psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama

11 Şubat 2008 Pazartesi

Sağlık Psikolojisi ve Geleceği

Sağlık Psikolojisi ve Geleceği

Günümüzde insan sağlığını tehdit eden hastalıklar değişmiştir. Tifo, çiçek, difteri gibi bulaşıcı hastalıklar, enfeksiyona yol açan mikroorganizmaların bulunması ve mücadele yollarının öğrenilmesi ile azalmıştır. Astım, şeker hastalığı, kroner kalp yetmezliği, kanser ve AIDS gibi kronik hastalıklar ise artmıştır. İnsan hayatı belirgin bir şekilde uzamış, hayat standardı bir önceki yüzyıla göre yükselmiştir. Buna rağmen hastaneler hâlâ doludur. Yukarıda sayılan kronik hastalıkların sebeplerini anlamaya yönelik yapılan araştırmalar epey bir yol kat etmiş olsa da, tedavi yöntemleri henüz gelişememiştir. Son 30 yılda, sağlık psikolojisi ve ona bağlı diğer alanlarda (davranışsal tıp, psikosomatik tıp) çok büyük gelişmeler olmuştur. Amerika’da ve Avrupa’da standart tıp uygulamalarının, sağlığın tekrar kazanılmasında hastaların gereksinimlerini yeterince karşılayamadığı görülmüştür. Gerek fizyolojik bir sebebi olmayan işlev bozuklukları ve gerekse tıbbi ortamlarda karşılaşılan diğer hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan psikolojik problemler için psikologlara daha fazla görev düşmeye başlamıştır.

Psikoloji eğitimi almış uzmanların çoğu, özellikle de klinik psikologlar için odak noktası, bireylerin ya da küçük grupların ruh sağlığı ve uyumu olmuştur. Oysa, sağlık psikolojisinde, sadece bireylerin sağlığının değil, tüm toplumun sağlığının iyileştirilmesi üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, kardiyovasküler hastalıklarda, kanserde ve şeker hastalığında, kazalar ve yaralanmalarda belirgin bir ölçüde artış olmuştur. Dünya Sağlık Örgütü 1996’da yayınlanan bir raporunda, dünya nüfusunun (5,72 milyar) yarısından çoğunun solunum yolu iltihaplanması, verem, sıtma ve HIV/AIDS riski taşıdığı ve 2000 yılına gelindiğinde 25 milyon insanın HIV/AIDS’li olabileceği belirtilmiştir.

Amerika’da ve Batının birçok gelişmiş ülkesinde, halk sağlığını korumaya ve hastalığı önlemeye yönelik programlar düzenlenmektedir. Birçok epidemiolojik araştırmada sosyal ve davranışsal araştırmalarla işbirliği içinde olmanın önemi belirtilmiş ve ‘sağlıklı davranışların desteklenmesi’ alanının gelişimine katkıda bulunulmuştur. Daha önce belirtilen ölüm sebeplerinin (kalp, kanser, kazalar, vb.) yaklaşık yarısının, davranışsal faktörlerden kaynaklanabileceği de düşünülmektedir. Özellikle sigara içme davranışı, beslenme alışkanlıkları, alkol kullanımı, stresle etkili başedememe gibi faktörler bunlardan bazılarıdır. Bu yüzden sağlık psikolojisindeki birçok araştırmada ‘davranış değişikliği’ hedeflenmektedir. Sağlık psikolojisi, sağlık ile davranış arasındaki bağlantıyı araştırmanın yanı sıra, toplumun sağlığını korumaya yönelik müdahale programlarının yürütülmesinde de kuşkusuz önemli bir role sahiptir.

Sağlık psikolojisinin bugün karşılaştığı en büyük zorlukların başında, tıbbi ortamlarda kabul görmek gelmektedir. Bu zorluğun sebebi, psikologların 1970’lerin öncesinde fizyolojik sistemler, tıbbi hastalıklar, tedaviler ve hastane protokolü hakkında çok az eğitim almış olmalarıydı. Oysa bugün sağlık psikologları hastane ortamında çalışırken gerekli olacak bilgileri öğrenmektedirler. Ayrıca, her geçen gün daha çok hekim, hastanın sağlığında, iyileşmesinde ve rehabilitasyonunda psikolojik faktörlerin önemini kavramaktadır.

Bugün Türkiye’de sağlık psikolojisi alanında çalışma yapan psikologların sayısı, iki elin on parmağını geçmez. Henüz psikoloji alanında, bu konuda eğitimli psikologların olmaması yüzünden, lisansüstü düzeyde eğitim verilemiyor. Klinik psikoloji içinde yetişmiş ama bu alana ilgi duyan birkaç psikoloğun kişisel çabalarıyla, bu alan öğrencilere tanıtılmaktadır. Bu yönde atılacak ilk adım, psikologların, hastalık öncesi ve sonrası yaşam alışkanlıkları, sağlıklı davranışların kazandırılması, sağlık bakımı gibi konularda daha çok araştırma ve uygulama yapması ve alanı tanıması olmalıdır. Ancak, uzman sağlık psikoloğu olmak için hem akademik hem de uygulamalı olarak verilen bir programdan geçmek esastır.

Uzm Psk. Arzu Yurdakul

Trafik Psikolojisi

Türk Psikolojisi İçin Yeni Bir Çalışma Alanı:Trafik Psikolojisi

Trafik psikologları Avrupa’da psikoteknik çalışmalarıyla, 1900’lerin başından günümüze dek ulaşımın ve trafik sistemlerinin daha güvenli ve daha ekonomik olmasına katkıda bulunmaktadırlar. Trafik psikologlarının diğer çalışmalarının yanı sıra en çok görev aldıkları alan, devlete bağlı ya da özel araştırma merkezleri / enstitülerde sürücülere yetenek testleri uygulamak, bu testlerin geliştirilmesi, geçerliği ve güvenirliği üzerinde çalışmaktır. Günümüzde bu etkinlikleri, sürücü rahabilitasyonu ve sürücülüğün geliştirilmesi programlarının düzenlenmesi boyutunu kazanmıştır.

Avrupa’da trafik psikologları disiplinlerarası araştırma ekipleriyle çalışmaktadırlar. Bu ekipte mühendisler, avukatlar, hekimler, öğretmenler ve ekonomistler yer almaktadır. Bu disiplinlerarası ekipte sosyal psikologlar, endüstri psikologları, klinik psikologlar, deneysel psikologlar kendi alanlarının bulgularını, araştırma yöntemlerini ve kuramlarını trafik konusunun çeşitli psikolojik boyutlarını incelemek ve açıklamak için kullanmaktadırlar.

Fakat özellikle son yıllarda bu konudaki bilgi birikiminin de artması, yalnızca trafik konusunda araştırma yapan enstitülerin çoğalması, bazı üniversitelerde trafik psikolojisi bölümlerinin kurulmasıyla, trafik psikolojisinin psikoloji bilimi içindeki konumu değişmeye başlamıştır. 22-25 Mayıs 1996 tarihlerinde İspanya'da düzenlenen Birinci Uluslararası Trafik Psikolojisi Kongresi’nde, Avrupa Ulaşım Psikologları Derneği düzenlediği toplantıda, günümüzde trafik psikolojisinin, psikolojinin diğer anabilim dalları arasında yer almasının zamanının geldiğini belirtmiştir. Toplantıda, üniversitelerde lisans üstü programlar arasında trafik psikolojisinin de yer alması için çalışmaya başlanması kararlaştırılmıştır.

Bugün tüm Avrupa’da sürücülerin seçilmesi, eğitimi ve rehabilitasyonu gibi işlevlere sahip yaklaşık 5000 işyerinin var olduğu, 5000 kadar da potansiyel iş yeri olduğu belirlenmiştir. Bu işyerlerinde psikologların görev aldıkları alanlar:

*Sürücü yeteneklerinin psikoteknik değerlendirmesi
*Sürücü eğitimi ve rehabilitasyonu
*Ergonomi (Ergonomik açıdan yol sistemlerinin ve ulaşım araçlarının dizaynına ilişkin öneriler üretmek)
*Karayolları projelerinde mühendislere danışmanlık
*Trafik güvenliği konusunda bilinç yaratma programları
*Trafik kanunlarının uygulanması / kanun yapıcılara danışmanlık
*Eğitim programlarının eğiticilerinin yetiştirilmesi
*Trafik bilirkişilerinin ve politikacıların danışmanlığı
*Üniversitelerde trafik psikolojisi eğitimi vermek.
*Kaza sonrası bilirkişi raporlarının hazırlanması.
*Trafikle ilgili davranış, tutum, yetenek vb. alanlarda kullanılacak ölçüm araçlarının geliştirilmesi.
*Araştırmalar
*Yaşam kalitesi, çevresel koşullar ve kriterlerin tanımlanması olarak sıralanabilir.

Görev aldıkları tüm bu alanlarda psikologlar genel olarak “insan faktörünün kazalarda oynadığı rolü belirlemeyi” ve “bulgulardan yola çıkarak kazaları engelleyebilecek önlemler üretmeyi” amaçlamaktadırlar. Bu amaçla trafik psikologlarının aktif olarak görev aldıkları bu alanlardaki araştırma konuları da oldukça geniş bir yelpazeye yayılmış durumdadır: Sürücü eğitimi, sürücülük tarzları, trafikte risk alma davranışı, sürücülerin düzenli aralıklarla yeteneklerinin değerlendirilmesi bunlardan bazılarıdır.

Trafik psikologları için kazaları azaltmada sürücü davranışlarının tüm yönleri önemlidir. Kaza yapma eğiliminde kişilik özelliklerinin rolü, sürücülerin kaza yapmalarına neden olan psikomotor etmenler, kaza yapma eğilimi bu konuda üzerinde çalışılan önemli konulardır. Ayrıca para cezasına ilişkin tutumlar, karar verme, bireysel farklılıklar, cinsiyet farklılıkları, kuralları isteyerek ihlal etme ile kuralları uygulamada hata yapma arasındaki farkın incelenmesi gibi konularda da araştırmalar yapılmaktadır. 1990’lardaki son çalışma konuları arasında trafik kazalarında en önemli risk grubunu oluşturan gençlerin trafik kazalarına ve kurallarına ilişkin tutumları, yaşam stilleri, sosyal roller, sosyal değerler ve kaza yapma eğilimi, problemleri farketme gibi bireysel nitelikleri de kapsayan konular yer almaktadır.

Yukarıda trafik psikolojisinin bu geniş araştırma yelpazesinde psikolojinin pek çok alt alanının kendi kuramını, yaklaşımını, çalışma yöntemini kullanarak trafik konusunu incelediği belirtilmişti. Yazının bundan sonraki bölümünde genel olarak bu konunun psikolojinin hangi alt alanlarında hangi başlıklarda ele alındığı üzerinde durulacaktır.

Trafik psikolojisi ile ilgilenen endüstri psikologları, çevre psikologları ve deneysel psikologlar genellikle mühendislerle işbirliğine giderek, araçların güvenliği, çevrenin ve yolların daha elverişli hale getirilmesi, taşımacılık sisteminin yol açtığı ses ve hava kirliliği, bazı araçların rahatsızlık veren fiziksel özelliklerinin psikolojik etkileri, aracın elektronik aksamının sürücünün kolaylıkla algılayabileceği şekilde düzenlenmesi, araç kullanırken otomatikleşme, video simulasyon testi kullanarak hızlı araç kullanma davranışının incelenmesi, kazalara neden olan hataların bilişsel analizi, hız algısına ilişkin risk alma eğilimi, algısal ve motor yetenekleri ile ilişkisi gibi konularda çalışmaktadırlar.

Sosyal psikologlar, sürücülük tutumları üzerinde çalışmaktadırlar ve sürücü ve yaya davranışlarını değiştirmeye yönelik eğitim programları üzerinde durmaktadırlar. Tutum kuramlarını, özellikle de son yıllarda üzerinde durulan “Planlanmış Davranış Kuramı’nı” içkili ya da hızlı araç kullanarak trafik kurallarını ihlal etme gibi davranışların temelini açıklamak için kullanmaktadırlar, konuyla ilgili uygulamaya dönük araştırmalar yapmaktadırlar.

Klinik psikologların trafik psikolojisinde en yoğun olarak ilgilendikleri konular ise alkollü araç kullanan sürücülere yönelik alkol tedavileri, kaza sonrası yaşanan post travmatik stres bozukluğu gibi yaşam olaylarına yönelik terapilerdir. Ayrıca kaza yapmayı alışkanlık haline getiren, çok sık aşırı hız yapan sürücülerin rehabilitasyonları ile de ilgilenmektedirler.

Sosyal psikologların ve klinik psikologlarının birlikte çalıştıkları konular arasında; sürücülerin stres ve kaygı duygu durumlarının ölçülmesi, sürücülükte kaygı tepkileri, saldırganlık, kızgınlık, kazaya neden olan sürücünün yaşadığı suçluluk duyguları, kazalara neden olabilecek şiddet davranışlarının belirlenmesi, sürücü davranışlarını gelişterme ve rehabilitasyonu gibi konuları sıralayabiliriz.

Son yıllarda ise trafik psikologlarının önemli bir tartışma alanı psikolojinin tüm bu alt alanlarından bağımsız olarak yalnızca trafik psikolojisi için geçerli olan kuramlar, modeller geliştirmektir.

Özetle, trafik psikolojisi "trafik" kavramını oluşturan üç öge olan, "araçlar", "insanlar" ve "çevre" ile ilgilenen bir alandır. Birbirini bütünleyen koşulların bir araya gelmesinden oluşan trafik olgusu, bu koşullardan herhangi birinde meydana gelecek değişiklikten etkilenmektedir. Trafik sistemini oluşturan ögelerden herhangi birinde ortaya çıkacak küçük bir aksaklık tüm sisteme olumsuz etkide bulunarak, sistemin aksamasına neden olmaktadır. Trafik psikolojisi bu üç ögeyi tek tek ele aldığı gibi üçünün birbiriyle etkileşimini, diğer bir deyişle sistemi de incelemektedir.

Sonuç olarak bugün artık Avrupa'da mühendisler ya da kanun yapıcılar, uygulayıcılar, trafik bilirkişileri değil, onlarla çalışan, onlara danışmanlık yapan psikologlar trafik kazalarını azaltabildiklerini rapor etmekte ve kazaları azaltmaya yönelik yeni hedefler belirlemektedirler. Gün geçtikçe büyüyen dev bir trafik sorununa sahip olan ülkemizde de Türk psikologları aynı rolü üstlenmek ve ülkemizdeki eski sürücü kimliğinin yerine çağdaş, öz denetime sahip, çevresine ve diğer sürücülere karşı duyarlı yeni sürücü kimliğinin geliştirilmesi için hazırdırlar.

Doç. Dr. Yeşim Yasak

Gelişimsel Psikopatoloji

Alan Tanıtımı: Gelişimsel Psikopatoloji


Gelişimsel psikopatolojinin tarihsel gelişimi

Bugün ayrı bir disiplin olarak kabul edilen gelişimsel psikopatoloji alanının temelleri, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, etiyoloji, embriyoloji ve sinirbilimi (neuroscience) alanlarındaki kuramcılar tarafından atılmıştır. Bu kuramcılar, gelişimin normal gelişimden sapmaları araştırarak daha iyi anlaşılabileceğini, ve normal gelişimi anlamada ilerleme sağlandıkça da patolojinin daha iyi anlaşılabileceğini savunmaktadırlar (Cicchetti & Cohen, 1995). Ayrıca bu kişiler patolojiyi normalin abartılmış veya bozulmuş hali olarak kabul edip, bu alandaki araştırmanın normal süreçlere ışık tutacağını ileri sürmüşlerdir (Cicchetti, 1984).

