Alkol ve şarap tanrısı Dionysos ve alkolün farklı etkileri
Dionysos mitolojiye göre Zeus'un , Semele adlı bir prensesle evlenmesinden doğmuştur. Bahar gelirken en narin çiçeklerden dev ağaçlara dek tüm bitkilerin canlanıp, meyve verip, çiçek açmasını sağlayan özsularının tanrısı olarak görev yapmaktaymış.
Günlerden bir gün Dionysos bir mağara kenarından üzümler toplamış ve onları ezerek altından yapılma bir kap içine sularını çıkarmış.
O mağarada mayalanıp, şarap haline gelen bu sıvıdan içenler rahatlayıp, sorunlardan uzaklaştıklarını, neşelenip, gevşediklerini ,cesaretlerinin ve özgüvenlerinin o anlarda arttığını hissetmişler. Dionysos bu olay sonrası şarap tanrısı olarak tanınmaya başlamış.
Mitolojiye göre Dionysos sevdiği insanları alkolle rahatlatıp, güzel konuşmalar yaptırtırken; sevmediği kişileri bu sıvının etkisi ile kavgacılık, dengesiz ve densiz hareketler, şiddet, kıskançlık, hüzün, başkaları karşısında rezil olma kendine ve çevresine zarar verme davranışları ile cezalandırıyormuş. Sonuçta kişilerin hakaretler etmesine ya da hakaret niteliği taşımayan söz ve davranışları hakaret olarak algılamalarına yol açmakta, diğer insanlar yanında beceriksizce hareket edip, sızmalarına, kusup,yolda düşmelerine ve bunu izleyerek komik duruma düşmelerine, namuslarını kaybetmelerine, onursuzca davranışlar yapıp, gururlarının ayaklar altına alınmasına ve hatta cinayet ve intihar gibi durumlara sebep olmaktaymış.
İşte alkolizm bu şekilde yuvaları dağıtmakta, iflaslara neden olmakta, trafik kazaları , kıskançlık ve öfke ile cinayetlere zemin hazırlamaktadır. Kişinin çevresi ile ilişkileri etkilenmekte , depresyon ve intihar tabloya eklenmektedir. Ölüm bunlar sonrası gerçekleşmezse siroz hastanın karaciğerini mahvederek son noktayı koymaktadır.Alkol bu nedenle su içer gibi kullanıldığında Dionysos'un laneti etkisini göstermektedir. Her ne kadar Orhan Veli Kanık “rakı şişesinde balık olsam “demişse de şişede durduğu gibi de durmuyor, değil mi?
Özel Arama
29 Ekim 2007 Pazartesi
Mitolojide Hades ve Hayatın Değeri...
Hades ve Hayatın Değeri
Babaları Kronos’un yok edilmesinden sonra üç oğul yani Zeus,Poseidon ve Hades kalan mirası anlayış içinde paylaşmış. Zeus’a uçsuz bucaksız gökyüzü, Poseidon’a engin denizler, Hades’e ise tüm toprakaltı miras olarak kalmış. Toprakaltı karanlığı dolayısı ile ölümü ve kederi simgeler. Hades, insanları kendi diyarına götürebilmek için görülmemek zorunda olduğunu hissettiğinden , ona bu görülmezlik özelliğini sağlayacak bir miğfer giyermiş. Ölüler ülkesinin tanrısı doğal olarak insanlar tarafından sevilmez ve kendisinden korkulurmuş. Cehennemdeki muhteşem bir sarayda tanrıçalardan ve ölümlü kadınlardan uzakta tek başına yaşarmış. Kendine eş olarak yeryüzünden cebren ve hile ile getirdiği güzel kadınlar bile ışıksız ve hareketsiz olan bu ortamda dalından koparılmış bir çiçek gibi günden güne solarak ölürlermiş. Hades de sevgiye muhtaç, ancak çaresiz bir şekilde o zenginliğe rağmen mutsuz bir hayat sürermiş. Buraya girmeye çabalayanlar için giriş çok kolay, ama çıkış olanaksızmış. Kapıda bekleyen Kerberos adlı köpek buraya girmeye niyetlenen insanlara kuyruğunu sallayıp, olanca şirinliğini takınarak, ayaklarına sürünür, önlerinde yuvarlanır onları içeri sokmaya çalışırmış. Ancak içeri giren insanlar karar değiştirdiklerinde , acımasız bir canavara dönüşürmüş. İçeri girildiğinde, insanlar eski hallerinden farklı olarak adeta bir jöle gibi naylonumsu bir inceliğe ve saydamlığa bürünür, solgun ve inisiyatiflerini kullanamaz bir duruma gelirlermiş.
