psikoloji tanım açıklama sorun tedavi yöntem hastalık psikanaliz freud sigmund ruhbilim psychology psikoloji adler psikopatoloji şizofreni parapsikoloji psikoterapi psikopati otizm psikanaliz şizofreni parapsychology cure therapy disease illness behaviouralism health autism psychoanalysis

Özel Arama

16 Şubat 2008 Cumartesi

Yaşam Boyu Öğrenme ve Başarıda Zekanın Rolü


Zeka Konusundaki Son Gelişmeler I: Yaşam Boyu Öğrenme ve Başarıda Zekanın Rolü

Zeka çevreyi seçme, onu biçimlendirme ve ona uyum için gerekli olan zihinsel yeteneklerdir. Bu nedenle, "zeki" diye nitelenen bir davranış, bir çevresel bağlamdan diğerine değişebilmesine rağmen, bu davranışın altında yatan zihinsel süreçler değişmez. Fakat, bununla birlikte, bu süreçlere başvurmada bireyin yeteneği, bulunulan bağlamdan bağlama farklı olabilir.

Zeka ile ilgili olarak 1921 yılında yapılan bir taramada o güne kadar önerilen tanımlarda en yaygın unsurlar olarak;
a) üst düzeydeki yetenekler (soyut muhakeme, zihinsel temsil, problem çözme ve karar verme gibi),
b) öğrenme yeteneği ve
c) çevreye uyum;
1986 yılındaki taramada ise,
a) üst düzeydeki yetenekler,
b) kültüre bağlı değerler ve
c) icra (executive) süreçlerinin yer aldığı saptanmıştır. Çoğu tanımda en önemli tema, çevresel bağlama uyumdur. Ancak, insanlar çevreye hemencecik uyum yapmazlar: Çevrelerini biçimlendirir ve yeni bir çevre seçerler.

Bana göre, zeka; herhangi bir çevresel bağlamı seçme, biçimlendirme ve uyum için gerekli olan zihinsel yeteneklerdir. Bu tanıma göre, zeka çevreye tam olarak bir tepki (reactive) değil, fakat aynı zamanda, onu biçimlendirme etkinliğidir (active). Bu da, insanların olaylarla başa çıkmada esnek tepki verme fırsatına sahip olduğunu ileri sürmektir. Çevresel bağlam zaman içinde değiştiği için, onu seçme, biçimlendirme ve uyum, çocuklukta başlayıp yaşam boyu devam eden bir öğrenme sürecini içerir. Bu anlamda zeka, yaşam boyu öğrenmenin anahtarıdır.

Yaşam boyu zeka, en az iki işleve sahiptir:
a) içsel bütünlüğü (coherence) ve
b) dışsal uygunluğu (correspondence) oluşturmak.
İnsanlar, dışsal uygunluğu, fenomene ilişkin inançları gerçeğe sadık olduğunda (o fenomeni gerçekten anladıklarında) başarırlar. Örneğin, çok sıcak bir nesneye dokunmuşsak, elimizin yanabileceğini anlarız. İçsel bütünlüğü ise, bir fenomene ilişkin bilgi ve inançlarımız birbiriyle tutarlı bir şekilde bağlantılıysa başarırız. Örneğin, ateşin sıcak ve tehlikeli olduğunu, pişirmede kullanıldığını vb. anlamışsak; yani inançlarımız birbiriyle uyumlu ve biri diğeriyle çatışmıyorsa yüksek bir iç bütünlüğe sahiptir.

Bu görüşe göre, bireyler, dünyayı bir testin zekayı test etmesinden daha fazla test ederler. İnsanların inançları bir geçerlik ölçüsüne (dışsal uygunluk) ve bir güvenirliğe (içsel bütünlük) sahiptir. Kişi ne kadar zekiyse, o derece yüksek dışsal uygunluk ve içsel bütünlüğe sahiptir.

Zekayı Tanımlama

Çevresel bağlam

Zekanın çevreyle ilişkisinde bu bağlam; fiziksel, biyolojik ve kültürel ya da bunların bir etkileşimi olabilir. Örneğin, bilgisayar gibi kültürel araçlar (artifact) çevreye uyumu kolaylaştırabilir; ancak aynı araç bir birey için çevre bakımından dostça, başka bir birey için de düşmanca kabul edilebilir. Bu bakımdan çevresel bağlama uyumdan çok, onu seçme ve biçimlendirme daha önemli olabilir. Çevresel bağlamı çözümleyen zeki bir kişi, onun bazı yönlerini reddetme ve değiştirmeyi denemeye ya da başka bir çevre bulmaya karar verebilir. Çok daha yaratıcı ve pratik olan zeki kişilerin çoğu, sadece kendileri için değil, başkaları için de çevreyi değiştirenlerdir.

Araştırmacıların zeka, zeki davranış ve test edilen zekayı birbirlerinden dikkatli bir şekilde ayırmalarına gereksinim vardır. Zeki davranış, bir çevresel bağlamdan diğerine çok farklılaşabilir; hatta bu, çok radikal de olabilir. Bir davranış bir kültürde zeki olarak tanımlanırken, diğerinde aptalca nitelenebilir; ancak, her iki durumda da işleyen zihinsel süreçler gerçekte aynı olabilir. Zeka, kendini farklı bağlamlarda farklı davranış biçimlerinde sergileyen temel (core) zihinsel süreçlere sahiptir. Örneğin, öğrenme yeteneği, herhangi bir çevresel bağlamda önemlidir; fakat, öğrenilecek şey (hem açıklanan -declarative- hem işlemsel bilgi anlamında), bir çevresel bağlamdan diğerine radikal olarak farklı olabilir. Karmaşanın çoğu, zeki düşünme ile zeki davranışın birbirine karıştırılmasından ortaya çıkıyor olabilir. Aynı zihinsel süreçler, farklı çevresel bağlamlarda, görevlerde ve özel durumlarda çok farklı davranışlar ortaya çıkarabilir. Temel zihinsel süreçler arasında;
a) problemin varlığının farkında olma,
b) problemin doğasını anlama,
c) problemi çözmek için bir strateji oluşturma,
d) probleme ilişkin bilgiyi zihinsel olarak temsil etme,
e) problemi çözmedeki zihinsel kaynakları harekete geçirme,
f) probleme ilişkin bir çözümü takip etme (monitoring) ve
g) probleme ilişkin çözümü değerlendirme vardır.

İnsanlar zeki davranışı tüm durumlarda davranışsal olarak aynı şekilde ortaya koymayabilirler. Bunun nedenleri şunlardır:
a) Zihinsel süreçler zihinsel temsil üzerinde işler; bu bakımdan ikisini birbirinden ayırmak güçtür. Bu zihinsel süreçleri uygulamak alandan alana değişir: Kimi sözel, kimi sayısal gibi.
b) İnsanlar zihinsel süreçlerini farklı alanlara uygulamada farklı güdülenmelere sahiptirler.
c) Zihinsel süreçleri davranışa dönüştürmeye karar verme bağlama göre değişir.

Zihinsel süreçler hemen daima sergilenen davranışlara bakarak değerlendirilir. Bu süreçlere ilişkin sonuçları davranışlardan çıkarırız; fakat bu çıkarımlar her zaman doğrulanmaz. Örneğin, bir zeka testindeki düşük performans, zayıf bir bilgi işlemeyi yansıtabilir; ancak, aynı zamanda test kaygısını, güdü eksikliğini, dikkatsizliği vb. de yansıtabilir.

Bir çevresel bağlamı amaçlı bir şekilde seçme, biçimlendirme ve uyumun gerekliliği

Problemin varlığının farkında olma vb. gibi zihinsel süreçler kültürden kültüre değişebilir. Zihinsel yetenekler, belki de, çocukluktan itibaren çevreyle geçirilen yaşantılarla genlerin etkileşiminin bir sonucu olarak gelişmektedir. Örneğin, otoriter toplumlarda insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için zeki davranışlarını gizleyebilirler. Aslında bu davranışı gizleme de zekanın bir parçasıdır. Bu bakımdan, zeka konusunda zihinsel temsil ve işleme, davranıştan çok daha önemli ipuçları sağlar.

Zeka konusunda bugüne kadar genel olarak, başarı ya da başarısızlığa yol açan akademik yordayıcılar ve ölçütler üzerine yoğunlaşan bir "kapalı sistem" yetenek bandı yaratılmıştır. Bilindiği gibi, zeka testleri özellikle ABD'de çok önemli bir yere sahiptir: Bir çok okul, öğrenci alırken zeka puanlarını ölçüt almaktadır. Bu durum, uyum (zeka) için gerekli olanla olmayanı karıştırmamıza yol açmış olabilir. Oysa, yüksek zeka testi puanlarına sahip olmayan çoğu insan, yaşamda ve okulda başarılı sonuçlara ulaşabilmektedir. Bir yeteneği "zeka" olarak tanımlamanın ölçütleri (her hangi bir çevresel bağlamın seçimi, biçimlendirilmesi ya da uyum için); problemle ilgili olarak farkında olma, onu tanıma, çözmek için strateji oluşturma gibi süreçler olmalıdır. Aksi halde, ABD Başkanlarının hep uzun boylu olmasından hareketle, uzun boylu olmayı zekanın bir yordayıcısı olarak kullanmak daha uygun (!) görünmektedir.

Kendimizi hep zihinsel yeteneklerle de sınırlamamalıyız. Öte yandan, görmek, işitmek, koklamak ya da tatmak için gerekli olan "fiziksel" yetenekler de vardır.

Alternatif Zeka Kavramları

* Son yıllarda gündeme gelen, duyguları düzenlemek ve anlamak şeklinde ifade edilen "duygusal zeka"yı (Goleman, 1995) ölçebilen testler yapılmalıdır. Duygusal yetenekler, her ne kadar davranışa dönüştürülmeleri çevresel bağlama göre farklılık gösterseler de, evrensel görünmektedirler. Başka çalışmalara da gereksinim olmasına rağmen, araştırmalar göstermektedir ki, bu yetenekler, ölçülen geleneksel zekadan farklıdırlar. Üzerinde durulması ve kanıtlanması gereken şey, bu yeteneklerin çevresel bağlama uyum için gerekli olup olmadıklarıdır; bu da, yapı geçerlemesini gerektirmektedir.

* Gardner'ın (1983) "çoklu zekalar" görüşündeki müzik ve bedensel zeka (bodily-kinesthetic intelligence) geçmişteki testlerde kullanılmadı. Ancak, özel olarak bu yeteneklerin, çevreyi seçme, biçimlendirme ve uyum için evrensel anlamda gerekli olmadığı söylenebilir.

* Üç-aşamalı (triarchic) zeka kuramındaki (Sternberg, 1985) pratik zeka uzun zamandır çalışılmış ve yapı geçerliği kanıtlanmıştır. Pratik zeka, geleneksel testlerle ölçülen analitik zekadan görece bağımsızdır ve okul ile iş başarısını varolan testlerden daha iyi şekilde yordar. Yaratıcı zeka da analitik zekadan farklıdır. Ancak, yaratıcı zeka, varlığı açıkça gösterilmekten çok, bir "aday" zeka durumundadır.

* Sosyal zeka ise (Keating, 1978; Cantor ve Kihlstrom, 1987), özellikle sözel olmayan iletişim becerileri ile bireyin kişiler arası etkileşimde sahip olduğu becerileri kapsar.

* Geleneksel testlerle ölçülen "akademik yönelimli zeka" (ki, özellikle analitik zeka), yaşam boyu önemlidir. Akademik yönelimli zeka bilgiyi hatırlama, onu değerlendirme ve onun önemliliğine karar verme yeteneklerini kapsar.