Gelişim psikolojisi alanındaki ilerlemeler sonucunda, gelişimsel normların belirlenmesi, normalden sapmaları değerlendirebilme olanağı sağladığı için, gelişimsel psikopatolojiye doğrudan katkıda bulunmuştur. Ayrıca psikobiyolojik, algısal, bilişsel, linguistik, sosyal, sosyal-bilişsel, duygusal ve motivasyonel süreçlerle ilgili temel bilgilerde sağlanan ilerlemeler, gelişimsel psikopatologların psikopatoloji süreçlerinde yeni keşifler yapabilmeleri için güçlü bir temel sağlamıştır (Cicchetti & Cohen, 1995).

Gelişimsel psikopatolojinin ayrı bir alan olarak ortaya çıkmasında gelişim psikolojisinin önemli bir rolü olmasına rağmen, 1960 ve 1970’li yıllarda gelişim psikologları daha çok temel teorik ve deneysel konularla ilgilenmişlerdir (Cicchetti, 1984). Aynı yıllarda bazı gelişim psikologları ise sosyal politikalar konusuyla ilgilenmeye başlamışlardır. Örneğin, yaşlanma ve olumsuz koşullardaki çocuklara erken yaşta uygulanan destek programlarının değerlendirilmesi gibi uygulamalı alanlardaki ilk araştırmaları başlatmışlardır. Gelişim psikolojisinde uygulamaya yönelim arttıkça gelişim psikolojisi içinde uygulamalı gelişim psikolojisi adıyla yeni bir alt alan oluşmuştur. Gelişim psikologları kuram ve araştırma yöntemlerindeki uzmanlıklarını; yoksulluğun, boşanmanın, istismar ve ihmalin çocuğun gelişimine etkisi, tek ebeveynle yetişen çocukların ve çalışan annelerin çocuklarının gelişimi gibi sosyal problemleri çalışmaya yöneltmişlerdir (Cicchetti ve Cohen, 1995). Böylece gelişimsel süreçleri anlamada birey çevre etkileşimi önem kazanmış ve gelişim psikolojisi gelişimsel psikopatolojinin doğuşunu hazırlamıştır.

Gelişimsel psikopatolojinin tarihsel dönüm noktaları ise Achenbach’ın 1974’te yayınladığı “Developmental Psychopathology” (Gelişimsel Psikopatoloji) kitabı, Rutter ve Garmezy’ nin (1983) “Handbook of Child Psychology” (Çocuk Psikolojisi El Kitabı) kitabındaki bir bölüm, “Child Development” (Çocuk Gelişimi) dergisinin 1984’te çıkan özel sayısı ile nihayet 1989 yılında yayınına başlanan tamamen bu alana ait olan “Development and Psychopathology” (Gelişim ve Psikopatoloji) dergisidir (Cicchetti ve Cohen, 1995).

Gelişimsel psikopatolojinin tanımı

Achenbach 1974’te yayınladığı Gelişimsel Psikopatoloji kitabında, bu kitabın hemen hemen var olmayan bir alan hakkında olduğunu söylemişti (Achenbach, 1974). Daha sonra Sroufe ve Rutter (1984) gelişimsel psikopatolojiyi “başlangıç yaşı ne olursa olsun, nedeni ne olursa olsun, davranışsal özelliklerde ne gibi farklılaşmalar olursa olsun ve gelişimsel süreci ne kadar karmaşık olursa olsun, davranışsal uyumsuzluğun kökenlerinin ve sürecinin çalışılması” (s.18) olarak tanımlamışlardır. Rolf ve Read (1984) ise gelişimsel psikopatolojiyi “anormal davranışın, kalıtsal, birey düzeyinde yapısal (ontogenic), biyokimyasal, bilişsel, duygusal, sosyal açıdan veya herhangi bir gelişimsel etkinin ölçüldüğü bir durumda incelenmesi” (s.9) olarak tanımlamışlardır. Lewis ve Miller’ın tanımında da (1989) gelişimsel psikopatoloji, “uyumsuz davranışların gelişimini ve süreçlerini tahmin etmenin çalışılmasıdır” (s. xiii). Gelişimsel psikopatolojinin tanımlarına daha pek çok örnek verilebilir. Fakat bütün bu tanımlamalarda amaç gelişimsel psikopatolojiyi ayrı bir alan yapan özellikleri vurgulamaktır.

Gelişimsel psikopatolojinin temel özellikleri

Gelişimsel psikopatolojinin en önemli özelliklerinden biri klasik gelişimsel kuramın ilkelerini, normalden sapmış durumları anlamak için kullanmasıdır. Bu sayede patolojik durumlar daha iyi anlaşılabildiği gibi normal gelişim kuramları da ilerleme göstermektedir. Diğer bir özelliği de gelişimsel, klinik yaklaşımları diğer disiplinlerin de (örn. fizyoloji, biyoloji, sinirbilimi vb.) bakış açılarıyla bir araya getirerek, bütüncül bir yaklaşım oluşturmasıdır (Luthar, Burack, Cicchetti & Weisz, 1997).

Gelişimsel psikopatolojiyi ayrı bir alan olarak belirleyen bir özelliği de çalışma konularıdır. Gelişimsel psikopatologlar gelişimsel çizgileri (developmental pathways) ve bu yolların belirlediği sonuçları ortaya çıkartmaya çalışırlar. Örneğin, hangi farklı gelişimsel çizgilerin benzer gelişimsel sonuçlara ulaştırdığını (farklı çevre koşullarının ve yaşam özelliklerinin aynı davranış problemlerine yol açması gibi), bu sonuçlardaki bireysel farklılaşmaları ve bunların nedenlerini araştırırlar (Ross & Jennings, 1995). Aynı zamanda gelişimsel psikopataloglar aynı yolların nasıl farklı sonuçlara (aynı çevresel koşullarda yetişen iki bireyin farklı davranış özellikleri göstermesi gibi) yol açtığını da anlamaya çalışırlar. Örneğin özellikle pek çok risk faktörüne maruz kalanlar arasında diğer bireylerden farklı olarak dayanıklılık gösterenlerin ortak özelliklerini araştırırlar. Bu çalışmaların sonuçları, risk faktörleriyle karşı karşıya olan bireylerin olumlu yönde gelişmeleri için geliştirilen destek programlarına çok önemli veriler üretmektedir. Gelişimsel psikopatolojinin diğer bir ilgi alanı da boylamsal çalışmalarla davranışların, özellikle patolojik durumların sürekli olup olmadığını ortaya çıkartmaktır. Örneğin, saldırgan davranış gösteren çocuğun bu davranışı gençlik yıllarına ve yetişkinliğine kadar süreklilik gösterecek midir? Bu konudaki araştırmalar eğer davranış süreklilik gösteriyorsa buna katkıda bulunan faktörleri de ortaya çıkartmaya çalışırlar. Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da sürekliliği değerlendirirken davranışların gelişimsel bir bakış açısıyla incelenmesidir (Achenbach, 1989). Dört yaşındaki bir çocuğun bilişsel ve sosyal gelişim düzeyi, 10 yaşındaki çocuktan, 10 yaşındakinin de bir yetişkinden farklıdır. Bu nedenle, aynı durumda ya da patolojide gözlenen davranış özellikleri yaşa göre farklılık gösterebilir.

Gelişimsel psikopatolojinin diğer alanlarla karşılaştırılması

Gelişimsel psikopatoloji, yetişkinliğe kadar gelişimsel süreçleri incelemesiyle, aynı zamanda teşhis ve tedaviye fazla odaklaşmamasıyla, klinik çocuk psikolojisinden; normal dışı gelişimin yanında normal gelişime de önem vermesiyle, anormal psikolojiden; ve normalden sapmalara daha fazla önem vermesiyle de gelişim psikolojisinden ayrılmaktadır (Ross & Jennings, 1995).

KAYNAKLAR

Achenbach, T. (1974). Developmental psychopathology. New York: Wiley.
Achenbach, T. (1989). Conceptualization of developmental psychopathology. Lewis, M. & Miller, S. M.(Eds). Handbook of developmental psychopathology. New Yok: Plenum Press.
Cicchetti, D. (1984). The emergence of developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 1-7.
Cicchetti, D. & Cohen, D. (1995). Perspectives on developmental psychopathology. Cicchetti, D & Cohen, D. (Eds.) Handbook of developmental psychopathology theory and methods. Vol.1. New York: Wiley & Sons, Inc.
Lewis, M. & Miller, S. M. (1989). Handbook of developmental psychopathology. New York: Plenum Press.
Luthar, S.S., Burack, J.A., Cicchetti, D. & Weisz, J.R. (Eds.) (1997). Developmental psychopathology perspectives on adjustment, risk and disorder. Cambridge: Cambridge University Press.
Rolf, J. & Read, P.B. (1984) Programs advancing developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 8-16.
Ross, S. & Jennings, K.D. (1995). Development and psychopathology. M. Hersen & R.T. Ammerman (Eds.). Advanced abnormal child psychology. New Jersey: Lawrence Erlbaum Ass.
Rutter, M. & Garmezy, N. (1983). Developmental psychopathology. P. H. Mussen (Series Ed.) & E. M. Hetherington (Vol. Ed.), Handbook of child psychology: Vol.4. Socialization, personality, and social development (4th ed.). New York: Wiley.
Sroufe, L. A. & Rutter, M. (1984). The domain of developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 17-29.

3 Şubat 2008 Pazar

Kriminoloji

Kriminoloji


Kriminolojinin kelime anlamı suç bilimi demektir. İnsanın davranışlarını açıklama amacı güden bilimler 19. yy ikinci yarısı önem kazanmaya başlamıştır. Bunlardan biri kriminolojidir.
Kriminoloji kanunlarla belirlenen ve ceza yaptırımına bağlanan hukuk kurallarından sapıcı insan davranışlarını tüm yönleriyle inceleyen bilim dalıdır.

Anlamı kısaca açmak gerekirse kriminoloji ceza hukukunun, ceza adalet sisteminin sosyal temellerini, insanın suç teşkil eden davranışlarının nedenlerini işler. Ayrıca kriminoloji suçu önleme, kontrol etme bakımından yapılması gereken çabaları değerlendirerek, insanın kişisel olarak ıslahı ile birlikte içinde yaşanan sosyal çevrenin değiştirilmesi konularıyla uğraşır. Kriminoloji sözcüğünü Tupinard adlı Fransız hekim kullanmıştır. Kriminoloji adlı eseri Garofallo adlı italyan bilim adamı yazmıştır. Kriminolojinin uğraştığı konular çok eskilere dayanmaktadır. Gerçekten de eskiden beri bazı faktörlerin suçu yarattığı öne sürülmüştür. Nitekim Platon suçu ruhun bir tür hastalığı olarak kabul etmiş ve bunun kaynağı olduğunu kabul etmiş.
Hipokrat suç Natropolojisinin varlığını ilk defa ileri sürmüştür. “Beden tipleri ile karakter arasındaki ilişkiye suç antropolojisi denir.”

Aristo ise suçluları toplumun düşmanı saymış ve onların sert bir şekilde cezalandırılmaları gerektiğini ileri sürmüş. Ona göre sefalet, ihtilal suça sebep olabilmektedir.
Ortaçağda ise Thomas’d Aquian kriminoloji konularıyla ilgilenmiş insan ihtiraslarında suçların çoğunun kökenini görmüş. Ayrıca sefaletin suça neden olduğunu görmüştür.
Montesquia, Valter, Beccaria, Benthom gibi düşünürler suçu sosyal bir olay olarak gören görüşler ileri sürmüşlerdir.

19. yy 2. yarısında ise Ferri, Garofallo, Lamborosa isimli İtalyan düşünürler kriminolojinin ayrı bir bilim dalı olması için çalışmaya başlamışlardır.

Lamborosa’ya göre suç ölüm, doğum gibi normal bir olaydır. Çünkü suç çoğunlukla organizma şartlarının ürünüdür. Bazı insanlar belirli hayvanların yırtıcı olmaları gibi suçlu olarak doğarlar. İşte suç işleyen insan (sui jeneris) kendine göre antropolojik bir tip teşkil eder. Bu kişinin vücudunda bulunan anatomik, fizyolojik ve psikolojik faktörlere gere suç işler. Lamborosa’ya göre ceza suçu oluşturan düşünce ve doğal kuvvetleri yok edemez. Bu nedenle ceza yerine sağlıklı durumu koruma suçları önlemekte daha etkili olur.

Garofallo’ya göre ahlaksızlık serbest iradenin bir ürünü değildir. Aksine failin biyolojik yapısının bir sonucudur. Öyleyse cezalandırmada da ölçü bu kişideki tehlide hali olmalıdır.
Ferri’ye göre ise suçluluğun incelenmesinde pozitif metod temel alınmalıdır. Suçlu genellikle bir anormaldir. Onu biyolojik, fiziki ve sosyal faktörler kendisine rağmen iradesi dışında suç işlemeye yöneltirler.

1920 ile 20’lu yıllarda yeni çağdaş kriminoloji ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde ilk olarak Prevut’un etkisiyle suç kişinin ruh yapısında bulunan gerilim ve çatışmaların sembolik bir ifade tarzı olarak açıklamaya çalışmışlardır. Yine bu dönemde ortaya çıkan diğer bir görüş ise suçun nedenlerinin kişinin içinde sosyalleştiği veya içinde fiilen faaliyette bulunduğu sosyal ortama bağlayan görüştür. Böylece aile yapısı, mahalledeki çevre, okul gibi değişik sosyal çevrelerin suça olan etkisi incelenmeye başlanmıştır.

Kriminolojinin konusu

Toplumsal normlardan sapma denilen suç olayını, suçu yaratan sosyal faktörleri, ceza adalet sisteminin işleyişini, suç ile suçlu arasındaki çevre ilişkilerini inceleyerek suçun neden ve faktörlerini belirlemek ve suça sebep olan unsurları açıklamaktadır.

Bilimsel tanımı: Kriminoloji suç sosyolojisine dayanan ancak diğer bilim dallarının verilerinden yararlanan bir bilim dalıdır. Kriminolojide tıpta olduğu gibi teşhis ve tedavi birlikte yer alır. Teşhiste suçluluğun nedeni belirlenecek, tedavide bu faktörleri azaltmak için neler yapılacağı belirlenecektir.

Kriminoloji ile suç siyaseti arasındaki ilişki

Hukukçu için suç siyaseti kanun koyucunun ceza kanunu ile saptamış bulunduğu ilkeleri en iyi ve etkin bir şekide uygulanabilmesi için gerekli esasların belirlenmesidir. Kriminolog bakımından ise suç jsiyaseti suça karşı tepkide bulunan yaptırımları uygulayan ve suçu önleme mekanizmasının en etkin bir şekilde işlemesini sağlyacak essaların belirlenmesidir. Krininolog suç siyasetine yardımda bulunmakla birlikte sistemin etkin bir şekilde islemsini sağlamak kriminollooüun isii değidir.