Burası birbirinden korkunç ortamlara sahip bir yermiş. İlk olarak çok büyük bir gürültü ile tepelerden aşağıya şelaleler oluşturarak akan, insanları bir kayadan diğerine hızla çarpan, anaforlarla diplere çekildikleri, zaman zaman soğuktan dondukları buzlu sular; insanı bir anda yakan sıcaklıktaki göller ve su ve akışı yavaşladığı zaman bastıklarında içine göçtükleri bataklılar içeren ,çok derin ve genel olarak yüksek debili acılar nehri Akheron ile karşılaşırlarmış. Bu nehirde gelen kişileri karşıya geçiren bir kayıkçı bulunurmuş. Ancak bu kayıkçı bu işi yapmak için çok az para istermiş. Eğer gelenlerin parası yoksa bu kişileri kayığına almaz ve çeşitli zulumlere başvururmuş. Bu nedenle o dönemlerde mezara az miktarda para koymak adetmiş. Eğer kişi intihar etmişse ya da gömülmemişse bu kayığa binemezmiş.Burada birbirinden vahşi yaratıkların insanın kanını donduracak sesleri duyulurmuş. Burada daha eski dönemlerden beri cezasını çekmekte olan başka mitolojik kökenli canlılar da bulunurmuş. Bunlar arasında Artemis’i küçümseyen dev göğsünü sürekli olarak didikleyen bir akbabanın verdiği acı ile feryat ederek, zincirlere bağlı olarak yaşayan Tityos ; tanrılardan duyduğu sırları başkalarına yetiştiren, hile ve fesatlık içinde yaşayıp, oğlunu pişirip tanrılara yedirmeye kalkan, susuzluk ve açlığa mahkum olarak yaşayan Tantalos; kendini tanrı gibi hisseden krallar ; yabancılara kötü davranıp onlara zarar vermenin cezasını devasa bir kayayı bir tepenin zirvesine dek yuvarlayarak itip, sonra o kayanın tekrar aşağıya yuvarlanması ile tekrar aynı şeye baştan başlayan Sisyphus ve kocalarını öldürmek suçundan, dibi olmayan bir kabı, sonu gelmez bir şekilde hababam suyla doldurmakla cezalandırılan Danaos’un kızları bulunmaktaymışlar.Bu kısmın dışında iyi niyetli, yardımsever, çalışkan,dürüst insanların gittiği bir de cennet varmış ki, burada insanlar tanrılar gibi yaşarlarmış.
Görüldüğü gibi hayat son derece değerlidir. Kıymetini bilmek gerekir. Kazanılan para sadece doğru bir şekilde kazanılıp, gerekli yerlere harcanırsa, faydalı şeylere harcanırsa değerini bulur. En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır. Eski kral Midas’ı bile altınları kurtaramamıştır.Eğer sizi minnetle anan insanlar bıraktıysanız ardınızda ve sizi sağlığınızda yalnız bırakmıyor, destek oluyorlarsa o zaman doğru yapmışsınızdır. O durumda gerçekte onların kalplerinde yaşamaktasınızdır. Ölmemişsinizdir. Ne zaman ki isminiz anılmaz olur, işte o zaman ölürsünüz. Hepinize daha sevdiklerinize yönelik, paylaşımcı , hayatınızın değerini bildiğiniz , hayatınızdaki olumlu şeyleri görebildiğiniz mutlu günler dilerim