Okul ve Yaşam Boyu Öğrenme ile İlgili Zeka

Öğrenme yeteneği, tüm zeka tanımlarının merkezinde yer alır. Ne yazık ki, öğrenme ile zeka arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışmalar, bu ilişkinin ya çok az ya da hatta negatif olduğunu bulmuşlardır. Sonraki çalışmalarda, öğrenme ve zekayı ölçen testlerde bir tanımsal yanlılık olduğu görüldü.

Araştırmacılar, "akıcı" (fluid) zekanın genellikle yaş ile birlikte düştüğünü ve "kristalize" (crystallized) zekanın yükselmeye devam edebildiğini ya da en azından düşmediği üzerinde hemfikirdirler (Horn, 1986 ve 1994). Baltes, Dittmann-Kohli ve Dixon'a (1984) göre, insanlar yaşlandıkça yeteneklerini iyi kullanmayı ve kaybettikleri yetenekleri ödünlemeyi öğrenirler.

Üç-Aşamalı İnsan Zekası Kuramı (Sternberg, 1985) analitik, yaratıcı ve pratik (uygulamaya yönelik) yetenekler üzerine kuruludur. Bu yetenekleri ölçebilmek için üç tür çoktan seçmeli (sözel, sayısal ve şekilsel) ve üç açık uçlu madde kullanıldı (Triarchic Abilities Test: Sternberg, 1993). Test, geleneksel testlerden daha geniş yetenekleri ölçtüğü için olsa gerek, bir genel faktör gözlenmedi. Analitik bölüm, geleneksel yetenek testleriyle yüksek bir korelasyon gösterdi; onu, sırasıyla yaratıcı ve pratik bölüm izledi. Daha sonraki yapılan çalışmalar, çevreyi seçme, biçimlendirme ile uyuma ve yaşam boyu başarıya destek sağlamıştır. Yaratıcı ve pratik yeteneklere sahip olanlar, varolan sistemin dışına çıkabilenlerdir.

Yukarıda yaptığımız zeka tanımı, yaşam boyu öğrenmede zekanın rolü konusunda bize çok yardımcı olabilir.

Kaynak: Sternberg. R. J. (1997). The concept of intelligence and its role in lifelong learning and success. American Psychologist, 52(10), 1030-1037.
Özet Çeviri: Doç. Dr. Adnan Erkuş

11 Şubat 2008 Pazartesi

Spor Psikolojisi

Spor Psikolojisi

Egzersiz ve spor psikolojisi şu anda, pek çok farklı bakış açısı nedeni ile doğasının kolayca açıklanamayacağı bir alan gibi görünmektedir. Bu karmaşıklık sadece kavramsal tanımlamalardan değil, aynı zamanda spor psikoloğunun üstlenmesi gereken rollerden de kaynaklanmaktadır. Pek çok yazar spor psikolojisine ilişkin olarak farklı tanımlar yapmıştır. Bu tanımlar, spor psikolojisini spor bilimlerinin ya da psikolojinin alt alanı şeklinde ele alma ile ilgili olarak değişiklikler göstermektedir. Alderman (1980) spor psikolojisini "sporun insan davranışları üzerine etkisi" şeklinde açıklarken; Gill (1986) "spor ortamında insan davranışları ile ilgili sorulara yanıt bulmaya çalışan spor ve egzersiz biliminin bir alt alanı" olarak açıklamaktadır. Bunlara karşın Cox (1994) "psikoloji ilkelerinin spor ortamına uygulanmasını içeren bir alan olarak", Singer (1978) ise "spor branşlarına ve spor ortamına uygulanan psikoloji bilimi" olarak tanımlamaktadır.

Spor psikolojisi, gelişimsel spor psikolojisi, psikofizyolojik spor psikolojisi ve bilişsel spor psikolojisi gibi alt alanlara bölünmeye çalışılmıştır (Cratty, 1982; Duda, 1987; Hatfield ve Landers, 1983; Straub ve Willims, 1983). Bu karmaşa nedeni ile , Dishman (1983) gibi bir kısım spor psikoloğu, kaçınılmaz olarak spor psikolojisinin kimlik krizi içinde olduğunu belirtmişlerdir.

Spor psikolojisini kavramsallaştırabilmek için bu çerçevede spor olgusunu açmak yararlı olacaktır. Günümüzde spor iki farklı biçimde ele alınmakta ve işlev görmektedir. Bunlardan Elit Spor denilen performans sporu, varolan performansı aşmak amacı ile yapılır ve müsabaka kazanmanın temel olduğu yaklaşımı temsil eder. Spor bu biçimi ile ulusal kahramanların yaratılması, tüm dünyanın tanıdığı süper yeteneklerin oluşması ile "daha hızlı, daha yükseğe, daha kuvvetli" ilkesine ulaşmaya çalışır. Diğer yaklaşım biçimiyle Rekreasyon Sporu, bireylerin kendilerini yeniden yaratmalarını, sağlıklarına kavuşmalarını, yaşam kalitelerini yükseltmelerini ve yabancılaşmadan kurtulmalarını sağlamak amacı ile yapılan "herkes için spor" sloganında kristalleşen spor anlayışıdır.

Spor bugünkü yapılış biçimine, ilk toplumlardan modern toplumlara doğru olan değişim içinde yaşam biçimi olma, estetik ve fizik güzellikleri yakalama, elitlere eğlence kaynağı olma, savaşlara hazırlanma, soğuk savaşın aracı olma gibi bir kısım aşamaları geçerek gelmiştir. Bu değişim içinde spor, 20. yüzyıldan başlayarak, bilimsel çalışmalara açılmış, değişen toplumsal koşullar nedeniyle ekonomik bir yön kazanmaya başlamıştır. Bilim adamları, daha iyi sporcu yetiştirme ya da toplumsal yaşam içindeki rekabet ve ilerleyen teknik yaşama uyumu sağlama çabasının yanı sıra, insanın yaşam kalitesini yükseltebilme, stres ve depresyon ile başaçıkabilmesine yardımcı olma amacıyla da çalışmalar yapmaya başlamışlardır (Koruç ve Bayar, 1990). Başlangıç yıllarında spor egzersizi, spor biyomekaniği, spor hekimliği gibi alanlarda çalışmalar yapılmış ama sonra sporun gelişen ve büyüyen yapısı nedeniyle spor psikolojisi, spor sosyolojisi, spor pedagojisi, spor felsefesi gibi alanları da içine alan ve spor bilimleri adı verilen yeni bir bilim dalının oluşumu başlamıştır.

Sporun günümüzde, ekonomik yanı ile de ihmal edilemez bir fenomen olduğu açıktır. Spor, izleyeni, sağlık için spor yapanı ve yarışan sporcusu ile gerek reklamlardan, gerek basından, gerekse de sanayici ve yatırımcılardan büyük destek alarak olağanüstü bir ekonomik ivme kazanmış görünmektedir.

Spor bu denli büyük bir kurum olma yolunda ilerlerken, kaçınılmaz biçimde içine bilim adamlarını da alıp kendine özgü bir bilim dalının doğmasına yol açmıştır. Spor psikolojisinin egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olduğunu ileri süren beden eğitimi kökenli spor psikologları, psikoloji, fizyoloji, anatomi, biyomekanik ve sosyoloji gibi disiplinlerin spor ortamına uygulanması üzerinde değil, bu alana ilişkin bir kısım kavram üzerinde çalıştıklarını belirtmektedirler (Henry, 1981). Aynı düşünceyi paylaşan Gill (1986), Dishman (1983), Morgan (1989) gibi bir kısım uygulamacı, spor psikolojisinin spor biliminin bir parçası olduğunu desteklemektedir. Kimi araştımacılar ise spor ve egzersiz bilimini çok disiplinli bir alan olarak ele alıp, bu alanı oluşturan alt alanların kuram ve kavramlarının birbirinden ayrılabileceğini belirtmektedir (Gill, 1986). Spora özgü olguları anlayabilmek için spor ve egzersiz biliminde yeralan diğer disiplinlerden gelecek bilgiye de gereksinim olduğunu öne süren araştırmacılar vardır (Feltz, 1989; Morgan, 1989). Psikoloji kökenli uygulamacılar ise, spor psikolojisinin kullandığı kuramların psikoloji kökenli olduğunu, psikolojinin kendine özgü kavramlarının bu alanda kullanıldığını ve sporcuya müdahale için klinik ya da psikolojik danışmanlık türünde bir eğitime gereksinim olduğunu ileri sürmektedirler (Anshel, 1992; Goldstein, 1979; Mahoney, 1985; Martens, 1987).

Spor psikolojisi ister psikolojinin, ister egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olarak ele alınsın, her ikisinde de varılan nokta önemlidir; ancak bakış açısı kişinin çalışma alanını belirlemektedir. Örneğin; spor psikolojisi, psikolojinin alt alanı olarak ele alınırsa spor ve egzersiz psikolojisinin kuramlarının ve ilkelerinin uygulanması önem kazanır. Egzersiz ve spor bilimlerinin bir alt alanı olarak ele alındığında ise genellikle spor ortamındaki davranışların belirlenmesine ve açıklanmasına odaklanılır (Feltz, 1994).

Spor psikolojisi görüldüğü gibi ya egzersiz ve spor bilimlerinin ya da psikolojinin alt alanı olarak ele alınmaktadır. Bunu daha net olarak ortaya koyabilmek için spor psikologunun rolü ve niteliğini de gözden geçirmek gerekecektir. Spor psikoloğunun iki ana rolünden bahsedilebilir. İlki akademisyen ve araştırmacı rolü, diğeri ise uygulamacı rolüdür.

Nideffer ve arkadaşları (1980), spor psikoloğunun uygulamacı rolünün, performansı geliştirici programlar üretmek, psikolojik değerlendirme tekniklerini kullanmak, bunalımı önleyici servis hizmetleri vermek, antrenörler ve sporla doğrudan ilgili olan diğer kişiler için programlar geliştirip, danışmanlık hizmetleri vermek olduğunu belirtmektedirler. Bull’a (1993) göre spor psikoloğunun uygulamacı rolü performansı arttırmak ve takım içinde iyi bir havanın yakalanmasına yardımcı olmaktır. Spor psikoloğu bu rolü ile sporculara müsabaka stresi ve müsabaka kaygısı ile başaçıkma stratejilerini öğretmeli, konsantrasyonu geliştirmeli, takımın güdülenme düzeyini yükseltmeli ve güdülenmenin devam etmesini, kendine güvenin artmasını sağlayabilmelidir.

Yine spor ortamlarında hızla artan bir kısım klinik problem söz konusudur. Alkol ve ilaç kullanımı, ilişki bozuklukları, yeme bozuklukları ve şiddetli depresyon gibi durumlara müdahale edebilmek için spor psikoloğunun klinik psikoloji eğitimi alması söz konusudur. Bull (1993), klinik eğitim almış spor psikoloğunun rolünün çok belirgin olmadığını ileri sürmektedir. Tüm spor dallarındaki sporcuların zihinsel nitelikli çalışmalardan daha fazla yararlandıklarını, buna karşın klinik yardım isteyenlerin sayısının çok az olduğunu bu nedenle daha az klinik eğitimli psikoloğa gereksinim olduğunu ileri sürmektedir. Heyman (1987) ise spor psikologlarının sadece normal popülasyonla çalışmadıklarını aynı zamanda duygusal bozuklukları, yeme ve ilaç kullanma gibi sorunları olan sporcular ile de uğraştıklarını belirtmektedir. Anshel (1992) tüm spor ortamındaki müdahaleler düşünüldüğünde klinik ya da psikolojik danışmanlık eğitimi almış spor psikologlarına gereksinim olduğunu; müsabaka stresi ve müsabaka kaygısı ile başaçıkabilme yollarının ya da pek çok bilişsel sürecin, klinik psikoloji eğitimli bir uzman tarafından uygulanmasının daha doğru olduğunu belirtmektedir.

