabiliyet ve becerilerini kısıtladıklarının farkında değildirler. O nedenle gerek psikososyal gelişim gerek bedensel gelişim için bu durum önemlidir. Çocuğun yapması gereken aktiviteler ve görevlerin başlangıcında çocuğa yardımcı olmak uygun olur ama bu yardımın devamlı o görevi üstlenme şeklini alması ise zararlı olur. Yaşından daha büyük sorumluluklar vermekte aynı şekilde diğeri kadar sakıncalı olabilir. Anne babaların sağlıklı bir biyopsikososyal gelişim için bu dengeyi sağlamaları gerekmektedir.


8.AŞIRI KONTROL

Bazı anne babaların düştüğü en büyük hatalardan birisi de çocuklarını çok aşırı kontrol ve disipline etmeleridir. Bu genelde çok titiz ve hassas anne baba kişiliğinin olması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Özellikle bazı anneler çocukları hakkında her an ne yapıyor , ne ile meşgul oluyor , acaba bir problem var mı , bir şey olursa , başına bir iş gelirse ve buna benzer düşüncelerle devamlı çocuklarını düşünmekte ve çocuklarını her an kontrol etmeye çalışmaktadırlar . Elbette ki her anne baba belli ölçülerde çocuğuna sahip çıkmalı ve çocuğunun o an nasıl bir durumda olduğunu merak etmelidir. Ama bunun ölçüsü çok fazla kaçırılırsa ve çocuklar çok aşırı kontrol edilemeye çalışılırsa , sıkıntının asıl önemli bir kısmını çocuklar çekmektedir. Yani çocuk her an kontrol edilme hissi ile yaşamakta bu da onlarda müthiş bir şekilde bir kaygı ve gerginlik oluşturmaktadır. Acaba hata yapar mıyım , acaba annem görür mü , acaba bu iş konusunda annem ne der , acaba bu yaptığım için eleştirilir miyim gibi düşüncelerle çocukların bu kontrol durumuna reaksiyon olarak kaygıları daha da artmaktadır . Hatta bu durumu bazen o kadar ileri boyutlarda görmekteyiz ki , bu kontrol ve bağımlılığa alışan çocuk annesinden ayrıldığı zaman sanki başına kötü bir şey gelecekmiş gibi endişe duyabilir. Bu durum onun ileride ayrılık kaygısı göstermesine de neden olabilir.
Annenin kaygısı ve endişesi çocuğu da anlamsız bir şekilde kaygı ve sıkıntıya sokabilir . O nedenle anne babaların çocuklarını belli ölçülerde kontrol etmeleri , onların bazı hatalarını görmezden gelmeleri ( devam etme durumunda önlem almak şartı ile ) , onları bazı zamanlar kendi hallerine bırakmaları , her an nerede ne yapıyor düşüncesinden vazgeçmeleri , onlar için aşırı kaygı ve endişeye girmemeleri , çocuğun ufak tefek yanlışlarını tespit edip çocuğun yüzüne vurmamaları uygun olur. Bu aşırı kontrol ve anne babaların aşırı disiplin ile beraber mükemmeliyetçi tavırları , çocukları anne babanın sözlerine karşı pasif bir direnç ve yalana itebileceği gibi çocuklarda tik , tırnak yeme , konuşma sorunları , altını ıslatma, altını kirletme vb gibi kaygı belirtilerine de yol açabilir. Anne babaları çocuklarını kontrol etme konusunda bu dengeyi iyi ayarlamaları gerekir. aynı zamanda çok kontrol edilen ve çok eleştirilen çocuklarında kendi özgüvenlerinin eksik kalacağını ve sosyal olarak çekingen olabileceklerini ve anne babalarının bu aşırı kontrol ve isteklerinin de onları strese itebileceğinin hiç bir zaman unutulmaması gerekir. Her çocuğun kendi halinde olması gereken zamanların olduğu unutulmamalı ve çocukların kontrol ve takibi onları bunaltmayacak ve kaygıya itmeyecek derecede olmalıdır.


9.ANNE BABANIN FARKLI YAKLAŞIMLARI

Genelde anne babalar çocuğa davranışta tek bir çizgiyi tutturmakta zorlanırlar. Elbette ki anne babanın farklı kişilik yapıları , yetişme tarzları , anlayışları ve değişik farklılıkları olacaktır .Bu çocuğun yetişme ve zeka gelişiminde iyi yönde katkılar sağlayabileceği gibi , çocuğun eğitimi ve davranışlarının yönlendirilmesinde anne babanın birbirinden habersiz veya tamamen farklı yaklaşımları çocukların psikososyal gelişiminde büyük sıkıntılar oluşturabilmektedir. Genelde çocuğun gelişim aşamalarından uygun bir şekilde geçmesi ve onun yaşa özgü eğitiminin tamamlanmasında anne babanın yaklaşımları ve çocuğu yönlendirmeleri önem kazanır. Bütün bunları şu şekilde örnek vererek açıklayabiliriz ; Bir anne aşırı hoşgörülü olabilir, baba ise tam tersi disiplin yönü ağır basabilir. Bu durumda çocuğun davranışları , konuşması , hal ve hareketleri tamamen iki farklı kutup tarafından yönlendirilmeye çalışılırsa çocukta davranış problemleri ve bazı psikolojik sorunlar yaşanabilir.
Babanın koyduğu kuralı annenin bozması veya tam tersi babanın hoşgörü gösterdiği bir davranışa annenin sınır koyması genelde çocuğun davranış olarak kararsız , çekingen , çelişkili ve tutarsız bir hale gelmesine neden olabilir. Çünkü çocuk gelişimini ve davranışlarını anne babasından iyi yönde veya kötü yönde aldığı uyarılar ile şekillendirir. Bu çocuğa yansıyan çelişkili ve tutarsız durum çocukta değişik kaygı belirtilerinin ( tırnak yeme , tik , konuşma zorlukları , uyku ve yeme bozuklukları vb.) ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Anne babaların mümkün olduğu kadar birbirlerini desteklemeleri , tutarsız davranmamaları , çocuğun yanında birbirinin uygulamalarını eleştirmemeleri gerekir. Bazı görüş farklılıkları olsa bile çocuğun olmadığı zamanlarda konuşularak ortak görüşün çıkması ve ortak söz birliğinin sağlanması gerekir. Çocuğun sağlıklı gelişiminde anne babaların birlikte , çelişkisiz ve tutarlı olmaları çok önemlidir. Aksi takdirde bu farklılıklar ve anne babanın çelişkili davranışları çocuk tarafından kullanılabilir. Çocuğun anne babayı yönlendirmesi bu farklı tutumlardan dolayı kolaylaşabilir. Anne babaların ortak fikir ve görüş birliği ile çocuklarını yönlendirmeleri gerekirken , tam tersi olarak çocuk , anne babayı yönlendirebilir.
Bir başka noktada anne baba harici bir başka kişinin( genelde büyükanne , büyükbabanın) anne babanın koyduğu kuralları ihlal eden veya zayıflatan yaklaşımlarda bulunarak çocukların kurallara uymasını ve davranışlarının şekillenmesini engellemesidir. Anne baba arasındaki iletişim ve ortak karar alma mekanizması ne kadar iyi işler ve çocuğa yansıtılan davranışları ne kadar birbiri tarafından desteklenirse o kadar sağlıklı ve normal psikososyal gelişimli çocuklar olacaktır. Burada şunu da belirtmek yerinde olacaktır , çocuklara yansıtılan davranışların zaman aşımına uğrayarak değişikliklere uğraması uygun değildir. Yani anne bugün koyduğu kuralı bir hafta sonra bozuyor veya tam tersi bir tutum izliyorsa ( sebepsizce gerekli bir neden olmadan ) bu durum da çocukların gelişimini kötü yönde etkiler. çünkü çocuk bir hafta önce tepki almadığı bir davranıştan bir hafta sonra tepki aldığını görürse bu onun kendine güvenini azaltır, onu çekingen , tedirgin ve kaygılı birisi haline getirir. Yani çocuğun çevresinden ( aile , arkadaş , okul ve öğretmen , sosyal çevre ) devamlı tutarlı davranışları görmesi önemlidir. Bu konuyu ileri bir tarihte daha ayrıntılı incelemeyi düşünüyoruz .


10.CEZALANDIRILMA ŞEKLİ

Çocuklarına güzel bir şekilde eğitim vermek ,onları hayata hazırlamak ve onları iyi yönlendirebilmek her anne babanın temel hedeflerinden bazılarıdır. Devam eden hayat içerisinde çocukların gerektiği şekilde iyi özellikler kazanması , bazı yönlendirmeleri gerektirmektedir. Anne babanın her davranışının , yorumunun olaylar karşısındaki tavrının ve tepkisinin çocuk üzerinde bir etkisi vardır. Anne baba - çocuk arasındaki etkileşim devam eden çok önemli bir süreçtir. Ve bu etkileşimin kalitesi neredeyse çocuğun bütün hayatını etkiler. 6 aylık bir çocuk bile iyi bir şey yaptığında anne babanın göz teması ile onu desteklemesi veya kaşlarını çatarak istemediğini belli etmesi bir ödül -ceza şeklidir. Aslında günlük akıp giden hayat içerisinde anne babalar farkında olmadan çocuklarını ödüllendirmekte veya cezalandırmaktadırlar.
Bazı durumlarda ise çocuklar hatalı ve yanlış bir şey yaptığı ve en önemlisi bunu tekrarladığı zaman anne babaların tepkisiz kalması o yanlışın devam etmesini sağlamaktadır. Zamanında müdahale edilmeyen hata devam edecek veya şekil değiştirebilecektir. Bazen de anne babanın yersiz ve aşırı tepki ortaya koyması veya tutarsız bir şekilde cezalandırması çocuktaki sıkıntıyı artırmakta ve yeni davranış sorunlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca devamlı kontrol edilmeye çalışılan ve bu kontrol havası içerisinde gerginliğe itilen çocuklarda da psikolojik sorunlar ortaya çıkabileceği göz önünde tutulmalıdır. O nedenle bebekken dahi anne babanın çocuğa uyguladığı cezalandırma şekli önemlidir. Ve çocuğun kişilik gelişiminde , sosyal gelişiminde ciddi tesirler bırakır.O nedenle biz çocuk psikiyatristlerini endişelendiren önemli noktalardan biriside bu konuda anne babaların bilinçsiz bir şekilde uygulamalarda bulunmasıdır. Genelde çocukların yaşları ve yaptıkları hataların büyüklüğüne göre cezalandırılmaları uygun olmak ile birlikte genel yaklaşımları şu şekilde sıralayabiliriz.

Cezalandırmanın aşamaları ve özellikleri nasıl olmalıdır

  • Çocukların ilk yaptığı hata eğer çok büyük sonuç doğurmayacak şekilde ise uyarı şeklinde (bu da bir cezalandırmadır ) anne babanın müdahalede bulunması gerekir. Bu yeri geldiğinde anlık bir kaş çatılması şeklinde de olabilir. Bu çocuğa mesaj olarak yaptığı davranışın onaylanmadığı tepkisinin iletilmesidir.

  • Yapılan hatanın şiddeti artmış ise ve/veya tekrarlayan hatalar ise çocuk ile yaşına uygun bir şekilde bu durumun hatalı olduğu ve doğrusunun ne olduğu , davranışın tekrarı halinde zararının neler olacağı konuşulmalıdır. Bu açık olarak sizin tarafınızdan bu davranışın istenmediğinin belirtilmesidir.

  • Yapılan hatanın devamı durumunda , hatanın büyüklüğü ne olursa olsun anne baba tekrar çocuğu ile sevgi ve ılımlı bir ortam oluşturarak , çocuğa yönelik aşırı tepki ve yargılamadan kaçınarak konuşmalı ve çocuğa bu davranışın tekrarı halinde ne türlü cezaları alabileceğini belirtmelidir. Burada da çocuğun yaşı önem kazanmak ile birlikte anne babanın bu durumu onun ile konuşma tarzı ve üslubu önemlidir. Kesinlikle durum mücadele ve tartışma ortamına dönüştürülmemelidir. Çünkü bu ortam iki tarafa da zarar verecektir. İlerleyen dönemlerdeki ilişkiyi zedeleyecektir.

  • Konuşma ve söylenen cezalandırılma ikazlarına rağmen devam eden yanlışlarda anne babanın ısrar ile bahsettiği cezayı uygulaması gerekir. Burada Hemen şunu belirtelim ; anne babalar kesinlikle yapamayacağı cezalandırma yöntemini çocuğa söylememeli , ancak cezalandırmayı yapmak istemedikleri veya yapamadıkları zamanda hafifletici sebepler ile bir karşılık sonucunda affetmelidirler ( örn:ceza olarak dışarı parka götürülmeyecek çocuğa , odanı toparlarsan senin cezanı affedebilirim demek gibi ). Cezalandırmanın şekli ise burada önem kazanmaktadır. Biz çocuk psikiyatristlerinin önerdiği cezalandırma yöntemi , çocuğun sevdiği şeylerden mahrum edilmesi şeklindedir. Fiziksel cezaların çocuklara uygulanması son derece sakıncalıdır ve çocukların anne baba ile ilişkisini zedelemekte ve ortamı daha gergin hale getirmektedir. Veya erken yatma , odasında yalnız olarak iki-üç dakika beklemesi gibi basit cezalandırma tekniklerinin kullanılması da uygun olur. Ama cezalandırılma sırasında çocukların gururu incitilmeden ve özgüvenleri zedelenmeden uygun bir dil ve takdim ile bunun yapılması gerekir.

  • Aldığınız bütün önlemlere rağmen önüne geçilemeyen sıkıntılar için anne babaların bir uzmana başvurmayı ihmal etmemeleri gerekir. Çünkü bu durumlarda davranış bozukluğu , karşı gelme bozukluğu , dikkat eksikliği ve hiperaktivite durumu , çocukluk çağı depresyonları , uyum güçlükleri gibi sorunlar eşlik ediyor olabilir. Ek olarak şunu söylemek gerekir anne babanın cezayı takdim şekli , daha önceleri çocuğa verdikleri eğitim , anne baba harici etkili kimselerin durumu(büyük anne büyük baba vb ) , sosyal çevrenin özellikleri , okul çevresi , anne babanın birbirlerinin desteklemeleri , anne babanın kişilik yapıları , çocuğa olan yakınlık dereceleri , arkadaş çevresi , büyük veya küçük kardeşin tutumu , anne babanın daha önce tutarlı cezalandırma şekilleri vb. gibi bir çok etken ile çocuğun davranışları , cezaya verdikleri tepki ve cezalandırılma sonucu elde edilen başarı durumu değişecektir.

11.ÇOCUĞU ÖDÜLLENDİRMENİN ŞEKLİ NASIL OLMALIDIR ?