Babaları Kronos’un yok edilmesinden sonra üç oğul yani Zeus,Poseidon ve Hades kalan mirası anlayış içinde paylaşmış. Zeus’a uçsuz bucaksız gökyüzü, Poseidon’a engin denizler, Hades’e ise tüm toprakaltı miras olarak kalmış. Toprakaltı karanlığı dolayısı ile ölümü ve kederi simgeler. Hades, insanları kendi diyarına götürebilmek için görülmemek zorunda olduğunu hissettiğinden , ona bu görülmezlik özelliğini sağlayacak bir miğfer giyermiş. Ölüler ülkesinin tanrısı doğal olarak insanlar tarafından sevilmez ve kendisinden korkulurmuş. Cehennemdeki muhteşem bir sarayda tanrıçalardan ve ölümlü kadınlardan uzakta tek başına yaşarmış. Kendine eş olarak yeryüzünden cebren ve hile ile getirdiği güzel kadınlar bile ışıksız ve hareketsiz olan bu ortamda dalından koparılmış bir çiçek gibi günden güne solarak ölürlermiş. Hades de sevgiye muhtaç, ancak çaresiz bir şekilde o zenginliğe rağmen mutsuz bir hayat sürermiş. Buraya girmeye çabalayanlar için giriş çok kolay, ama çıkış olanaksızmış. Kapıda bekleyen Kerberos adlı köpek buraya girmeye niyetlenen insanlara kuyruğunu sallayıp, olanca şirinliğini takınarak, ayaklarına sürünür, önlerinde yuvarlanır onları içeri sokmaya çalışırmış. Ancak içeri giren insanlar karar değiştirdiklerinde , acımasız bir canavara dönüşürmüş. İçeri girildiğinde, insanlar eski hallerinden farklı olarak adeta bir jöle gibi naylonumsu bir inceliğe ve saydamlığa bürünür, solgun ve inisiyatiflerini kullanamaz bir duruma gelirlermiş.
Burası birbirinden korkunç ortamlara sahip bir yermiş. İlk olarak çok büyük bir gürültü ile tepelerden aşağıya şelaleler oluşturarak akan, insanları bir kayadan diğerine hızla çarpan, anaforlarla diplere çekildikleri, zaman zaman soğuktan dondukları buzlu sular; insanı bir anda yakan sıcaklıktaki göller ve su ve akışı yavaşladığı zaman bastıklarında içine göçtükleri bataklılar içeren ,çok derin ve genel olarak yüksek debili acılar nehri Akheron ile karşılaşırlarmış. Bu nehirde gelen kişileri karşıya geçiren bir kayıkçı bulunurmuş. Ancak bu kayıkçı bu işi yapmak için çok az para istermiş. Eğer gelenlerin parası yoksa bu kişileri kayığına almaz ve çeşitli zulumlere başvururmuş. Bu nedenle o dönemlerde mezara az miktarda para koymak adetmiş. Eğer kişi intihar etmişse ya da gömülmemişse bu kayığa binemezmiş.Burada birbirinden vahşi yaratıkların insanın kanını donduracak sesleri duyulurmuş. Burada daha eski dönemlerden beri cezasını çekmekte olan başka mitolojik kökenli canlılar da bulunurmuş. Bunlar arasında Artemis’i küçümseyen dev göğsünü sürekli olarak didikleyen bir akbabanın verdiği acı ile feryat ederek, zincirlere bağlı olarak yaşayan Tityos ; tanrılardan duyduğu sırları başkalarına yetiştiren, hile ve fesatlık içinde yaşayıp, oğlunu pişirip tanrılara yedirmeye kalkan, susuzluk ve açlığa mahkum olarak yaşayan Tantalos; kendini tanrı gibi hisseden krallar ; yabancılara kötü davranıp onlara zarar vermenin cezasını devasa bir kayayı bir tepenin zirvesine dek yuvarlayarak itip, sonra o kayanın tekrar aşağıya yuvarlanması ile tekrar aynı şeye baştan başlayan Sisyphus ve kocalarını öldürmek suçundan, dibi olmayan bir kabı, sonu gelmez bir şekilde hababam suyla doldurmakla cezalandırılan Danaos’un kızları bulunmaktaymışlar.Bu kısmın dışında iyi niyetli, yardımsever, çalışkan,dürüst insanların gittiği bir de cennet varmış ki, burada insanlar tanrılar gibi yaşarlarmış.