Kriminoloji ve ceza hukuku arasındaki ilişki

Kriminoolji v eceza hukuku aynı gerçekle uğraşan iki ayrı bilim dalıdır. Başlangıçta kriminoloji ceza hukukunun yardımcı bilimdalı olarka kabul edilmiştir. Fakat zamanla bazı kriminologlar ceza hukukunun varlığını inkar etmişlerdir. Bugün için kriminoloji suç bilimidir. Kriminolojinn amacı belirli olayları ve suçu oluşturan davranışları belirlemektir. Ceza hukukunun konusu suç olayına orakla hukuk tekniğidir. Ceza hukuku suçu tanımlar ve yaptırımı gösterir. O kişinin neden suç işlediğini ve suça neden yöneldiği ile uğraşamaz. Ceza hukuku gerek normları tespit ederken gerekse bunları olaylara uygularken krimiolojinin verilerinden yararlanmaklıdır. Kriminoloji ceza hukukunu kaldırmaya kalmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda keyfilik söz konusu olur. Ceza hukuku siyasi, ekonomik verilerin etkisi altında bulunmak mecburiyetindedir. Ceza hkukunda mutlaka bulunması gereken kişi özgürlüpğü ve belirli hukuki prensipler sırf kriminoloji uygulanacak diye feda edilemez. Bununla birlikte CH kriminoomi verilenden yararlanmalıdır. Suçluluğun önlenmesi ve suçlular hakkında tedbirler yönünden kriminoloji başvurmak gerekmektedir.

Ceza hukuku ile kriminoloji bir uyum içerisinde bulunması gereken 2 ayrı bilim dalıdır.

Kriminolojide düşünce konusunda görüşler

Suç denilen olayla ilgilenme tarihin eski devirlerine kadar gider. Kriminolojinn bilim olarak ortaya çıkmasıyla birlikte suçu açıklama bakımından geğişiğk görüşler ortya atılmaıştır.

1. Kariogrofik görüş: Coğrafi görüş de denilen bu ykntemin esası suçu ve suça ilişkin diğer problemleir sosyal ve coğrafi şartların zorunlu bir sonucu olarka kabul etmektedir. Yani suçun coğrafi bölgelere göre değişiklik göstereceğini kabul etmektedir.

2. Marksist görüş: Suçu kapitalist ekonomik şartların bir ürünü olarak görmktedir. Çünkü sömüren ve sömürülen kişiler bulundğu için bazı suçlar işlenir. Suç determinist varsayımlardan hareket edilerek açıklanmaktadır.

3. Antropolojik veya biyolojik görüş: Lomborosa tarafından ileri sürülen bu görüşe göre suçlular suçlu olmayanldan belirli bazı kişilik özellikleriyle ayrılırlar. Bu görüşe göre kişiler kalıtımsal bzı özellikleri nedeniyle suçlu oalrak dkoğarlar. Nasıl bazı hayvanarr vahşi şer bzı insanlar doğuştan suçlu doğar denilmektedir.

4. Psikolojik görüş: Suuçluluğu akıl zayıflığına bağlamaktdır. Yani suçlou kendisinde bulunan akıl zayıflığı nedeniyle davranışlarının sonuçların tayin edemez. Bu yapıda bulunan kişilerin suça yönelmeleri doğaldır.

5. Psikiyatrik görüş: Bu görüş suçun nednei olarak psikoz, sara, akıl hastalıkları üzerinde drumuşlardır.

6. Sosyolojik görüş: Bu görüşün esası suç sosyal çevrenin bir ürünürür.ş Suçun işlenmesinde kişisel faktörler vardır. Ancak bu faktörler 2. derecede ve önemsizdirler. Suçlu bir mikroba benzetilir. Nasıl mikrop uygun bir ortam boulunca gelişmekteyse sulçlu da uygun jbir çevrede suça yönelmektedir. Suçluyu yaratan sosyal etkenlerdir denilebilir.
Bu sosyal görüşler Amerika ve Avrupa’da ileri sürülmeye başlanmış bugün için kriminolojinin suçu açıklayan görüşler içinde temel görüş olmuştur.

7. Psikoanalitik görüş: Freud tarafından ileri sürülmüş. Freud insan davrnaışlarının açıklamak için ileri sürdüğü bu görüş suçun açıklanması içinde kullanılmıştır. Freud’a göre insan davranışlarını açıklamak için bilinç ve bilinçaltı olarak 2’ye ayrılır. Bilinç basit ve küçüktür. Bilinçaltı daha güçlüdür. Bilinç bazı faaliyetleri bilinçaltına iter ve bilinçaltınaitilen bunlar kompleksler yaratarak yaşamaya devam eder. Uygun bir ortam bulduğu zaman ortaya çıkar. İnsan yaşamında bilinç ve bilinçaltında süreki bir çekişmee vardır. Bilinçaltına atılmış ve bilincin denetimine tabi küşünce arzu ve kompleksler kendilerini dolayısıyla açıklama yolundabulabilir, Rüya gibi...

Freud başlangıçta çatışması kişinn esas yapısı ile toplumun istekleri arasında kabul etmiştir ve libidoyu ileri sürmüştür. Libido ilecinsel dürtüler anlaşılıyordu. Ancak daha sonraları bu kavramlara verilen anlamlar değişmiştir. Libido daha sonra bilinç altındaki diğer duyguları da ifade etmeye başlamıştır.

Freud’a göre bir insanda denge durumudna bulunması gereken 3 kişilik vardır.

id...... ego........ süperego

İd libidoyu kapsar. Bu durum esaında bilinç dışıdır. İnsanın bilinç dışı faaliyetleri id adı altında toplanabilir.

Ego bilinçli kişiliktir.

süperego: bilinç altındaki kendi kendini eleştirici bilinç ve kuvvetidir.

Bir insanda bu üç güç dengealtındadır. Bu denge bozulduğunda içe atılan şeyler ortaya çıktığında suç oluşur.

8. Ekolojik görüş: Bu görüşe göre insan ve kurumların bir sosyal çevre içerisindeki dağlışlarının insan davranışı üzerinde etkisi olduğu kabul edilmektedir. Ve suçu bu etkilere bağlamaktadır. Rekabet, gömenlik, işbölümü gibi sosyal nedenlerle insanların belirli bölgelerde dağlığı ve suç arasında birlişki olduğu bu görüş tarafından savunulmaktadır.

9. Suçu oluşturan hareketleri çok sayıda faktörlere bağlayan görüş: Suç çeşitli faktörlerin bileşiğidir. O halde yapılması gereken şey her suçu ayrı ayrı incelemek ve o olaya özgü faktörlerin suçun gerçekleşmesinde nasıl bir etki gösterdiklerini belirlemektir.
Bu bilim dallarına dayanarak suçu açıklamak daha kolay olur.

Suçun açıklanmasında yönler

Suçu oluşturan davranışın nedenini çeşitli faktörlerin birbiri üzerinde etkisi olarka anlamamızın sonucu olarak suçun açıklanmaısnda 2 yol izlenebilri.

1.Suçlunun kişilğini yapan unsurların incelenmesi.

2. Suçlunun içindebulunduğu ve yaşadığı çevrenin incelenmesi.

Suçlunun kişiliğini inceleme denince o ayrı bilim dalının verilerinden faydalanmak gerekecektir..

1. Biylojik faktörler ve suç.

2. Fizylojik faktörler ve suç.

3. Psikiyatrik, psikolojik ve psikanalititk suç.

Biylojik faktörler ve suç, suç antropolojisi adı da verilen bu incelemede öncelikle antropoloji kavramının neolduğunu anlamamız gerekir. Antropoloji insanın fiziki özelliklerini açıklayan bir bilim dahlır. Yani insanın doğal tarihini antrolpolojisi incelenmektedir. Suç antropolojisnin ilk olrak Dr. Bell isminde bir bilim damı tarafından ortaya atıldığını görüyoruz. Bu bilim adamına göre suçluların belirli fiziki özelliklertaşıdırğı ileri sürülmüştür Ancak asıl suç antrolopolojisinin kurucusu ünlü İtalyan bilim adamı Lamboroso’dur. Lamboroso bu konuya ilgi duymuş ve mahkumlar üzerinde çok sayıda araştırma yapmıştırş. Bu araştırmalardan suçun organizma şartlarının bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Suç doğuştan gelen bir takım özelliklerin sonucudur. Lamboroza bu kişilerde bulunan gayrı tabilikleri 3’e ayırır.

Fiziki,

Biyolojik,

Psikolojik,

Fiziki gayri tabiilikler denince bunların bakışlarının vahşi ve sert olması, küstah bir gülüş taşımaları, boylarının küçük olması, gözlerinin dengesiz olması gibi belirli fiziki özellikleri sıralamıştır. Lamboroza’ya göre değişik fiziki özellikler çeşitli suç gruplarına göre de değişebilir. Örneğin öldüren kişinn bakpşları söğuk ve sabit iken, hırsızın bakışları ileri ve canlıdır.
Biylojik suçluların jtat alma veacı duyma duyları normal insandan daha azdır. Bunlarda doğuştan bozukluklar vardır.

Psikolojik bunların ahlaki duyguları oldukça zayıftır. Bunlar doğuştan bencildir. İntikam, hırs, şehvet duygularına sahiptir.Bu ahlaki duygusuzluk belirli suçlara göre değişmektedir.
Laboroso bu belirli gayri tabiilikleri doğuştan suçluluk orak açıklamıştır. Bunu Darwin’in teorisine göreaçıklamıştır. Bazı kişilerde vahşilik zamanla kaybolmasına rağmen bir kaç kuşak sonra ortaya çıkabilir.

Lamboroso’nun bu görüşüne yöneltilern eleştiriler sonucunda görüşünü şöyle dğiştirmiştir. “Doğuştan suçlu olan bu insan her zaman suç işler” demiştir.

İngiliz Caring’in yaptığı arşatırmalara göre suçlu olan ile olmayan arasındafiziki özellik yoktur. Aksinesuçlu ile suçlu olmayan arasında koruma itaat, zeka vb. büyük benzerlikler bulunmaktadır demiştir. ve Caring insanların doğuşlarında uzun yıllar sonra suça yönelliklerini ve dolayısıyla insanı suça çevrenin yönelttiğin ortaya koymuştur.

Beden yapısı tipleri ve suç

Beden yapısı ile suç arasında bir bağlantı bulunduğu Kretschmer tarafındanileri sürülmüştür. Kretschmer’e göre insanlar beden yapılarına göre 3’e ayrılır.

1. Astenik tip (Leptosom)

2. Atletik tip

3. Piknik tip

Astenik tiplerin oldukça iri (zayıf olması gerekir) ve genellikle az kuvvetli oldukları Kretschmer tarafından ileri sürülmüştür.

Adli Psikiyatri

Adli Psikiyatri


Psikiyatrist ve Hukuk

Psikiyatrist bazı durumlarda adaletin sağlanmasında önemli bir rol oynar. Eğer hakim psikiyatriye net bir soru sormayı başardıysa psikiyatrist bu soruya cevap vermekle yetinebilir ve bu cevap yeterli olabilir. Adli makamlar tarafından gönderilen yazılarda psikiyatriden tam olarak ne istendiği net olmayabilmektedir.
Bazen psikiyatrların kesin bir sonuca varmaları kolay değildir. Hukuk bilirkişilerden yardım ister ama bilirkişilerin de kesin karar veremedikleri vakalar olabilir. Psikiyatrik rahatsızlıkların doğası gereği bu böyledir. Olgunun kendisinden alınan bilgiler yeterli olmadığında çevre anamnezine dayanılarak karar vermek gerekebilir.

Psikiyatrik Müdahalede Hastanın Rızası ve İzni

Hastalığını kabul etmeyen hastaya istemediği bir tedavinin uygulanması psikiyatristlerin acil serviste ya da kapalıserviste sıkça karşılaştığıbir durumdur. Hasta kişi akrabaları, yakınlarıya da kolluk kuvvetleri tarafından doktora getirilebilir. Kimi durumlarda hasta başka bir gerekçe ile kandırılarak hastaneye getirilmiş olabilir. Ya da hasta yatırıldıktan sonra tedaviyi bırakmak ve taburcu olmak isteyebilir, bu durumda psikiyatrist taburculuğu uygun bulmayabilir, ya da hem hasta hem hasta yakınlarıtaburculuğu istemekle birlikte psikiyatrist hastalığın devam ettiğini düşünerek taburcu etmek istemeyebilir. Bu durumlarda hastanın, hasta yakınlarının haklarının ve psikiyatristin hukuki sorumluluklarının ne olduğu bu yazının tartışma konusudur.

Soru 1: Erişkin bir hasta muayene için kendisi yalnız olarak hastaneye başvuruyor ve hastanın kendisine ya da başkalarına zarar verme olasılığı olduğu için hospitalize edilmesi gerektiği düşünülüyor. Hastaya durum açıklanmasına rağmen hasta yatışı kabul etmiyor. Bu durumda hastanın kendi isteği hilafına zor kullanılarak yatırılması hukuki midir? Eğer hasta zorla yatırılacak olursa bu durumda hukuki olarak doktor suç işlemiş sayılır mı?

Soru 2: Hastaneye yalnız gelen reşit olmayan hastanın isteği hilafına ve vasisinin iznini almadan hastaneye yatırılabilir mi?

Soru 3: Eşi, anne ya da babası gibi bir akrabasıyla gelen reşit hastanın yatışı gerekliyse, hastanın kendisi ve yakınları yatışıreddediyorlarsa ne yapılır? Bu durumda hastanın vasisi olmayan akrabalarına, “sorumluluğu üzerlerine aldıklarını ve doktorun isteği hilafına hastayı evine götürdükleri”ni belirtir bir imzalı yazının alınması doktoru hukuki sorumluluktan kurtarır mı? Hasta yatmak istemesine rağmen yakınları hastayı götürmek isterlerse, durumu kolluk kuvvetlere bildirmek doktorun hukuki sorumluluğunda mıdır? Öyle ise yerine getirmemenin cezası nedir? Bu durumda, hastayı getiren kişilerin, birinci dereceden akrabası ya da bir arkadaşı olmasının bir farkı var mıdır?

.. madde 24 şöyledir:
Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur (kısıtlı) ise velisinin veya vasisinden izin alınır. Hastanın, velisinin ya da vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde bu şart aranmaz.

Kanuni temsilci tarafından muvafakat verilmeyen hallerde müdahalede bulunmak tıbben gerekli ise, velayet ve vesayet atındaki hastaya tıbbi müdahalede bulunabilmesi; Türk Medeni Kanununun 272'inci ve 431'inci maddeleri uyarınca mahkeme kararına bağlıdır.
Kanuni temsilciden veya mahkemeden izin alınması zaman gerektirecek ve hastaya derhal müdahale edilmediği taktirde hayatı veya hayati organlarından birisi tehdit altına girecek ise, izin şartı aranmaz.

Üçüncüfıkrada belirtilen ve hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil haller haricinde, rızanın her zaman geri alınması mümkündür. Rızanın geri alınması, hastanın tedaviyi reddetmesi anlamına gelir.

Rızanın müdahale başladıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden sakınca bulunmaması şartına bağlıdır.

Yukarıda da açıkça belirtildiği gibi, hayati tehlike oluşturan acil hallerde, kanuni temsilciden ya da mahkemeden izin alınmasının zaman gerektireceği durumlarda hekim izin almadan tıbbi müdahalede bulunmalıdır. Ancak bu maddede mahkeme kararıolmadan yapılan acil yatışı izleyen günlerde mahkemeden karar alıp almamak gerektiğine dair bir açıklık bulunmamaktadır. Bu durumda hastanın yatış süresi boyunma mahkeme kararı gerekmediği şeklinde bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Soru 4. Reşit olmayan bir genç hastaneye yatması gerekmesine rağmen vasisi tarafından yatırılması istenmiyorsa ne yapılmalıdır? Bu durumda kolluk kuvvetlerine bildirilmesi gerekli midir ve bu hastayı muayene aden doktorun hukuki sorumluluğu mudur? Bildirilmemesi suç mudur?