Hayatın ilerleyen aşamalarında çocuk gelişimi bazı yönlendirilmelere ihtiyaç duyar . Anne babanın çocuğun davranışlarının şekillenmesinde çocuğun başarılarını , doğru davranışlarını , onaylanması gereken tavırlarını ,ödüllendirmesi önemlidir. Nasıl ki istenmeyen davranışların ve yanlışların kalmaması için cezalandırma yöntemini uygun bir şekilde uygulamaları önemlidir aynı şekilde ödüllendirme yöntemini de uygun kullanmaları çocuk eğitimi açısından önemlidir.. Çocuğun olumlu davranışlarının tasdiklenmesi bebeklik döneminde başlar . Bir hareket yaptıktan sonra bebek annenin veya babanın yüzüne bakar ve onlardan tasdik bekler . Eğer o davranış tasdiklenirse (gülümseme , kafa sallama , dokunma , ses ile onaylama ,ona bir şey verme vb ) bebek o davranışını ilerletir ve o davranışın değişik ve ileri versiyonları artarak devam eder yani o davranış giderek güçlenir. Ama anne baba tarafından o davranıştan sonra olumsuz bir tavır (görmezden gelme , kaş çatma , ses ile ikaz , el ile engelleme ,onu o ortamdan uzaklaştırma vb ) olursa o davranış uzun süre devam etmeden giderek gücünü kaybeder . Biz bu durumu bebeklikten çocukluk dönemine ilerlettiğimizde yine aynı şekilde onay ve onaylamama çocuğun davranışlarının şekillenmesine neden olur . Ama unutulmamalıdır ki bütün bu söylediğimiz şeyler anne baba ile çocuk arasındaki normal bir ilişki ve karşılıklı etkileşim durumunda söz konusudur.Diğer durumlarda ise anne baba ile çocuk arasında bozuk bir karşılıklı ilişki durumu varsa o zaman çocuk anne babaya itiraz edecek , dediklerinin tersini yapacak , engellenme ve onaylanmamaya ters tepkiler verecektir. Çocuğu ödüllendirmenin derecesi ve şekli yaş ve ailenin durumuna göre genelde değişiklikler gösterir.Ama şunu hemen belirtelim ki en iyi ödüllendirme maddi ödüllendirme yerine duygusal ödüllendirmedir. Çocuğun bu türlü bir ödüllendirmeye alıştırılması da oldukça önem taşır. Anne babaların genel anlayışı çocuğa maddi hediye ve bir şeyler almanın sanki en iyi ödüllendirmeymiş gibi algılanmasıdır. Bu şekilde devamlı bir şeyler alınmaya ve verilmeye alıştırılan çocuk ise gün gelecek en iyi ve en pahalı hediyelerle bile doyum bulamayacaktır. Ama anne babasının öpmesi , kucaklaması , gezdirmesi , onunla oynaması , ona güzel sözler söylemesi şeklindeki ödüllendirme ise en sağlıklı ve en başarılı ödüllendirmedir. Anne babaların bu türlü bir duygusal ödülün yanısıra imkanları ölçüsünde ek hediyeler vermesi de çocuğu ödüllendirmenin diğer yoludur. Anne babaların çocuklara alınan hediyelerdeki maddi büyüklük yerine manevi değerini ön plana çıkarmaları uygun olur. Ama bunu bazı anne babalar yapsa bile günümüzün tüketim toplumunda çevresinden ve arkadaşlarından etkilenen çocukları yönlendirmek anne babalar için hayli zor olacaktır.

1-Bebeklik döneminde ödüllendirme şekli ; öpme , okşama , sevme , kucaklama , onunla oynama , onu besleme , gezdirme , onunla meşgul olma , onunla konuşma , onu sevdiğini hissettirme vb. (not : bu davranışların normal zamanda yapılması zaten gerekli olmakla birlikte ödüllendirilmek istendiğinde özellikle yapılması önemlidir)

2-Okul öncesi dönemde ödüllendirme şekli ; öpme ,okşama , sevme , kucaklama , onunla oynama , onunla gezme , birlikte vakit geçirme , söz olarak onaylandığını vurgulama , onun hoşuna gidecek iltifatlar söyleme , onun sevildiğini hissettirme , onun gelişim dönemine uygun oyuncak ve hediyeler alma ( bu hediyelerin manevi değeri ön plana çıkarılmalıdır)

3-Okul döneminde ödüllendirme şekli ; öpme ,okşama , sevme ,onunla oynama , onunla birlikte gezme , birlikte ders çalışma , onaylandığının hissettirilmesi , onun kabiliyetlerini ön plana çıkaracak program ve aktivitelere yönlendirme , onun hoşuna gidecek iltifatlar söyleme vb. Bütün bu ödüllendirmeler ve onaylamalar çoğu zaman çocuklara uygulanmalıdır ama ödüllendirme özellikle onaylanması gereken davranışlar için vurgulanmalıdır. Anne babalar ödüllendirmeyi belli bir hedefe ve başarıya karşılık yapmaları o hedeflere ulaşılmayı kolaylaştırır ama verilen sözlerin kesinlikle yerine getirilmesi ilerleyen hedeflere ulaşma ve ödüllendirmenin ciddiyeti açısından çok önemlidir.

12 Ağustos 2007 Pazar

Genel Endişe Bozukluğu

Endişenin Endişesi
eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım

Sisler Bulvarı, Atilla İlhan

“Geceleri yalnız kalamıyorum. Neden bilmiyorum. Ama yapamıyorum işte.”

“Kafamın içi kazan gibi. Aklımdan binlerce endişe verici düşünce geçiyor.”

“Tekrar eski ben olabilecek miyim acaba?”

“Kendimi hiçbir zaman sakin ve huzurlu hissedemiyorum. Galiba, bunun nasıl bir şey olduğunu bile unuttum.”

“Neden hiç bir şey istediğim gibi olmuyor. Oysa, ne kadar mükemmeli hayal etmiştim ben.”

“İşe gitmekten artık nefret ediyorum. Daha önceleri, hiç böyle olmazdı.”

“Sanki, hep bir uçurumun kenarında gibiyim.”


Ortada diğerleri tarafından size benzer şekilde algılanan doğru dürüst bir neden yokken içinizin pek bir huzursuz olduğu anlar var mıdır? İşte bu anlar, bitmek tükenmek bilmez bir hale geldiğinde, kaygı ve korku başa çıkılamaz ölçüde arttığında, psikoloji bu ruh halini genellenmiş endişe bozukluğu olarak adlandırır.

Genellenmiş Endişe Bozukluğu da, tıpkı diğer endişe bozukluları (depresyon, panik atak, travma sonrası stres bozukluğu, takıntılar-zorlantılar, fobiler v.b.) gibi, biyolojik, ailesel ve çevresel etmenlerin bileşiminden doğar. Yapılan araştırmalar, endişe bozukluklarında beyin içi iletide rol oynayan iki kimyasalın (norepinefrin ve serotonin) dengesizliğine işaret etmektedir. Ancak, her psikolojik tabloda olduğu üzere, böyle bir bulguyu sebep-sonuç doğrusal dizgesi yerine, sebep-sonuç-sebep döngüsel dizgesi içinde anlamaya çalışmak daha verimli bir bakış açısı olabilir. Bir başka ifadeyle, beyin içi olası kimyasal dengesizlikler herhangi bir endişe bozukluğu tablosunun sebebi olabileceği gibi, ailesel ya da çevresel etmenlerin tetiklediği bir sonuç da olabilirler. Bir örnek vermek gerekirse, bir bebek yüksek endişe düzeyi taşır olarak dünyaya gelebilir, ya da bir başka olasılığa göre, böyle bir yatkınlıkla dünyaya gelmiş olmasa da, mesela, ebeveyninden birinin aşırı kedi-köpek korkusu yüzünden kendisi de kedi-köpeklerden aşırı şekilde korkmayı öğrenebilir. Bu nedenlerledir ki, endişe bozukluğu olan anne-babaların çocuklarında da sıklıkla benzer bozukluklar görülmektedir. Bunların yanı sıra, travmatik deneyimler, doğal ya da insan kaynaklı felaketler de yüksek endişe halini tetiklemektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere endişe, aslında, hayatta kalmamıza hizmet eden bir duygudur. Normal gelişim sürecimizin bir parçasıdır. Ancak, düzey alışılagelen seyrin dışına çıktığında, günlük yaşantımıza ket vurmaya başladığında, bozulma halinden de söz edilmeye başlanır. Bu hal, genel nüfusun %3-4 kadarını etkiler. Genel endişe bozukluğunda, olağan yaşam akışı, artmış karmaşa, korku ve kaygı ile kuşatılır hale gelir. Düşüncelere dalıp gitmek, “eğer olursa”lara takılıp kalmak endişe bozukluklarının tipik özelliklerindendir. Bu düşünce akışı, kişiyi içinden çıkamadığı bir kaygı ve endişe çemberine sokar. Bu da, hayata dair depresif hissetmesine yol açar.

Genellenmiş endişe bozukluğunda kişi, mesela panik atakta olduğu gibi, endişesini tetikleyen hallerden kaçınmaz. Düşünür, düşünür, düşünür… Zihnini bu düşüncelere karşı nasıl kapatabileceğini bilemez. Düşüncelerin aklını esir almadığı anlarda ise kaygı duyguları artar. Üzgün, tüm enerjisini yitirmiş, yaşama olan ilgisini kaybetmiş bir haldedir. Çoğu kez bu duygularını tetikleyen belirgin bir neden yoktur. Kendisi de bu halini akıldışı bulur. Ancak, duyguları tüm gerçekliği ile oradadır ve hayatını sevimsiz, isteksiz, anlamsız kılmaya devam etmektedir.

Korku ve endişesi o kadar güçlüdür ki, sevdiği-önemsediği bir dostu randevusuna on dakika gecikse, derhal en kötüyü, ona berbat bir şey olduğunu düşünür. Arkadaşının kötü bir kaza geçirdiğini, hastaneye kaldırıldığını, iyileşemeyecek şekilde ağır yaralandığını aklına getirir. “Aman Allahım! Ben şimdi ne yapacağım?” sorusu beynine çakılı kalır. Bu bakış açısı korku, endişe ve depresyonunu büsbütün arttırır.

Diğerlerinin “iyi” ve “kötü” günleri varken, endişe bozukluğu gösteren kişinin “iyi” ve “kötü” saatleri vardır. Mizacındaki bu dalgalanma –kırıldığı an’a dek- bir anlamda da onun endişe ve kaygı halini besleyen, adeta ödüllendiren bir unsurdur.

Baş ağrıları, titremeler, sarsılmalar, huzursuzluk hali ve konsantrasyonda bozulma genellenmiş endişe bozukluğunun fiziksel belirtilerindendir. Ayrıca, uykuda da bozulma olabilir; sosyal fobi ya da panik bozukluğa ait belirtiler ana tabloya eşlik edebilir.

Normal stres unsurları genellenmiş endişe bozukluğu için yüksek tetikleyici değere sahiptir. Mesleğini iyi yapan ve bunun takdirini gören bir çalışan bir anda işini son derece sıkıcı görmeye başlayabilir. Bu olumsuz bakış açısı ve tatminsizlik, endişesini tetikleyebilir. Bu da, işe gidişini imkansız hale getirebilir.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, genellenmiş endişe bozukluğunun tedavisinde kişinin problemlere ve farklı yaşam olaylarına yaklaşma biçimini yeniden yapılandırmak ana odak noktasıdır. Psikoterapi bir yeniden öğrenme sürecidir ve hayata farklı perspektiflerden yaklaşabilme gücünü danışana kazandıran önemli bir unsurdur. Bu perspektiflerin gözden geçirilebileceği, denenebileceği ve en önemlisi de yaşamı daha keyifli kılabilecek düşünce, duygu ve davranışların edinilebileceği bir psikoterapi süreci, danışan için yeni bir yaşam çizgisinin de başlangıcı olabilir. Zira, endişe bozukluklarına odaklı bir psikoterapi süreci, danışana genel olarak şu değerleri kazandırmayı hedefler:
  • Bozuk işlevli eski düşüncelerin yerine işlevsel olanları birlikte koyabilme
  • “Gereklilikler” ile “zorunluluklar”ı ayırt edebilmede danışana rehberlik yapma
  • Kendini keşif ve kendine güveni yeniden inşa yolculuğunda ona refakat etme
  • Sağduyusunu dinlemeyi öğretebilme
  • Korku ve heyecanın bir elmanın iki yarısı olduğunu gösterebilme
  • Daha sağlam bir yaşam felsefesi oluşturmada danışana yardımcı olma
  • İş ve sahip olunan maddi değerlerin yaşamdaki her şey olmadığını anımsama
  • Geçmişteki olaylara yeni bakış açıları geliştirerek bakabilmede araç olma
  • Gün geçtikçe kendini yenileyen bir kişi olduğunu fark edebilmesinde danışanı cesaretlendirme
  • Onu rahatsız eden düşünceleri, kişileri ve olayları gerektiğinde nasıl bir kenara bırakabileceği konusunda çalışma

  • Hayatındaki her şeyi kontrol edemeyeceği ve bunun da gerçekte ne kadar anlamlı bir unsur olduğunu ele alma
  • Yaşama dair olumlu bakış açısının bedensel sağlığı da ne kadar olumlu etkileyebileceğinin üzerinden geçme
  • Gerçekliği, çarpıtmadan, olduğu gibi görebilme olgunluğuna erişme
  • İnsanları, olayları, olup bitenleri kabul edebilme gücünü kazanma
  • Kendini iyileştirebilecek potansiyele sahip olduğunu ve kendi olarak geleceğe adım atabileceğini sezme

Evet! Geçmiş, gelecek ile aynı değildir! O halde, geride kalandan, değiştirilemez olandan yola çıkmak yerine, değiştirilebilir olandan, kendimizden hız almak çok daha gerçekçi bir bakış açısı olacaktır. Dahi vasıfları taşıyan bir lider olmadıkça dünyayı değiştiremeyebiliriz. Peki, ya kendimizi? Bir gerçeklik daha var ki, bu değişimde bizlere yardımı kaçınılmaz olabilir: Herkesin güzelliği güzellik olarak algıladığı bir yerde çirkinlik zaten vardır. Herkesin iyiliği iyilik olarak algıladığı bir yerde kötülük zaten vardır. Zıtlıkların bulunmadığı bir yer tarif edemiyorsak, onlardan acı çekmek yerine, onlarla nasıl bir arada yaşayabileceğimizin daha güçlü cevaplarını geliştirebiliriz. Zira, her birimizin içinde bir yerlerde bizi hayatta tutan inanılmaz bir güç var zaten: Ömür boyu bizimle birlikte olan öğrenme yetimiz.

eğer özlememişsem ölümü
gecenin kucağına bırakmalıyım hüznümü

Adım Kalabalıktır, Kemal Kale

11 Ağustos 2007 Cumartesi

Psikopati

“Av köpekleri henüz avluda oynuyorlar;
ama avları daha şimdiden
ormanın içinde ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar,
ellerinden kaçamayacaklar."