Görüldüğü gibi hayat son derece değerlidir. Kıymetini bilmek gerekir. Kazanılan para sadece doğru bir şekilde kazanılıp, gerekli yerlere harcanırsa, faydalı şeylere harcanırsa değerini bulur. En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır. Eski kral Midas’ı bile altınları kurtaramamıştır.Eğer sizi minnetle anan insanlar bıraktıysanız ardınızda ve sizi sağlığınızda yalnız bırakmıyor, destek oluyorlarsa o zaman doğru yapmışsınızdır. O durumda gerçekte onların kalplerinde yaşamaktasınızdır. Ölmemişsinizdir. Ne zaman ki isminiz anılmaz olur, işte o zaman ölürsünüz. Hepinize daha sevdiklerinize yönelik, paylaşımcı , hayatınızın değerini bildiğiniz , hayatınızdaki olumlu şeyleri görebildiğiniz mutlu günler dilerim
Mitolojik Öykülerden Tarihte İlk Güzellik Yarışması ve Yaşadığımız Sınavlar...
Tarihteki ilk güzellik yarışması ve yaşadığımız sınavlar
Tanrılar bir gün Olimpos dağında bir ziyafet sofrasındalarmış. Ares’in arkadaşı olan Eris ( Nifak) uzlaşmama, sorun çıkarmanın timsaliymiş. Herkesin gülüp eğlenmesini fırsat bilerek, dikkatlerin dağıldığı bir anda, göz önünde bulunmayan Eris , ortalığa nifak tohumlarını saçmak için planını yürürlüğe koymaya karar vermiş. Bir elma alarak, üzerine “en güzel tanrıçaya” şeklinde bir yazı yazarak ortaya atmış. Tabii ki sonuç felaket. Birbirinden güzel üç kadın bu payeye sahip olmak istemiş ve bunu belirlemek için tarafsız bir hakeme gereksinim duyulmuş. Zeus bu durumda karısı Hera , kızı Athena ve denizdeki bembeyaz dalgalardan doğmuş olan Afrodit arasında kalmış. Yani tipik bir aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık vakasıymış durum. Bu nazik durum karşısında Zeus akıllıca hamleyle ateş topunu başkasına atmış. “Gidin, Ida dağında ( Edremit körfezinde bulunan Kazdağları) yaşayıp, sürülerini otlatan çoban Paris’in yanına. O bu soruna bir çözüm bulacaktır.” Çoban Paris Truva kralı Priamos’un oğluymuş (dikkatinizi çekerim kralın oğlu yani prens çobanlık yaparak sorumluluk üstlenmeye hayatın neresinden başlıyor) . Paris çok zorlanarak da olsa kararını vermiş. İlk güzellik yarışmasının birincisini Afrodit olarak ilan ederek, elmayı ona vermiş. Diğer birbirinden güzel iki rakip bu duruma hiç haset etmemiş. Birbirlerine saygı ve sevgi ile sarılıp, Afrodit’i kutlamışlar. Afrodit’in gülümseyen sevgi dolu bir bakışı ile sadece Olimpos’taki tanrılar değil, insanlar ve hatta tüm doğa bile sıcaklık ve neşe hissetmiş, çiçekler açmış, insanlar onun gülümsemesini sevip, taklit ederek birbirleriyle selamlaşmışlar. Hayata tebessüm ederek bakmanın kendilerini nasıl mutlu kıldığını ve rahatlattığını, bu sayede başarılı, kendileri ile barışık , aranılan kişiler olabildiklerini görmüşler. Her insan farklı bir yönü ile güzeldir. Bunu keşfedebilen kişiler mutlu hisseder.
İnsanlarla sıcak , dostane ilişkiler kurabilmenin ilk yolu kibir, haset, bencillik duygularından uzaklaşabilmektir. Birbirimizin haklarına saygı duyarak, sınırlarımızı bilerek, kendimizi karşımızdakilerin yerine koyarak , sevecen davranmak ve bunu en azından tebessüm ederek göstermek ana koşuldur. Böylece pozitif enerji yayarız çevremize. Ve böylece daha mutlu bir toplum oluruz.