Soru 5. Özel muayenehaneye başvuran hastanın kendisinin hastaneye gitmeyeceği ya da yakınları tarafından götürülmeyeceği kanaatine varılırsa, hastanın durumu polise bildirilmeli midir?

TCK 560:Muhafazası altında bulunan delileri serbest bırakan yahut muhafızı olduğu deliler kurtulup kaçtıkları zaman derhal ait olduğu daireye malumat vermeyen kimse...liraya kadar hafif cezayi nakdiye mahkum edilir.

TCK 561: Her kim, ait olduğu daireye derhal malumat vermeksizin ve mezuniyet lazım gelen hususta mezuniyet almaksızın akıl hastalığına müptela olduğu bir kimseyi muhafaza için kabul eder veya böyle bir kimseyi kendi başına bırakırsa...liraya kadar hafif cezayi nakdiye mahkum olur ve buna ahvalin vehametine göre 1 aya kadar hafif hapis cezasıda ilave olunur.

TCK 562: Fail, bir tımarhane müdürü veya tababet mesleği mensuplarından biri olduğu taktirde geçen maddelerde yazılı cezalara meslek ve sanatın tatili cezasıdahi ilave olunur.

Türk Ceza Kanununun 560. maddesine göre muhafaza altındaki akıl hastasını serbest bırakanlara, 561. maddede merciine bildirmeden akıl hastasını koruyana, 562. maddede ise sağlık mesleğinden olanlarca akıl hastasının izinsiz kabul edildiğinde verilecek ceza belirtilmektedir. TCK m 473.'e göre ise hekim kasten küçüğü veya kendisini idare edemeyen akıl hastasını veya beden hastasını kendi başına terk ederse (örneğin hastaneden salıverirse) cezalandırılır. 10.09.1982 tarih ve 15319 nolu Akliye ve Asabiye Hastaneleri Dahili Talimatnamesinde hastaneye hastayı ailesinin veya devletin getireceği, iyileşen hastanın ailesine veya devlete teslim edileceği, belirtilmiştir. Türk Ceza Kanununun 473’üncü ve 561’inci maddelerine göre rızası olmadan tedavisinin gerekli olduğunu düşündüğü hastayı kendi başına bırakması ve gerekli mercilere bildirmemesi suç teşkil etmektedir.

Soru 6. Yukarıdaki durumlarda olduğu gibi rızası olmadan tedavisinin yapılması gereken hastanın il sınırıdışındaki bir kuruma gönderilmesi gerektiği takdirde hastane görevlilerinin ve/veya kamu görevlilerinin il dışına çıkmaları yasal mıdır?

5442 sayılıİl İdare Kanununun 11. maddesinde Vali, 32. maddesinde Kaymakamın; suç işlemesini önlemek, kamu düzen ve güvenliğini korumak için hasta hakkında gerekli tedbirleri alabileceği bildirilmiştir. 1580 sayılı Belediye Kanununun 108. maddesinde belediye zabıtasının, 442. sayılı köy kanununun 36. maddesinde köy muhtarının, 2569 sayılı Polis Vazife ve Selahiyeti kanununun 1 ve 25. maddesinde polisin, CMUK 74'e göre hakimlerin ve CMUK 64/4'e göre savcıların akıl hastalarının başkasının mal ve can emniyetini tehdit ettiğinde veya suç işlediğinde, gereken işlemi yapma (hastaneye yatırma, sevk) yetkileri vardır. O halde kamu görevlileri hasta rızası olmaksızın hastanın yaşamını kurtarmak (posttravmatik stres bozukluğu, panik bozukluğu), intiharı veya cinayete kalkışmayı engellemek amacıyla gerekli tedbirleri alabilirler.
Çeşitli tüzük ve yönetmeliklerde zabıtaya akıl hastasını sevk görevi verilmiştir. Polis Vazife ve Selahiyet Tüzüğünün 24/3. maddesinde "Sevklerine lüzum görülen delilerin başkalarına saldırma ihtimali mevcutsa bu taktirde sevk işinden mesul (sorumlu) olmamak ve yalnız saldırmaya mani (engel) olmak üzere sevk işi polis refakatinde (eşliğinde) yapılır." denilmiştir.
Sevk ekibinin teşkili için Polis teşkilatı bulunan yerlerde Mülkiye amirine (Vali, Kaymakam), Polis Teşkilatı bulunmayan yerlerde Jandarma Komutanlığına, Savcılık tarafından yazı yazılır. Yine Sağlık memurunun temini içinde Mülkiye Amirine yazılır.

Jandarma Teşkilat ve Görevleri Yönetmeliğinin 52/son maddesinde "Sevkleri gerekli delilerin başkalarına saldırma ihtimali varsa sevkten sorumlu olmamak veya yalnızca saldırıya engel olmak görevi; polis teşkilatı olmayan yerlerde Jandarma İçgüvenlik makamlarınca yerine getirilir." denmiştir.

Bu durumda aynı maddeler doğrultusunda kamu görevlilerinin il sınırları dışına çıkarak bu görevi yerine getirmeleri de gerekli ve hukuki olmaktadır. Sevkten sorumlu kişi, akıl hastasının velisi ya da vasisi, akrabasıolabileceği gibi sağlık kuruluşundan ya da belediye zabıtasından bir görevli de olabilir.

Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri ya da İsviçre Hastalığı

Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri ya da İsviçre Hastalığı

Serol Teber

(Serol Teber, tanınmış bir tıp doktoru ve psikiyatrdı. Meslek yaşantısını uzun yıllar Almanya’da sürdürdü. Göçmenliğin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, Dr. Teber’in üzerinde çalışma sürdürdüğü özel uzmanlık alanları arasındaydı. Bu konuya yıllarını veren ve çok önemli bilimsel çalışmalara imzasını atan yapan bu değerli bilim adamı, 13 Kasım'da İstanbul'da yaşama veda etti.

Serol Teber İsviçre'den de geçmişti. Bu büyük bilim adamının beş yıl önce Basel'de "göçmenlik ve ruh sağlığı ilişkisi" üzerine verdiği seminer kayıtlarını arşivlerimizden çıkararak yayımlamayı, ondan bir kez daha öğrenmek ve anonim bilimsel literatüre kazandırmak açısından bir görev biliyoruz. Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve sözü Serol Teber'e bırakıyoruz. Serol Teber’in son derece ilginç çalışma gözlemlerini de aktardığı seminer kayıtlarını, onun sözlerini hiç kesmeden ilginize sunuyoruz.
Aktaran:Sevim Civil )

“İlk önce kendimle ilgili bir kaç satır bir şeyler söyleyeyim. Herhalde çoğunuz tarafından hiç bilinmiyorum. Ben Serol Teber, tıp doktoruyum. 1938 doğumlu ve İstanbul kökenliyim.“

“İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okudum. Sonra gene aynı üniversitenin Nöro Psikiyatri Bölümü’nde uzmanlık çalışması yaptım. Ardından da, 12 Mart’ı izleyen dönemde yurtdışına çıktım. O dönemden bu yana Almanya’da yaşıyorum. Düsseldorf’a yakın bir bölgede bir psikiyatri kliniğinde psikiyatr olarak çalışıyorum. Hizmet verdiğimiz psikiyatri kliniği toplumun tümüne yönelik bir klinik, yani sadece yabancılara, Türkiyelilere yönelik değil. Ama...“

“Kendimi Konunun İçinde Buldum”

Almanya’daki yirmi küsur yıllık yaşam ve çalışma serüveni içinde, özellikle 70’li yılların sonlarına doğru birdenbire, biraz abartarak söylüyorum, küçük bir salgın şeklinde çalıştığım kliniğin servislerinin Türkiye kökenli insanlarla, kadınlar olsun erkekler olsun, işgal edildiğini gördük. Kadın servisinin yarısından çoğu bizimkiler, erkekler bölümünün yarısından çoğu yine bizimkiler.

Burada adını bir kez daha saygıyla anmak istediğim çok değerli bir Alman bilim adamı Profesör Villigen bir gün vizite yaparken çekici kaldırıp yere attı ve şunları söyledi: “Çocuklar ben sizden yardım istiyorum. Bu olay nedir, nasıl oluyor böyle?” Yardım etmek istiyoruz, fakat bir türlü, hasta olarak gelen, oraya yatmış olan insanların gösterdiği belirtilere tıp dilinde bir karşılık bulamıyoruz. Yani bir insanın, saçının telinden ayağının parmağına kadar her tarafı nasıl ağrır? Ya da benzer şikayetler... Böyle Avrupa hekimine, tıbbına kolaylıkla anlatılamayan, onlar tarafından da kolayca anlaşılamayacak bir garip belirtiler yelpazesi... Bunun üzerine ben, birkaç yıl süren bir çalışma sonucu, 80’li yıllarda “İşçi Göçü ve Davranış Bozuklukları” başlığı altında bir kitap yayımladım.

Benim konuyla yakından ilgilenmem bu şekilde oldu. Bir bakıma, Alman hekimlerinin beklentilerine yanıt vermek içindi. Ardından geçen yıllarda ilginç değişiklikler oldu ya da biz en azından ilginç değişiklikler gözlemledik. Göçün süresi arttıkça, göçmenlerin 25-30 yıllık bir dönem içinde gösterdikleri belirtiler de kanımca ilginç değişikliklerdi. Yani şöyle: Bir insanın göç sürecine başladığı ilk yıllarda gösterdiği -tabii ki herkesin göstermesi şart değil- belirtilerle, yıllar sonrası arasında ilginç, öğretici bazı farklılıklar oluyor.

Burada bir şeyin altını ısrarla çizmek istiyorum. Benim burada söylediklerim yirmi yıllık bir gözlemi yansıtıyor, özetliyor. Ama bu kesinlikle istatistiki bir bilgi değil. Sadece, “bizim izlediklerimiz böyledir” diyebiliyoruz. Kendi bölgemizde, kendi kliniğimizde saptadıklarımızdan yola çıkarak bir şeyler söyleyebiliyoruz.

Tıp Tarihinde Basel ve İsviçre Hastalığı

Basel göç sorunuyla ilgili ilginç bir şehir. Altını gerçekten çizmek isterim, çünkü araştırabildiğim kadarıyla edebiyatta göçmenlik sorununu işleyen ilk hekimce yaklaşım, ciddiye alınan ilk büyük çalışma, Johannus Operius adlı Baselli bir hekim tarafından 1678’de yapılmış. Düşünün 1678’de “Nostalgia oder Heimweh” adında bir kitap çıkmış. Göçle ilgili ilk tıbbi çalışma.

Kitapta iki önemli gözlem aktarılıyor.

Birincisi, yukarıdaki dağlık yörelerden Basel’e gelen bir üniversite öğrencisi, birkaç ay sonra içinde korku, heyecan, huzursuzluk duymaya başlamış. Sonra zamanla kulağına sesler gelmeye başlamış. Zamanla hezeyanlar göstermeye başlamış. Ve giderek bilinci bulanıklaşmış ve artık iyiden iyiye kendisinden ümit kesilir bir duruma gelmiş. Bu arada, sadece Basel kentinin güngörmüş yaşlıları olayın farkına varmışlar. Teşhisi hekimlerden biraz daha önce koyup, “bunu elden geldiğince hızlı bir şekilde geldiği köye geri göndermek lazım, yoksa kaybederiz” demişler. Delikanlı hemen köyüne gönderilmiş ve gerçekten de bir kaç hafta sonra tümüyle düzelmiş.

İkinci örnek bir genç kız. O da çevre köylerden Basel’e çalışmaya gelmiş. Benzer şikayetler, korkular, sıkıntılar, kulağına sesler gelmeler, hezeyanlar ve kusma, ishal gibi gözlemlenebilir belirtiler. Kız köyüne gönderilmiş ve onun da şikayetleri son bulmuş.

O günden bu yana “Heimweh” ya da Fransızca “nostalgia” denilen olay “İsviçre hastalığı” olarak geçmeye başlamış. Bugün bile kimi literatürde “İsviçre hastalığı” olarak geçebiliyor.

Konu hakkında çok malzeme var. Zaman bol olsa da, sizlere çoğunu sadece tebessüm etmeniz için anlatabilsem. Denmiş ki, “dağ köylerindekiler hayvan pisliğine çok alıştıkları için şehrin temiz havasında hastalanıyorlar.” Ya da “çan sesine alıştıkları için bunlar çan sesi olmayan yerlerde hastalanıyorlar ya da tekrar bir yerde çan sesi duydukları zaman hastalanıyorlar.” Bu açıklama öyle yaygın bir hal almış ki, Avusturya ve Fransız ordularında bu tür belirtiler çok sık görülmeye başlandığında, ordular hareket halindeyken hayvanlara çan bağlanması yasaklanmış. Ola ki, bu işe meyilli, yurt özlemi içinde olan insanlar çan sesi duydukları zaman hastalık başlar... Bu konuda yüzlerce spekülasyon var.

Kökten Kopma Sendromu

Bu konuda ikinci ünlü isim ise Fransız Doktor Larey.

Larey, dünya tıp literatüründe bir günde en optimal bir şekilde 250 bacak ya da kol keserek insanları ölümden kurtarmasıyla da ünlüdür. Sadece bununla kalmamış doktor Larey; aynı zamanda Fransız ordularında “yurtsama”, yani yurdundan uzaklara giden askerlerin gösterdikleri psişik bozuklulukları da incelemiş. İnsan bugün bile bunları şaşırarak okuyor. O kaos içinde bunları nasıl tespit etmiş, nasıl anlatmış?

Olayın böyle bir gelişmesi var. Hekimce daha ciddi yaklaşımlar Birinci Dünya Savaşı’nda oluyor. Birinci Dünya Savaşı’nda tesadüf üçü de Müslüman kökenli Tatar, Avusturya askerlerine tutsak olmuşlar ve Viyana Askeri Hastanesi’ne yatırılmışlar. 1920 yıllarının başında Alain adında Avusturyalı bir hekim bunları birbirlerinden ayırıp da, Avusturya askerlerinin yanına koyduğunda, yani kendi dillerini konuşamadıkları duruma geçtiklerinden bir süre sonra üçünde birden ağır depresyon, korku, hezeyanla karışık bir tablo gözlemlemeye başlamış.

Bundan beş ay sonra ise ünlü alman psikiyatrı Grepellin, ilk defa, “kökten kopma sendromu” diye bir olayı en anlaşılır, radikal bir biçimde açıklayan tıbbi tebliğini sunuyor dünyaya... 1920’den bu yana pek çok araştırmacı, bizim gibi göçmenlik sürecine katılan insanların gösterdikleri ruhsal bir takım gerginlik olaylarını ya da rahatsızlıkları, genellikle “kökten kopma sendromu” olarak da değerlendirebiliyor.

Bu olayın nasıl geliştiği, bugün biraz daha değişik açılardan değerlendiriliyor. Aslında şöyle de bir şey saptamak mümkün: Günümüzden 2600 yıl evvel bile, yani tarihin ünlü babası denilen Herodod, yazılarında, “kendi kentinden başka yerlere gidenlere görülmeyen şeytanın eşlik ettiği söylenir” diye not almış. Demek ki, kentini bırakıp da başka bir yere giden insana bir tuhaflıklar oluyor ki, “şeytan eşlik etti” diye düşünülüyor.