Aforizmalar, Kafka


Psikopat denildiğinde, nasıl bir insan canlısı gelir aklınıza? Hasta mı? Bencil mi? Daha ötesinde, suçlu mu?… Oysa…

“Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar” der bir ceza avukatı anılarında**. Böylesi insancıl bir çizgiden alıp masumu suçlu kimliğine doğru çevrimleyen ve beraberinde can yakıcı ateşinden mağdura da bulaştıran korku, aynı zamanda hasta, zayıf ya da bir şekilde farklı olan karşısında da doğurmaz mı tekrar tekrar kendisini?

“Başkaları cehennemdir” der Sartre. Zira, ötekinden doğru varlığımıza anlam ararken, biyolojik bütünlüğümüze gelebilecek her helal karşısında, ötekileşme, bir anlamda yok etme çağrısına kulak verme riskimiz yadsınamaz. O halde, farklı olan ve tam da bu nedenle bir o kadar tehditkar algılanan için ürettiğimiz ayrımcı ve karşı-saldırgan tavrımız, sönebilir mi ben’in bu biricik varoluş yolunda? Daha sade bir anlatıyla, bizi diğerinden ayıran her ne ise birleştiren de aynı yer değil midir? O halde, farkı aramak…

İyi için ömür veren sıradan kahramanların unutulduğu bir dünyada, sosyal itaatsizlikleri ile -tıpkı Warhol’un dediği gibi- en azından 15 dakikalığına meşhur olmayı başaran sıradan psikopatların savaş çığlıkları, o iyilerden çok, erken çocuklukluklarının kapanmak bilmeyen psişik yaralarına serzeniştir aslında. Birincil eksende kendilerini inciten şey, düşünsel ve duygusal anlamda aldandığımız üzere içinde kayboldukları politik, ekonomik ve sosyal istikrarsızlıklardan çok, soğuk, müsamahasız ve hükmedici nitelikteki aile düzenidir. Böyle bir düzende çocuk, etrafında olup bitenleri merak ve eğlence ile keşfetmek yerine, ihmal edilme ya da fiziksel, duygusal ve/veya cinsel istismara uğramanın acı ve tükenmişliğine çare arar. Ancak, çaresizlik döngüsünden çare üretmeye çalışmak, hele hele ki, anne-baba ihtimamına bire bir bağlı olunan yaşlarda bir başına çabalamak, yetişkinin dahi başetmekte zorlandığı bir duygu dünyasında, çocuğun yitip gitmesi demek olabilir kolaylıkla. Nitekim, psikopati ya da literatürdeki karşılığı ile antisosyal kişilik bozukluğu böyle bir yitimin resmidir.

Her ne kadar, resmin önemli bir kısmının biyolojik tabiata bağlı değişkenlerden (beyin enzimlerindeki düzensizlikler ya da genetik bozulmalar) oluştuğu düşünülse de, kalan önemli bir kısmının da -tıpkı yukarıda da anıldığı üzere- düşük sosyo-kültürel düzey, geleneksel yapıdan doğabilecek tetikleyici unsurlar (örn. töre cinayetleri), bozuk aile ilişkileri, aile geçmişinde veya yakın çevresinde benzeri suç davranışları ile akıl hastalığı öyküsünün varlığı, alkol-madde bağımlılığı, fiziksel-cinsel-duygusal istismar veya ihmal yaşantıları gibi hazırlayıcı etmenlerle şekillendiği bilinmektedir.

Psikopatik kişilik örüntüsü temelde, ahlak normlarının dışında kalan ve antisosyal nitelik taşıyan vasıflarla ifade bulur. Bu vasıfların başlıcaları ise şunlardır:
  • Olağanüstü etkileme gücü ve iyi bir zeka düzeyi
  • Akıldışı düşünme belirtilerinden olan delüzyon ve benzeri işaretlerin yokluğu
  • Güvenilir olmama, kolay yalan söyleyebilme, samimiyetsiz tutumlar, farklı çevrelerde farklı adlar kullanarak kendini tanıtma
  • Sorumluluk taşıyamama (düzenli bir iş yaşamı kuramama, maddi koşulları düzenleyememe)
  • Patolojik düzeye ulaşan ben-merkezcilik ve içgörü kaybı
  • Kişilerarası ilişkilerde duyarsızlık, empati kuramama, duygulanımda küntlük, sosyal ilişkilerde faydacılığı önceleme (diğerlerini kendi yararına kullanma)
  • Vicdan ve utanma duygusundan yoksunluk; incittiği, yaraladığı veya kötü davrandığı kişiler için bozuk bir aklileştirme mekanizması kullanarak acıma hissi duymama (haklı olduğunu varsayma)
  • İçtepisel davranım, zayıf iradi güç ve deyimlerden öğrenme başarısızlığı
  • Kolay uyarılabilirlik ve buna bağlı olarak ortaya çıkan saldırganlık (fiziksel olarak yaşanan kavgalar)
  • Kendisinin ve diğerlerinin emniyetini hiçe sayan davranışlar gösterme
  • Adli sicilde yüklülük (gözaltı, tutuklanma v.b. adli kayıtların varlığı)
  • Uygunsuz motivasyonların tetiklediği antisosyal davranışlar (örn. ilgi elde edebilmek için zorbaca tutumlar takınma)
  • Alkol alımı halinde kurgusal (fantastik) ve itici davranışlar sergileme
  • Nadiren sonuca ulaşan intihar girişimleri
  • Sıradan, kendisine özel olamayan, zayıf katılım gösterdiği cinsel yaşam
  • Herhangi bir hayat planını takip etmede, geleceğe dair atıfta bulunmada başarısızlık

Muhtemelen, gen bankamız farklılaşıp da, bir başka canlı formuna dönüşmediğimiz ve/veya sosyal ilişki ağlarımızı gözden geçirip de, daha duyarlı bir dünyayı birbirimize armağan etmediğimiz müddetçe, psikopatik davranış da, diğer tüm hastalıklı davranışlar gibi, bizlerle birlikte yaşamaya devam edecek ve yazık ki, türümüzün karanlık yüzü olarak varlığını koruyacaktır. Bu gerçeklik, canlı davranışlarını irdeleyen sosyal disiplinlerin alandaki önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Zira, ancak bu bilgi havuzundan alınacak pay ile

  • şiddetin doğası daha iyi anlaşılabilir
  • insan canlısını saran sarmalayan aile ortamının aile olma vasfı geliştirilerek, ilgili hükumet politikaları bu amaç doğrultusunda zenginleştirilebilir
  • suç engellemede başarı yükseltilebilir ve şiddet davranışları gösteren kişilere yönelik tedavi programları daha kapsamlı hale getirilebilir
  • şiddet, istismar ve ihmal davranışları hakkında eli kolu bağlayan hatalı bakış açıları giderilebilir (örn. yapılan araştırmalar göstermektedir ki, çocuklarımızı istismar eden yetişkinler, geçmişte varsayıldığı gibi, sokaktaki yabancı ve işe yaramaz kimseler değil, sıklıkla onları emanet ettiğimiz aileyi yakından tanıyan kişilerdir)
  • pataloji tablolarının kapsamlı tarifi ile birlikte, temel hak ve hürriyetlerin korunumuna dair entellektüel ve hukuki hassasiyet arttırılabilir
  • kurban-bilim (viktimoloji) konusunda bilgi birikimi sağlanabilir, bilirkişinin objektif tutumu pekiştirilebilir ve ceza-infaz yasaları günün koşullarına göre gözden geçirilebilir

Yukarıda belirtilen noktalardan da anlaşılacağı üzere, psikopatik davranışların psiko-sosyal ve hukuki süreçler bağlamında ele alınmasıyla birlikte, kişisel ve toplumsal ilişkilerde yaşanan tahrip olgusu önlenebilir. Aynı zamanda, ardıl süreçlerde takibi kolaylaştıran bir veri kaynağı sağlanmış olur. O halde, alana hak ettiği değeri vermek, modern zamanların suç niteliği taşıyan ilkel edimlerine “dur” diyebilmede sığınılabilecek değerli bir çözüm yoludur.

”İmkansızı bertaraf ettiğinizde,
geriye kalan her ne ise inanılmaz olandır,
ki gerçek de bu değil midir zaten?”

A Study in Scarlet, Sherlock Holmes
Sir Arthur Conan Doyle

Bağlanma Kuramı ve Psikopatoloji

Bebeklik dönemi olarak tanımlanan 0-2 yaş arası, çocuğun, fiziksel, zihinsel ve duygusal yönden en hızlı geliştiği dönemdir. Bu nedenle bu dönemde çocuğun sadece fiziksel gereksinimlerinin giderilmesi yeterli değildir. Henüz becerilerinin yeterli derecede gelişmemiş olmasına bağlı olarak bebeğin, kendisine bakım veren kişiye bağımlı olduğu görülür, bu bağımlılık sürecinde bakım verenle kurduğu birebir ilişki ise, onun zihinsel ve duygusal gelişimi için son derece önemlidir. Bebeğin, biyolojik yetersizliği dikkate alındığında, bakım verenine karşı bir bağlanmanın oluşması kaçınılmazdır. Bağlanma terimi ise, bebeklerle anne-babaları ya da bakım verenleri arasında kurulan, duygusal olarak olumlu ve yardım edici bir ilişkinin varlığını ifade eder. (1).

Yenidoğanın bu dönemde sosyal gereksinimini karşılamak için başvuracağı kişi kendisiyle ilgilenen kişiden ibarettir ki, bu kişi genellikle anne olmaktadır. Anne, çocuğun bağlanma gereksinimini tatmin ettiği bir “öteki” olarak da adlandırılabilir. İlk yıllarda anne ile kurulan bu bağ, çocuğun kişiliğinin önemli bir kısmını oluşturmakta ve bu özellikler hayat boyu değişime karşı bir direnç göstermektedir (3). Bu ilişkinin daha derinlemesine incelenmesi ve hem çocuklarda, hem de yetişkinlerde görülen psikopatolojik tablolarla bağlantısının kurulmasında temel aşama ise, Bowlby’nin “Bağlanma Kuramı”nı ortaya koymasıdır. Bowlby, çocuk psikanalisti olması nedeniyle çocukluk döneminde psikopatolojiye neden olan etkenlerle ilgilenmiştir. Ancak, Bowlby, bir terapist olmaktan çok, öncelikle bir teorisyendir. 1930-1950 yılları arasındaki psikanalitik grupta aktif olarak çalışmış olmasına rağmen, kendisini aslen bir araştırmacı olarak görmüştür. Psikanalitik yönelimin temel öğelerinden bir tanesi olan rüya analizleri, bu dönemde Bowlby’nin çalışmalarında hiçbir şekilde yer almamaktadır ve bunun yerine ruhsal dünyadan daha çok gözlemlenebilir davranışı incelemektedir. Diğer analistlerden farklı olarak araştırmacı bir bilim adamı olarak çalışmış ve hayvan araştırmaları, sistem teorisi, bilişsel psikoloji ve davranışçılık ile ilgilenerek, bu alanları Freud’un motivasyonla ilgili erken dönem teorisinden edindiği bilgilerle birleştirmiştir. Ürettiği “Bağlanma Kuramı” ise, her ne kadar çeşitli gelişim disiplinlerinin eklektik bir karışımı ise de, Freudyen analitik temele oturmaktadır ve önceliği çocuğun duygusal gelişimine vermiştir. Bağlanma kuramı bir çocuk psikanalizidir, teoriye ve psikoterapi uygulamalarına da önemli katkılarda bulunmuştur . Kuramın temel noktası ise, annenin bebeğine dış dünyayı inceleyebileceği ve gerektiğinde emniyet duyguları içinde geri dönüşler yapabileceği güvenilir bir ortam oluşturmasıdır.

Harlow, annenin bebeklik döneminde, açlık, susuzluk gibi temel gereksinimleri karşılayan olması nedeniyle, anne ve çocuk arasında bir bağlanma oluştuğunu ileri sürer ki, bu da Bowlby’nin araştırmalarının temel noktasını oluşturur. 1958 yılında Harlow’un öğrencileriyle beraber maymunlar üzerinde yürüttükleri çalışmalarda kullanılan bir öğe de anne yoksunluğudur. Kurulan deney düzeneğinde, maymunlardaki temel güdüyü anlamak için onlara iki seçenek verilmiştir, ya kumaş kaplı bir yere tırmanacaklar ya da demirden ve rahatsız bir yere tırmanıp süt içeceklerdi. Maymunlar demir çubuğa tırmanıp süt içtikten sonra hızla kumaş kaplı yerlerine dönmüştir. Bu sadece beslenmenin değil rahatlığın da önemli olduğunu göstermektedir. Bir başka araştırmada ise, rhesus maymun bebeklerine ısıtılmış demir ve kumaş kaplı soğuk bir yer hazırlanmıştır. Maymunların ısıtılmış demirleri tercih ettikleri gözlenmiştir, bu deneyle de sıcaklık faktörü önem kazanmıştır ve Harlow’un annenin sadece fiziksel gereksinimleri sağlamadığı aynı zamanda rahatlık ve sıcaklık sağladığı yönündeki görüşlerini de desteklemiştir. Harlow daha sonra anneden uzak ve sosyal yoksunluk içinde büyütülen rhesus maymunlarını da incelemiştir ve bu maymunların daha sonra sosyal ilişkilerinde yetersiz olduğunu gözlemlenmiştir. Sosyal ilişkilerdeki yetersizlik ise içe kapanma, ilişki kurmada beceriksizlik ve cinsel donukluk olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda çocuklarına karşı ilgisiz oldukları da görülmüştür. Sonuç olarak Harlow’a göre anne-çocuk arasında oluşan karşılıklı sevgi bağının ileriki yaşantıya olan en büyük katkısı, daha sonra diğer insanlarla kurulan tüm ilişkilerde güven duygusunun oluşmasıdır .