Katıldığımız her sınav ya da seçim, aslında bizi daha iyi ve daha olgun yapar. Her sınava başkaları ile yarışmak için değil, kendimizin en iyisini sergilemek ve gösterdiğimiz gelişmeyi fark etmek için girmeliyiz, aksi halde diğerleri hep çarpıştığımız düşmanlar haline gelir. Daima birileri bir şeylerde bizden daha iyi olacaktır, daha az iyiler olduğu gibi. Ancak sonuçta her sınav bize bir şeyler öğretir. Bir sınavı kazanamayan aynı konudaki ya da farklı bir konudaki başka bir sınavı kazanabilir. Her sınavdan sonra , bizden daha iyi olan kişilerin neden daha iyi olduklarını öğreniriz. O sınavlara hazırlanırken çektiğimiz sıkıntılar sonrası gelen başarılar sonucu o konudaki yeterliliğimizi anlar, özgüvenimizi geliştiririz. Aslında hayatımızın her aşamasında çeşitli sınavlardan geçeriz, okulda, iş hayatımızda, sosyal ilişkilerde, evlilik hayatımız , çocuklarımıza verebildiklerimizle. İleri yaşa geldiğimizde geriye bakınca “evet, doğru yaşadım, doğru insanlar yetiştirdim, eserler bırakabildim, iyi ki yaşamışım” diyebiliyorsak, kullandığımız “keşke” sözcüğü çok fazla değilse, geçmiş yıllar için pişmanlık duymuyorsak sınavı kazanmışız demektir. O durumda yarışma amacına ulaşmıştır. Yarışmayı tamamlamışızdır, zor bir maratonu bitirmeyi başarmak gibi. Çoğunuzun bildiği bir sözü hatırlatayım “doğduğunda sen ağlıyordun , herkes gülümseyerek sana bakıyordu, öyle bir hayat yaşa ki sen öldüğünde herkes ağlasın ve sen onlara ve geçmişe gülümseyerek bak.
Tanrılar bir gün Olimpos dağında bir ziyafet sofrasındalarmış. Ares’in arkadaşı olan Eris ( Nifak) uzlaşmama, sorun çıkarmanın timsaliymiş. Herkesin gülüp eğlenmesini fırsat bilerek, dikkatlerin dağıldığı bir anda, göz önünde bulunmayan Eris , ortalığa nifak tohumlarını saçmak için planını yürürlüğe koymaya karar vermiş. Bir elma alarak, üzerine “en güzel tanrıçaya” şeklinde bir yazı yazarak ortaya atmış. Tabii ki sonuç felaket. Birbirinden güzel üç kadın bu payeye sahip olmak istemiş ve bunu belirlemek için tarafsız bir hakeme gereksinim duyulmuş. Zeus bu durumda karısı Hera , kızı Athena ve denizdeki bembeyaz dalgalardan doğmuş olan Afrodit arasında kalmış. Yani tipik bir aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık vakasıymış durum. Bu nazik durum karşısında Zeus akıllıca hamleyle ateş topunu başkasına atmış. “Gidin, Ida dağında ( Edremit körfezinde bulunan Kazdağları) yaşayıp, sürülerini otlatan çoban Paris’in yanına. O bu soruna bir çözüm bulacaktır.” Çoban Paris Truva kralı Priamos’un oğluymuş (dikkatinizi çekerim kralın oğlu yani prens çobanlık yaparak sorumluluk üstlenmeye hayatın neresinden başlıyor) . Paris çok zorlanarak da olsa kararını vermiş. İlk güzellik yarışmasının birincisini Afrodit olarak ilan ederek, elmayı ona vermiş. Diğer birbirinden güzel iki rakip bu duruma hiç haset etmemiş. Birbirlerine saygı ve sevgi ile sarılıp, Afrodit’i kutlamışlar. Afrodit’in gülümseyen sevgi dolu bir bakışı ile sadece Olimpos’taki tanrılar değil, insanlar ve hatta tüm doğa bile sıcaklık ve neşe hissetmiş, çiçekler açmış, insanlar onun gülümsemesini sevip, taklit ederek birbirleriyle selamlaşmışlar. Hayata tebessüm ederek bakmanın kendilerini nasıl mutlu kıldığını ve rahatlattığını, bu sayede başarılı, kendileri ile barışık , aranılan kişiler olabildiklerini görmüşler. Her insan farklı bir yönü ile güzeldir. Bunu keşfedebilen kişiler mutlu hisseder.