Son yıllarda ise, spor psikoloğunun bu iki rolünün birbiri içine geçebileceği şeklinde görüşler de ortaya atılmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Olimpiyat Komitesi (U.S.O.K.) ve Amerikan Psikologlar Birliğinin (A.P.A) ortak yürüttükleri bir tarama çalışması sonucunda, spor psikologlarının rolü üç başlık altında toplanmıştır. Danışmanlık rolü, eğitimci rolü ve araştırmacı rolü (May, 1986; Weinderg ve Gould, 1995).

Spor psikoloğunun rolleri arasında, araştırmacılık çok küçükmüş gibi görünmesine karşın önemlidir. Araştırmacı spor psikologları, sporda davranış ve performansı etkileyen faktörleri araştırmaktadırlar. Bu çalışmalar kimi zaman laboratuvarda kimi zaman spor salonlarında kimi zaman da müsabakaların yapıldığı ortamlarda ya da soyunma odalarında yapılmaktadır. Bunun için de pek çok araç ve gerece gereksinim duyulmaktadır. Bu araçların önemli bir bölümü genel ya da klinik psikolojinin kullandığı araçlardır. Spora özgü olarak geliştirilmiş araç sayısı ise henüz çok azdır.

Spor Psikolojisinin Araştırma Yöntemleri

Spor psikoloğunun araştırmacı, eğitimci ve danışman rollerini yerine getirirken ne tür bilimsel yöntemler kullanacağı sorusu uzun zamandır tartışılmaktadır. Başlangıçta sosyal psikolojinin kendine özgü araştırma yöntemleri kullanılmıştır (İso-Ahola ve Hatfielt, 1986). Morgan (1980) bunu "spor psikolojisinin, genel psikolojiye paralel yöntemler kullanması kaçınılmazdır" şeklinde açıklamaktadır. Spor psikolojisinin genel gelişim çizgisine bakıldığında da 1950-1965 yılları arasında daha çok kişilikle ilgili çalışmalar yapıldığı, bunun da genel psikolojide o yıllar arasında moda olan treyt yaklaşımı ile uyum içinde olduğu görülebilir (Lander,1983). Daha sonraki on yıl içinde sosyal analiz yaklaşımları çerçevesinde genel psikolojinin ya da sosyal psikolojinin bir kuramı ele alınarak bunun spor içinde uygulanması şeklindeki çalışmalar ön plana çıkmıştır. 1970’lerden günümüze doğru gelen çalışmalarda ise psikolojinin ve sporun öncülerinden etkilenilmiştir. İso-Ahola ve Hatfield (1986), spor psikolojisinin bu süreçler içinde kendine özgü araştırma yöntemleri oluşturma çabası içine girdiğini bunun sonucu olarak iki başlık altında toplanabilecek araştırma yöntemleri saptadığını belirtmektedir. Bunlar; deneysel araştırmalar (laboratuvar deneyleri ve alan deneyleri) ile deneysel olmayan araştırmalar (alan çalışmaları, survey ve arşiv çalışmaları).

Spor psikolojisi bu yöntemler aracılığı ile üç uygulama alanı başlatmıştır. Bu alanlar, performansı arttırma, öğrenmeyi hızlandırma ve performansın önündeki psişik engelleri ortadan kaldırma uygulamalarıdır (Mahoney ve Suinn, 1986; May, 1986). Performansı arttırma uygulamaları, sporcu kişiliği ile ilgili olarak yapılan çalışmaları, güdüleme uygulamalarını, konsantrasyon ve dikkat çalışmalarını, özel müsabaka stratejilerini vb. kapsamaktadır. Öğrenmeyi hızlandırıcı spor psikolojisi uygulamaları ise özellikle zihinsel antrenmanlar aracılığı ile sporcuların beceri öğrenmelerini arttırıcı uygulamalar olarak ele alınmaktadır. Son uygulama alanında performansa engel olan psişik öğelerin ortadan kaldırılması uygulamaları bulunmaktadır. Bu başlık altında, müsabaka kaygısı, müsabaka stresi, gerginlik, heyecan, yoğun antrenman, tükenmişlik gibi durumlar ile başaçıkma ve otomatik canlılık düzeyinin ayarlanması çalışmaları yer almaktadır.

Uygulama alanları ve spor psikoloğunun üstlenmesi gereken rollere yukarıda değinildi. Bunların yerine getirilebilmesi için spor psikoloğunun eğitiminin ne olması gerektiği üzerinde de durulmalıdır.

Spor Psikoloğunun Eğitimi

Spor psikoloğu üç uygulama alanında üç farklı rolü yerine getirmeye çalışmaktadır. Bu rol ve uygulama içinde hem sporun hem de psikolojinin iyi bilinmesi gereği ortaya çıkmaktadır. USOK (1983), Clarke (1984) ve Heyman (1984) spor psikoloğunun psikoloji eğitimi almış olmasının ve bunun bir zorunluk olarak düşünülmesinin gerektiğini, ama spor ve egzersiz alanından gelen uygulamacıların da isterlerse psikoloji ile ilgili bir eğitim alarak bunu yürütebileceklerini belirtmişlerdir. Fakat Anshel (1992) spor psikoloğunun kesinlikle klinik psikoloji eğitimli olması gerektiğini belirtmektedir. Anshel’e yanıt olarak Zaichkowsky ve Perna (1992), spor psikolojisi için klinik eğitime gerek olmadığını spor bilimlerini biliyor ve insan davranışlarını anlayabiliyor olmanın yeterli olduğunu, bunun için de sonradan eğitimle psikolojinin kuram ve ilkelerinin öğrenilebileceğini belirtmişlerdir. Anshel (1993) bunu yeniden yanıtlayarak spor psikologlarının psikolojik danışmanlık görevi üstlendiklerini, uygulamacı olabilmek için bu alana ilişkin yeterince bilgi birikimine gerek olduğunu, psikolojide klinik uygulamaların ya da psikolojik danışmanlığın usta çırak ilişkisi yolu ile kazanıldığını bu nedenle de sadece psikolojinin kuram ve ilkelerini bilmenin bunu sağlayamayacağını belirtmiştir.

Klinik kökenli bir uygulamacı olan May (1986), psikoloji kökenli olan uygulamacıların spor ve egzersiz bilimlerine ilişkin eğitim, spor ve egzersiz bilimlerinden gelenlerin klinik ve psikolojik danışmanlık eğitimi, psikiyatri kökenli olanların da spor ve egzersiz eğitimi almaları gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşım biçiminde verilecek eğitim, lisans düzeyinde bir eğitimi değil, lisansüstü ve doktora eğitimini içermektedir. Bu çerçevede spor psikoloğunun eğitimi için A.A.A.S.P. - The Association for the Advancement of Applied Sport Psychology- (1991) şu öneride bulunmaktadır: Spor psikolojisi içinde klinik ya da psikolojik danışmanlık, sosyal psikoloji, psikofizyoloji, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, kişilik psikolojisi, bilişsel psikoloji ve psikopataloji gibi psikoloji alanlarına gereksinim vardır. Spor ve egzersiz için de biyomekanik, antrenman, hareket bilimi, egzersiz fizyolojisi, spor tıbbı, spor pedagojisi, spor sosyolojisi, motor öğrenme ve motor gelişim alanlarının bilinmesine gereksinim vardır (Akt. Weinberg ve Gould, 1995).

Spor psikolojisi bu şekli ile ele alındığında 1960-1970 yıllarının sosyal psikoloji alanını anımsatmaktadır. Bu alanda da toplum bilimciler ve psikologlar farklı tanımlar ortaya koymuşlardır (Feltz, 1994). Sosyal psikolojide psikolojinin geleneksel yapısı açısından bakıldığında birey temel alınırken, toplumbilimsel köken ve toplumbilimsel gelenekler açısından grup ve toplumsal değişkenler vurgulanmaktadır. Son yıllarda bir uzlaşma olmuşsa da toplumdaki insanların doğası hakkında tamamen farklı sayıltıların ve derin ayrılıkların varlığını koruyacağı belirtilmektedir (McCall ve Simmsons, 1982). Spor psikolojisi bu bağlamda daha genç bir alan olarak ele alınmalı ve şu anda yaşadığı çalkantılar doğal görülmelidir.

Spor psikolojisinde henüz kendine özgü kuramlar yaratılamamıştır. Kuramlarının önemli bir bölümü psikolojinin alt alanlarının geliştirdiği kuramların ödünç kullanımı olarak görülmektedir (Dewar ve Horn,1994). Bu çerçevede spor psikolojisinin daha derinlemesine yapılan, kurama yönelik ve deneysel çalışmalara gereksinimi vardır.

Spor psikolojisindeki ilk araştırmalar 1897 yılında Norman Triplett tarafından yapılan çalışma ile başlamıştır. Bu çalışma aynı zamanda sosyal psikolojinin ilk deneysel çalışmaları arasında da kabul edilmektedir. Triplett bu çalışmada düşük performans gösteren bisikletçileri araştırmıştır. Diğer yarışmacıların varlığının, performansı kolaylaştırıcı ya da engelleyici etki yaptığını saptamıştır (Feltz, 1994). Spor psikolojisinin asıl çalışmaları 1910-1925 yılları arasında Coleman Griffit tarafından yapılmıştır. İlk spor psikolojisi laboratuvarının kurulması ve ilk lisansüstü eğitim de bu dönemde başlamıştır (Mahoney ve Suinn, 1986). 1960’lı yıllara değin spor psikolojisi daha çok motor öğrenme, kişilik ve psikomotor yeteneğin doğası üzerinde yoğunlaşmıştır. 1965 yılında yapılan Uluslararası Spor Psikolojisi Kongresi ile tüm dünya ülkelerindeki birikimlerin tartışılmasına ve deneyim aktarımına olanak sağlanmıştır (Bayar ve Koruç, 1990).

Şu andaki konumu ile spor psikolojisi farklı kökenlerden gelen bilim uygulamacılarının çalıştığı bir alan görünümü çizmektedir. Gerek ABD’de gerek Avrupa’da spor psikolojisine özgü kuruluşlar ve birlikler oluşmuş görünmektedir. Uluslararası Spor Psikologları Birliği (ISSP), Kuzey Amerika Spor Psikolojisi ve Fiziksel Etkinlikler Birliği (NASPSPA), Kanada Spor Psikolojisi ve Psikomotor Öğrenme Topluluğu (CSPLSP), Avrupa Spor Psikologları Federasyonu (FEPSAK) gibi spor psikolojisi toplulukları doğmuştur. Ama tüm ABD psikologlarını şemsiyesi altında toparlayan APA (American Psychological Association) 1986 yılında 47. bölümü olarak egzersiz ve spor psikolojisini kabul etmiştir (APA, 1996).

Ülkemizde henüz gerçek anlamda spor psikolojisi eğitimi veren bir birim bulunmamaktadır. Mantar hızı ile büyüyen beden eğitimi ve spor bölümleri bu alanda yetersiz kalmakta ve yanlış yönlendirilmektedir (Bayar ve Koruç, 1990).

Yazımı tamamlarken May (1986)’in şu sözlerini hatırlatmak istiyorum. "Spor psikolojisinin ciddi psikoloji eğitimi almış ve sporu tanıyan psikologlara gereksinimi vardır. Bu alanı yalnız bırakmayınız, bu alana sahip çıkınız."