Bowlby’e göre anne ve çocuk arasında kurulan güvenli bir bağlanma ilişkisi çocuğa sağlıklı psikolojik gelişim olanağı sağlar. Rhesus maymunlarında gözlenen bu bağlanma ilişkisi ile insanlardaki ilk bağlanma süreçleri arasında bir benzerlik olduğuna inanan Bowlby, yanlış gelişmiş ya da dönem dönem kesintilere uğramış bağlanma ilişkilerinin kişilik problemlerine ve zihinsel hastalıklara yol açacağını iddia eder. Örneğin, ona göre, güvensiz bağlanma biçimleri nevrotik bir kişiliğin gelişmesine zemin oluşturur (1). Bu noktada kuramı çıkış noktasından başlayarak daha ayrıntılı bir şekilde incelemek, bağlanma sürecinin kişilik problemlerinin ve ruhsal hastalıkların temelindeki yerinin daha rahat anlaşılmasını sağlayabilir. Bağlanma teriminin kuramlaştırılması, neo-analitik perspektife mensup teorisyenler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu durumda bağlanma teorisinin klasik Freudyen teoriden ayrılan bazı özellikleri olduğu söylenebilir, bu özelliklerin neler olduğunun tespit edilmesi ise, kuramın içeriğinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır; Margaret Mahler, Heinz Kohut, Karen Horney ve John Bowlby, neo-analitik perspektifin ilk ve en önemli kurucularıdır, bu kuramcılar, bilinçdışının asıl yönetici güç olarak ilan edilmesi ve cinselliğin insan hayatında merkezi bir konumda olması noktalarında Freud ile fikir ayrılığına düşer. Bu yeni perspektife göre, benlik (ego) sadece altbenliğin (id), bir anlamda da bilinçdışının, gereksinimlerini karşılayan bir yapı değil, kendi gereksinim ve hedeflerini kendisi belirleyebilen bağımsız bir varlıktır. Benliğin altbenlikten bağımsız olan gereksinimleri ise, insanın sosyal yönünü de vurgular, insan doğumundan sonra sosyal ilişkilere gereksinim duyan, Aristo’nun deyişiyle, “sosyal bir hayvan”dır. İşte tam da bu bakış, neo-analitik perspektifin psikososyal yönünü vurgular. Bu psikososyal yön ise, kaynağını erken dönem anne-bebek ilişkisinden alır (3).

Mahler, yenidoğanın anne ile “psikolojik erime” halinde olduğunu söyler. Ona göre, bu birliğin kopması ve bireyselleşme kişilik gelişiminin ta kendisini oluşturmaktadır. Fakat Mahler burada çok önemli bir çelişkiden söz eder; ayrılma-birleşme çelişkisi. Bağımsız bir benlik geliştirme arzusu, anne tarafından korunma arzusu ile sürekli bir çatışma halindedir ve çocukluktaki bu temel çelişki, insanlar üzerinde hayat boyu etkisini sürdürecektir. Bu etkinin varlığını sürdüreceği düzlem ise, büyük çoğunluğu hayatın ilk altı yılında oluşan özbenlik algısıdır. Annenin çocuğa davranışları, yani bağımsızlaştırma ve koruma davranışlarının miktarı, çocuğun kendisi hakkında yorumlar yapmasına ve bunları içselleştirmesine yol açacaktır (3).

Üç yaş civarında oluşturulan anne imgesi, yalnız kendimizi değil, hayatın geri kalanında karşımıza çıkan tüm “ötekileri” anlamamız için de bir platform oluşturur. Öyle ki, Mahler’e göre, çocuk diğer insanlara bakarken anne imajının yarattığı mercekleri kullanır. Kohut ise, benzer bir noktayı “referans noktası” mecazı ile açıklar. Ona göre, doğuştan büyüklenmeci özelliklere sahip insan, anne babanın narsisistik gereksi-nimlerinin karşılanması oranında sosyal ortama uyum sağlar ve bu tatmin boyutunu, diğer insanlardan beklentisini belirleyen bir referans noktası olarak kullanır (3).

Nesne ilişkilerini yorumlayan diğer bir teorisyen olan Horney ise, “temel endişe”den söz eder. Horney her yenidoğanın anne babası tarafından terk edilme korkusuna sahip olduğunu, bu anksiyetenin boyutunun da ailedeki güven ve huzur ortamına bağlı olarak değişiklik gösterdiğini söyler. Çocuğun bu temel anksiyete ile baş etme yöntemi (reddedici tavır, büyüklenmecilik veya boyun eğici tavır) kişinin ileriki dönemlerinde ikili ilişkilerindeki yaklaşımını belirler .


Bowlby ve Ainsworth


Bowlby’e göre bağlanmanın çocuk açısından yaşamsal bir değeri vardır. Hayvanlarla yaptığı gözlemlerden anneye yapışmanın veya takip etmenin bebeğin yaşama şansını arttırdığı sonucuna varan Bowlby, insanlarda bağlanmanın bunun ötesinde bir işleve sahip olduğunu vurgular. İnsan hayatı için bağlanmanın üç temel işlevi vardır; dünyayı keşfederken geri dönülebilecek güvenli bir liman olma, fiziksel gereksinimleri karşılama, hayata dair bir güvenlik duygusu geliştirebilme şansı. Bowlby, bu gereksinimler yeterli düzeyde karşılanmadığı takdirde, çocukta oluşan özbenlik algısıyla bağlantılı olarak patoloji gelişebileceğini öne sürer. Bu süreci ise, “çalışma modelleri” olarak adlandırdığı ilkeye dayandırır. Bu ilke aslında, Mahler, Kohut ya da Horney’nin vurguladığı süreçlerden farklı değildir, buna göre; anne tarafından bir ölçüde karşılanan güvenlik duygusu çocuğun dünyayı algılayışını belirler .

Ainsworth ise bağlanma teorisinin işlemsel tanımını yapan kuramcıdır. Kanadalı bir psikolog olan Ainsworth 1960’lı yılların başlarında, Bowlby ile birlikte çalışan ve onun görüşlerini paylaşan bir psikolog olmasına rağmen, zaman içerisinde John Hopkins Üniversitesi’nde bebekler üzerinde yaptığı çalışmalarda Bowlby’nin iddia ettiğinden daha fazlasını içeren sonuçlar bulmuştur. İçinde bulunduğu zaman diliminde çok da alışılmış olmayan bir yöntemi izlemiştir. Öğrencileriyle birlikte ev ziyaretleri yaparak çocukları ve annelerini daha yakından gözlemlemiş ve bazı temel alanlarda (beslenme, ağlama, göz teması, gülümseme vb.) annenin çocuğun ihtiyaçlarına olan yanıtlarını incelemişlerdir. On ikinci haftada bebek ve anne laboratuvara alınmış ve Ainsworth’un “garip durum (strange situation)” olarak adlandırdığı deney uygulanmıştır. Bu deneyde, bebek sekiz dakika boyunca bir yabancıyla annesinden ayrı kalır. Bu süreçte iki an çok önemlidir; anneden ayrılma ve anneyle buluşma anı. Bu iki anda verilen tepkiye göre bebek iki ana bağlanma tarzından birine dahil edilir; emniyetli ya da emniyetsiz. Emniyetsiz bağlanma da kararsız (ambivalant/iki değerli) ve kaçıngan olarak ikiye ayrılmaktadır. Emniyetli bağlanmaya sahip çocuklar anne giderken normal bir gerilim yaşarlar, anne geri döndüğünde ise mutlu ve sevinçli bir karşılama içine girerler. Kararsız bağlanma tarzındaki çocuk ise anne giderken aşırı bir üzüntü ve ayrılamama davranışı gösterirken, anne geri döndüğünde anneye öfkeli ve reddedicidir. Kaçıngan çocuklarda ise, ayrılış anı sakin ve neredeyse tepkisizken, buluşma anneyi reddedici ve uzaklaştırıcı özelliktedir .

Ainsworth’un tanımladığı bebek ile anne arasında oluşan güvenli bağlanma çocuğun psikolojik gelişiminde ciddi bir öneme sahiptir ve annenin sıcak, duyarlı, gereksinimi gidermeye hazır ve bağlanabilir olma özelliklerini taşımasıyla ilgilidir. Emniyetli bağlanma, duygusal sağlığın bir kaynağı olarak görülür, çocuğa “ötekinin” onun için orada olacağı ile ilgili güven verir ki, bu da onun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurma kapasitesine zemin oluşturur (11).

Deney sonuçlarına bağlı oluşturulan gruplandırmayı ise, sadece çocuğun duygu durumuna bağlamak ise yanlış bir değerlendirme olur. Çocuğun doğuştan getirdiği özelliklerinin yanı sıra çevre ile etkileşimine bağlı olarak kazandığı kişilik özellikleri de son derece önemlidir. Öyle ki, emniyetli bağlanmaya sahip çocukların annelerin çocuğun ağlamalarına duyarlı, çabuk güldürebilen ve de farklı gereksinimlerine uygun tepkiler verebilen annelerdir. Kararsız bağlanan çocukların annelerinin ise, genellikle tepkilerinde tutarsız oldukları saptanmıştır. Mesafeli, duygusal olarak zor ulaşılan ve ihmalkâr olan annelerin çocuklarının ise kaçıngan bağlanma tarzına sahip olduğu bulunmuştur. Fakat bu ilişkilerin ilişkisel oluşu, aralarındaki neden-sonuç ilişkilerinin varlığını garanti etmez. Çocuğun mizacı da üçüncü değişken olarak bağlanma tarzına katkıda bulunabilir .

Bağlanma tarzları kendisini pekiştiren bir özelliğe de sahiptir. Diğer bir deyişle, var olmalarına neden olan karakteristik özellikleri kendi devamlılıklarını da sağlayıcı niteliktedir. Öyle ki, erişkin hayatta da bu bağlanma tarzlarının uzantılarını gözlemleyebiliriz. Hazan ve Shaver 1990’da yaptıkları araştırmalarda, karasız bağlanma tarzına sahip deneklerin ikili ilişkilerde aşırı uçlarda, aşırı kıskançlık ve tutku içeren, takıntılı düşüncelerle dolu, manevi benzeşme ve birleşme talep eden ilişkilerde yer aldıklarını ortaya çıkarmıştır. Buna benzer olan kaçıngan bağlanma tarzına sahip deneklerin ise, iş hayatını sosyal ortamdan kaçmak için araç olarak kullandıkları göze çarpmıştır (3). Bu araştırmalar bağlanma tarzlarının bir çeşit öğrenme olarak da yorumlamamıza neden olabilir. Buna göre, örneğin, kararsız bağlanma tarzına sahip kişiler annelerinden öğrendikleri tutarsız ilişki kurma tarzını ilerideki ilişkilerinde de kullanırlar. Aynı şekilde kaçıngan bağlanma tarzına sahip kişiler, çocukken kullandıkları reddetme ve kaçma yöntemlerini büyüdüklerinde de kullanır, çünkü Horney’in söz ettiği temel endişe ile baş etme metodu olarak bunları seçmişlerdir ya da seçmek zorunda kalmışlardır (7).

Bağlanma tarzları aynı zamanda ergenlikte psikopatolojiye yol açan faktörlerden bir tanesidir. Brown ve Wright’ın araştırmasında psikopatoloji gösteren ve psikopatoloji göstermeyen örneklemlere bakıldığında, psikopatoloji göstermeyen grubun % 73,3’ü emniyetli bağlanma tarzına sahipken, psikopatoloji gösteren grubun sadece % 13,3’ünün emniyetli bağlanmaya sahip olduğu görülmüştür. Kararsız bağlanması olan ergenlerin sorunlarını abartarak ilgi çekmeye çalıştığı, kaçıngan ergenlerin ise, sorunlarını görmezden gelmeye meyilli olduğu belirtilmiştir. Bu duruma bağlı olarak, anksiyete, depresyon, düşünce bozuklukları ve sosyal kabul görme gereksinimi; kararsız bağlanma tarzına sahip olan ergenlerde diğer gruplara göre daha çok görülmektedir. Bu bağlanma tarzı aynı zamanda sınır kişilik bozukluğuna sahip ergenlerde daha sık görülür. Bunun yanında, davranım bozukluğu, madde kötüye kullanımı ve bunlara bağlı olarak, antisosyal kişilik bozukluğu, kaçıngan bağlanma tarzına sahip ergenlerde daha sık görülen psikopatoloji kategorilerdir (7).


Bowlby ve Winnicott


Bowlby, araştırmacı kimliği ile psikanalitik paradigmanın sorularına cevap vermek için gözlemlenebilir davranışla ilgilenmiştir. Bağlanma ister güvenli, ister güvensiz; kaçıngan ya da kararsız olsun, gözlemlenebilir, ölçülebilir, değerlendirilebilir ve ilişkilendirilebilir niteliktedir. Winnicott ise, üstün becerileri olan bir klinisyen olmakla birlikte, kullandığı soyut açıklamalara bağlı olarak “anlaşılması zor” bir kuramcıdır. Bowlby ile aynı problemlerle ilgilemektedir fakat bunu ruhsal dünyanın perspektifinden yapmaktadır. Winnicott, çocuklarla ve psikopatolojik açıdan ağır vakalarla çalışmıştır. Bu durum onun özellikle “kendilik” ve “kendilik duygusunun gelişimi” ile ilgilenmesine yol açmıştır .

Bowlby ve Winnicott’ın bebek-anne ilişkisine ve burada neyin yanlış gidebileceğine ilişkin görüşleri oldukça benzerdir. Winnicott’a göre “çevreye tutunma” anne tarafından sağlanır. Anne büyüyen çocuğun gereksinim ve arzularına empati gösterebilir. Çevreye tutunmadaki temel görev, bağlanma ve koruma olmakla beraber Bowlby’nin görüşlerine zıt olacak biçimde Winnicott bunun etiyolojik terimlerden çok varoluşsal terimlerle açıklar (2). Ayrıca, çocukluk dönemi psikopatolojilerinden bir olan çalma davranışına ilişkin olarak Bowlby ve Winnicott oldukça benzer açıklamalar yapmıştır. İfade biçimlerinde ve odak noktalarında ise bazı farklar göze çarpmaktadır; Bowlby için çalma davranışı bir sosyolojik fenomendir, erken çocukluk dönemindeki kesintiye uğramış yaşantılarla ve anneyle ayrılmaya olan bir hesaplaşmadır. Winnicott ise, çalma davranışının kendisini sembolik bir anlatım yolu olarak görür. Çalınan nesne, kayıp anne imajının yerine geçer ve annenin yokluğu ile oluşan duygusal eksiklik arasında bir köprü işlevi görür. Buradaki fark, Bowlby’nin davranışı açıklamaya çalışırken, Winnicott’ın davranışın anlamıyla ilgilenmiş olmasıdır (2).

Winnicott’a göre, iyi bir anne, çocuğu ile empati kurarak, çocuğun nesne devamlılığı bilgisinin hangi basamağına ulaştığını anlar ve böylece, ondan ne kadar süre için ayrı kalabileceğini bilir. Winnicott bunu şu cümlelerle ifade etmiştir; “Anne bilir ki; çocuğunu, çocuğun annenin yaşadığı ve ona yakın olduğu fikrini koruyabileceğinden daha uzun süre (dakika, saat, gün) yalnız bırakmamalı, ondan ayrılmamalıdır. Eğer anne, çocuktan çok uzun bir süre uzak olmak zorunda olduğunu biliyorsa, çocuğun tekrar anneyi kabul edebilmesi için, çocuğuna kavuştuğu sırada annenin de bir terapiste dönmesi, bir terapist gibi davranması gerekir.”(2).