Ama bundan daha önce de, din kitaplarında da, yani Adem ile Havva’nın ünlü elma macerasından sonra insanın cennetten kovulması da, özellikle Hıristiyan din kitaplarında devamlı bir yurt hasreti olarak değerlendiriliyor ki, yabancı düşmanı hareketlerde kilise hep böyle bir temelden yola çıkarak yabancıların yanında yer alıyor; eğer alırsa... “Biz hepimiz anayurttan kovulmuşuz, biz hepimiz yeni bir yurt arayışı içindeyiz, dolayısıyla da yabancı yoktur, hepimiz yabancıyız bir anlamda” diye. Böyle güzel, kökten hoş bir davranışları var.

Aşağı yukarı beş altı tane İsviçre kökenli yurt hasreti sözcüğü var. İsviçre’de, özellikle bu Basel merkezli yörelerde yurtsamaya verilen çeşitli adlar var. Sonradan bu kelimler Almanca "Heimweh” çatısı altında birleşmişler.

Bu dinsel kitaplardaki yurt arayışından sonra, edebiyat alanındaki en büyük özlem Homerus’un kitabındaki meşhur Odiseus’unkisi... Hatırlamak istiyorum, biliyorsunuz Odiseus yirmi sene kendi yurdunu arama, kendi yurduna kavuşma çabası içinde kan ağlamış. Tanrılar tarafından yurduna dönmesi önlenir, ama Odiseus yılmadan, yirmi yıllık bir macerayla yurduna dönme çabası içindedir ve kulağına sürekli yurdundan sesler gelir.

Arkadaşlar, bu işin tarihçe tarafı.

Göç Olayı Bir Travmadır

Bugünün modern tıbbı, özellikle de psikanalizi önemseyen hekimler, özellikle 20. yüzyılın artan siyasal göçlerini de araştırarak, göç olayına nasıl yaklaşıyorlar?

Göçmen insanın ruhsal durumunda neler oluyor?

Söylenen şey şöyle özetlenebilir:

Göç olayı her şeyden önce bir travmadır. Yani Türkçesiyle bir örselenmedir. İnsan doğduğu, büyüdüğü, çocukluk dönemini geçirdiği ve kendini ilk kanıtlama dönemini annesi, babası, çevresiyle yaşadığı, o kültürle ilk karşılaştığı yerden ayrılıp da başka yerde yaşamak zorunda kaldığı zaman, olumlu ya da olumsuz olsun bir tür travma, örselenme yaşıyor.

Bu travmanın ya da örselenmenin ruhbilimleri açısından önemi nedir, nasıl değerlendiriliyor?

Travma Yunanca kökenli bir kelime, örselenme, zedelenme anlamına geliyor. Tıpta çok kullanılıyor. Örneğin cerrahide, genellikle bir kazada ya da sert bir şeyle bir dokunum, iskelet sisteminin zarar görmesi, kırılması... Trafik kazasında kafanın bir yere vurulması kafa travması... Bir kemik kırılıyor ya da beyin sarsıntısı geçiriliyor.

Ama bunu ruhbilimleri biraz değişik yorumluyor. Psikiyatri açısından durum şöyle: İnsanın, dış uyaranları artık sağlıklı bir biçimde algılayıp bunlara uygun yanıtlar veremediği, savunma mekanizmalarını aşan bazı yeni ve aşırı ortamlar, ruhsal dünya için, kişilik için travmatik olmaya başlıyor.

Örneğin dilini iyi anlamadığımız bir topluma girdiğimiz zaman, o dile gramatik olarak büyük ölçüde hakim de olsak, satır aralarında söylenenler, yaşamın kendi iç dinamiği içinde olan bir takım gizli şeyler kalıyor. O sende bir soru işareti bırakıyor. Giderek bu tür uyarımları insan travmatik olarak yaşamaya başlıyor. Zaman içindeki birikimi, bu çok önemli, belli bir süre sonra normal kişilikte belli bir ruhsal gerilim ortaya çıkarıyor. Bu ruhsal gerilim bir hastalık mı? Hayır. Kesinlikle hastalık değil. Bu sadece bir alarm durumu… Ama bu gerginlik durumunda ne oluyor? Kendisinin tümünü anlamadığı bir ortamda güvensizlik başlıyor. Bir tür iç huzursuzluk başlıyor. Bir matlaşma durumu başlayabiliyor. Durgunlaşma, donuklaşma, rahat hareket edememe... Yani yavaş yavaş geri çekilme durumu gibi bir tür canlılık azalması...

Ben burada bir şey söylemek istiyorum. Bütün bu söylenenleri her akıllı psikiyatrın mutlaka kendi iç dünyasının süzgecinden geçirerek söylemesi lazım geldiğini düşünüyorum. Ben de bir göçmenim ve bunları çeşitli biçimlerde kendi içimde de duydum. Zannetmeyin ki, buraya oturup hiç duyumsamadığım bir durum üzerine ahkam kesiyorum. Bu Freud örneğinde de vardır. Bilirsiniz, biz modern psikiyatriyi biraz da Freud’un kendisinin geçirdiği ağır melankoliye borçluyuz.

Burada söylemeye çalıştıklarımı en azından zaman zaman ya da çok zaman kendim yaşamamış olsaydım, bunları bu kadar açık yüreklilikle ifade edemezdim.

Cemaat Toplumları ve Modern Toplumlar Arasındaki Uçurumlar

Şimdi böyle bir travmatik durumu tespit edersek, bunun prizmasında, göçmenlik sürecine başlamış herhangi bir insanda nelerin olup bittiğini bir adım daha yaklaşarak anlamaya çalışırız. Bu bağlamda göçmenlik, her şeyden önce bir kopuşlar olayıdır. Göçe başlayan insan bulunduğu yöreyi -bu iç göç olur, dış göç olur aşağı yukarı fark etmiyor- terk ediyor. Bu göçlerde, insanların içinde doğduğu, büyüdüğü kalıplandığı bölgeden mekansal, zamansal, tarihsel, kültürel kopuş başlıyor.

Bunlar bu kadar önemli mi? Meraklısı için çok önemli.

Bir kere mekansal kopuşu anlatmaya gerek yok, burada herkes onu kendinde yaşıyor. Ama zaman olayı galiba bizim kültürlerde pek tartışılmıyor. Ancak, bu olağanüstü önemli… Her mekanın ayrı bir iç psişik zamanı oluyor, bir zaman akışı oluyor. Yani Ankara’nın iç zaman akışıyla, İstanbul’un zaman akışı mutlaka birbirinden farklı. Orada yaşanan zaman, oradaki hayat süreci çeşitli yerlerden çok farklı…

Bir de o akışa anlam verebilmek sorunu var. O akışı anlamlandırmak da, ayrıca bir farklılık oluşturuyor. Şunu söylemek biraz daha somutlaştırır belki. Genellikle cemaat içinde yaşayan toplumlarda, -ki, Türkiye’yi, bizim kültürü, Türk İslam kültürünü buna yakın görmemiz mümkün- insan o toplumun içine girdiği zaman, o toplumun yıllardan beri, yüzyıllardan beri süregelen geleneksel zamanını değiştirmekle yükümlü görmez kendini. Varolana uymaktır asıl olan... “Böyle gelmiş, böyle gider” lafı biraz abartılmış olsa da, böyle bir espriyi içinde taşır. Tıpkı kendinden öncekiler gibi davranılır, yapılması gerekenler aşağı yukarı bellidir. İşte, şu yaşta evlenilecek, çocuklar olacak, makul bir zaman dilimden sonra da ölünecek. Böyle bir şey alışagelmiştir. Sosyoloji ve psikiyatri dilinde, buna organik zaman deniliyor. Bu organik zaman, aslında çok da rahat, güzel bir zamandır. Mutlu bir yaşam tarzını da içerir, çünkü insanı çok fazla bir şeyler yapmaya zorlamaz. Çünkü toplumun sizden bilinenler dışında bir beklentisi yoktur.

Cemaat içinde genelde geleneksel tarzda bir hayat sürülür. İçine girilen topluma aktif katılındığı zaman ise durum değişiyor. Toplumun zamanını değiştirmeye başlamak gerekiyor. “Erlebnis” demek için dönüşümlerin dizginlerini insanın birey olarak kendi eline alması lazım. İşte modern toplumlarda sürdürülen yaşam bu. Onun için bizdeki hayatla batı toplumları, modern yaşam arasında belli bir fark var. Dünyaya bakışın temelinde bir farklılık var. Burada mutlaka toplum sizden aktif bir şekilde yaşamı değiştirmenizi bekliyor. Öbüründe ise siz yaşamı değiştirmeye ezkaza kalktığınızda, size büyük eleştiriler geliyor. “Neden değiştirdin, neden bilindiği gibi, şimdiye kadar olduğu gibi hayatını sürdürmüyorsun” diye...

Geleneksel toplumdan gelip, modern toplumun içine girmiş olmamız basit bir süreç değil, sıkıntılarla dolu... Burada karşılaştığımız belki de en önemli sıkıntı, yeni toplumun beklentisinin çok fazla olması. Oysa biz çok beklenti değil de, günlük işimizi sürdürelim, ondan sonra kendi hayatımıza, klasik geleneksel hayatımıza, müziğimize, esprimize, yemeğimize dönelim istiyoruz. Bu beklentiyi şu veya bu şekilde duyumsamaya başladığımız zaman, önceden sözünü ettiğim psişik durum biraz daha gerginleşmeye, sıkıntılarımız biraz daha artmaya başlıyor.

Yeniden Kök Salma Kolay Olmuyor

Peki bu zamansal, mekansal, tarihsel, kültürel kopuşlar sürecini yaşayan o göçmen insan, göç sürecine katılmış insan, yeni geldiği topluma ne ölçüde katılabilir? Benim bu soruya, can sıkıcı da olsa, edebiyat bilgisinin de yardımıyla vereceğim cevap pek olumlu değil. Kopuşu yaşayan birinin, o içine girdiği yeni toplumda yeniden kök salması, -kökten kopma sendromunda söylenmek istenen espri de zaten bu- kökten kopan yetişkin birinin yeni bir yere kök salması pek kolay olmuyor. Bir takım temaslar oluyor, bir takım ilişkiler kuruluyor, ama sonuna kadar, yani yeniden orada eskisi gibi çiçek açması oldukça zor. Bu, her ulustan insan açısından aynı şekilde geçerli.

Göçmenlik Psikolojisi ve Psikosomatik Rahatsızlıklar

Bu arada, şöyle bir şey de sorulabilir: Göçmenlik psikolojisi diye bir şey var mı?

Göçmene özgü hastalık demek mümkün değil. Ancak, göçmenlik yaşantısı insanı belli bazı rahatsızlıklar için potansiyel bir hazırlığa sokuyor. İnsanı biraz daha gergin bir ruh durumuna sokuyor. Bu hapse giren için ya da toplama kampına giden insanlar için çok daha ağır olabilir. Yani belirli bir gergin, psişik duruma sokuyor. Ve bu gergin durumda insanlarda görünen bazı rahatsızlıkları biz bazı kümelerde topladık. Örneğin, 1980’de bizim kliniğe bir yıl içinde gelen Türkiye kökenli insanlarda gördüklerimizin yüzde 70’i psikosomatik şikayetlerdi. Bu yüzde 70’in en az yüzde 70’i de kadınlardı. Kadınlarda olan şikayetler genellikle çeşitli ağrılar, çeşitli organ şikayetleriydi.

Bazı İlginç Örnekler

O zamanlar bana çok çarpıcı gelen bir örneği burada aktarmak istiyorum: Bir kadın birkaç haftalık bir zaman dilimi içinde zannediyorum 244 tane mide filmi çektirmiş. Büyük bir felaket tasviriyle anlatılan bu mide şikayetlerini duyan her doktor, mide patladı diye düşünüyor ve hemen mide filmi çekiyorlar. Yani bu kadın 244 filmle kliniğe yattı ve biz onu anti-depresif bir tedaviyle birazcık olsun sağlığına kavuşturabildik.

Buna karşın erkeklerde görünen belirtiler biraz daha değişikti. O zaman, “akut paranoit reaksiyon” diye tanımladığımız 20 küsur vaka gördük erkeklerde. Olay şu bakımdan ilginç, belirtiler gözlemlediğimiz erkeklerin Almanya’ya geliş, kalış süreleri oldukça azdı. Yaklaşık beş yıllık bir dönemdi. Yeni gelinmişti, toplum yepyeniydi. Özellikle dil olayı büyük bir sorun durumdaydı. Hemen tümü kırsal kesim insanı olan erkekler, ailenin bütün yükünü birlikte getirmişlerdi, memleketlerindeki bütün bağları atıp gelmişlerdi. Almanya hakkında hiçbir bilgileri yoktu. İşyerlerindeki ufak bir sürtüşme gibi bir olayla gelişim gösteren süreç ve birkaç günde ortaya çıkmaya başlayan ağır bir korku, bilinç bulanıklığı, hezeyanlar, halüsinasyonlarla başlayan bir “akut psikoz” tablosu... Bu durum, klinikte birkaç haftalık çok ciddi bir tedaviyi gerektiriyordu. Bizim kliniğe yatıp da ölen olmadı, ama bu durumda gereken tıbbi müdahele yapılmasaydı onların birkaçı kaybedilebilirdi.

Konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Ege bölgesinden gelen otuz yaşlarında bir genç erkek. İlk önce hanımı Almanya’ya geliyor. Biliyorsunuz o zamanlar hanımlar önce geldiği zaman beylerini getirmesi daha kolay oluyordu. Erkek biraz daha sonra geliyor. Yapısı itibariyle biraz da bıçkın bir tip. Hala pantolonunun arkasında şöyle küçük bir çakı taşıyan tiplerden. Yumurta topuk ayakkabılarının arkasına basan ve gezen bir tip.

Hanımı birkaç yıl önce gelmiş. Çok parlak ve çok akıllı, oldukça da güzel bir hanımdı. Almanca’yı öğrenmiş, işini iyi kurmuş. Hanım ön planda, erkek bütün işlerde hanımın birkaç adım arkasından gidiyor. Hemen iş bulamamış ve evin içinde ev işleriyle uğraşıyor. Hanım çalışıyor, parayı getiriyor. Bütün Türklük alt üst olmuş.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra hırçınlaşmaları birdenbire aşırı derecede artıyor. Bir gün evdeki eşyalar kapının arkasına yığılıyor. Adam başlıyor hezeyanlara: “Bütün dünya bana düşman. Polisler gelip, beni alıp götürecekler.” Eline geçirdiği bir tabancayla hanımı, çocuğu evin içine hapsediyor, onları bağlıyor ve evi korumaya hazırlanıyor. Bu duyuluyor ve polis çelik yeleklerle filan camdan içeri giriyor. Böyle olaylar Almanya’da sıkça yaşanıyor. Öyle “Nato manevrası” gibi yakalanıyor ve yüksek doz ilaçlar verilmiş olarak, kelepçelerle bağlı halde kliniğe getiriliyor. Ama psikiyatride genel bir eğilim vardır. Bir hastalık, bir ruhsal sıkıntı ne kadar patırtılı gürültülü başlarsa, o kadar çabuk geçer. İyileşme, sağlığına kavuşma şansı o kadar fazladır. Bunlar gerçekten de, iki üç haftalık tedaviden sonra oldukça düzelerek taburcu ediliyor.