Kaynaklar

Alderman, R.B. (1980). Sport psychology: Past present and future dilemmas. P. Klavola ve K.A.W. Eipper (Eds.) Psychology and sociological factors in Sport. Toronto: Üniversity of Toronto.
Anshel, M.H. (1992). The case agains the certification of sport psychologist : In search of the phantom expert. The Sport Psychologist, 6, 265-286.
Anshel, M.H. (1993). Against the certification of sport psychology consultants: A response to Zaichkowsky and Perma, The Sport Psychologist, 7, 344-353.
A.P.A. (1996). 1996 Membership Dues Statements. American Psychological Association 1996 Division Interest Form, 1-5.
Bayar,P., Koruç, Z. (1990). Geçmişten günümüze spor psikolojisi veTürkiye’de spor psikolojisinin konumu. Spor Bilimleri I. Ulusal Sempozyumu Bildirileri. Ankara : Hacettepe Üniversitesi, 102-110.
Bull, S.J. (1993). Sport psychology self-helf guide. Edinburgh: The Crowood Press.
Cox, R. (1994). Sport psychology concepts and applications. (2nd ed.). Wisconsin: WCB Brown & Benchmark Publishers.
Cratty, B.J. (1982). Psychology in contemporary sport. (2nd.ed.). London: Prentice- Hall, Inc. Englewood Cliffs, N.J.
Dever, A., Horn, T.S. (1994). A Critical analaysis of knowledge constraction in sport psychology. T. Horn (Ed.). Advances in sport psychology. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Dishman,R.K. (1983). Identity crises in North American sport psychology: Academics in professional issues. Journal of Sport Psychology, 5, 123-134.
Duda, J.L. (1987). Toward a developmental theory of children’s motivation in sport. Journal of Sport Psychology, 9, 130-145.
Feltz, D.L. (1989). Theorical research in sport psychology: From applied psychology toward sport science. J.S. Skinner., C.B. Corbin., D.M. Landers., P.E. Martin & C.L. Well (Eds.). Future directions in exercise and sport science research. Champaign : Human Kinetics Publishers.
Feltz, D.L. (1994). The natura of sport psychology. T. Horn (Ed.). Advances in sport psychology. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Gill, D.L. (1986). Pschological dinamics of sports. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Goldstein, J.H. (1979). Sports, game and play: Social and psychological viewpoints. Hillsdale, N.J. : Erlbaum.
Hatfield, B.D., Landers, D.M. (1983). Psychophysiology: A new direction for sport psychology. Journal of Sport Psychology, 5, 243-259.
Henry, F.M. (1981). Physical education: An academic disipline. G.A. Brooks (Ed.). Perspectives on the academic disipline of physical education. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Heyman, S. (1984). The developmental models for sport psychology: Examining the U.S.O.C. guidelines, Journal of Sport Psychology, 6, 125-132.
Heyman, S. (1987). Counseling and psychoterapy with athletes: special considerations, J.R. May., M.J. Anshel. Sport psychology: The psychological healt of the athlete. New York: PMA Publishers.
Iso-Ahola, S.E., Hatfield,B. (1986). Psychology of sport: A social psychological approach. Iowa: Brown Company Publishers.
Koruç, Z., Bayar, P. (1990). Kitle sporu ve spor psikolojisi. Spor ahlakı ve spor felsefesine yeni yaklaşımlar sempozyumu. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, 115- 118.
Landers, D.M. (1983). Whatever happened to theory testing in sport psychology ? Journal of Sport Psychology, 5, 135-151.
Mc Call, G.L., Simmson, J.L. (1982). Social psychology: A sociological approach. New York: Mac Millian
Mahoney, M. (1985). Open exchange and epistemic progress, American Psychologist, 40, 29-39.
Mahoney, M., Suinn, R.M. (1986). History and overwiew of modern sport psychology, The Clinical Psychologist, 39 (3), 77-81.
Martens, R. (1977). Sport competition anxiety test. Champaign: Human Kinetics Publishers.
Martens, M. (1987). Science, knowledge and sport psychology. Sport psychologist, 1, 29-55.
Martens, M., Vealey, R.S., Burton, D. (1990). Competitive anxiety in sport. Champaign: Human Kinetics Publishers.
May, J.R. (1986). Sport psychology: Should psychologists become involved, The Clinical Psychologist, 39 (3), 77-81.
Morgan, W.P. (1980). The trait psychology controversy, Research Quarterly for Exercise and Sport, 51, 50-76.
Morgan, W.P. (1989). Sport psychology in its own context: A Recommendation for the future, J.S. Skinner., C.B. Corbin., D.M. Landers., P.E. Martin & C.L. Well (Eds.). Future directins in exercise and sport science research. pp. 97-110. Champaign: Human Kinmetics Publishers.
Nideffer, R. M. (1976). Test of attention and interpersonal style, Journal of Personality and Social Psychology, 34, 394-404.
Straub, W. F., Williams, M. J. (1983). Cognitive sport psychology. Lansing NY: Sport Science Association.
U.S.O.C. (1983). U.S.O.C. establishers guidelines for sport psychology services, Journal of Sport Psychology, 5, 4-7.
Weinberg, S. R., Gould, D. (1995). Foundation of sport and exercise psychology Champaign:Human Kinetics Publishers.
Zaichkowsky, L.D., Perna, F.M. (1992). Certification of consultants in sport psychology: A rebuttal to Anshel, The Sport Psychologist, 6, 287-296.


Dr. Ziya Koruç

Küresel Psikolojiye Doğru: Değişen Dünyanın Gereksinimlerini Karşılamak için


Küresel Psikolojiye Doğru: Değişen Dünyanın Gereksinimlerini Karşılamak için Kuram ve Uygulamayı Değiştirme

Bin dokuz yüz doksanlar bir çok ülkede yoğun sosyal, politik ve ekonomik değişmenin yer aldığı bir dönem olmuştur. Tüm dünya halkları barış adına Itzak Rabin’in öldürülmesine, eski Sovyetler Birliğinin yıkılmasına ve Bosnalılarla Sırplar arasındaki dehşet verici savaşa tanık olmuşlardır. Amerika Birleşik Devletlerinde Oklohama’da terör hareketleri, Los Angeles’da 1960’lardaki ayaklanmaları hatırlatan halk eylemleri, silahsızlanma çabaları ve sağlık hizmetlerinin sunulmasında değişmeler yaşanmıştır. Artık hızla değişen bir dünyada yaşamaktayız. Bir bilim ve bir meslek olarak psikolojinin de bu tür olaylara ilgisiz kalması mümkün olmamıştır. (Russell, 1984; Sexton ve Hogan, 1984).

Moghaddam (1987), psikolojide araştırma ve uygulamanın "üç dünyası" olduğunu öne sürmüştür. Bunlardan biri sadece Amerika Birleşik Devletlerinden ilham alınan psikolojik bilgi ve uygulama dünyasıdır. İkincisi, diğer endüstrileşmiş ülkelerde geliştirilmiş bilgi ve uygulamalar bütünüdür. Üçüncüsü ise gelişmekte olan ülkelerde işlenen bilgi ve uygulamalardır. Bu üçlü içinde Amerikan psikolojisi ithal edilendir ve gelişmekte olan ülkeler için olduğu gibi özellikle Avrupa topluluğundan olan gelişmiş ülkeler için de önemli bir etki kaynağı işlevi görmektedir. Ancak, Amerikan psikolojisi de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerle kurduğu bağlantılara dayanarak bilgi ve uygulama temelini giderek daha fazla genişletmektedir. Bu yayılma, kongreler, ortak yayınlar, eğitici çalışma grupları (workshops) araştırmalarda işbirliği, uygulamalarda danışmalar ve özellikle elektronik posta gibi küresel bir araç ile gerçekleşmektedir.

American Psychologist dergisinde uluslararası psikoloji üzerine yeni bir bölüm açılmasının bir amacı, psikolojinin bilgi, düşünce ve uygulamalarının diğer endüstrileşmiş ve gelişmekte olan ülkeler ile karşılıklı dönüşümünü sağlamak ve böylece de Amerikan psikolojisinin bilgi ve uygulama temellerinin gelişmesine katkıda bulunmaya çalışmaktır. Amerikan psikolojisi bireycilik, soyut idealler ve usculuk gibi Amerikan ilkelerinin, kültürel değerler ile davranışların derin köklerini oluşturmasından (Kim, 1995) ve bu nedenle halkın gereksinimlerine pek duyarlı olmamasından dolayı çoğu kez eleştirilmektedir.

İkinci amaç ise dünya topluluğuna ait diğer ülkelerin psikoloji uygulama ve araştırmaları sonucunda elde ettikleri bilgi birikiminden daha fazla haberdar olunmasını kolaylaştırmaktır. Fransa, Macaristan, Yeni Zelanda ve eski Sovyetler Birliği gibi bazı ülkeler, Amerika’daki araştırma ve uygulamalar sonucu, gelişen psikolojiden daha az kendi ülkelerindekinden daha fazla etkilenmişlerdir (Sexton, ve Hogan, 1992). Hong Kong ve Japonya gibi bazı ülkelerdeki psikoloji ise, alana ilişkin bilgi birikimi ve uygulamalarda Doğu ile Batı etkilerini kaynaştırarak kendi sentezini oluşturmuştur. Brezilya, Norveç, İrlanda ve Romanya gibi diğer ülkeler ise Batı Avrupa, İngiltere ve Amerika’nın etkisini kabullenmektedir (Sexton ve Hogan, 1992).

Uluslarararası psikoloji adı altında açılan bu bölümün, Amerikan psikolojisinin diğer ülkelerinkinden kopuk, tecrit edilmiş niteliğinin değişmesine katkıda bulunacağı umulmaktadır. Amerikan psikologlarının diğer ülkelerdeki meslekdaşlarının çalışmalarını pek okumama ve çok az alıntı yapma gibi davranışlarının (Sexton, 1983), Amerika’daki psikoloji araştırmaları, uygulamaları ve kuramlarının ülke sınırları dışına taşabilmesi için değişmesi gerekmektedir. Bununla ilişkili olarak, yayınlanmak üzere dergilere gönderilen makaleleri incelerken bu tür eksikliklere işaret edebilecek nitelikte editörlerin ortaya çıkması aksaklıkları giderebilir. Nitekim, American Psychologist dergisi ve Amerikan Psikoloji Derneğinin yayınladığı diğer dergiler, psikolojiyi evrenselleştirme çabası içinde Amerika Birleşik Devletlerinin dışındaki ülkelerdeki meslekdaşlarını yayın kurullarına sokmuşlardır.