Winnicott’a göre, kendilik algısının temelini oluşturan deneyimler başlangıçta zaman ve mekânda dağınık olan, henüz bütünleşmemiş deneyimlerdir. Kendiliğin bütünleşmesi ise, annenin çocuğuna sağladığı ortama bağlı olarak, anne-çocuk ilişkisinin içinde gelişir. Çocuğun zaman içinde bütünleşmiş bir algısının olması ve kendilik duygusunu geliştirebilmesi ise, annenin ona sunduğu “kucaklayıcı ortam” sayesinde olur. Annenin çocukla ilgili bütünleşmiş tasarımlarını sayesinde çocuk giderek kendi bütünlüğünü kavramaya başlayacaktır (10).

Burada önemli bir diğer kavram ise, Winnicott’a göre çocuğun yalnız kalabilme kapasitesini geliştirmesidir. Buna göre, annenin görevi, sadece, çocuğun gereksinimlerini anı anına karşılamak değildir, çocuğun kendi başına durabildiği sakin dönemleri ve yalnızlık deneyimleri gereksiz uyaranlarla bölünmemelidir. Annenin bu süreyi talepsiz geçirerek çocuğun yalnız deneyimine eşlik etmesi kendilik algısının gelişimi açısından gereklidir. Çocuğun anneyle iletişime geçtiği ilk dönemde tüm güçlülük duygusu iyice yerleştikten sonra, bu yanılsamanın kademeli olarak kırılması yoluyla, çocuk tüm güçlülük deneyimlerinden gerçeklik ilkesine doğru bir geçiş yapar. Bu noktada gereksinimleriyle her şeyi yaratan artık kendisi değildir, ortada bir dış dünya bu dış dünyanın getirdiği gereklilikler, zorluklar ve zorunluluklar vardır. Bu geçişi kolaylaştıran öğe ise, annenin kaçınılmaz olarak gerçekleşen yetersizlikleridir. Bu asgari düzeydeki örselenmeler sayesinde çocuk bir dış dünyanın olduğunu ve onun getirdiği gerçeklikleri fark eder (10).

Bowlby ise, hayatın ilk ayları için iki anne betimler. Birincisi, çocuğu etkilenmelerden korur, yedek ego gibi işlev görür ve yavaş yavaş onun kendi egosunun gelişmesine yardım eder. Winnicott bunu sevgi ve duyulara hitap eden, bir arada var oluşu öneren “kapsayan anne” olarak adlandırır. Burada Winnicott’ın “kapsayan anne” kavramı ile neyi kast ettiğine bakıldığında “tutma” kavramı ile karşılaşılır, bu kavramla ise, annenin psikolojik tepkilerinin yenidoğan üzerinde çok çeşitli etkiler bırakabileceğini ifade eder. Buna göre, her şeye bir taşkınlık ve heyecan gösterebilen yenidoğan bebeğin bu anksiyetesinin kendisine bakım veren kişi tarafından yatıştırılması gerekmektedir. Annenin bu dönemde çocuğun yanında olmaması kalıcı ve zararlı sonuçlar bırakabilecek bir durumdur. Anne “yeterince iyi” olmalı, yani, çocuğa gerçeklik ilkesinin yansıtabilmeli, bunu yaparken de iç ve dış sınırları belirleyebilmeli, çocuğunun gereksinimlerinin ne olduğunun farkında olmalı ve yaşadığı endişeleri yatıştırabilmelidir. Aksi durumda, çocuğun heyecanları kaldırabileceği düzeyin üstüne çıktığında, anne “kapsayan” görevini yerine getiremezse, çocukta nevroza varan psikopatolojilerin görülmesi olasıdır (11). Çevreleyen annenin yarattığı bu uyumlu ortamdan sonra ise, diğer aşamada çocuk kendisinde iki uçlu duygular oluşturmaya başlayan, yani aynı zaman diliminde hem sevilen, hem de nefret edilen “nesnel anne” ile ilişki kurmaya başlar. Annenin bu aşamadaki cevapları ise, çocuğun ileriki yaşamında izlenebilir niteliktedir ve dikkat çekici bir nokta olarak, çok üstüne düşme, ihmal kadar tehlikeli bir nokta olabilmektedir, kendine tutunma, parçalanma, sahte benliğin gelişimi gibi savunmacı davranışların gelişimine neden olabilir. Sahte benlik bir savunma yapılanması olarak Winnicott’ın tanımına göre, büyüklenmeci, yineleyen biçimde kendinden memnun, yeterli vb. özelikleri taşıdığını iddia eden nitelikte olabilir ki, bu durum Winnicott’a göre kendiliğinden gelişen bir durum olmaktan çok annenin ruhsal durumuna bir yanıt olarak gelişmektedir .

Bowlby’nin tarif ettiği birinci anne Winnicott’ın çevreleyen anne tarifine denktir ve güvenli bir temel sağlayan kişidir. Tarif ettiği ikinci anne ise, bebeğin, güvenli bir ortam oluştuktan sonra keşifsel oyuna girebildiği anneye denktir. Winnicott’ın oyun teorisinde, annede bebekte bir tümgüçlülük duygusu yaratmaya yönelik bir empatik duyarlılık olduğunu görürüz. Mesela, bebek acıkınca meme belirir, sanki orada bir sihir vardır. Ancak, Winnicott uzun süre bu düşüncesiyle diğer teorisyenlerden farklılaşan biri olmuştur. Sonuç olarak, Bowlby’nin teorisini takip edenlerin vurgusu keşfin doğasınadır .


Bowlby ve Klein


Klein, bebeğin içsel yaşantısını o güne kadar duyulmamış yollarla tartışan ilk analisttir. Dürtü kuramını, Freud’un ölümünden sonra ciddi bir biçimde ele alan sayılı kişiden biridir ve böyle yaparak, sevgi ve nefret arasındaki bağlantı ve bu duyguların meydana getirdiği iki değerliliğe ilişkin Freud’un görüşlerini tekrar harekete geçirmiştir. Klein, bebeğin kurduğu ilk ilişkinin annenin memesi ile olduğuna inanır ve sevgi ve nefret duygularının ilk aşamada buna yansıtıldığını iddia eder. Buna göre çocuğun yansıtma mekanizması ve sapkın güçlerle fantezileri bozma gücü, yaşanan gerçekliğe rağmen içselleştirilen annenin farklı olabileceğini, bu yolla bu yolla gerçek ile fantezinin birbirinden ayrılmış olabileceğini söyler (11).

1935 yılında ise, Klein, teorisine “depresif konum” kavramını eklemiştir. Klein’ın depresif pozisyonu, Winnicott’ın terminolojisinde, “ilgi basamağına” denk düşer. Buna göre, Winnicott’ın terimleriyle “kapsayan anne” ve “nesnel anne” bir araya gelir. Kapsayan olanı, gerektiğince kusurludur, çünkü bir anne mükemmel bir şekilde daima duyarlı olamaz, verdiği bakımda zaman zaman kesilmeler, aksamalar olacaktır. Çocuk buna nesnel anneye yönelmiş öfke ve saldırganlıkla cevap verir. Anne yine de hayatta kalan olur ve çocuğunu sevmeye devam eder, bu yolla da dengeyi tekrar yapılandırmış olur. Çocuk fark eder ki, anne onun üzülmesine izin vermekle beraber, onu sevendir de. Klein’ın deyimiyle çocuk bu noktada nefret ettiğini yok etmek isterken, kendisine bakım vereni de korumak çabasındadır ve depresif pozisyonu oluşturan ruhsal bir acı içine girer. Bowlby için ise, iyi anne çocuğun agresif, şiddetli saldırılarına dayanabilendir, bu duygular dışa vurulduğunda ve işlendiğinde anlaşmazlıklar başarılı bir şekilde çözüme kavuşur. Endişeli bağlanan ve güvenli bağlanmanın eksikliğini yaşayan çocuk ise, çıkışı olmayan bir döngüye kapılabilir, kendini kızgın hisseder ve zamanından önce gerçekleşen ayrılmadan dolayı bağlanma figürüne saldırmak isteyebilir. Bununla birlikte, misilleme korkusu nedeniyle buna cesaret edemez ya da bağlanma figürünü uzağa itemez. Böylelikle endişe ve öfke duygularını bastırmak zorunda kalır, güvensizlik algısı yükselir, ilgisizlik beklentisi artar. Duygusal ifadede yetersizlik olur. Özsaygısında azalma ile birlikte, yakın ilişkilerde korkunç sorunlar kendisini gösterebilir .


Bağlanmayı Etkileyen Faktörler ve Bağlanmanın Psikopatolojisi


Bağlanma süreciyle ilgilenen pek çok kuramcı, kişinin erişkin hayatında diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin niteliğini ve insanlardan beklentilerini belirleyenin, bu kişinin yaşamının erken dönemlerinde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisi olduğu kabul eder. Anne ve çocuğun, özellikle korku dolu duygulanımlar ve stres altındayken birbirlerine sağladıkları rahatlık ve destek bağlanmayı oluşturur. Bağlanma, her iki tarafın da birbirlerinin gereksinimlerini karşılamasına bağlı olarak gelişen bir süreç olduğu için iki taraflı bir ilişkidir. Yenidoğan bebeğin, yaşamını sürdürmeye yönelik olarak beslenme, temizlenmek, ısınmak, korunmak gibi bazı temel gereksinimleri vardır ve bu gereksinimlerinin karşılanması için bir bakıcıya muhtaçtır. Çocuğa bakan kişi ise, anne – baba ya da bakıcı- bunu yalnızca bir görev olarak algılamakla kalmaz, bu eylemlerden mutluluk ve tatmin de sağlarlar. Bu etkileşim de onların arasındaki bağı giderek güçlendirir. Ancak, bu bağlanmanın oluşmasında bebeğin bazı davranışları özellikle etkili olur. Bebeğin, anne- babasıyla iletişimde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlarına bağlanma davranışları denir. Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır (19).

Başarılı bir bağlanmaya katkıda bulunan diğer etkenlere bakıldığında ise, genel olarak şu özellikler göze çarpar: Fennel ve ark. (1974) yaptıkları bir deneyde iki anne grubundaki anne davranışlarını incelemiş ve şu sonuçları bulmuşlardır: Birinci gruptakiler, bebeklerine doğumdan sonraki ilk üç günde yoğun etkileşime girmelerine izin verilen annelerdi. İkinci gruptakiler ise, bebeklerine doğumda çok kısa süre bakan ve bir daha ancak kimlik saptama amacıyla saatler sonra bakan, sonra onları ancak her dört saatte bir yirmi dakikalık emzirme sırasında görebilen annelerdi. Bir ay ve bir yıl sonra bebekleriyle erkenden uzun süreli temas kurmuş olan anneler onlara daha bağlı görünüyorduı. Çocuklarını onlardan ayırdıklarında özlediklerini daha sıklıkla belirtmişlerdi ve onlar hakkında daha fazla konuşma gereksinimi duyuyorlardı. Aynı anneler bebeklerin muayenesinde doktorlara katılmaya, ağladıklarında onları yatıştırmaya ve onlarla konuşmaya eğilim gösterdiler (8).

Ana babalar da bebekleriyle etkileşimlerinde bireysel farklılıklar gösterir. Stern ve ark. (1973), bebekleri bir yaşındayken en iyi uyumu gösteren iyi uyumlu annelerin kişiliklerinde farklılaşmalar olabileceğini, ancak ortak noktalarını sorumluluklarına yaklaşım tarzları olduğunu bulmuşlar, bu anneler çocuk merkezli olmaya eğilim gösteriyor ve duygusal olarak da bebekleriyle ilgili görünüyorlardı. Çocuk odaklı bakım, ana-babaların uygun eyleme karar verirken bebeklerinden aldıkları ipuçlarına güvendikleri daha kendiliğinden olmaya yönelik bakımdır. Ana-baba odaklı bakım da, yetişkinlerin gereksinmelerine ve programlarına ve bazen de “yetkin” ana baba olma ve “yetkin” bir çocuğa sahip olma zorlamalarını içeren bir ebeveyn tutumudur .

Bağlanma sürecini olumsuz etkileyebilecek etkenler ise şöyle tanımlanabilir: Anne babalar ile çocuk arasındaki ilişkiyi tehdit edebilecek faktörlerden birisi aşırı ağlamadır. Robinson ve Moss (1970), gebeliği sırasından çocuğunun doğumunu coşkuyla bekleyen genç bir anneyi anlatır. Ancak, ilk ayında aşırı ağlayan ve kucağa alınmaya tepki göstermeyen bu bebek, daha sonra ise gülümsemede ve göz teması kurmada geç kalmıştı ve ilerlemesi genel olarak yavaştı, bakım istekleri ise sürekliydi. Üç ayın sonunda anne engellendiğini, sevilmediğini, uygun olmadığını hissetmiş ve annenin bebeğini reddettiği görülmüştü. Benzer şekilde, Bell ve Ainsworth (1972), bir araştırmada bebeklerin anneleri ağladıklarına aldırmadıkları zaman daha fazla ağladıklarını bildirmektedir. Bebekleri aşırı ağladıklarında anneler onları bırakmayı tercih ediyor ve onlara aldırmıyor görünüyorlardı. Böylece, annelerin bebeklerini yatıştırma çabalarının yararsız göründüğü bir kısırdöngü ortaya çıkmış, anneler bakımlarını geri çekmişlerdi. Daha fazla ağlama annenin daha fazla geri çekilmesine neden oluyor gibi görünüyordu. Bazı bebekler ise olağandışı davranışlar gösterir, ana babalar ise ipuçlarının yorumlamayı ya da bu davranışlar karşısında soğukkanlılıklarını korumayı son derece güç bulabilirler. Bebekteki bu davranışlar ana baba-bebek ilişkisinin bozulmasına neden olabilir. Bir başka nokta, ana babaların, görünümlerini bozan ciddi bedensel kusurları olan bebeklerle başa çıkamamasıdır. Çoğu zaman, onları terk etmekten, yalnızca çok az bakım vermeye kadar değişik yollarla bebeklerini reddedebilirler. Ebeveynin bebeği reddetmesi bedensel kusurlar dışında başka nedenlerle de görülebilir. Reddedilme her çocuğu etkiler, ama ne kadar etkileyeceği çocuğun duruma olan tepkisine bağlıdır. Bir çocuk davranış sorunları ve alınganlık geliştirebilir, bir başkası diğer ebeveyni ile güçlü bir ilişki kurmayı deneyerek durumu dengeleyebilir . Ancak, nedeni her ne olursa olsun, anne-bebek bağlanmasında yaşanan kesilmeler ve aksamalar bebeğin hem içinde bulunduğu dönemde, hem de sonraki yaşantısında bazı psikolojik zorlanmalar yaşamasına, kimi zamanda psikopatoloji tablolarının ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Çocukluk döneminde yaşanan ruhsal rahatsızlıklar, genel olarak üç başlık altında toplanır ki, bunlar; bebeklik depresyonu, ayrılma bunaltısı bozukluğu ve tepkisel bağlanma bozukluğudur.