Unutamadığım bir başka psikoz olayı ise şöyle: Almanya’da işleri iyi durumda olan Karadeniz kökenli genç bir hasta, köyüne gidiyor. Tabii, bu göçün başka bir yüzü. Almanya’da bir takım hoş şeylere alışmış bu genç, köyüne gidince birdenbire yoğun bir korkuya kapılıyor. Sanki kendisini köyünde tutacaklarmış ve bir daha hiç oradan çıkamayacakmış gibi bir duygu içinde. “Dağ tepesinde” diyor, “bir kara kuşun ağzımın içinden karnıma girdiğini hissettim. Bir kuş ve o kuş beni o tarlaya çivilemek istiyordu.” Ondan sonra en kısa yoldan Almanya’ya geliyor ve eline geçirdiği her türlü kusturucu ve ishal yapan ilaçları içiyor ki, içindeki o kuş çıksın. Tabii, bakıyor kuş çıkmıyor, bu sefer devamlı koşuyor. Günlerce haftalarca koşuyor ve baş aşağı yatıyor ki, kuş içinden çıksın. Devamlı koşan ve kusmak isteyen bir insan ve polisler onu alıp getiriyorlar. Yatakta da rica ediyordu ki, baş aşağı yatırılsın ve o kuş çıksın diye. Uygun ilaçlarla tedavi edildi ve sonra kendisi de gülmeye başladı olay üzerine.

Bir Tehlikeye Dikkat

Bu noktada bir tehlikeye de dikkat çekmek gerekir sanıyorum. Doktorlar bazı durumlarda yanılabiliyorlar. Hiç bir röntgen çekilmeden, hiçbir işlem yapılmadan, psikosomatik rahatsızlık, yani “göçmen hastalığı” diye teşhis konuluyor. Bunun örnekleriyle karşılaştık. Arkasından işte beyin tümörü ya da akciğer kanseri çıkıyor. Tabii ki, bazen çok geç kalınmış oluyor.

Bu büyük bir tehlike. Hiç bir şekilde özrü olmayan bir hata. Böylesi bir olayı bir genç delikanlıda yaşadık. Baş ağrısı, baş ağrısı, baş ağrısı... İlk izlenim, bu tipik bir köy özlemi durumu. Baş ağrısı filan derken, bir de gördük ki, organik bir şey var. Bir bakın, bir de “EG” çekelim. Bir de baktık ki, iri bir kanama, yarım elma büyüklüğünde bir kanama ve yaygınlaşmak üzere. Hemen müdahale edildi ve genç kurtuldu. Böyle bir çok olay oluyor. Ben onun için her şeye rağmen baştan film çekilmesinden yanayım.

Benlik Bilinci

Arkadaşlar konuyla ilgili bir adım daha atıp, tıpta çok kullanılan bir kavramı, konuya yabancı olanlara biraz sıkıntı verse de, anlatmak istiyorum. Ama konuşmayı götürmek bakımından çok önemli.

Psikiyatride “benlik bilinci” diye bir laf var. Benlik bilinci, kişinin kendisinin kim olduğunu bilmesi, ben benim diyebilmesi olayı. Bu olayda benlik bilinci, yazgı belirleyici derece önemli. Çünkü, bütün bu bizim göç sürecinde ya da başka süreçlerde, günlük yaşantıda karşılaştığımız olaylar, o bizim en iç, en çekirdek bölümümüz olan benlik bilincinde yansısını buluyor. İnsanda, ancak kendisinin haberdar olabildiği bir yer var. Dış dünyada başka hiç kimse benlik bilincimiz hakkında bir bilgi sahibi olamaz. Onu sadece biz biliyoruz ve bu tür, bizim rahat yaşamamızı engelleyen, kendimizi evimizdeki gibi hissetmemizi engelleyen herhangi yabancı bir ortamda, üzülmeye başlayan, “bana neler oluyor böyle?”, “ben neredeyim?”, “kimim?” filan diye soru sormaya başlayan bölüm, o benlik bilinci bölümüdür. Ne zaman ki, o benlik bilinci bir miktar huzursuzlandıktan, bir miktar rahatsızlandıktan, bir miktar matlaştıktan sonradır ki, zaten bizde bir takım organ şikayetleri başlıyor. Ya da daha ileri gidip psikoz durumu ortaya çıkıyor.

Nasıl oluyor bu?

Kas Kasılmaları

Hep denir ki, bütün kas kasılmaları bir miktar bilinç dışı, benlik bilincinin üzgünlüğüne daha doğrusu korkusuna bağlıdır. Korkan insanın kasları kasılır. Genel bir laf bu. Wilhelm Reich’ın çok güzel tespitleri vardır, der ki, “her kas kasılmasının belli bir psikopatolojik öyküsü vardır.”

Genellikle bizim insanlarımızda görülen yaygın sırt ağrıları, yaygın bel ağrıları, baş ağrıları, aslında, uzun süreler içinde yaşandığı halde ayrıntıları bilinmeyen bir toplumun neden olduğu kronikleşmiş korkunun sonuçları... Bu korkuyu öyle büyük bir korku olarak algılamayalım, ama kendisini babasının evinde gibi hissetmediği bir yerde yaşayan insanların hissettiği huzursuzluk, belli bir dönem sonra kas kasılmalarına neden olabiliyor.

Ne demek kas kasılmasının ruh bilimsel çözümü?

Bu kas kasılması, bir anlamda, içimizdeki o benliğin bir bölümünü olsun ikinci bir zırhla örtme çabasıdır. Yani bir panzerle içimizin o bölümünü, dış dünyanın saldırılarına, uyarılarına karşı bir tür koruma refleksidir kasların kasılması. Genellikle görünmeyen, bilinmeyen düşmanın hep arkadan geleceği tahmin edilir. Ama bütün hayvanlarda da bu böyledir. Bir kedi, bir köpek çok uzaklardan bir düşman sesi duydukları zaman ilk önce bütün ense kasları kasılmaya başlar.

Bizdeki eklem ağrıları, sırt kasları ağrıları gibi en yaygın psikosomatik şikayetlerin çoğu zaman böyle bir nedeni var. Yani, kronikleşmiş olumsuz yaşam koşullarına karşı bir tür savunma mekanizması... Çok sadeleştirerek anlatmaya çalışıyorum, bunun daha ileri gittiği bir dönemde, eğer artık benlik bilinci belli bir gücünü iyiden iyiye bu savunma mekanizmasını kurmaya ayırıyorsa, o zaman bu koşullarda, kişi benliğin bir bölümünü gözden çıkarır.

Ne demek bu gözden çıkarmak?

Psikiyatride benliğin bir bölümünün gözden çıkarılması olayı, daha ileri düzeyde bir rahatsızlığın başlama aşamasını çağrıştırır. O zaman benlik, artık kendisini o hale getiren gerçek dünyayı bir fantezi dünyası gibi yaşamaya başlar. Bu herkes için söz konusu, ama göçmenlikte bunun belli bir potansiyel tehlike içerdiğini söylemek mümkün. O zaman bir bakıyorsunuz ki, büyük sıkıntıları olan, büyük korkuları olan bir insan elinde bir zincir şarkı söyleye söyleye sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Bir küçük depresyona, bir küçük psikoza girmenin ön yolları böyle başlıyor olabilir.



Sorular ve Cevaplar

Çocuklara Yansıtma ve Sarkaç Psikolojisi

İkinci kuşak, göçmenlik psikolojisini nasıl yaşıyor?

Serol Teber: Ancak uzun süren korku, kendini evinde hissetmeme duygusu insanlarda giderek artan boyutlarda bir takım psikozlar yaratabilir. Şimdiye kadar anlattıklarım hep birinci kuşakta gördüklerim, tespit ettiklerim. Bunun ikinci kuşağa yansıması nasıl oluyor? Genellikle evde konuşulan her olay, gergin hava, evdeki psişik durum çocuklara şu veya bu şekilde mutlaka yansıyor. Çoğu zaman, bizdeki olumsuz anılar tıpkı onların yaşam öyküsüymüş gibi onlar tarafından özümseniyor. Öyle ilginç bir şey ki, o ilk göç olayını yaşamamış çocuk, yaşam öyküsünü birine anlatırken, içtenlikle, o ilk annesinin babasının öyküsünü de kendi yaşam öyküsüne katarak anlatıyor. İlk önce onlara sahip çıkma isteğiyle başlayan bu durum, bir süre sonra gerçekten de onun öyleymiş gibi anlatmasına dönüşüyor. Buna “sarkaç psikolojisi” deniliyor. Yani bir sarkacın gidip gelmesi gibi, çocuğun benlik bilinci de, kişiliği de annesinin babasının yaşam öyküsüyle kendi yaşam öyküsü arasında gidip geliyor. Belli bir süre sonra da, yaşam öyküsünün hangisi kendisinin, hangisi annesinin babasının olduğu sınırı kalkabiliyor. Öyle gerilimli evlerde, gerilimli şartlarda biraz psikoz boyutlarına varmış durumlarda, çocuklar için olay daha da zorlaşıyor ve çocuk bu ayrımı yapmakta giderek daha da zorlanıyor. Önemli şeylerin evde konuşulması mutlaka gerekli, ama çok abartarak da yapmamak gerekiyor. Hepimize oluyor. Mesela ben uzun süre Türkiye’ye gidemez durumda yaşadım. Onu o kadar çok anlatmışım ki, benim oğlum iki üç kez beni ciddi bir şekilde uyarmak zorunda kaldı. “Yeter artık” dedi. Bunu yapmak hataysa şayet, hepimiz yapıyoruz. Ben de çok yapmışım. Oğlumun uyarması çok yararlı mı oldu bilemeyeceğim, ama kendimi artık frenlemeye çalışıyorum.

Bizim bilebildiğimiz kadarıyla, üçüncü kuşakta bile bu göç olayının izleri şu veya bu şekilde kalıyor.

***

Sevgi ve Nefret Yan Yana

İkinci nesilden bir insan, kendini ebeveynleriyle özdeşleştirerek anlatıyor. Yaşarken de bu böyle mi?

Serol Teber: Kısmen... Zaman zaman hepimiz gireriz psikoz durumuna. Burada ilişki çok karışık. Bir yandan ruhbiliminin en keyifli, en güzel yerleri, çünkü nefret ve sevgi ilişkisi bu durumlarda çarpıcı bir şekilde ortaya çıkabiliyor.

Bir yandan böylesine sıkıntı geçirmiş ana babaya karşı büyük bir sevgi ve saygı. Bu saygı onlarla özdeşleşmeyi getiriyor. “Öyle bir olayım ki”, diyor “o saygıyı ben de paylaşayım.” Diğer yandan, ondan kaçmak, kopmak ihtiyacı. Her çocukta ortaya çıkar, bu sevgi nefret ilişkisi.

***

Savunma Mekanizmaları ve Sonuçları

Kişilik ve benlik arasında nasıl bir ilişki var?

Serol Teber: Benlik bilincinin bulanması göçmenlikte en sık rastlanan olaylardan biri. Benlik bilincinin bulanması ve gerginleşmesi, giderek benlikle kişilik arasında bir farklılaşma şekline dönüşebiliyor. Kişilik, benliğin dış dünyayla temasta olan kesimi. Herkesin kişiliği içinde bulunduğu koşullara göre değişir. Her göçmen insanın kişiliğinde eskiye göre bir miktar değişme, bir dönüşüm var. Nasıl bir değişme? Günlük koşullara, kişiye göre değişen depresif, korkulu, kuşkulu, öfkeli bir zemin.

Var olan her şeyden kendini bir miktar geri çekme, kendi içine kapanma eğilimi son derece doğal bir savunma mekanizmasıdır. Onu öğren bunu öğren, bütün bunlardan bıkan, yorgun düşen insanın, artık uyarım gelebilecek olası her yere ince ince duvarlar örerekten kendisini küçük mat bir dünyanın içine doğru çekmeye başlaması olayı.

***

Kadınlar Daha Fazla Baskı Altında

Kadınların durumu erkeklere göre daha ağır denebilir mi?

Serol Teber: Organik depresyon kadınlarda genellikle sindirim sisteminde ifadesini buluyor. Aslında kadınlardaki bir çok mide, bağırsak şikayetleri de depresyonun bir çeşidi. Sıkıntısını dile getiremeyen insanlar, ben depresyondayım deme şansına sahip olmayanlar, ancak organsal bir acıyla, organsal bir mesajla kendi durumlarının iyi gitmediğini gösterebiliyorlar. Üçüncü Dünya Ülkeleri, Akdeniz Ülkeleri insanlarında, kadınlarda buna organ depresyonları deniyor. Erkeğe o hak tanınıyor. Bizim kültürümüzde kadında o hak daha yok. Son zamanlarda bizim kadınlarımızda sık sık rahim, cinsel organlar, karın ağrıları görünüyor. Kadın doktorları çaresiz durumdalar ve devamlı psikiyatrlardan yardım istiyorlar.

Althusser ve Psikiyatri

Louis Althusser ve Psikiyatri

Althusser psikiyatri kliniğinde.

Bir düşünür için en şanssız durum bu olsa gerek. Çünkü ço­ğunlukla kimse bir akıl hastasının söylediklerine inanmak istemez. Oysa bir düşünürün değerini oluşturan yalnızca eseridir. Buna ko­şut olarak birkaç yazı yayınlandı ülkemizde. Bu yazıda psikiyatrinin tutsağı bu büyük düşünürden hareketle psikiyatrinin temel sorun­salına yaklaşmak istiyorum.

*

Psikiyatri bir sfenkstir.

Kişiler arası ilişkiler, sosyoloji, derinlikler psikolojisi, psikoana­liz, kültürler arasındaki farklılıklar, transkültürel psikiyatri, antropoloji, beynin organizasyonu, deneysel nörofizyoloji, beynin kimyasal yapısı, kimyasal ileticiler, iyonlar, çeşitli ilaç etkinlikleri, nöropsiko­formakoloji, elektronik beyinler, kibernetik vs. bütün bu ilk bakışta birbirinden çok uzak görünen kavramlar, psikiyatri disiplini içinde belli bir anlam taşır. Psikiyatri adeta bir geçiş alanıdır, sınırda bir bilimdir. Bir yanı ile diğer tıp disiplinleri ile birlikte uygulamalı bir doğa bilimi iken, psikoloji, sosyoloji ve antropolojinin alanlarına doğru uzanır.

Bu neden böyledir? Çünkü akıl hastalığı semptomları coğun­lukla Kişiler arası ilişkilerde açığa çıkar. Ancak kişiler arası sosyal ilişkilerin oluşmaya başladığı, toplumsal iş bölümü ve rollerin yer­leştiği toplumlarda bir akıl hastalığından söz edilebilir. En azından akıl hastalığı ile toplum arasında sıkı bir ilişkinin olduğu açıktır. Öte yandan beynin örgütlenmesinde oluşan bir değişikliğin kendisini kişiler arası ilişkilerde gösteren hastalıklara neden olması da göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur.

İşte bu genel çerçeve nedeniyle psikiyatri yoğun tartışmaların alanı olagelmiştir. Burada iki temel görüşü ayrımsamak olasıdır:

Dinamik-sosyokültürel görüş: Bu görüşe göre akıl hastalığı psi­koseksüel gelişimin ilkel aşamalarında saplantı (fiksasyon) ve ge­rileme (regresyon) kavramlarıyla (Freud), intra uterin yaşamdan kopuşun yarattığı ayrılık anksiyetesi temeli üzerinde gelişen bireyin ilişkilerinin bozulması kavramı ile (O. Rank), insanın çevresini saran yabancı dünyanın yarattığı temel anksiyite kavramı ile (K. Horney), kişiler arası ilişkiler ve yakın çevrenin beğenisini kazanamamam kay­gısı ile (S. Sullivan) açıklanmaya çalışılır.