Amerika Birleşik Devletlerinin göçlerle, çokuluslu ekonomik gelişmeyle ve giderek artan uluslararası iletişim yöntemleriyle daha uluslararası hale geldikçe ulusal sosyal sorunların çözümüne başarılı biçimde katkıda buluna-bilmek için psikoloji bilimini ve uygulamalarını değiştirmesi gerekmektedir (Adair ve Kağıtçıbaşı, 1995). Amerika Birleşik Devletlerinde bu şekilde bir büyüme gösteren psikoloji, artık laboratuvar veya klinik ortamlarındaki sorunlara cevap aramanın ötesine geçmiştir. Bin dokuz yüz doksanların kamu hizmeti veren psikolojisi masaya oturarak barış pazarlığına girişmeye yardım etmekte, su politikaları geliştirmekte veya şehir plancılarının konut tasarımlarını değerlendirmektedir (King ve Collins, 1989). Sexton’un öne sürdüğü gibi, Amerikan psikolojisi eğer topluma yararlı olacaksa, ülkedeki "terör, ırk ayrımı, etnik gruplar arası çatışmalar, suç, şiddet, dünya barışı ve nüfus kontrolü" gibi içinden çıkılması güç sorunlara çözüm aramalıdır. Bu nitelikteki sorunları çözmek için en iyi strateji yalıtılmış, soyutlanmış değil, tam tersine iletişim, elbirliği ve bu evrensel sorunları çözmek için yaratıcı fikirler bulan dünyanın her tarafındaki meslekdaşların çözümlerine fırsat tanımayı içerir (Sexton, 1985). Doğu Asya psikolojisinin Amerikaya sunuluşunda olduğu gibi, bilginin iki yönlü akışı sayesinde "Japoncada amae (bağımlılık) (Doi, 1981), Kore dilinde chong (şefkat) (Choi, Kim ve Choi, 1993) ve Çincede mientze (sima) (Ho, 1976) kavramıyla" örneklenen başkalarıyla karşılıklı ilişkililiğin insan davranışının özünde yer aldığını öğreniriz (Kim, 1995). Latin Amerika psikolojisinde, insan etkileşimi de aynı şekilde, grubun bireye kıyasla daha öncelikli olduğu ilişkililik kültürü ile tanımlanmaktadır (Diaz-Loving, Reyes-Lagunes, ve Diaz-Guerrero, 1995). Avrupa (Hall ve Miller, 1992-1993) veya Hint psikolojisinde (Adair, 1995; Sinha, 1994) olduğu gibi bunların hepsi, insan davranışlarına ilişkin problemlerin çözülmesi için daha ek-siksiz ve yetkin bir bilgi sağlayarak Amerikan psikolojisini genişletebilirler.

Her ülkede psikolojinin serpilmesi, o ülkedeki kaynakların ve yaygın düşünsel, politik ve sosyal uygulamaların bir işlevi olacaktır (Hall ve Miller, 1992-1993). 1980’lerin ortalarında, Amerikan Psikoloji Derneğinin yaklaşık 60000’in üzerinde psikolog üyesi bulunmaktaydı. Amerika Birleşik Devletlerinde psikolog sayısının artış oranı azalırken diğer ülkelerde örneğin İsrail’de 10 misli bir artış gözlenmekte; benzer biçimde Güney Afrika ve İspanya’da da hızlı bir artış gerçekleşmektedir (Rozenweig, 1987; Sexton ve Hogan, 1992). Ancak, Amerika Birleşik Devletlerinde meslekte çalışan psikolog sayısının daha fazla olması, Avrupa, Latin Amerika, Afrika veya Asya psikoloji topluluklarının Amerika’daki psikoloji topluluğu üzerindeki etkisini, eğer kendini bu psikolojilere açık tutuyorsa, azaltmamaktadır. Psikoloji alanında diğer ülkelerdeki gelişmeler ve Amerikan psikolojisinin dünya psikolojisi üzerindeki azalan rölünü farkeden Sexton ve Hogan (1992), Amerika’daki psikoloji üzerine iki senaryo önermişlerdir. İlki, Amerikan psikolojisinin, diğer psikolojilerin kuram ve uygulamalarından çok az alarak tek yönlü profesyonel etkinlikleri beslemeyi ve geliştirmeyi sürdüreceği şeklindedir. Sonuç, doğal olarak, hızla büyüyen çok kültürlü, çok uluslu ve çok ırklı bir nüfustan oluşan kendi halkının psikolojik gereksinimlerini karşılamada başarısız olma riskini taşıyan giderek parçalanan bir Amerikan psikolojisi olacaktır. Diğer senaryo ise Amerikan psikolojisinin, başka ülkelerdeki psikolojinin profesyonel gelişiminden etkilenerek gelecek yüz yılın uluslararası zorlamalarını karşılayacak, üstesinden gelecek biçimde daha kapsamlı ve daha tepki verici bir psikoloji haline geleceğini önermektedir.

İşte bu ikinci görüşü paylaşan Amerikan Psikoloji Derneği’nin Psikolojide Uluslararası İlişkiler Komitesinin üyeleri, American Psychologist dergisinde bu özel bölümü açmak istemişlerdir. Dolayısıyla Amerikan Psikolojisi, diğer ülkelerdeki psikoloji hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukça, vatandaşlarına daha yararlı olma açısından kendi ülkesindeki bilim, uygulama ve profesyonel gelişim sınırlarını daha iyi değerlendirecektir. Bu sayıdaki makaleler, uluslararası psikoloji üzerine bu yeni bölüm için bir başlangıç işlevi görmektedir. Sonraki sayılarda, bu bölümde, tüm dünyadaki meslekdaşların çalışmaları ve bazen de tartışmalı konular hakkındaki görüşleri ele alınacaktır. Bu yeni bölüm-de, aynı zamanda, okuyucuları Psikoloji’de Uluslararası İlişkiler Komitesi ile (Committee on International Relations) uluslararası sorunlar üzerine Psikoloji’de Uluslararası İlişkiler Ofisinin (Office of International Affairs in Psychology) müdürü Joan Buchanan kanalıyla (Internet adresi:jxb.apa@email.apa.org) kapsanması istenilen konular hakkında yazışmaya çağırmaktayız. Bu yeni bölümün yayın kurulunda görev almak isteyenler de Joan Buchanan ile temasa geçmelidir.

Kaynak: Mays, V. M., Rubin, J., Sabourin, M, and Walker, L. (1996). Moving toward a global psychology: Changing theories and practice to meet the needs of a changing world. American Psychologist, 51(5), 485-487.

Sağlık Psikolojisi ve Geleceği

Sağlık Psikolojisi ve Geleceği

Günümüzde insan sağlığını tehdit eden hastalıklar değişmiştir. Tifo, çiçek, difteri gibi bulaşıcı hastalıklar, enfeksiyona yol açan mikroorganizmaların bulunması ve mücadele yollarının öğrenilmesi ile azalmıştır. Astım, şeker hastalığı, kroner kalp yetmezliği, kanser ve AIDS gibi kronik hastalıklar ise artmıştır. İnsan hayatı belirgin bir şekilde uzamış, hayat standardı bir önceki yüzyıla göre yükselmiştir. Buna rağmen hastaneler hâlâ doludur. Yukarıda sayılan kronik hastalıkların sebeplerini anlamaya yönelik yapılan araştırmalar epey bir yol kat etmiş olsa da, tedavi yöntemleri henüz gelişememiştir. Son 30 yılda, sağlık psikolojisi ve ona bağlı diğer alanlarda (davranışsal tıp, psikosomatik tıp) çok büyük gelişmeler olmuştur. Amerika’da ve Avrupa’da standart tıp uygulamalarının, sağlığın tekrar kazanılmasında hastaların gereksinimlerini yeterince karşılayamadığı görülmüştür. Gerek fizyolojik bir sebebi olmayan işlev bozuklukları ve gerekse tıbbi ortamlarda karşılaşılan diğer hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan psikolojik problemler için psikologlara daha fazla görev düşmeye başlamıştır.

Psikoloji eğitimi almış uzmanların çoğu, özellikle de klinik psikologlar için odak noktası, bireylerin ya da küçük grupların ruh sağlığı ve uyumu olmuştur. Oysa, sağlık psikolojisinde, sadece bireylerin sağlığının değil, tüm toplumun sağlığının iyileştirilmesi üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, kardiyovasküler hastalıklarda, kanserde ve şeker hastalığında, kazalar ve yaralanmalarda belirgin bir ölçüde artış olmuştur. Dünya Sağlık Örgütü 1996’da yayınlanan bir raporunda, dünya nüfusunun (5,72 milyar) yarısından çoğunun solunum yolu iltihaplanması, verem, sıtma ve HIV/AIDS riski taşıdığı ve 2000 yılına gelindiğinde 25 milyon insanın HIV/AIDS’li olabileceği belirtilmiştir.

Amerika’da ve Batının birçok gelişmiş ülkesinde, halk sağlığını korumaya ve hastalığı önlemeye yönelik programlar düzenlenmektedir. Birçok epidemiolojik araştırmada sosyal ve davranışsal araştırmalarla işbirliği içinde olmanın önemi belirtilmiş ve ‘sağlıklı davranışların desteklenmesi’ alanının gelişimine katkıda bulunulmuştur. Daha önce belirtilen ölüm sebeplerinin (kalp, kanser, kazalar, vb.) yaklaşık yarısının, davranışsal faktörlerden kaynaklanabileceği de düşünülmektedir. Özellikle sigara içme davranışı, beslenme alışkanlıkları, alkol kullanımı, stresle etkili başedememe gibi faktörler bunlardan bazılarıdır. Bu yüzden sağlık psikolojisindeki birçok araştırmada ‘davranış değişikliği’ hedeflenmektedir. Sağlık psikolojisi, sağlık ile davranış arasındaki bağlantıyı araştırmanın yanı sıra, toplumun sağlığını korumaya yönelik müdahale programlarının yürütülmesinde de kuşkusuz önemli bir role sahiptir.

Sağlık psikolojisinin bugün karşılaştığı en büyük zorlukların başında, tıbbi ortamlarda kabul görmek gelmektedir. Bu zorluğun sebebi, psikologların 1970’lerin öncesinde fizyolojik sistemler, tıbbi hastalıklar, tedaviler ve hastane protokolü hakkında çok az eğitim almış olmalarıydı. Oysa bugün sağlık psikologları hastane ortamında çalışırken gerekli olacak bilgileri öğrenmektedirler. Ayrıca, her geçen gün daha çok hekim, hastanın sağlığında, iyileşmesinde ve rehabilitasyonunda psikolojik faktörlerin önemini kavramaktadır.

Bugün Türkiye’de sağlık psikolojisi alanında çalışma yapan psikologların sayısı, iki elin on parmağını geçmez. Henüz psikoloji alanında, bu konuda eğitimli psikologların olmaması yüzünden, lisansüstü düzeyde eğitim verilemiyor. Klinik psikoloji içinde yetişmiş ama bu alana ilgi duyan birkaç psikoloğun kişisel çabalarıyla, bu alan öğrencilere tanıtılmaktadır. Bu yönde atılacak ilk adım, psikologların, hastalık öncesi ve sonrası yaşam alışkanlıkları, sağlıklı davranışların kazandırılması, sağlık bakımı gibi konularda daha çok araştırma ve uygulama yapması ve alanı tanıması olmalıdır. Ancak, uzman sağlık psikoloğu olmak için hem akademik hem de uygulamalı olarak verilen bir programdan geçmek esastır.

Uzm Psk. Arzu Yurdakul

Trafik Psikolojisi

Türk Psikolojisi İçin Yeni Bir Çalışma Alanı:Trafik Psikolojisi

Trafik psikologları Avrupa’da psikoteknik çalışmalarıyla, 1900’lerin başından günümüze dek ulaşımın ve trafik sistemlerinin daha güvenli ve daha ekonomik olmasına katkıda bulunmaktadırlar. Trafik psikologlarının diğer çalışmalarının yanı sıra en çok görev aldıkları alan, devlete bağlı ya da özel araştırma merkezleri / enstitülerde sürücülere yetenek testleri uygulamak, bu testlerin geliştirilmesi, geçerliği ve güvenirliği üzerinde çalışmaktır. Günümüzde bu etkinlikleri, sürücü rahabilitasyonu ve sürücülüğün geliştirilmesi programlarının düzenlenmesi boyutunu kazanmıştır.

Avrupa’da trafik psikologları disiplinlerarası araştırma ekipleriyle çalışmaktadırlar. Bu ekipte mühendisler, avukatlar, hekimler, öğretmenler ve ekonomistler yer almaktadır. Bu disiplinlerarası ekipte sosyal psikologlar, endüstri psikologları, klinik psikologlar, deneysel psikologlar kendi alanlarının bulgularını, araştırma yöntemlerini ve kuramlarını trafik konusunun çeşitli psikolojik boyutlarını incelemek ve açıklamak için kullanmaktadırlar.