Bebeklik depresyonu: Anne-bebek ilişkisinin kısa ya da uzun süreli kesilmesine bağlı olarak iki önemli hastalık tablosu halinde tanımlanmaktadır, kısa süreli anne yoksunluğu (anaklitik depresyon) ve uzun süreli anne yoksunluğu (psişik hospitalizasyon). Sptiz’in yaptığı vaka çalışmalarıyla gündeme gelen bu sendromlarda hastaneye değişik süreler için yatan, bu süre içerisinde annesi ile görüşmeyen ve hastaneye ilk yatış ve anneden ilk ayrılma sürecinde ruhsal yönden gayet sağlıklı olan, neşeli, güler yüzlü, çevresindeki uyaranlara ve insanlara karşı ilgili, iştahı yerinde, kilosu normal olan çocuklara ait video kayıtları vardır. Kayıtlar zaman içinde de devam etmiş ve anneden ayrılık süreci uzadıkça (bir hafta, bir ay, üç ay gibi) bebeklerin hem ruhsal, hem de davranışsal alanda kayıplar yaşamaya başladığını gözlemlemişlerdir. Bu çocuklar giderek çevresindeki uyaranlara daha az tepki vermeye başlamakta, onlarla ilgilenen insanları umursamamakta, neşeli, güler yüzlü hallerinin yerini küskün bir tavır almakta, giderek kilo kaybının ve yeti yitiminin de başladığı bir sürecin içine girilmektedir .

A) Kısa Süreli Anne Yoksunluğu: Annenin üç ay içinde geri dönmesi ile belirtilerde olumlu geri dönmelerin yaşanabildiği hastalık tablosunu tanımlamaktadır.
Çocuk anneden ya da bakım verenden ilk ayrıldığında uzun süreli ve şiddetli ağlamalar gösterir, kesilen ağlama nöbeti yanına bir yabancının gelmesi ile tekrar başlar. Sustuklarında yüzlerinde yorgun ve küskün bir ifadenin varlığı belirgindir. “Protesto dönemi” olarak adlandırılan bu dönemi, yemenin giderek azaldığı, kilo kaybının başladığı, fiziksel gelişiminin yavaşladığı, kusma ve ishal gibi şikâyetlerin görülebildiği dönem izler. Annenin yokluğunun 2. veya 3. haftasında durgunluk başlar ki, bu dönem “depresif dönem” olarak adlandırılır. Eğer iki ay içerisinde anne dönmezse çocuktaki duygusal tepkiler giderek kısıtlı hale gelir ve donuk bir hal alır. Uyaranlara karşı ilgisizliğin de olduğu bu dönem “içe kapanım dönemi” olarak adlandırılır. Annenin üç ay içinde dönmesiyle bebekte belirtiler giderek azalır. Ancak, Bowlby bu evrenin anneye karşı iki değerli (ambivalan) hisleri içerdiğini düşünmüştür, çünkü çocuk anneyi istemektedir, ancak kendisini terk ettiği için ona öfke duymaktadır. Anne döndüğü zaman, ilgisini kesmiş evrede olan çocuk reddedici davranış gösterir. Anne unutulmamıştır fakat terk edildiğinden dolayı anneye öfke duyar ve yeniden bunu yaşayacağının korkusunu duyar. Bu çocukların bazıları yetişkinlik dönemlerinde; duygusal ilişki oluşturmakta sınırlı, az veya hiç duygulanamama ve duygusal çekilme ile karakterize duygusuz kişilikler geliştirebilir. Üç ayı geçen anne yoksunluğunda ise belirtilerde geri dönüşler olması beklenmez ve iyileşme gerçekleşmez. Altı aydan küçük olan çocuklarda anaklitik depresyonun görülmeyişi anne-çocuk ilişkisinin henüz yerleşmemiş olmasıyla ilişkilendirilir, bazı çocuklarda çok yoğun yaşanması, bazılarında ise bu tablonun görülmeyişi ise anne-bebek bağının güçlü ya da zayıf olmasıyla ilgilidir. (1,4).

B) Uzun Süreli Anne Yoksunluğu (yuva hastalığı, psişik hospitalizasyon); yaşamının ilk yıllarında aileden ayrılan ve bakım evlerine verilen çocuklarda görülen bir sendromdur. Buradaki tek neden anne yoksunluğudur. Anne ya da anne yerine geçen bir yetişkinle kurulan birebir ilişkiden yoksun olan çocuk duyusal ve duygusal gelişim olanağından da yoksun kalmaktadır. Bu çocuklar; genel olarak uyaranlara güç ve geç cevap verirler, çevreye karşı ilgileri oldukça azalmıştır. Oturdukları yerde sallanma, çiğner gibi yapma benzeri kalıplaşmış hareketleri vardır, bunlar çocuğun kendini uyarmak için yaptığı hareketlerdir. Ayrıca parmak emme, sallanma gibi bedensel haz kaynaklarına sık başvururlar. İleri durumlarda yalancı zekâ gerilikleri görülür ve çoğu zaman kalıcı olmaktadır. İlk yaşlarda yuvaya verilen çocuklar 3-4 yaşlarında tekrar evlerine dönseler bile zekâları normale dönmeyebilir. Bu çocuklara verilen beslenme ve bakım koşulları ne kadar iyi olursa olsun ölüm ve hastalanma oranları ebeveynleriyle yaşayan çocuklara göre yüksek bulunmaktadır. Ek olarak, yürüme, konuşma ve tuvalet eğitimleri geridir. Boyları ve kiloları kronolojik yaşlarının altındadır (1). Kısa süreli ve uzun süreli anne yoksunluğu sendromları DSM-IV’te tanımlanmamaktadır. Daha önce DSM-III’te ise, reaktif bağlanma bozukluğu (attachment disorder) başlığı altında sınıflandırılmıştır (1).

Bebeklerde bu tür ruhsal problemlerin yanı sıra duygusal ve zihinsel gelişimlerinin incelenmesi için çeşitli gözlem grupları oluşturulmaktadır. Türkiye’de de aktif olarak çalışmalarını sürdüren bu grupların temel işleyişi, gözlemcinin bebeği doğal ev ortamında gözlemlemesi ve bu gözlemlerin tartışıldığı grup oturumlarına katılması şeklinde iki bölümden oluşmaktadır. Gözlemci, daha önceden belirlenen aileyi bebeğin doğumundan iki yaşına dek düzenli olarak haftada bir kez, bir saat süreyle ziyaret eder. Bu gözlem, bebeğin doğumundan sonra ev ortamındaki fiziksel ve duygusal gelişiminin ve ailesi ile kurduğu ilişkilerin gözlenmesini içerir. Daha sonra yapılan gözlemler grup içerisinde tartışılır. Bu tartışmaların klinik düzeyde pek çok yarar vardır; gözlemci bir yandan bebeğin sözel olmayan -çoğunlukla oyuna dayalı- davranışlarını anlamlandırabilme yetisini geliştirirken, diğer yandan konuşamayan çocuğun anlaşılmasını da sağlar (20). Türkiye’de bu çalışma İstanbul Üniversitesi Gelişim Psikolojisi Anabilim Dalı’nda “Bebek ve Aile Gözlemleri – Boylamsal Proje” adı altında yürütülmektedir. Ayrıca, yine bazı özel psikoloji merkezlerinde de “Tavistock Modeli”ni kullanan bebek gözlem grupları vardır.

Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: DSM-IV’te “Bebeklik, Çocukluk veya Ergenliğin Diğer Bozuklukları” başlığı altında tanımlanmakta olan bu bozukluk, genellikle 1-3 yaşları arasındaki çocuklarda sıklıkla görülen bir durumdur. Ancak, bu korkuların çoğu rahatsızlık düzeyinde olmayıp çocuğun sosyal ilişkileri genişledikçe sönen bir yapıdadır fakat ayrılma bunaltısındaki şiddet ve süreklilik çocuğun uyumunu bozacak seviyelere de çıkabilir. Bağlandıkları kişiden ayrıldıklarında kendilerinin ya da bağlandıkları kişilerin başlarına kötü bir şey geleceğine ilişkin sürekli ve aşırı bir kaygı yaşarlar. Bu bozukluğu olan çocuklarda kaybolmaktan, ebeveynlerine bir daha kavuşamamaktan korkmak gibi belirtiler görülür. Tek başına bir yere gitmek ya da evden uzaklaşmak istemezler, zorunlu kaldıklarında huysuzlaşırlar. Okula gitmek, kampa katılmak gibi evden uzaklaşmasına neden olan her şeye karşı tepkilidirler. Dışarıda bir yerde gece kalamazlar, tek başına odada oturamazlar. “yapışkan” davranışlar gösterirler ve bağlandıkları kişiyi “gölge” gibi takip ederler. Uykuları çoğu zaman problemlidir, uyku zamanı zorlanır, uyuyana kadar yanında birisinin kalmasını isterler. Yataklarını odasının kapısına göre ayarlayabilir, ebeveynlerinin odasına girmesi engellenmişse, kapının önünde uyumayı deneyebilirler. Korkularını yansıtan felaket içerikli rüyalar görebilirler. Ayrılık zamanı geldiğinde ya da bunun beklentisi içinde olduklarında, karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı, çarpıntı, halsizlik, baş dönmesi gibi bedensel yakınmalarda artış gösterebilirler .

Ayrılma anksiyetesi bozukluğu sebebiyle okul reddi dahil okula devam etme ilişkili problemler sıklıkla kliniğe gelen durumdur. Aslında, okula devam etme konusunda çocuğun gösterdiği kararlılık onun kronik hale gelmiş olan stresle başa çıkabilme yetisinin de bir göstergesidir. Okula ilk başlanılan dönemde çocukların % 80’inde çeşitli derecelerde okula uyum güçlüğü gözlenmektedir. 6–8 yaş arası çocuklarda, tek çocuk olanlarda ve ebeveynlerine aşırı bağımlı olan çocuklarda bu belirtiler daha sık görülmektedir. Çocuk birden bire okula gitmek istemeyebilir, ailenin onu zorlaması ise çocukta panik duygusunun artmasına neden olur. Çocuk bulantı, kusma, karın ağrısı gibi belirtiler geliştirebilir. Bazı çocuklar ısrarlar sonucu okula gitseler bile yoldan geri dönebilirler ya da okuldan kaçmaya çalışabilirler. Okul fobisinin başlangıcı kimi zaman çok belirgin değildir. Çocukta iştahın azalması, okula karşı ilginin kaybolması, ödevlerini yapmak istememesi gibi belirtiler başlar, uykuları düzensizleşebilir ve sonunda bir gün okula gitmek istemediğini söyler. Nedeni sorulduğunda okula, öğretmenine ya da arkadaşlarına dair şikâyetler iletebilirler ancak bunlar çoğu zaman gerçek nedenlere işaret etmez. Bu çocuklar evlerinde genelde rahattırlar ancak çok şiddetli vakalarda ev içinde bile huzursuz oldukları gözlenebilir. Okul korkusunun görünen nedenleri ne olursa olsun temel neden anneden ayrılma korkusudur ve bu bir aile nevrozuna işaret etmektedir. Aile bireylerinin birbirine bağlı ve bağımlı olduğu bir yapılanma söz konusudur, biri ötekine veya kendisine bir şey olacağı korkusu yaşar. Beş temel aile etkileşimi en sık görülenlerdir ;

a) Anne- baba çocuğa okulda bir şey olacak diye korkmaktadır.

b) Anne ya da baba kronik anksiyeteden yakınmakta ve kendilerine bir şey olacağından korkmaktadırlar.

c) Anne-baba genel tutumlarında çocuğun kendilerine bağlı ve bağımlı kalmasını istemekte ve desteklemektedir.

d) Çocuk kendi yokluğunda anne ya da babasına bir şey olacağından ya da kendisini bırakıp gideceğinden korkmaktadır.

e) Çocuk anne ve babasının yokluğunda kendisine bir şey olacağı korkusundadır (1).


Okul korkusu geliştiren çocukların kişilik özelliklerine bakıldığında ise, bunların daha çok uslu, uyumlu diye bilinen, başarı kaygılı, onay bekleyen, ailesine bağımlı çocuklar olduğu görülmektedir. Genelde strese neden olabilen bir etken hastalığı başlatır (ailede hastalık, sosyoekonomik kriz, kayıp, göç, kardeş doğumu vb.) (1). Okul fobisinde iki ana eğilim karşılıklı rol oynar;

1. Okul ile ilişkili kaçınma davranışları.

2. Rahat ve güvenliği sağlayacak durumları aktif olarak arama (4).

Okul fobisi farklı biçimlerde ortaya çıkabilir, tanınmasını kolaylaştırmak amacı ile verilebilecek bilgiler ise şunlardır: Çocuk okula gitmeden öncesi nedensiz şikâyetler öne sürebilir, okula gitmeye karşı isteksizlik, gitmemek için yalvarma, tartışma ve cezalandırmaya rağmen okula gitmeyi reddetme görülebilen durumlardır. Okula gitmek için evden ayrılma vakti geldiğinde ise, aşırı anksiyetenin ve panik bulgularının gözlenmesi olasıdır, bedensel yakınmalar öne sürebilir. Çocuk sıklıkla okulda duramaz, bazen de yarı yolda geri döner. Anne-baba çocuğu okula götürdüğü zaman, ayrılık anı dramatik bir tabloya benzeyebilir. Erkek ve kız çocuklar ayrılma anksiyetesinden eşit oranda etkilenmekle beraber ergenlik öncesi ayrılma belirtileri kızlarda daha sık gözlenmektedir. Ayrıca, bu çocuklarda saptanan bir diğer özellik okula devam etmek için ortalama zekâ seviyesi (IQ) kontrol gruplarıyla eşit veya beklenenden daha iyi olmasıdır. Okul fobisi sosyoekonomik düzeyi orta seviyede olan ailelerde daha çok görülmektedir. Bu çocukların annelerinin 1/5'i bir psikiyatrik bozukluğa sahip olduğu bulunmuştur. Ebeveynler endişeli veya depresif özellikler göstermektedir. Küçük çocuklarda sıklıkla akut başlangıçlı olur. Fakat daha büyük çocuk ve ergenlerde başlangıcı daha gizildir. Ayrılma anksiyete bozukluğunun en sık rastlandığı grup, ergenlik öncesi-erinlik dönemi çocuklarıdır. Kaza, hastalık veya ameliyat geçirme, kamp veya okul için ilk kez evden ayrılma, okul arkadaşının gidişi veya kaybı, çocuğun bağlı olduğu akrabaların hastalığı veya ölümü tetikleyici nitelik gösterebilir, olaylar çocukta tehdit oluşturur ve endişenin açığa çıkmasını kolaylaştırır. Ev dışındaki arkadaş grup aktivitelerine katılımında azalma tipik olarak görülen bir özelliktir. Çocuk annesine yapışabilir, onu kontrol etmeye çalışabilir, direngen ve kavgacı bir tutum sergileyebilir. Bu yaş grubunun klinik incelemelerinde, depresif belirtiler, bazı davranış problemleri veya ender olarak bir psikotik hastalık görülebilmektedir. Belirtileri, iştahsızlık, bulantı, kusma, bayılma, baş ağrısı, karın ağrısı, anlaşılmaz halsizlik, ishal, vücut ağrıları ve taşikardi gibi somatik şikâyetlerle gölgelenebilir. Şikâyetler okul öncesi veya okulda başlayabilir. Fakat eve gelmesini ardından belirtileri çabuk iyileşir (4).