Organik öğretilere gelince: Bunlar akıl hastalığının kökeninde beynin belli bir bölümünün fizikokimyasal bir dengesizliğini söz ko­nusu ederler.

Kuşkusuz bu görüşleri belli ölçüde uzlaştırmaya çalışan görüş­ler de vardır. Söz gelimi organodinamik öğreti: Bu görüşe göre akıl hastalıklarının temelinde organik bir bozukluk vardır. Fakat bu lez­yon nedeniyle psişik yaşamda yalnızca bir 'çözülme' oluşmaz fakat daha alt bir düzeyde, gelişiminde dinamik faktörlerin rol oynadığı bir yeniden örgütlenme de söz konusudur.(1)

Psikiyatrinin bu ikilemi aslında pratik ve teorik ilginç sorunlar ortaya koyar. Dinamik görüşlerin en ateşli savunucusu psikiyatlar dahi zaman zaman ilaç kullanır. Bunu yaparken psişik bir bozukluğu fizikokimyasal bir süreci etkileyerek düzeltmeye girişmelerine kar­şın sorunu tam açıklığında kendi görüşleriyle bütünleştirip ortaya koymaya çalışmazlar. Öte yandan psişik bozuklukların kökeninde fizikokimyasal/biyolojik bir sürecin olduğu görüşü bazı epistomo­lojik sorunlar ortaya koyar. Söz gelimi Szasz'a göre psişik bozuk­lukların kökeninde fizikokimyasal bir sürecin olduğu görüşü epis­tomolojik bir hatadır.(2) Organik görüşü savunanlarsa, hekimce bir tutumla bu düzeyde bir tartışmaya çoğunlukla girmemektedir. Bu yazıda psikiyatrik hastalıkların organik temelinin ortaya koyduğu epistomolojik sorun söz konusu edilecektir. Yani tartışma tıbbi değildir.

*

Söz gelimi psikiyatrinin öteden beri temel hastalığı olan şizofre­ni konusunda tartışma tıbbi düzeyde sürüyor: Hergün kimyasal ileti bozukluğunu doğrulayacak yeni laboratuar bulgular yayınlanıyor. Artık etki mekanizmalarını bildiğimiz çeşitli ilaçların, bu hastalığı sağaltımında yerinin olması, bu alandan gelen verilerin diğer labo­ratuar verilerle uyuşması bu görüşü destekliyor. Dahası, hayvan­larda normal davranışlara neden olan amfetamin, LSD gibi drogların insanlarda 'Model Psikozlar' denen şizofreniye benzer tablolar yaratması ve bu droglorın beyinde meydana getirdiği bilinen fiziko­kimyasal değişikliklerin şizofreni sağaltımında kullanılan ilaçların etki mekanizmalarından çıkan sonuçlara uygunluk göstermesi de du­rumun fiziko-kimyasal-biyolojik kavranışına önemli katkıda bulun­maktadır.(3)

Ancak şizofreniyi laboratuarda değilde klinikte, hasta ile karşı karşıya iken anlamaya çalıştığımızda görünüm bir anda değişir. Bu düzeyde olay, fiziko-kimyasal-biyolojik bir süreç olarak değil fakat insani, toplumsal bir fenomen olarak görünür. Hastanın sunduğu kaosta her şey ancak bir psikoanalizci gözüyle yerli yerine oturtulabilir. Birbiriyle uyuşmaz gözüken şeyler bir anlam kazanabilir. Böy­lece bakınca karşımızda iki ayrı şey: Bir fiziko-kimyasal bir de sos­yal süreç duruyor gibi gözüküyor. Oysa ki bunlar bir ve aynı şey. Bu bağlamda psikiyatri aşması gereken çelişkiler taşıyor. Bu tıpkı optikteki, partikül-dalga çelişkisinin daha üst bir bileşimde bütün­leşmesine benziyor. Denebilir ki bugün psikiyatriyi daha öteye götü­recek çelişki de budur.

Ancak olay, çok daha felsefi bir anlama da sahiptir. Özellikle epistomolojik bağlamda.

Olayı şöylece ortaya koyalım: Yeni ontolojinin kurucularından N. Hartmann varlık evreninde dört varlık tabakası görüyor. Bunlar maddi, organik, psişik ve 'geist' varlık tabakalarıdır. Hiç kimse maddi olanlar psişik ve 'geist' varlığını birbirinden ayırmakta güçlük çek­mez. Bu tabakalar otonomdur, fakat birbirine bağlıdır da. «Yüksek tabaka aşağı tabakanın üzerinde durur ve aşağı tabaka tarafından taşınır. Fakat bununla beraber ona karşı hürdür.»(4)(*)

Nitekim «psişik alan organik tabakanın üzerinde bir tabaka teşkil eder. Fakat biz psişik olanla karşılaştığımız her yerde onu or­ganik olana bağlı olan onun tarafından taşınan bir varlık olarak görürüz... Eğer bundan psişik olanın organik alan kanunlarından başka özel kanunlardan yoksun olduğu sonucunu çıkarırsak feno­mene gözlerimizi kapamış oluruz. Psikoloji, özel psişik alanda özel psişik kanunların hüküm sürdüğünü şüpheye yer vermeyecek bir açıklıkla gösterdi.»

Öyleki bu kanunlar otonomdur ve başka hiçbirşeyden tümden­gelimle çıkarılamayacağı görülmektedir.

«Yukarıdaki tabakanın alttaki tabakaya bağlılığı onun otono­misinin, sınırlanması demek değildir. Alttaki tabaka, üstteki için ta­şıyan bir temel, bir 'Conditio sine qua non'dur. Yukarıdaki tabakanın özel yapısı bu temel üzerinde sınırsız bir hareket serbestliğine sahiptir.» (5)

Her tabakanın kendi içinde geçerli kanunları vardır ve bunlar bir başka tabakaya uygulanamaz. «Eğer bir alanın kategorileri ya­pısı başka olan yüksek alanlara kadar ilerliyorsa o-kategorilerin bu yeni alandaki rolleri ikinci derecededir ve 'bu alanın özel fenomen­lerini açıklamada yeterli' değildir.»(6)

Öte yandan nörofizyoloji ve psikiyatri ilginç bir aşamadadır. Bu­rada artık psişik, emosyonel olaylarla fiziko-kimyasal-biyolojik sü­reçler kesişmektedir. Denebilir ki tüm psişik süreçler aynı zamanda bir başka düzeyde fiziko-kimyasal bir süreçtir. Bu durum ilk bakışta hemen onaylanabilir, bazılarına ise çok ters gelebilir. Üstelik bu du­rumu hemen onaylamak da yadsımak kadar değer taşır. -«Anlam», «değerlendirme», «duygulanım» gibi kavramların aynı zamanda fi­ziko-kimyasal bir süreç oldukları üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun oluşturur. Şöyle bir örnek verelim: «Sınavda başarılı oldun.» cümlesi bir kişiden diğerine iletilmede iki farklı 'varlık'a sahip gibi gözükmektedir. İster konuşarak yani havanın belli bir titreşimiyle ya da Mors alfabesiyle veya ışık yakıp söndürmeyle oluşturulmuş bir iletişim sisteminde iletilmiş olsun herşeyden önce bu mesajın fiziksel bir 'varlık'ı vardır. Ancak bu fiziksel varlığından öte bunun dışında birşey olarak da görülmektedir. Bu da taşıdığı anlamdır. Şimdi bu 'anlam' fiziksel varlıktan başka birşeydir, psiko-sosyal bir olgudur. Mesajın fiziksel varlığı yalnızca bir « taşıyıcı temel» olarak bir «Conditio sine qua non» olarak söz konusudur. Fiziksel taşıyıcı temel şöyle ya da böyle olabilir, fakat zorunlu olarak olmalıdır, ancak değeri de taşıyıcı olmaktan öte değildir. Burada biri taşıyan, iki ayrı şeyle karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir. Olayı bir adım öteye götürelim: Mesaj şu ya da bu fiziksel taşıyıcı aracılığı ile mesajı alacak olana iletilsin. Bu durumda 'anlam'ı taşıyan fiziksel ta­şıyıcı, enerji kipliğine göre alıcı bir organa ulaşır. (Göz, kulak vs.) Burada, artık bilinen elektro-kimyasal süreçlere neden olur ve belli bir sinir tarafında beyinde ilgili merkezlere ulaşır. Bu durumda iki olasılık, vardır. Diyelim mesaj Mors alfabesiyle iletilmiştir ve alıcı bu haberleşme sistemini bilmemektedir. Bu durumda anlamı taşıyan fizikse!, taşıyıcı özgün olmayan bir fiziksel uyaran olarak beynin belli bir bölgesinde elektro-kimyasal olaylara neden olur. Yani burada ‘anlam’ değil, fiziksel taşıyıcı etkindir.

İkinci durumda mesaj konuşma ile iletilmiş ve alıcı, söz konusu dili biliyor olsun. Bu durumda 'anlam' taşıyan fiziksel uyaran, ilkinden farklı elektro kimyasal süreçlere neden olacaktır. Çünkü (bugünkü görüşle belli bir şekilde protein sentezi ile ilişkisi olan) önceki bil­gilerin (information) oluşturduğu fiziko-kimyasal yapı yeni gelen me­saj için belli bir farklı fiziksel ortamdır. Oysa ki o dili bilmeyen kişi için aynı sesler farklı bir nitelik taşır ve özgün olmayan fiziksel uya­rıcı olarak değerlendirilir. Öyleyse fiziksel taşıyıcı tarafından taşınan ve 'psiko-sosyal' bir olgu olan 'anlam'ın kendisi de bir fiziksel etkili olarak devreye giriyor demektir. Ancak burada bir fiziksel etkili olarak devreye girmesi sorunu ortadan kaldırmaz. Çünkü 'anlam' fi­ziksel bir kategori değildir. Öte yandan alıcının beyninde geçen tüm 'değerlendirme' işleminin fiziko-kimyasal olaylar zincirinden oluş­ması da sorunu çözmez. Aksine, sorun tam buradadır. 'Anlam' fizik bir etkili olarak devreye girse de 'anlam kategorisi' fizik dışı bir kategoridir. Aynen 'değerlendirme'nin bütünüyle fiziko-kimyasal sü­reçler zincirinden oluşmasına karşın, bütünüyle kategori olarak fi­zikdışı bir kategori olmasının (kuvvet, kitle, enerji vs. gibi fiziksel bir kategori olmaması) onun fiziksel süreçler tarafından taşınan fark­lı bir olgu olduğunu düşündürmesi gibi. Yani bütünüyle fiziko-kimya­sal olan bu süreçlerde fizikdışı varlıklar da görülmektedir. Modem ki her 'bilgi varlığın bilgisidir! Var olmayanın bilgisi olamaz!

Koşut olarak, hemiplejinin (felç) beynin belli bir yöresinin ha­sarlanması ile ortaya çıkabileceği bir epistomolojik sorun oluştur­maz. Buna karşın bir akıl hastalığının beynin bir başka bölgesinin hasarlanmasıyla oluşabileceği temel bir epistomolojik sorun ortaya koyar. Çünkü hemiplejide beynin belli bir yöresinde meydana gelen fiziko-kimyasal bir sürecin yine ekstremitenin (kol, bacak) mekanik deviniminin bozulmasına yol açabileceği genel geçer anlayışla ters düşmez. Çünkü yine fizik içinde kalınmış, fiziko-kimyasal süreçler arasında belli bir nedensellik içeren bir ilişki kurulmuştur. Fakat bu kez beynin bir başka yöresinde oluşan fiziko-kimyasal bir sürecin günlük yaşamda birer fenomen olarak algıladığımız «düşünme», «his­setme», «duygulanım», «sevme», «yaratıcılık» gibi 'madde dışı', 'fi­zik dışı'(**) kategorileri etkileyebilmesi epistomolojik bir sorundur. Çünkü fiziğin sınırları aşılmıştır. Fizik, içinde kalınarak ancak fiziko­kimyasal süreçler arasında nedensel bir ilişki kurulabilir. Oysa bu psikolojik kategoriler fiziksel kategoriler değildir.

Şimdi bu durum Hartmann'ın ortaya metafizik bir sorun olarak koyduğu duruma benziyor. «Duyu, temelden birbirinden farklı olan iki alanı, fizik ve psişik alanları yani zaman ve mekâna bağlı bir dün­ya ile sadece zaman içinde olup biten, mekânda yeri olmayan bili­fenomenlerini birbirine bağlıyor. Fiziksel ve psişik olaylar arasında şüphe götürmeyen bir sıra bağlılıkların bulunduğu bilinmektedir. Bunları hem fizyoloji hem de psikoloji hesaba katmak zorundadır. Özel sinir olaylarının özel bili olaylarının ön koşulu olduğu ya da bunun tersi, düşünme olayının sinir enerjisi harcadığından hiç şüp­he edilemez. İstemenin adele enerjisini meydana getirdiği ve özel duyu enerjisinin bilide bir duyu verisini ortaya çıkmasını sağladığı da şüphesizdir. Böyle olmakla birlikte anlatılan bu olayların ilişki­lerinin anlaşılmaz olarak kaldıkları, insandaki psiko-fiziksel yapının birliği olayında metafizik olan irrasyonel unsurun bulunduğu da bi­linmektedir.» Yani «Bir olayın nasıl bir beden olayı olarak başlayıp psişik bir olay olarak sona erebileceği, ya da bunun tam tersi ola­bileceği anlaşılamamaktadır.»(8) Gerçekten de birbirinden farklı iki varlık tabakası varsa bunların arasındaki ilişki ne fizik ne de psişik kanunlarla açıklanabilir. Ancak bu, elimizdeki bili nesnelerinin ger­çek nesnelere denk düştüğü ya da onlardan başka birşey olmadığı varsayımına dayanır. Bu durum ileride açıklanacaktır.

*

Psikolog, çeşitli psikolojik testlerle duygulanımı, zekâyı, dü­şünceyi dışarıdan objektive edebilir. Bir nöropsikiyatr klinik göz­lemle saptadığı psişik bozukluk semptomlarını sağaltmak için ilaç, yani kimyasal bir madde kullanabilir. İşte bu aşamada hekim, bir adım geriye çekilip hastalığa karşı ne yaptığına baktığında, özünde verdiği kimyasal madde ile fiziko-kimyasal bir süreci etkilemeyi he­deflediğini görecektir.