Fakat özellikle son yıllarda bu konudaki bilgi birikiminin de artması, yalnızca trafik konusunda araştırma yapan enstitülerin çoğalması, bazı üniversitelerde trafik psikolojisi bölümlerinin kurulmasıyla, trafik psikolojisinin psikoloji bilimi içindeki konumu değişmeye başlamıştır. 22-25 Mayıs 1996 tarihlerinde İspanya'da düzenlenen Birinci Uluslararası Trafik Psikolojisi Kongresi’nde, Avrupa Ulaşım Psikologları Derneği düzenlediği toplantıda, günümüzde trafik psikolojisinin, psikolojinin diğer anabilim dalları arasında yer almasının zamanının geldiğini belirtmiştir. Toplantıda, üniversitelerde lisans üstü programlar arasında trafik psikolojisinin de yer alması için çalışmaya başlanması kararlaştırılmıştır.

Bugün tüm Avrupa’da sürücülerin seçilmesi, eğitimi ve rehabilitasyonu gibi işlevlere sahip yaklaşık 5000 işyerinin var olduğu, 5000 kadar da potansiyel iş yeri olduğu belirlenmiştir. Bu işyerlerinde psikologların görev aldıkları alanlar:

*Sürücü yeteneklerinin psikoteknik değerlendirmesi
*Sürücü eğitimi ve rehabilitasyonu
*Ergonomi (Ergonomik açıdan yol sistemlerinin ve ulaşım araçlarının dizaynına ilişkin öneriler üretmek)
*Karayolları projelerinde mühendislere danışmanlık
*Trafik güvenliği konusunda bilinç yaratma programları
*Trafik kanunlarının uygulanması / kanun yapıcılara danışmanlık
*Eğitim programlarının eğiticilerinin yetiştirilmesi
*Trafik bilirkişilerinin ve politikacıların danışmanlığı
*Üniversitelerde trafik psikolojisi eğitimi vermek.
*Kaza sonrası bilirkişi raporlarının hazırlanması.
*Trafikle ilgili davranış, tutum, yetenek vb. alanlarda kullanılacak ölçüm araçlarının geliştirilmesi.
*Araştırmalar
*Yaşam kalitesi, çevresel koşullar ve kriterlerin tanımlanması olarak sıralanabilir.

Görev aldıkları tüm bu alanlarda psikologlar genel olarak “insan faktörünün kazalarda oynadığı rolü belirlemeyi” ve “bulgulardan yola çıkarak kazaları engelleyebilecek önlemler üretmeyi” amaçlamaktadırlar. Bu amaçla trafik psikologlarının aktif olarak görev aldıkları bu alanlardaki araştırma konuları da oldukça geniş bir yelpazeye yayılmış durumdadır: Sürücü eğitimi, sürücülük tarzları, trafikte risk alma davranışı, sürücülerin düzenli aralıklarla yeteneklerinin değerlendirilmesi bunlardan bazılarıdır.

Trafik psikologları için kazaları azaltmada sürücü davranışlarının tüm yönleri önemlidir. Kaza yapma eğiliminde kişilik özelliklerinin rolü, sürücülerin kaza yapmalarına neden olan psikomotor etmenler, kaza yapma eğilimi bu konuda üzerinde çalışılan önemli konulardır. Ayrıca para cezasına ilişkin tutumlar, karar verme, bireysel farklılıklar, cinsiyet farklılıkları, kuralları isteyerek ihlal etme ile kuralları uygulamada hata yapma arasındaki farkın incelenmesi gibi konularda da araştırmalar yapılmaktadır. 1990’lardaki son çalışma konuları arasında trafik kazalarında en önemli risk grubunu oluşturan gençlerin trafik kazalarına ve kurallarına ilişkin tutumları, yaşam stilleri, sosyal roller, sosyal değerler ve kaza yapma eğilimi, problemleri farketme gibi bireysel nitelikleri de kapsayan konular yer almaktadır.

Yukarıda trafik psikolojisinin bu geniş araştırma yelpazesinde psikolojinin pek çok alt alanının kendi kuramını, yaklaşımını, çalışma yöntemini kullanarak trafik konusunu incelediği belirtilmişti. Yazının bundan sonraki bölümünde genel olarak bu konunun psikolojinin hangi alt alanlarında hangi başlıklarda ele alındığı üzerinde durulacaktır.

Trafik psikolojisi ile ilgilenen endüstri psikologları, çevre psikologları ve deneysel psikologlar genellikle mühendislerle işbirliğine giderek, araçların güvenliği, çevrenin ve yolların daha elverişli hale getirilmesi, taşımacılık sisteminin yol açtığı ses ve hava kirliliği, bazı araçların rahatsızlık veren fiziksel özelliklerinin psikolojik etkileri, aracın elektronik aksamının sürücünün kolaylıkla algılayabileceği şekilde düzenlenmesi, araç kullanırken otomatikleşme, video simulasyon testi kullanarak hızlı araç kullanma davranışının incelenmesi, kazalara neden olan hataların bilişsel analizi, hız algısına ilişkin risk alma eğilimi, algısal ve motor yetenekleri ile ilişkisi gibi konularda çalışmaktadırlar.

Sosyal psikologlar, sürücülük tutumları üzerinde çalışmaktadırlar ve sürücü ve yaya davranışlarını değiştirmeye yönelik eğitim programları üzerinde durmaktadırlar. Tutum kuramlarını, özellikle de son yıllarda üzerinde durulan “Planlanmış Davranış Kuramı’nı” içkili ya da hızlı araç kullanarak trafik kurallarını ihlal etme gibi davranışların temelini açıklamak için kullanmaktadırlar, konuyla ilgili uygulamaya dönük araştırmalar yapmaktadırlar.

Klinik psikologların trafik psikolojisinde en yoğun olarak ilgilendikleri konular ise alkollü araç kullanan sürücülere yönelik alkol tedavileri, kaza sonrası yaşanan post travmatik stres bozukluğu gibi yaşam olaylarına yönelik terapilerdir. Ayrıca kaza yapmayı alışkanlık haline getiren, çok sık aşırı hız yapan sürücülerin rehabilitasyonları ile de ilgilenmektedirler.

Sosyal psikologların ve klinik psikologlarının birlikte çalıştıkları konular arasında; sürücülerin stres ve kaygı duygu durumlarının ölçülmesi, sürücülükte kaygı tepkileri, saldırganlık, kızgınlık, kazaya neden olan sürücünün yaşadığı suçluluk duyguları, kazalara neden olabilecek şiddet davranışlarının belirlenmesi, sürücü davranışlarını gelişterme ve rehabilitasyonu gibi konuları sıralayabiliriz.

Son yıllarda ise trafik psikologlarının önemli bir tartışma alanı psikolojinin tüm bu alt alanlarından bağımsız olarak yalnızca trafik psikolojisi için geçerli olan kuramlar, modeller geliştirmektir.

Özetle, trafik psikolojisi "trafik" kavramını oluşturan üç öge olan, "araçlar", "insanlar" ve "çevre" ile ilgilenen bir alandır. Birbirini bütünleyen koşulların bir araya gelmesinden oluşan trafik olgusu, bu koşullardan herhangi birinde meydana gelecek değişiklikten etkilenmektedir. Trafik sistemini oluşturan ögelerden herhangi birinde ortaya çıkacak küçük bir aksaklık tüm sisteme olumsuz etkide bulunarak, sistemin aksamasına neden olmaktadır. Trafik psikolojisi bu üç ögeyi tek tek ele aldığı gibi üçünün birbiriyle etkileşimini, diğer bir deyişle sistemi de incelemektedir.

Sonuç olarak bugün artık Avrupa'da mühendisler ya da kanun yapıcılar, uygulayıcılar, trafik bilirkişileri değil, onlarla çalışan, onlara danışmanlık yapan psikologlar trafik kazalarını azaltabildiklerini rapor etmekte ve kazaları azaltmaya yönelik yeni hedefler belirlemektedirler. Gün geçtikçe büyüyen dev bir trafik sorununa sahip olan ülkemizde de Türk psikologları aynı rolü üstlenmek ve ülkemizdeki eski sürücü kimliğinin yerine çağdaş, öz denetime sahip, çevresine ve diğer sürücülere karşı duyarlı yeni sürücü kimliğinin geliştirilmesi için hazırdırlar.

Doç. Dr. Yeşim Yasak

Gelişimsel Psikopatoloji

Alan Tanıtımı: Gelişimsel Psikopatoloji


Gelişimsel psikopatolojinin tarihsel gelişimi

Bugün ayrı bir disiplin olarak kabul edilen gelişimsel psikopatoloji alanının temelleri, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, etiyoloji, embriyoloji ve sinirbilimi (neuroscience) alanlarındaki kuramcılar tarafından atılmıştır. Bu kuramcılar, gelişimin normal gelişimden sapmaları araştırarak daha iyi anlaşılabileceğini, ve normal gelişimi anlamada ilerleme sağlandıkça da patolojinin daha iyi anlaşılabileceğini savunmaktadırlar (Cicchetti & Cohen, 1995). Ayrıca bu kişiler patolojiyi normalin abartılmış veya bozulmuş hali olarak kabul edip, bu alandaki araştırmanın normal süreçlere ışık tutacağını ileri sürmüşlerdir (Cicchetti, 1984).

Gelişim psikolojisi alanındaki ilerlemeler sonucunda, gelişimsel normların belirlenmesi, normalden sapmaları değerlendirebilme olanağı sağladığı için, gelişimsel psikopatolojiye doğrudan katkıda bulunmuştur. Ayrıca psikobiyolojik, algısal, bilişsel, linguistik, sosyal, sosyal-bilişsel, duygusal ve motivasyonel süreçlerle ilgili temel bilgilerde sağlanan ilerlemeler, gelişimsel psikopatologların psikopatoloji süreçlerinde yeni keşifler yapabilmeleri için güçlü bir temel sağlamıştır (Cicchetti & Cohen, 1995).

Gelişimsel psikopatolojinin ayrı bir alan olarak ortaya çıkmasında gelişim psikolojisinin önemli bir rolü olmasına rağmen, 1960 ve 1970’li yıllarda gelişim psikologları daha çok temel teorik ve deneysel konularla ilgilenmişlerdir (Cicchetti, 1984). Aynı yıllarda bazı gelişim psikologları ise sosyal politikalar konusuyla ilgilenmeye başlamışlardır. Örneğin, yaşlanma ve olumsuz koşullardaki çocuklara erken yaşta uygulanan destek programlarının değerlendirilmesi gibi uygulamalı alanlardaki ilk araştırmaları başlatmışlardır. Gelişim psikolojisinde uygulamaya yönelim arttıkça gelişim psikolojisi içinde uygulamalı gelişim psikolojisi adıyla yeni bir alt alan oluşmuştur. Gelişim psikologları kuram ve araştırma yöntemlerindeki uzmanlıklarını; yoksulluğun, boşanmanın, istismar ve ihmalin çocuğun gelişimine etkisi, tek ebeveynle yetişen çocukların ve çalışan annelerin çocuklarının gelişimi gibi sosyal problemleri çalışmaya yöneltmişlerdir (Cicchetti ve Cohen, 1995). Böylece gelişimsel süreçleri anlamada birey çevre etkileşimi önem kazanmış ve gelişim psikolojisi gelişimsel psikopatolojinin doğuşunu hazırlamıştır.