Çocuk okul korkusu çoğunlukla sinirli bir öğretmen, sınavda başarısızlık korkusu, kendisine kötü davranan bir arkadaştan korku gibi yüzeydeki bir nedenle açıklamaya çalışabilir. Bunlar kimi zaman da doğruluk payına sahiptir. Ancak, unutulmaması gerekir ki, genelde bu korkunun kökeninde, duygusal ilişki kurduğu kimselerin veya kendisinin başına bir şey gelmesinde ve böylece kendisi için çok önemli bu kişiden ayrılma korkusu vardır.

Korku duygusu gerçekte bir ayrılma anksiyetesidir. Okul çocuğu veya ergen, içinde bulunduğu durumda, normalde 24 aylık bebeklerin korkusunu yaşamaktadır. Okul fobisinin sağaltımı sırasında çocuk okula gitmediğinden dolayı suçlanmamalıdır. Çocuğun güveni kazanıldıktan sonra ona okula gitmesi gerektiği, okula gitmediği takdirde zamanla derslerinden geri kalma korkusunun da ekleneceği anlatılmalıdır. Çocuklarda davranış ve oyun terapileri etkili olurken ailelerle de kronik anksiyete, bağlılık ve bağımlılık problemlerinin çalışılması etkili sonuçlar vermektedir (1,4).

Bebeklik ya da Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: Bu bozukluğun genel özellikleri; 5 yaşından önce başlaması ve çocuğun gelişimine uygun olmayan bir şekilde uygunsuz toplumsal ilişkiler kurmasıdır. Toplumsal etkileşimlerde ve ilişki kurmada yetersizlik göze çarpan bir özelliktir, bu durumda çocuk rahatlatılma çabalarına direnç gösterebilir, kaçıngan bir tavır ya da donuk bir uyanıklılık sergileyebilir. Eğer bir bakım evindeyse, bakım evine karşı karışık duygulanımlar göstermesi olasıdır (9).

Öte yandan bu bozukluğa sahip çocuklarda uygun seçici bağlanmalar görülmez ve bunların yerine belirli dağınık bağlanmaların varlığı dikkat çekicidir. Örneğin çocuk görece yabancı olduğu kişilere karşı bir yakınlık gösterebilir ve/veya bağlanacağı kişilerin seçimini “gelişigüzel” yapabilir. Bozukluğun nedenleri arasında çocuğa patolojik bir bakımın verilmiş olması önemli rol oynar. Buna göre; çocuğun rahatının sağlanması, teşvik edilmesi ve sevgi gösterilmesi gibi temel duygusal gereksinimleri sürekli görmezlikten gelinmesi ve/veya çocuğun temel fiziksel gereksinimlerinin sürekli görmezlikten gelinmesi ya da kalıcı bir bağlanmanın oluşmasını önler şekilde birincil bakım verenin sık sık değişmesi gibi faktörler etkili olabilmektedir. (9).

Yetişkin yaşamına bakıldığında ise, özellikle depresyonun, agorafobinin ve sınır kişilik bozukluğunun ayrılma anksiyetesi ile yakın ilişkisi vardır. Freud’un 1917’de melankoli ile kayıp arasındaki ilişkiye yaptığı yorumlar daha sonra araştırmalar tarafından doğrulanmıştır. Depresyon ile çocukluk dönemi kayıpları arasında kurduğu bağlantı üzerinde tartışmaya meyil vermeyecek şekilde doğrulamıştır. Kanıtlara dayanılarak söylenebilir ki, annenin erken dönem kaybı, özellikle buna ilgisizlik ya da bakımda aksamalar eşlik ediyorsa, kişi yetişkin yaşamında zorluklarla karşılaştığında depresyona çok daha açık hale geliyor. Harris ve Bifulco (1991), annelerinin çocukluk döneminde kaybetmiş bir grup kadınla yaptıkları çalışmada sosyolojik ve psikolojik değişkenleri incelemiş ve tahmin edildiği üzere depresyon oranlarını (üç kadından biri) bu kaybı yaşamayan kadınlara göre (on kadından biri) daha yüksek bulmuşlardır. Agorafobide ise, Bowlby teorisini endişeli bağlanma üzerine oturtur. Agorafobiyi, okul fobisine benzer görür, o da ayrılma anksiyetesinin bir çeşididir. Kontrol gruplarıyla karşılaştırıldıklarında agorafobiklerin çocukluk döneminde aile uyuşmazlıklarının sıklığının arttığına ilişkin kanıtlar aktarmaktadır. Hastalığın üç olası model üzerine oturduğunu söyler; anne çocuk arasındaki roller tersine dönmüş olabilir, hasta annesiyle ayrıyken, annesine kötü bir şey olacağından korkabilir ya da tersi biçimde anne korumasından yoksun olduğu durumda kendi başına kötü bir şey geleceğinden korkabilir .

Fobik bozukluklarda teorinin ve tedavinin merkezinde, acı dolu duyguların ve korkutucu deneyimlerin bastırıldığı ve yüzleşmek yerine kişinin onlardan kaçındığı fikri vardır. Bowlby’nin varsayımına göre; büyük olasılıkla fobik yetişkinler, ilk olarak örselenmeye maruz kalmışlardır; bunlar ebeveynin intihar girişimine tanıklık etmek, cinsel kötüye kullanımın mağduru olmak gibi olaylar olabilir. Sonrasında da sıklıkla özellikle cinsel kötüye kullanımlarda olduğu gibi “unutmayı” tercih eder. Çocuğu endişeli yapan olaylar, çocuğun onunla yüzleşmesini ve üstesinden gelmesini sağlayacak olan zihinsel şemalarla bağlantılandırılmaz. Yetişkinlerde de bireysel deneyimler şok edici ya da kafa karıştırıcı olduğunda, genellikle paniğin belirtilerine odaklanılır fakat neyin onları sarstığına odaklanılmaz. Böyle durumlarda ise, bilişsel terapinin korkulan uyarana maruz kalmayı gerektirmeyen, keşifsel formu desteklenmektedir. Bu terapi kişiyi kendini keşfetmeye yüreklendirirken, duyguların ve ilişkilerin de uyanmasını ve böylece anlamlı bir yolla birbirine bağlanmasını sağlar (2).

Sınır kişilik bozukluğu ise, ayrılma endişesiyle yakın bağlantılı konulardan bir tanesidir. Sınır kişilik bozukluğu genel olarak şu belirtilerle tanımlanır: Dengesiz kişiler arası ilişkiler, idealize etme ve bölme mekanizmaları arasındaki sert geçişler, dengesiz duygu durum, kendine zarar vermeye yönelik davranışlar (kasıtlı kendine zarar verme, madde kötüye kullanımı), öfke patlamaları, amaçlar, arkadaşlıklar ve cinsel yönelimde kararsızlık, boşluk ve can sıkıntısı duyguları (2).

Deneysel çalışmalar bu hastaların, çocukluklarında yüksek seviyede duygusal ihmal ve örselenmeye maruz kaldıklarını göstermektedir. Örneğin, Bryer (1987) Sınır Kişilik Bozukluğu tanısıyla yatmakta olan hastaların %86’sında cinsel istismar öyküsü bulmuştur. Bu oran diğer yatan psikiyatrik hastalarda % 21’dir. Herman’ın yaptığı bir araştırmaya göre ise, ayaktan tedavi gören sınır kişilik bozukluğu hastalarının % 81’nin aile için şiddete tanıklık ettiğini, bu oranının ayaktan tedavi gören diğer psikiyatrik hastalarda ise, % 51 olduğunu bulmuştur. Bu yolla örselenmeye maruz kalanların olay sırasında yaşlarının altıdan küçük olduğu durumlar sınır kişilik bozukluğunda % 51’ken, diğer tanılarda % 13’tür .

Bu hastalarla yapılan psikanalitik çalışmalar, aktarım-karşı aktarım ilişkisinde sıklıkla meydana gelen yansıtmalı özdeşim süreçlerinin önemini vurgular. Terapist, hastanın duyguları için bir hazne olarak kullanılabilir ve bu yolla, hastanın öfke, konfüzyon, korku ve iğrenme duyguları ile doldurulabilir, bu durum deneyimsiz terapistler için beklenmediktir ve tolere edilmesi zordur. Ayrıca, hasta terapide oldukça somut yolu kullanabilir ve terapistine büyük ölçüde bağımlı hale gelebilir. “Kurtarıcı nesnesiyle” bütünleşme halinde olabileceği durumlar ararken, diğer zamanlarda sadistik ve reddedici olabilir. (2).

Bu hastalara bağlanma teorisi açısından bakıldığında, konuya ilişkin iki neden göze çarpar; birincisi sınır yapılarda son derece özgül olan bağlanmadaki bocalamalarla ilgilidir. Bu soru aile ve/veya eşleriyle olan yıkıcı ilişkilerinde neden ısrar edici olduğu sorusuyla da ilişkilidir. Bu noktada telden anne tarafından büyütülen rhesus maymunlarında görülen bir takım davranışları anımsamak yardımcı olacaktır. Fiziksel travmaya maruz kalan maymunlar, örselenmeye neden olan objeye daha sıkı tutunuyordu. Bağlanma teorisine göre, korkmuş bir çocuk bağlanma figürünü arayacaktır ve eğer negatif bir döngüde bağlanma nesnesi aynı zamanda travma nesnesi ise, travma, daha fazla travma tarafından güvenlik arayışına yol gösterecektir. (2).

İkinci olarak, sınır yapıların kavramlaştırmasına göze çarpan öneri Fonagy’nindir (1991). Sınır deneyimi, kendisinin zihinselleştirme (mentalisation) kapasitesi olarak adlandırdığı terimlerle anlatır. Sınır hastalarda bu kapasitenin eksik olduğunu söyler. Bununla demek istediği, bu hastaların kendilerinin ya da diğerlerinin (özellikle duygularla ilişkili olanların) yeterli içsel temsillerine sahip olmadığıdır. Benzer bir fikir, Main’nin “metakognisyon” düşüncesinde vardır, düşünme üzerine düşünebilme, düşünceye yansıyabilme yeteneğini kasteder. Bu noktada anlatılmak istenen ise, çocuğun tolere demediği heyecan ve acılarının bağlandığı kişiyle yansıtmalı özdeşime gitmesine yol açabileceğidir. Çocuk için, istismarcı ebeveyn donuk bir tetiktelik ile yapışılan, tutunulandır .

Bowlbiyen bakış açısı, Sınır Kişilik Bozukluğu (SKB) tedavisi için birkaç saklı anlamı barındırmaktadır. Hasta öncelikle güvenli bağlanmanın eksikliğini yaşar. Aşırı uçlarında, kararsız ya da kaçıngan bağlanma olasıdır. Hasta, geçmişte yakın ilişkilerinin gerektirdiği örselenmesine karşı bir savunma olarak terapide herhangi bir duygusal ilişkiyi kabul etmeye karşı direnir, terapisti de rahatsız eden bir duygu içinde bırakır. Seçenek olarak, hasta değerli yaşamı için, terapiye yapışabilir ve terapisti, onların hayatını yönetme gereksinimi konusunda suçluluk ve boğulmuşluk duygularıyla bırakabilir (2).

Bu iki durum arasında bocalamalar da olabilir. Terapist bir oturumda gerçekten ilerleme kaydettikleri duygusuna kapılırken, bir sonraki seansta kaygısız, duygusuz bir hastayla karşılaşabilir ve bir önceki yaklaşım bir yanılsama gibi görünebilir. Terapist kendini, kilitlenmiş, “felç olmuş” gibi hissedebilir, görünüşe göre hasta için bir değeri olmadığını düşünebilir ve eğer ilgisini kesmeyi denerse aşırı dirençle karşılaşabilir. Terapistin burada asıl yapması gereken, tutarlı kalmaktır; hastanın duygusal değişimlerine karşı, güvenilir, sorumlu ve dengede kalmak, sıklıkla hemen göze çarpan yollarla yapılan samimiliğin cezalandırıcı ve travmatik deneyimlerinin tekrarı için bilinçsiz baskılarına karşı uyanık olmaktır (2).

Zihinselleştirmenin veya sembolizasyonun herhangi bir kanıtı, kırılgan ve gelip geçici olmakla beraber, umut verici bir işaret olarak alınmalıdır. Bu değişik biçimler alabilir; oturumdaki komiklik, bir şiir ya da rüya anlatma, kendinin ya da diğerlerinin farkındalığına dair kanıt, spor ya da hobi gibi dışarıya yönelik ilgiler vb. hepsi araştırma için yeni oluşan bir kapasitenin başlangıcını gösterir bu ruhsal dünyada ve terapide güvenli temelin oluşmakta olduğuna işaret eder. Tutarlılık esas olmakla beraber, terapistin öznelliğine bağlı olarak şiddetli aktarımsal baskının altında hataların olması kaçınılmazdır. Eğer uygun olan ele alınırsa, bunlar hastanın erken dönem kayıplarını ve travmasını tekrar yaşamasına fırsat sağlayabilir. Winnicott, tümgüçlü terapistlere de şunu hatırlatır: “Biz hastalarımıza kusurlarla yardım edeceğiz.”. Son olarak, bu hastalarla çalışan terapistlerin yapması gereken belki de en önemli şey, bu hastalardaki bağlanma yönündeki gelişimlerin asla küçümsenmemesi gerektiğidir (2).

Olcay TÜZÜN, Kemal SAYAR

KAYNAKLAR


1. Öztürk MO: Ruh sağlığı ve bozuklukları, Nobel Tıp Kitapevleri, s:566-570, Ankara, 2002.

2. Holmes J: John Bowlby & Attachment Theory. s:127, 137-140, 185-196, Routledge, 1997.

3. Carver C, Scheier M: Perspectives on psychology, Cambridge University Press, 1998: 281-282.

4. www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/akb. htm (17.09.2004) “Okul Reddi-Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu”.

5. Eder R, Mangelsdorf S: The emotional basis of early personality development: Implications for the self concept, Handbook of Personality Psychology, 1997.

6. Ollendick TH, Byrd DA: Anxiety disorders. In: Michel Harsen, Vincent B. Van Hasselt (Eds) Advanced Abnormal Psychology s: 231 New York: Kluwer, 2001.

7. Brown LS, Wright J: The relationship between attachment strategies and psychopatology in adolesence, psychology and psychopatology 76:351-367, 2003.