Bütün bunlardan Hartmann'ın aksine, psikolojiyi fiziko-kimyaya indirgemeye çalıştığımız sonucu çıkarılmamalıdır. Kuşkusuz salt fi­ziko-kimyasal kategorilerle psişik olaylar kavranamaz. Psişik olay­ları kavramak için bu düzeye özgü kategorileri 'üretmek' gerekir. Ancak burada söz konusu olan bu iki disiplinin farklı yöntem ve araçlar kullandığı ve farklı birer temel «sorunsal»a (problematique) dayandıklarıdır. Öyle ki bu bilimlerden her biri için söz konusu olan problem ancak kendi temel sorunsalları içinde anlam taşır. Öyleyse problem tek başına bir problem değildir. Belli bir sorunsalda bir problemdir. Doğa bilimlerinden bir örnekle yaklaşalım: Kimyasal olaylar, kategoriler, atom düzeyinde fiziksel olaylardır.(9) Tıpkı psişik olayların fiziksel, olaylar ile kesişmesi gibi. Bu durum kimyanın fi­ziğe, psikolojinin fiziko-kimyaya indirgenmesini getirmez. Çünkü kimyasal olaylar ancak onları kavramak için üretilen kimyasal katego­riler 'ağı' ile kavranabildiği gibi psişik olaylar da psikolojik katego­rilerin üretilmesini gerektirir. Üstelik atom fiziğinin sonuçlarının kimyasal, kategorilere doğru uzanması da zaman içinde ve mantıksal olarak kimyasal kategorilerin üretilmesini izler. Fakat nasıl oluyor da aynı sorunun iki ayrı yanıtı olabiliyor? Nasıl oluyor da kimyasal olaylar hem 'çözünürlük', 'uçuculuk' vs. gibi nitel kimyasal katego­rilerle, hem de kuanta fiziğinin nicel kategorileri çerçevesinde çö­züm buluyor? Ya da psişik olaylar hem fiziko-kimyasal hem de psi­kolojik kategorilerde e1e alınabiliyor? Bu ancak sorunun birbirinden farklı olması ile olasıdır. Fiziko-kimyanın sorusu psikolojinin sorusu ile aynı değildir, nasıl ki kuanta fiziğinin sorusu kimyanın sorusu değilse. Çünkü soruya biçimini veren üzerinde sorulduğu temel sorunsaldır.

O halde Hartmann'ın koyduğu fiziksel süreçlerin psişik süreç­leri etkilemesi metafizik sorununun çözümüne gidebiliriz artık. Hart­mann'ın temel yanılgısı felsefesinin temelinde bulunan ampirist (gör­gülcü) kuramından kaynaklanır. Althusser'e göre tüm ampirist bilgi kuramının temeli bilgiyi gerçekliğin içerisinde var olan, gerçek bir parça olarak görmesidir. Görgülcülüğe göre, «Bilmek, gerçek nes­neden, (objet réel), özne, (sujet) tarafından nesnenin bilgi denen özünü soyutlamaktır... Verilmiş gerçek nesneden özünü çeken gör­gülcü soyutlama, özneyi gerçek özün sahibi yapan gerçek bir so­yutlamadır. (Abstraction réelle). Bilgi soyutlamadır. Yani özün, onu içeren « gerçek»ten çekilmesi, özün onu içeren ve onu gizleyerek örten «gerçek»ten ayrılmasıdır.» (10)

Gerçek adeta, özsel ve özsel olmayan iki parçadan oluşmuştur. «(Özsel, yani özden başka birşey olmayan) bilgi, gerçeğin içinde, bölümlerinden biri olarak gerçekçe içerilmiştir.» Bilgiyi elde etmek için yapılacak şey özsel olanı kaplayan özsel olmayan 'kabuğu' soy­maktır. Böylece bilgi gerçek olan bir ögedir. Yani bir anlamda bilinin nesnesi (objet de la connesaissance) gerçek nesneye (objet réel) özdeştir.

Hartmann'ın köklendiği fenomenoloji tipik bir görgülcü bilgi ku­ramını içerir. Burada özsel olmayan herşeyin parantez içine alın­ması (rediksiyon) ve böylece elde edilen özsel fenomenin betim­lenmesi sözkonusudur.

Oysa «Bilgiyi üretim olarak, anlamak gerekir». (11) «Kafanın dı­şında bağımsızlık içinde» varolan gerçek nesne ile «düşüncenin ürü­nü olan bilinin nesnesi farklıdır». Bunların «kendi öz üretim süreç­leri» de farklıdır. «...Gerçek nesnenin üretim süreci, bütünüyle ger­çekte yer alır ve gerçek gelişimin (genése réelle) gerçek düzenine (l'ordre réel) göre meydana gelirken bilinin nesnesinin üretimi bü­tünüyle bilide (connaissence) yer alır ve gerçek kategorileri 'yan­sıtan' düşünce kategorilerinin gerçek tarihi gelişim düzenindeki ay­nı yeri değil, fakat bilinin nesnesinin üretim sürecindeki işlevleri tarafından onlara sağlanan bütünüyle farklı yerleri işgal ettikleri bir başka düzene göre oluşur»(12)

Öte yandan bir sorunu sorun olarak belirleyen, temel sorunsal­dır. Bilim «ancak belirlenmiş kuramsal bir yapının ... alanında, tüm problem biçimlerinin mutlak belirlenimini oluşturan sorunsalın ala­nında soru sorabilir.» ... «Bir kuramsal sorunsal tarafından belirlen­miş alanda var olan şeyi gören, bir öznenin gözü değildir, tanımladığı sorulara da ve nesnelere de görünen alanın kendisidir.»(13)

Böylece bir kuramın sorunsalı kendi nesnesini üretir. Ve bir kuram için görünmez olan, kuramsal sorunsalının görünmezi, görünmez olarak dışarıda bırakmasına dayanır. Doğa bilimlerinde bu durum açıklıkla görünür. «Nedensellik» fiziğin öteden beri değişmez bir kategorisidir. Ancak bugün atom düzeyinde «nedenseilik» kategorisi ile olaylar açıklanamamaktadır. Örneğin radyoaktif ele­mentlerin yarılanma ömürleri kesinlikle bilinmekte ve formüle edilmektedir. Buna dayanarak da çok kısa bir zaman aralığında dahi kaç atomun parçalanacağı kesinlikle söylenebilinmektedir. Fakat atom fiziği sorunsalında durum tam anlamıyla değişir. Çünkü bu­rada artık hangi atomun ne zaman parçalanacağı söylenememek­tedir, böylece giderek bir «istatistik» fiziği anlayışı yerleşmektedir. «Nedensellik» ve « İstatistik» farklı teorik pratiklerin farklı sorunsalları içinde anlam kazanır. Şu nokta açıklıkla görünüyor ki bilinin nesnesi gerçek nesne değildir. Gerçek kategorilerle kendisi olma­yan düşünce kategorileri bir kuramsal sorunsalda, sorunsal tara­fından üretilir. «Nedensellik» başlı başına doğada var olan ve gör­gülcü soyutlama ile görülebilir olmuş bir nesne değildir. O, ait olduğu temel sorunsalda temel sorunsal tarafından belirlenmiş ve böylece üretilmiş bir kategoridir. Temel sorumuza dönersek, fiziko­kimyasal süreçler ile psişik süreçler arasındaki ilişki, yani psişik sürecin fiziko-kimyasal süreç tarafından etkilenmesi epistomolojik bir sorun oluşturuyordu. Çünkü artık fiziğin sınırlarının dışında bir nedensellik söz konusu gibi görünüyordu. Oysa ki psikolojinin «bili nesnesi» ile fiziko-kimya-biyolojinin «bili nesnesi» birbirinden farklı olmakla birlikte farklı birer «gerçek nesne»ye özdeş değildirler. Psi­kolojik kategoriler belli bir sorunsal içerisinde üretilmiş, dolayısı ile bu sorunsal içinde anlamı olan kategorilerdir ve gerçek nesnenin kategorilerinden farklıdır. Aynı şeyler fiziko-kimyasal-biyolojik kategoriler için de söylenebilir.

Hartmann belli bir teorik sorunsal çerçevesinde üretilmiş ka­tegori sistemlerini varlığa yansıtıyor. Böylece biribirinden ayrı « fi­zik», «organik», «psişik», «geist» varlık tabakalarını görüyor. Oysaki bunlar gerçek nesneler değil, bilinin nesneleridir. Bunlar belli bir so­runsalın nesnesi olarak; bu sorunsal çerçevesinde olanaklı sorun­ların nesneleridir. Ontoloji varlık tabakalarını birbirinden ayırırken aslında gerçek nesne değil, fakat bilginin nesnesi olan nesneleri ayrı ayrı koyuyor. Oysa bunlar gerçek bir varlığa denk düşmezler, bilinin nesneleri belli bir teorik sorunsal içerisinde üretilmiş nesne­lerdir Ontoloji, varlık tabakalarını bir fenomen olarak bulup «betim­lediğini» söylüyor. Fakat, onun bir «betimleme» olması, belli bir kri­tikten yoksunluğunu da birlikte getiriyor.

Psikolojik kategorilerle tanımlanan psişik süreçler nasıl oluyor da fiziko-kimyasal kategorilerle tanımlanan fiziko-kimyasal-biyolojik süreçlerden etkileniyor? Şimdi bu durumu epistomolojik bir sorun olarak ortaya koyan, ya da «metafizik bir irrasyonal» olarak belirle­yen psişik süreçlerin ve fizik süreçlerin ayrı ayrı gerçek nesneler olarak kabul edilmesidir. Gerçeklik insan aklının dışında kendi ba­ğımsızlığında biliden önce ve sonra varlığını sürdürüyor. Bu gerçek nesne, salt belli bir kuramsal sorunsalda üretilen bilinin nesnelerin­den farklıdır. Psişik olaylar, fiziko-kimyasal-biyolojik kuramsal so­runsalda fiziko-kimyasal bir nesne olarak üretilir. Oysa ki psişik olay­lar bir başka sorunsal oluşturan psikoloji disiplini içinde, psikolojik kategorilerle kendini ortaya koyan bir bili nesnesi oluşturur. Fizik disiplini içerisinde kalınarak ancak fiziksel olaylar arasında ilişki ku­rulabilir. Fiziko-kimyasal-biyolojik kuramsal sorunsal çerçevesinde, bir bili nesnesi olarak üretilmiş süreçler bir başka teorik sorunsal oluşturan psikoloji içinde bir başka bili nesnesidir.

Yukarıda «anlam» ve «değerlendirme»nin iki yalıtık varlığa sa­hipmiş gibi göründüğünü söylemiştik. «Anlam» fizik dışı bir kategori olmakla beraber fizik bir etkili olarak devreye giriyor, «değerlendir­me» bütünüyle fiziko-kimyasal süreçlerden oluşsa da kategori ola­rak fizik dışı bir kategori oluşturuyordu. Şimdi bir mesajda iki ayrı varlık «fiziksel bir süreç» ve «anlam» görünmesini, ele alalım. Bun­lar özünde birbirinin üzerine binmiş iki gerçek nesne değil, onu ken­di kuramsal sorunsalı çerçevesinde fiziksel bir süreç olarak ele alan ve böylece bir bili nesnesi olarak üreten fiziko-kimya-biyoloji ve ayni gerçek nesnesi kendi sorunsalı çerçevesinde ele alıp «anlam» ve «değerlendirme» kategorileriyle bir bili nesnesi olarak üreten psi­kolojidir. «Akıl hastalığının kökeni beynin belli bir yöresindeki fiziko­kimyasal bir süreçtir» önermesi de benzer bir epistomolojik karışıklık oluşturuyordu. Fiziko-kimyasal süreçler, fizik içinde kalınarak an­cak fiziko-kimyasal süreçleri etkiler. Olay fiziko-kimya-biyoloji teorik sorunsalı düzeyinde fiziko-kimyasal bir bili nesnesi olarak üretilir. Oysa ki akıl hastası psikoloji laboratuarında ya da klinik gözlemde bir başka sorunsalın çerçevesinde, bu sorunsalın kategorileriyle bir başka bili nesnesi olarak üretilir. Demek ki sözkonusu olan bir ve aynı gerçek nesnenin iki ayrı kuramsal sorunsalda iki ayrı dille iki ayrı bili nesnesi olarak üretiminden kaynaklanıyor. Demek ki Hart­mann'ın koyduğu «metafizik irrasyonel» aslında olmayan bir sorudur.

*

Bu yazı çerçevesinde, tüm karmaşanın kökeninde organik psi­kiyatrinin iki ayrı kuramsal sorunsalın, iki ayrı dilini kullanmakta olduğunu gördük: Bunlardan biri klinik gözlem ve psikoloji laboratuarının dilidir. Diğeri fiziko-kimya-biyoloji ya da özgün terimiyle nörofizyolojinin dilidir. Oysa her kuramsal sorunsal kendisini kuramsal so­runsal olarak belirlerken kendi «uygun» (adequcte) kategorilerini de üretmek zorundadır. Bu bağlamda psikiyatri de kendi sorunsalına uygun bir dil üretmek durumundadır. Çünkü «eski kavramlar adsız bir olmayanın rolünü umutsuzca oynarlar». Ve bu durumda «rollerle kişiler arasında uygunsuzluk»tan başka birşeyin sözkonusu olmadığı gerçek bir dram oynanır. İşte psikiyatrinin dramı budur ve belki de daima sürecek bir dramdır bu.

*

Hasta öteden beri hekiminin en iyi öğreticisi olmuştur. En iyi okul hastadır der hekimler. Ancak bugün psikiyatri «HASTA»sından günlük klinik uygulamasının değil, fakat kendi derinliklerini, kendi kuramsal sorunsalını öğrenmek durumunda. Psikiyatrinin tutsağı ve belki temel sorunsalının aydınlatıcısı büyük filozofu...



(*) Dr. İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi.



(*) Bu noktada. Hartmann'ın ontolojisinin akıl hastalıklarının organik köke­ni ile uyuşmayan bir ontoloji olduğunu söylemek istemiyorum. aksine bazı, psikiyatrlar bu ontolojide insanın organo-psişik bütünlüğünün en iyi bir anlatımını buluyor. Burada Hartmann'ın söz konusu edilmesinin nedeni dayandığı epistomolojik çerçevenin akıl hastalığının organik kökeninin ortaya koyduğu epistomolojik sorunda sonuca gitmeyi kolaylaştıracak bir eleştiri nesnesi olarak ele alınabilirliğindedir. Durum ileride daha da belirginleşecek.

(**) Nitekim Hartmann şöyle diyor: «…Ruhi ve organik tabakaların üstüste gel­mesindeki ilişkiden canlı ve cansız tabiat tabakaları arasında mevcut olan aynı ilişkiden başka olan bir ilişkidir. Organik varlık maddi olan şeylerin unsurlarını bünvesine aldığı ve onlara şekil kazandırdığı halde ruhi varlık organik şekilleri ve süreçleri olduğu gibi bırakır ve başka ka­rakterde olan olay ve içeriklerin alanı olarak (yani mekânsız ve gayrı maddi) onların üstüne çıkar. (7)



(1) Ey. H., Manuel de Pschiatrie. Masson. 1978 s. 74.

(2) Szasz, T., Ideology and Insanity, Penguin Books, 1974, s. 13

(3) Gaillard., Zarifian., Tissot., Les bases Biochimique de la Psychiatrie, Encyclopedie Medico-Chirurgıcale.

(4) Hartmann, N., Almanya'da Yeni Ontoloji Cereyanı. Felsefe Arkivi Cilt 1 sayı 2-3, 1946, s. 241.

(5) Mengüşoğlu, T., Fenomenoloji ve Nikolai Hartmann, İstanbul 1976,

(6) Mengüşoğlu. T., Fenomenoloji ve Nikolai Hartmann, İstanbul 1976.

(7) Hartman, N., Almanya'da Yeni Ontoloji Cereyanı. Felsefe Arkivi, Cilt 1, sayı 2-3, 1946. s. 241.

(8) Mengüşoğlu, T., Fenomenoloji ve Nikolai Hartmann, İstanbul 1976. s. 148-150

(9) Heisenberg, W., Fizik ve Felsefe, Ceviren: Y Öner. 1976 s. 84

(10) Althusser. L., Balibar, E., Lire le Capital. Maspero, 1968 s. 39-40

(11) Althusser. L.. Balibar, E., Lire le Capital. Maspero, 1968 s. 23.

(12) Althusser, L., Balibar, E., Lire le Capital. Maspero, 1968 s. 47.

(13) Althusser, L., Balibar, E., Lire le Capital Maspero, 1968 s. 25.