Gelişimsel psikopatolojinin tarihsel dönüm noktaları ise Achenbach’ın 1974’te yayınladığı “Developmental Psychopathology” (Gelişimsel Psikopatoloji) kitabı, Rutter ve Garmezy’ nin (1983) “Handbook of Child Psychology” (Çocuk Psikolojisi El Kitabı) kitabındaki bir bölüm, “Child Development” (Çocuk Gelişimi) dergisinin 1984’te çıkan özel sayısı ile nihayet 1989 yılında yayınına başlanan tamamen bu alana ait olan “Development and Psychopathology” (Gelişim ve Psikopatoloji) dergisidir (Cicchetti ve Cohen, 1995).

Gelişimsel psikopatolojinin tanımı

Achenbach 1974’te yayınladığı Gelişimsel Psikopatoloji kitabında, bu kitabın hemen hemen var olmayan bir alan hakkında olduğunu söylemişti (Achenbach, 1974). Daha sonra Sroufe ve Rutter (1984) gelişimsel psikopatolojiyi “başlangıç yaşı ne olursa olsun, nedeni ne olursa olsun, davranışsal özelliklerde ne gibi farklılaşmalar olursa olsun ve gelişimsel süreci ne kadar karmaşık olursa olsun, davranışsal uyumsuzluğun kökenlerinin ve sürecinin çalışılması” (s.18) olarak tanımlamışlardır. Rolf ve Read (1984) ise gelişimsel psikopatolojiyi “anormal davranışın, kalıtsal, birey düzeyinde yapısal (ontogenic), biyokimyasal, bilişsel, duygusal, sosyal açıdan veya herhangi bir gelişimsel etkinin ölçüldüğü bir durumda incelenmesi” (s.9) olarak tanımlamışlardır. Lewis ve Miller’ın tanımında da (1989) gelişimsel psikopatoloji, “uyumsuz davranışların gelişimini ve süreçlerini tahmin etmenin çalışılmasıdır” (s. xiii). Gelişimsel psikopatolojinin tanımlarına daha pek çok örnek verilebilir. Fakat bütün bu tanımlamalarda amaç gelişimsel psikopatolojiyi ayrı bir alan yapan özellikleri vurgulamaktır.

Gelişimsel psikopatolojinin temel özellikleri

Gelişimsel psikopatolojinin en önemli özelliklerinden biri klasik gelişimsel kuramın ilkelerini, normalden sapmış durumları anlamak için kullanmasıdır. Bu sayede patolojik durumlar daha iyi anlaşılabildiği gibi normal gelişim kuramları da ilerleme göstermektedir. Diğer bir özelliği de gelişimsel, klinik yaklaşımları diğer disiplinlerin de (örn. fizyoloji, biyoloji, sinirbilimi vb.) bakış açılarıyla bir araya getirerek, bütüncül bir yaklaşım oluşturmasıdır (Luthar, Burack, Cicchetti & Weisz, 1997).

Gelişimsel psikopatolojiyi ayrı bir alan olarak belirleyen bir özelliği de çalışma konularıdır. Gelişimsel psikopatologlar gelişimsel çizgileri (developmental pathways) ve bu yolların belirlediği sonuçları ortaya çıkartmaya çalışırlar. Örneğin, hangi farklı gelişimsel çizgilerin benzer gelişimsel sonuçlara ulaştırdığını (farklı çevre koşullarının ve yaşam özelliklerinin aynı davranış problemlerine yol açması gibi), bu sonuçlardaki bireysel farklılaşmaları ve bunların nedenlerini araştırırlar (Ross & Jennings, 1995). Aynı zamanda gelişimsel psikopataloglar aynı yolların nasıl farklı sonuçlara (aynı çevresel koşullarda yetişen iki bireyin farklı davranış özellikleri göstermesi gibi) yol açtığını da anlamaya çalışırlar. Örneğin özellikle pek çok risk faktörüne maruz kalanlar arasında diğer bireylerden farklı olarak dayanıklılık gösterenlerin ortak özelliklerini araştırırlar. Bu çalışmaların sonuçları, risk faktörleriyle karşı karşıya olan bireylerin olumlu yönde gelişmeleri için geliştirilen destek programlarına çok önemli veriler üretmektedir. Gelişimsel psikopatolojinin diğer bir ilgi alanı da boylamsal çalışmalarla davranışların, özellikle patolojik durumların sürekli olup olmadığını ortaya çıkartmaktır. Örneğin, saldırgan davranış gösteren çocuğun bu davranışı gençlik yıllarına ve yetişkinliğine kadar süreklilik gösterecek midir? Bu konudaki araştırmalar eğer davranış süreklilik gösteriyorsa buna katkıda bulunan faktörleri de ortaya çıkartmaya çalışırlar. Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da sürekliliği değerlendirirken davranışların gelişimsel bir bakış açısıyla incelenmesidir (Achenbach, 1989). Dört yaşındaki bir çocuğun bilişsel ve sosyal gelişim düzeyi, 10 yaşındaki çocuktan, 10 yaşındakinin de bir yetişkinden farklıdır. Bu nedenle, aynı durumda ya da patolojide gözlenen davranış özellikleri yaşa göre farklılık gösterebilir.

Gelişimsel psikopatolojinin diğer alanlarla karşılaştırılması

Gelişimsel psikopatoloji, yetişkinliğe kadar gelişimsel süreçleri incelemesiyle, aynı zamanda teşhis ve tedaviye fazla odaklaşmamasıyla, klinik çocuk psikolojisinden; normal dışı gelişimin yanında normal gelişime de önem vermesiyle, anormal psikolojiden; ve normalden sapmalara daha fazla önem vermesiyle de gelişim psikolojisinden ayrılmaktadır (Ross & Jennings, 1995).

KAYNAKLAR

Achenbach, T. (1974). Developmental psychopathology. New York: Wiley.
Achenbach, T. (1989). Conceptualization of developmental psychopathology. Lewis, M. & Miller, S. M.(Eds). Handbook of developmental psychopathology. New Yok: Plenum Press.
Cicchetti, D. (1984). The emergence of developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 1-7.
Cicchetti, D. & Cohen, D. (1995). Perspectives on developmental psychopathology. Cicchetti, D & Cohen, D. (Eds.) Handbook of developmental psychopathology theory and methods. Vol.1. New York: Wiley & Sons, Inc.
Lewis, M. & Miller, S. M. (1989). Handbook of developmental psychopathology. New York: Plenum Press.
Luthar, S.S., Burack, J.A., Cicchetti, D. & Weisz, J.R. (Eds.) (1997). Developmental psychopathology perspectives on adjustment, risk and disorder. Cambridge: Cambridge University Press.
Rolf, J. & Read, P.B. (1984) Programs advancing developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 8-16.
Ross, S. & Jennings, K.D. (1995). Development and psychopathology. M. Hersen & R.T. Ammerman (Eds.). Advanced abnormal child psychology. New Jersey: Lawrence Erlbaum Ass.
Rutter, M. & Garmezy, N. (1983). Developmental psychopathology. P. H. Mussen (Series Ed.) & E. M. Hetherington (Vol. Ed.), Handbook of child psychology: Vol.4. Socialization, personality, and social development (4th ed.). New York: Wiley.
Sroufe, L. A. & Rutter, M. (1984). The domain of developmental psychopathology. Child Development, 55, (1), 17-29.

3 Şubat 2008 Pazar

Kriminoloji

Kriminoloji


Kriminolojinin kelime anlamı suç bilimi demektir. İnsanın davranışlarını açıklama amacı güden bilimler 19. yy ikinci yarısı önem kazanmaya başlamıştır. Bunlardan biri kriminolojidir.
Kriminoloji kanunlarla belirlenen ve ceza yaptırımına bağlanan hukuk kurallarından sapıcı insan davranışlarını tüm yönleriyle inceleyen bilim dalıdır.

Anlamı kısaca açmak gerekirse kriminoloji ceza hukukunun, ceza adalet sisteminin sosyal temellerini, insanın suç teşkil eden davranışlarının nedenlerini işler. Ayrıca kriminoloji suçu önleme, kontrol etme bakımından yapılması gereken çabaları değerlendirerek, insanın kişisel olarak ıslahı ile birlikte içinde yaşanan sosyal çevrenin değiştirilmesi konularıyla uğraşır. Kriminoloji sözcüğünü Tupinard adlı Fransız hekim kullanmıştır. Kriminoloji adlı eseri Garofallo adlı italyan bilim adamı yazmıştır. Kriminolojinin uğraştığı konular çok eskilere dayanmaktadır. Gerçekten de eskiden beri bazı faktörlerin suçu yarattığı öne sürülmüştür. Nitekim Platon suçu ruhun bir tür hastalığı olarak kabul etmiş ve bunun kaynağı olduğunu kabul etmiş.
Hipokrat suç Natropolojisinin varlığını ilk defa ileri sürmüştür. “Beden tipleri ile karakter arasındaki ilişkiye suç antropolojisi denir.”

Aristo ise suçluları toplumun düşmanı saymış ve onların sert bir şekilde cezalandırılmaları gerektiğini ileri sürmüş. Ona göre sefalet, ihtilal suça sebep olabilmektedir.
Ortaçağda ise Thomas’d Aquian kriminoloji konularıyla ilgilenmiş insan ihtiraslarında suçların çoğunun kökenini görmüş. Ayrıca sefaletin suça neden olduğunu görmüştür.
Montesquia, Valter, Beccaria, Benthom gibi düşünürler suçu sosyal bir olay olarak gören görüşler ileri sürmüşlerdir.

19. yy 2. yarısında ise Ferri, Garofallo, Lamborosa isimli İtalyan düşünürler kriminolojinin ayrı bir bilim dalı olması için çalışmaya başlamışlardır.

Lamborosa’ya göre suç ölüm, doğum gibi normal bir olaydır. Çünkü suç çoğunlukla organizma şartlarının ürünüdür. Bazı insanlar belirli hayvanların yırtıcı olmaları gibi suçlu olarak doğarlar. İşte suç işleyen insan (sui jeneris) kendine göre antropolojik bir tip teşkil eder. Bu kişinin vücudunda bulunan anatomik, fizyolojik ve psikolojik faktörlere gere suç işler. Lamborosa’ya göre ceza suçu oluşturan düşünce ve doğal kuvvetleri yok edemez. Bu nedenle ceza yerine sağlıklı durumu koruma suçları önlemekte daha etkili olur.

Garofallo’ya göre ahlaksızlık serbest iradenin bir ürünü değildir. Aksine failin biyolojik yapısının bir sonucudur. Öyleyse cezalandırmada da ölçü bu kişideki tehlide hali olmalıdır.
Ferri’ye göre ise suçluluğun incelenmesinde pozitif metod temel alınmalıdır. Suçlu genellikle bir anormaldir. Onu biyolojik, fiziki ve sosyal faktörler kendisine rağmen iradesi dışında suç işlemeye yöneltirler.

1920 ile 20’lu yıllarda yeni çağdaş kriminoloji ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde ilk olarak Prevut’un etkisiyle suç kişinin ruh yapısında bulunan gerilim ve çatışmaların sembolik bir ifade tarzı olarak açıklamaya çalışmışlardır. Yine bu dönemde ortaya çıkan diğer bir görüş ise suçun nedenlerinin kişinin içinde sosyalleştiği veya içinde fiilen faaliyette bulunduğu sosyal ortama bağlayan görüştür. Böylece aile yapısı, mahalledeki çevre, okul gibi değişik sosyal çevrelerin suça olan etkisi incelenmeye başlanmıştır.

Kriminolojinin konusu

Toplumsal normlardan sapma denilen suç olayını, suçu yaratan sosyal faktörleri, ceza adalet sisteminin işleyişini, suç ile suçlu arasındaki çevre ilişkilerini inceleyerek suçun neden ve faktörlerini belirlemek ve suça sebep olan unsurları açıklamaktadır.