8. Gander MJ, Gardiner HW (Yayıma Hazırlayan: Prof. Dr. Bekir Onur): Çocuk ve Ergen Gelişimi, İmge Kitabevi, Ankara, s:214-233, 2001.

9. DSM-IV-TR tanı ölçütleri başvuru el kitabı, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, s. 67-69.


10. Winnicott DW: Oyun ve gerçeklik, Metis Ötekini Dinlemek Yayınları, S:10-11, 1998.

11. Karen R: Becoming attached, Oxford University Press, New York, s: 6,17-24, 41, 43, 94, 107, 1998.

12. Stern GG: A factor analtyic study of the mother-infant dyad, the competent infant, ed. LJ Stone, New York, Basic Books, 1973.

13. Robinson JP, Moss HA: Patterns and determinants of maternal attachment, Journal of Pediatrics 77: 976-985, 1970.

14. Bell RQ, Ainsworth MD: Infant cryug and maternal responsiveness, Child Development 43: 1171-1190, 1972.

15. Klein M: The selected melanie klein, (ed.) J Mitchell, London, Penguin, 1986.

16. Harris T, Bifulco A: Loss of parent in childhood, attachment style and deprivation in adulthood, in attachment across the life cycle, (ed) CM Parkers, J Steveson-Hinde, P Marris, London, Routledge, 1991.

17. Bryer J, Nelson B, Miller J, Krol P: Childhood sexual and physical abuse as factors in adult psychiatric illness, American Journal of Psychiatry, 144: 1426-1430.

18. Fonagy P: Thinking about thinking: Some clinical and theoretical considerations in the treatment of a Borderline Patient, International Journal of Psycho-Analysis, 72: 639-656.

19. http://tr.wikipedia.org (25.04.2006) “Bağlanma Kuramı”

20. www.cgrsder.org.tr (05.06.2006), “Haberler” Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Dergisi: 9(3), 2002.

Narsizm

Ölü bir canın ölü ırmağında kendisine bakması,
anlatılan olaydan çok, kendi kişiliği ile ilgilidir.

Mitalogya, Edith Hamilton

Yüreğinden yaraladığı kızlardan biri, bir gün tanrılara yakararak Narkissos’un cezalandırılmasını istedi. “Başkalarını sevmeyen kendini sevsin” dedi yüce tanrılar. Ve yakışıklı mı yakışıklı ama bir o kadar da katı yürekli olan delikanlının cezalandırılması işini, adı haklı öfke demek olan Nemesis’e bıraktılar. Nemesis’in görevini yerine getirmesi uzun sürmedi. Susayıp da duru bir pınara eğilince Narkissos, suda kendi yüzünü gördü. “Başkaları benim yüzümden ne acılar çekmiş şimdi anlıyorum” dedi. “Kendime karşı olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl erişebilirim? O güzelliği bırakamam da. Yalnız ölüm kurtarır beni.” Böylece su kıyısında eridi gitti Narkissos. Canı ölüler ırmağını geçerken, suya eğildi, son bir kez baktı yüzüne. Eridiği yerde güzel, yepyeni bir çiçek açtı. Sevgilileri adıyla andılar onu, Narkissos (nergis çiçeği) dediler (Hamilton, 1996, s.61-62).

İşte o gün bu gündür kendine sevgi (öz-sevi, narsisizm) insanın vazgeçilmezi oldu. Hatta, öz-sevide ortaya çıkabilecek her zaafiyet de varlığımızın tehdidi. Çünkü öz-sevi vasıflarının önemli bir kısmı egoyu diğerlerinin ona verebileceği zararlardan korumak üzere gelişir. Ancak, bu vasıfların aşırı güçlemesi, sürecin narsisistik kişilik bozukluğuna doğru seyretmesi demektir.

Annenin dünyasında biricik olan bebek, sınır gözetmez. Bu da kendisini aşırı güçlü hissetmesine, herşeye hakim olduğu duygusuna kapılmasına yol açar. Bir kurama göre 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan bebek, ihtiyaçlarına eskisi kadar hassas yanıtlar alamazsa, narsisistik kişilik bozukluğu geliştirecektir. Bir başka kuram ise egonun diğerlerinden bağımsızlaşma evresinde çocukluğa dek yaşantılanan istismar ve travma süreçlerini esas alır. Zira, kurama göre, istismar ve travma yaşantılarının fazlalığı, bir başka ifadeyle erken çocukluğun narsisistik kırılmaları, yetişkinlik yaşlarının narsisistik kişilik bozukluğuna zemin hazırlar.

Büyük ve güçlü olma tutkusu, artmış takdir görme arzusu, yetki sahibi olma isteği, empati yoksunluğu narsisistik karakterin baş belirleyicileridir. Bu özellikler ilk yetişkinlik dönemiyle birlikte baskın hale gelmeye başlar. Narsist, diğerlerine güvenmekte her zaman için şüphecidir. Ancak, gerçek olsun ya da olmasın, diğerlerinin onun yeteneğini, güzelliğini, parlaklığını ve başarısını takdir etmesi şarttır. Diğerlerinin onu çevreleyen varlıkları, sadece ona olan övgüleri getireceği için önemlidir. Aksi halde, bir anlamları yoktur zaten. Gerçekte ise narsist, son derece kırılgan bir kendilik kavramına sahiptir. O kadar ki, yaşam içindeki değeri ancak ve ancak diğerleri onu takdir ettiğinde, ona sürekli ihtimam gösterdiğinde ortaya çıkar. Bu gerçekleşmediği zaman mutsuz, kendisini hiç’likte kaybetmiş, değer yoksunu bir insan canlısı çıkar ortaya.

Temel düşünce süreçleri aşağıdaki önermeleri esas aldığından, terapi odalarının bir diğer zorlu karakteridir. Tabii, terapiye gereksinim duyarsa...
  • Ben özel biriyim.
  • Özel olduğum için pek çok ayrıcalığım var. O halde, bana özel davranılmalı.
  • Diğer insanlar için geçerli olan kurallar bana uygulanamaz.
  • Tanınma, övgü ve takdir çok önemlidir.
  • Eğer diğerleri benim ne kadar özel bir insan olduğumu görüp, kurallarımı takdir edip, ona göre davranmıyorlarsa, cezalandırırlırlar.
  • Diğerleri benim tüm gereksinimlerimi yerine getirmeli. Bu onların temel görevi zaten.
  • Diğerleri benim ne kadar özel biri olduğumu anlamalı.
  • Bana mevkiime göre davranılmamasına tahammül edemem.
  • Diğerleri istedikleri takdir ve maddiyatı o zavallı halleriyle sağlayamazlar ki.
  • İnsanların beni eleştirme hakları yoktur.
  • Hiç kimsenin ihtiyacı benimkinden daha önemli olamaz.
  • Ben bu kadar yetenekli olduğuma göre, yeteneksiz bir sürü adam çekip gitmelidir ki, önüm açılsın.
  • Sadece benim kadar parlak, zeki, üstün olanlar beni anlayabilir.
  • Büyük şeyler hayal etmek için gereken her nedene sahibim.
Tıpkı, yukarıda anılan önermelerde olduğu gibi, kurduğu sayısız sosyal ilişki de onun narsisistik zaafiyetlerini örtmek için vardır. Bu zaafiyetleri gidermek için değişken bir ahlak anlayışı benimser. Zira, bu değişkenlik sayesinde her ortamda beslenebilmesi mümkündür. Bu nedenle de anlaşılması, çözümlenmesi, alaka kurulması zor kişilerdir. Kendilerinden başka kimse ile gerçek bir bağ kuramayan, kendileri ile olan ilişkilerini de son derece sağlıksız bir zeminde yapılandıran bu yetişkin çocuklar için yaşam, gerçekliğe dokunmaktan çok uzaktır. Dostluklar veya romantik ilişkiler ancak onları beslediği ya da hedeflerine ulaşmada yardımcı olduğu için vardır. Narsistin içinde kopan fırtına aslında ne kadar aşağılık hissettiğine dairdir. Ancak, dışarıdaki bir kişinin bunu görebilmesi adeta imkansızdır. Çünkü, bu bilgi narsistin kendisine dahi yabancıdır. Dünyaya başka bir kendilik sunar. Aşağılık duygusunu besleyen bir diğer kanal da dişe dokunur bir başarı elde etme, ideal bir aşk yaşama, amaçsızca varolan yüzeysel alakalarını anlamlı kılma gibi ucu bucağı belirsiz hayalleri vardır. Diğerlerini üzerine aldığı işleri gerçekleştirmede araç olarak kullandığı gibi, o işlerden elde edilen tüm başarıyı da kendisine mal eder. Eğer iş hayatı, narsisizmini düzenli destekleyen araçlardan biriyse, diğer kişilik bozukluklarına kıyasla iş yaşamında daha başarılı olur. Yalan narsist tutumunun vazgeçilmez özelliğidir. Kendisi hakkında verdiği tüm bilgi, bir aldatmaca olabilir. Kendilik algısı başkalarının konuşma, hareket ve düşüncelerinin çarpıtılmış anlamları üzerine oturur. Kendisine inanılmaz bir saygı gösterildiğini ve sevgi duyulduğunu zanneder. Başarılarını yaydıkça yayar, övgü ve iddia haline çevirirler. Yaptıklarını tarihsel kimlikler ile karşılaştırır, onlara benzer yanlarını önemle vurgularlar. Fikirlerine katılmayan kimseleri ise şiddetle yerer ve eleştirirler. Narsist kişinin kendisini Tanrı ile kıyaslaması da şaşırtıcı olmaz.

Bilgi ve kararlılığı ile çevresini etkilemeye çalışmasına rağmen, bilgisi ıvır zıvır denilebilecek bir yapıya denk düşer. Dizi kahramanları, popüler mekanlar, kıyafet markaları detayları atlamamak narsisizmini beslediği gibi, bu konular hakkında fikir sahibi olmak onun için bilginin ne’liği sorusuna da cevaptır. Muhtemelen, bu noktada en büyük hüznü öncelikle felsefeye ve sonrasında da onun kıymetli çocuklarından biri olarak ontolojiye bırakmak gerekir.

Fikirleri nadiren orjinaldir. Yetki kullanması gerektiği bir anda, kendisini tarihsel kimliklerden birinin sözleriyle desteklemeye çalışır. Ancak, ileti sözleri, o kimliğin ağzından çıkan kelimeler ve kastteddiği içerik ile nadiren tutarlılık gösterir. Zira, sözleri ya da kapsamı kendine uyacak şekilde çevrimler. Pek çok kişi onun bu vasıflar ile bulunduğu mevkiiye nasıl ulaştığını anlayamaz ve halen orada bulunabilme becerisini çözemez. Oysa bu soruların cevabı, diğerlerinin belki de böylesi bir olumsuz çevrimleme gücüne sahip olamayışı olabilir, ki sözü edilen çevrimlemelerden yoksun bir dünyanın çok daha keyifli bir yer olabileceği de aşikardır.

Narsistin üstleri ile arası dengelidir. Çünkü, onlar kendisini anlayabilecek olan biricik kaynaktır. Onlar onun ulaşmak istediği yerin temsilcileridir. Astları içinse tam bir kabustur narsist. Çünkü kendisini yetenekleri, donanımı, vasıfları ile onların yegane öğrenme kaynağı ya da görüp görebilecekleri ilk ve son nimet olarak niteler. En iyi doktor, yönetici, avukat... kendisidir ve bu iddiasının sınanabileceği her ortamdan kaçar. O tektir. Özeldir. Kimse onun gibi olamaz. Ona yaklaşamaz bile. Herkesin bir kusur vardır. O ise bunları çoktan aşmıştır. O halde, bu özellikleri saygı görmelidir, takdir edilmelidir, övgüye layık bulunmalıdır. Dikkat dahilinde değil, dikkat odağında olmalıdır. İstediğini alamadığı zaman aklı hemen karışır. Biri onu hayal kırıklığına uğratacak olursa, o kişiyi gözünde değersizleştiriverir.

Empati yoksunluğu onun insanlara iş gören nesneler gibi yaklaşmasına neden olur. O insanlardır ki, duyguları ve ihtiyaçları yoktur. Sömürülebilirler. Bunun için pek az suçluluk ya da üzüntü duyar.

Eleştirilmesi halinde öz-severliği fazlasıyla incinir. Bunu dışarı belli etmez ama eleştiri onun en zayıf noktasıdır. Buradan da anlaşılacağı üzere duyguları vardır. Ancak, onlarla diğer insanların kurduğu bağı geliştiremez. Duyguları o kadar bastırılmıştır ki, davranışlarında bilinçli bir oynamaz hale dönüşmüştür. Ancak, bilinçaltı ifade yoksunu bu duyguların oyun alanıdır ve her davranışını adeta bu oyun alanı belirler.

Öz-severliğine gelen her darbe karşısında kendisini boş, anlamsız ve rezil hisseder. Maalesef, bunun intikamını alır. Her koşulda öz-severliğini savunacak bir hilesi, hor gören bir duruşu ve bir karşı atağı vardır. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere yüksek nörotisizm ve dışa dönüklük ile düşük vicdani gelişim ve fikri açıklık geliştiren narsistler, yazık ki, günümüz dünyasının her daim kazanan adeta ideal karakteridir. Sıradanlığın korkunç olarak algılandığı bu sıradan ve özde zayıf insanların karşısında izlenebilecek önemli yollardan biri de, diğerlerinin sıradan olmayanlar dünyasına ilişkin aynayı ellerinden bırakmamalarında yatar. Eğer ki, zamanı ve dünyayı buna layık görüyorsak...

9 Ağustos 2007 Perşembe

Sigmund Freud Hayat Kronolijisi

  • 1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravia'da Freiberg'de doğar.
  • 1860 Aile Viyana'ya yerleşir.
  • 1865 Ortaokula girer.
  • 1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.
  • 1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.
  • 1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler.
  • 1881 Tıp doktoru olarak mezun olur.
  • 1882 Martha Bernays ile nişanlanma
  • 1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın.
  • 1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar
  • 1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma
  • 1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.
  • 1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın
  • 1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)
  • 1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.
  • 1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar
  • 1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.
  • 1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)
  • 1891 Afazi üzerine monografi.
  • 1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).
  • 1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.
  • 1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.
  • 1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.
  • 1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.
  • 1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).
  • 1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.
  • 1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.
  • 1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.
  • 1902 Professor Extraordinarius atanır.
  • 1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.
  • 1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.
  • 1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).
  • 1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.
  • 1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.
  • 1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.
  • 1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.
  • 1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.
  • 1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).
  • 1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki metapsikolojik makaleden oluşan dizi.
  • 1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.
  • 1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.
  • 1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm iç güdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.
  • 1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.
  • 1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.
  • 1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.
  • 1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.
  • 1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.
  • 1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.
  • 1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.
  • 1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.
  • 1936 Hitler'in Avusturya'yı işgali. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.
  • 1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.