Bilimsel tanımı: Kriminoloji suç sosyolojisine dayanan ancak diğer bilim dallarının verilerinden yararlanan bir bilim dalıdır. Kriminolojide tıpta olduğu gibi teşhis ve tedavi birlikte yer alır. Teşhiste suçluluğun nedeni belirlenecek, tedavide bu faktörleri azaltmak için neler yapılacağı belirlenecektir.

Kriminoloji ile suç siyaseti arasındaki ilişki

Hukukçu için suç siyaseti kanun koyucunun ceza kanunu ile saptamış bulunduğu ilkeleri en iyi ve etkin bir şekide uygulanabilmesi için gerekli esasların belirlenmesidir. Kriminolog bakımından ise suç jsiyaseti suça karşı tepkide bulunan yaptırımları uygulayan ve suçu önleme mekanizmasının en etkin bir şekilde işlemesini sağlyacak essaların belirlenmesidir. Krininolog suç siyasetine yardımda bulunmakla birlikte sistemin etkin bir şekilde islemsini sağlamak kriminollooüun isii değidir.

Kriminoloji ve ceza hukuku arasındaki ilişki

Kriminoolji v eceza hukuku aynı gerçekle uğraşan iki ayrı bilim dalıdır. Başlangıçta kriminoloji ceza hukukunun yardımcı bilimdalı olarka kabul edilmiştir. Fakat zamanla bazı kriminologlar ceza hukukunun varlığını inkar etmişlerdir. Bugün için kriminoloji suç bilimidir. Kriminolojinn amacı belirli olayları ve suçu oluşturan davranışları belirlemektir. Ceza hukukunun konusu suç olayına orakla hukuk tekniğidir. Ceza hukuku suçu tanımlar ve yaptırımı gösterir. O kişinin neden suç işlediğini ve suça neden yöneldiği ile uğraşamaz. Ceza hukuku gerek normları tespit ederken gerekse bunları olaylara uygularken krimiolojinin verilerinden yararlanmaklıdır. Kriminoloji ceza hukukunu kaldırmaya kalmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda keyfilik söz konusu olur. Ceza hukuku siyasi, ekonomik verilerin etkisi altında bulunmak mecburiyetindedir. Ceza hkukunda mutlaka bulunması gereken kişi özgürlüpğü ve belirli hukuki prensipler sırf kriminoloji uygulanacak diye feda edilemez. Bununla birlikte CH kriminoomi verilenden yararlanmalıdır. Suçluluğun önlenmesi ve suçlular hakkında tedbirler yönünden kriminoloji başvurmak gerekmektedir.

Ceza hukuku ile kriminoloji bir uyum içerisinde bulunması gereken 2 ayrı bilim dalıdır.

Kriminolojide düşünce konusunda görüşler

Suç denilen olayla ilgilenme tarihin eski devirlerine kadar gider. Kriminolojinn bilim olarak ortaya çıkmasıyla birlikte suçu açıklama bakımından geğişiğk görüşler ortya atılmaıştır.

1. Kariogrofik görüş: Coğrafi görüş de denilen bu ykntemin esası suçu ve suça ilişkin diğer problemleir sosyal ve coğrafi şartların zorunlu bir sonucu olarka kabul etmektedir. Yani suçun coğrafi bölgelere göre değişiklik göstereceğini kabul etmektedir.

2. Marksist görüş: Suçu kapitalist ekonomik şartların bir ürünü olarak görmktedir. Çünkü sömüren ve sömürülen kişiler bulundğu için bazı suçlar işlenir. Suç determinist varsayımlardan hareket edilerek açıklanmaktadır.

3. Antropolojik veya biyolojik görüş: Lomborosa tarafından ileri sürülen bu görüşe göre suçlular suçlu olmayanldan belirli bazı kişilik özellikleriyle ayrılırlar. Bu görüşe göre kişiler kalıtımsal bzı özellikleri nedeniyle suçlu oalrak dkoğarlar. Nasıl bazı hayvanarr vahşi şer bzı insanlar doğuştan suçlu doğar denilmektedir.

4. Psikolojik görüş: Suuçluluğu akıl zayıflığına bağlamaktdır. Yani suçlou kendisinde bulunan akıl zayıflığı nedeniyle davranışlarının sonuçların tayin edemez. Bu yapıda bulunan kişilerin suça yönelmeleri doğaldır.

5. Psikiyatrik görüş: Bu görüş suçun nednei olarak psikoz, sara, akıl hastalıkları üzerinde drumuşlardır.

6. Sosyolojik görüş: Bu görüşün esası suç sosyal çevrenin bir ürünürür.ş Suçun işlenmesinde kişisel faktörler vardır. Ancak bu faktörler 2. derecede ve önemsizdirler. Suçlu bir mikroba benzetilir. Nasıl mikrop uygun bir ortam boulunca gelişmekteyse sulçlu da uygun jbir çevrede suça yönelmektedir. Suçluyu yaratan sosyal etkenlerdir denilebilir.
Bu sosyal görüşler Amerika ve Avrupa’da ileri sürülmeye başlanmış bugün için kriminolojinin suçu açıklayan görüşler içinde temel görüş olmuştur.

7. Psikoanalitik görüş: Freud tarafından ileri sürülmüş. Freud insan davrnaışlarının açıklamak için ileri sürdüğü bu görüş suçun açıklanması içinde kullanılmıştır. Freud’a göre insan davranışlarını açıklamak için bilinç ve bilinçaltı olarak 2’ye ayrılır. Bilinç basit ve küçüktür. Bilinçaltı daha güçlüdür. Bilinç bazı faaliyetleri bilinçaltına iter ve bilinçaltınaitilen bunlar kompleksler yaratarak yaşamaya devam eder. Uygun bir ortam bulduğu zaman ortaya çıkar. İnsan yaşamında bilinç ve bilinçaltında süreki bir çekişmee vardır. Bilinçaltına atılmış ve bilincin denetimine tabi küşünce arzu ve kompleksler kendilerini dolayısıyla açıklama yolundabulabilir, Rüya gibi...

Freud başlangıçta çatışması kişinn esas yapısı ile toplumun istekleri arasında kabul etmiştir ve libidoyu ileri sürmüştür. Libido ilecinsel dürtüler anlaşılıyordu. Ancak daha sonraları bu kavramlara verilen anlamlar değişmiştir. Libido daha sonra bilinç altındaki diğer duyguları da ifade etmeye başlamıştır.

Freud’a göre bir insanda denge durumudna bulunması gereken 3 kişilik vardır.

id...... ego........ süperego

İd libidoyu kapsar. Bu durum esaında bilinç dışıdır. İnsanın bilinç dışı faaliyetleri id adı altında toplanabilir.

Ego bilinçli kişiliktir.

süperego: bilinç altındaki kendi kendini eleştirici bilinç ve kuvvetidir.

Bir insanda bu üç güç dengealtındadır. Bu denge bozulduğunda içe atılan şeyler ortaya çıktığında suç oluşur.

8. Ekolojik görüş: Bu görüşe göre insan ve kurumların bir sosyal çevre içerisindeki dağlışlarının insan davranışı üzerinde etkisi olduğu kabul edilmektedir. Ve suçu bu etkilere bağlamaktadır. Rekabet, gömenlik, işbölümü gibi sosyal nedenlerle insanların belirli bölgelerde dağlığı ve suç arasında birlişki olduğu bu görüş tarafından savunulmaktadır.

9. Suçu oluşturan hareketleri çok sayıda faktörlere bağlayan görüş: Suç çeşitli faktörlerin bileşiğidir. O halde yapılması gereken şey her suçu ayrı ayrı incelemek ve o olaya özgü faktörlerin suçun gerçekleşmesinde nasıl bir etki gösterdiklerini belirlemektir.
Bu bilim dallarına dayanarak suçu açıklamak daha kolay olur.

Suçun açıklanmasında yönler

Suçu oluşturan davranışın nedenini çeşitli faktörlerin birbiri üzerinde etkisi olarka anlamamızın sonucu olarak suçun açıklanmaısnda 2 yol izlenebilri.

1.Suçlunun kişilğini yapan unsurların incelenmesi.

2. Suçlunun içindebulunduğu ve yaşadığı çevrenin incelenmesi.

Suçlunun kişiliğini inceleme denince o ayrı bilim dalının verilerinden faydalanmak gerekecektir..

1. Biylojik faktörler ve suç.

2. Fizylojik faktörler ve suç.

3. Psikiyatrik, psikolojik ve psikanalititk suç.

Biylojik faktörler ve suç, suç antropolojisi adı da verilen bu incelemede öncelikle antropoloji kavramının neolduğunu anlamamız gerekir. Antropoloji insanın fiziki özelliklerini açıklayan bir bilim dahlır. Yani insanın doğal tarihini antrolpolojisi incelenmektedir. Suç antropolojisnin ilk olrak Dr. Bell isminde bir bilim damı tarafından ortaya atıldığını görüyoruz. Bu bilim adamına göre suçluların belirli fiziki özelliklertaşıdırğı ileri sürülmüştür Ancak asıl suç antrolopolojisinin kurucusu ünlü İtalyan bilim adamı Lamboroso’dur. Lamboroso bu konuya ilgi duymuş ve mahkumlar üzerinde çok sayıda araştırma yapmıştırş. Bu araştırmalardan suçun organizma şartlarının bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Suç doğuştan gelen bir takım özelliklerin sonucudur. Lamboroza bu kişilerde bulunan gayrı tabilikleri 3’e ayırır.

Fiziki,

Biyolojik,

Psikolojik,

Fiziki gayri tabiilikler denince bunların bakışlarının vahşi ve sert olması, küstah bir gülüş taşımaları, boylarının küçük olması, gözlerinin dengesiz olması gibi belirli fiziki özellikleri sıralamıştır. Lamboroza’ya göre değişik fiziki özellikler çeşitli suç gruplarına göre de değişebilir. Örneğin öldüren kişinn bakpşları söğuk ve sabit iken, hırsızın bakışları ileri ve canlıdır.
Biylojik suçluların jtat alma veacı duyma duyları normal insandan daha azdır. Bunlarda doğuştan bozukluklar vardır.

Psikolojik bunların ahlaki duyguları oldukça zayıftır. Bunlar doğuştan bencildir. İntikam, hırs, şehvet duygularına sahiptir.Bu ahlaki duygusuzluk belirli suçlara göre değişmektedir.
Laboroso bu belirli gayri tabiilikleri doğuştan suçluluk orak açıklamıştır. Bunu Darwin’in teorisine göreaçıklamıştır. Bazı kişilerde vahşilik zamanla kaybolmasına rağmen bir kaç kuşak sonra ortaya çıkabilir.

Lamboroso’nun bu görüşüne yöneltilern eleştiriler sonucunda görüşünü şöyle dğiştirmiştir. “Doğuştan suçlu olan bu insan her zaman suç işler” demiştir.

İngiliz Caring’in yaptığı arşatırmalara göre suçlu olan ile olmayan arasındafiziki özellik yoktur. Aksinesuçlu ile suçlu olmayan arasında koruma itaat, zeka vb. büyük benzerlikler bulunmaktadır demiştir. ve Caring insanların doğuşlarında uzun yıllar sonra suça yönelliklerini ve dolayısıyla insanı suça çevrenin yönelttiğin ortaya koymuştur.

Beden yapısı tipleri ve suç

Beden yapısı ile suç arasında bir bağlantı bulunduğu Kretschmer tarafındanileri sürülmüştür. Kretschmer’e göre insanlar beden yapılarına göre 3’e ayrılır.

1. Astenik tip (Leptosom)

2. Atletik tip

3. Piknik tip

Astenik tiplerin oldukça iri (zayıf olması gerekir) ve genellikle az kuvvetli oldukları Kretschmer tarafından ileri sürülmüştür.