İnsanlarla sıcak , dostane ilişkiler kurabilmenin ilk yolu kibir, haset, bencillik duygularından uzaklaşabilmektir. Birbirimizin haklarına saygı duyarak, sınırlarımızı bilerek, kendimizi karşımızdakilerin yerine koyarak , sevecen davranmak ve bunu en azından tebessüm ederek göstermek ana koşuldur. Böylece pozitif enerji yayarız çevremize. Ve böylece daha mutlu bir toplum oluruz.
Katıldığımız her sınav ya da seçim, aslında bizi daha iyi ve daha olgun yapar. Her sınava başkaları ile yarışmak için değil, kendimizin en iyisini sergilemek ve gösterdiğimiz gelişmeyi fark etmek için girmeliyiz, aksi halde diğerleri hep çarpıştığımız düşmanlar haline gelir. Daima birileri bir şeylerde bizden daha iyi olacaktır, daha az iyiler olduğu gibi. Ancak sonuçta her sınav bize bir şeyler öğretir. Bir sınavı kazanamayan aynı konudaki ya da farklı bir konudaki başka bir sınavı kazanabilir. Her sınavdan sonra , bizden daha iyi olan kişilerin neden daha iyi olduklarını öğreniriz. O sınavlara hazırlanırken çektiğimiz sıkıntılar sonrası gelen başarılar sonucu o konudaki yeterliliğimizi anlar, özgüvenimizi geliştiririz. Aslında hayatımızın her aşamasında çeşitli sınavlardan geçeriz, okulda, iş hayatımızda, sosyal ilişkilerde, evlilik hayatımız , çocuklarımıza verebildiklerimizle. İleri yaşa geldiğimizde geriye bakınca “evet, doğru yaşadım, doğru insanlar yetiştirdim, eserler bırakabildim, iyi ki yaşamışım” diyebiliyorsak, kullandığımız “keşke” sözcüğü çok fazla değilse, geçmiş yıllar için pişmanlık duymuyorsak sınavı kazanmışız demektir. O durumda yarışma amacına ulaşmıştır. Yarışmayı tamamlamışızdır, zor bir maratonu bitirmeyi başarmak gibi. Çoğunuzun bildiği bir sözü hatırlatayım “doğduğunda sen ağlıyordun , herkes gülümseyerek sana bakıyordu, öyle bir hayat yaşa ki sen öldüğünde herkes ağlasın ve sen onlara ve geçmişe gülümseyerek bak.
Mitolojik Hikayelerden Zeus ve Europa...
Hiç bir şey göründüğü gibi değildir-Europa ile Zeus’un kavuşması:
Günümüzde olduğu gibi, o zamanlarda da bütün kadınlar güzel,duygusal ve hassasmış. Hepsi bir yana, bunlardan bambaşka sevimlilikte bir Europa adlı kız varmış. Ancak bu sevimliliğinin çevresindekileri etkileyip, boş yere ümit vermemesi için erkeklerle arasına kabul edilebilir ölçüde mesafe koyarak kendi dostları arasında mutlu bir şekilde yaşarmış. Zeus bu sevimli kıza gönlünü kaptırmış. Gelin görün ki, mitolojik bir tanrı da olsa Europa’nın yanına yaklaşması ile, Europa onun yanından uzaklaşırmış. Fakat mitolojide çareler tükenmez. Zeus keskin zekasını konuşturarak, kendini herkesin seveceği uysal bir boğa şekline sokmuş. Doğruca Europa’nın yaşadığı yemyeşil kırlara gitmiş. Europa ve birbirinden sevimli kız arkadaşlarının yanına yumuşakbaşlı bir şekilde yaklaşmış. Boğa görünümündeki Zeus Europa’nın yanına gelince durmuş ve ona adeta beni sev diye bakmış. Boğa şeklindeki Zeus adeta bir kedi gibi davranarak, kuyruğunu neşe ile sallayıp, yere çökmüş. Europa da arkadaşlarına “ haydi gelin, bu tatlı hayvanın sırtına binerek kırlarda gezelim, o kadar uysal ki, sanki bir kuzu gibi , üstüne üstlük hepimizi sırtına alabilecek kadar da güçlü” diyerek eğilmiş olan hayvanın sırtına binmiş. Arkadaşlarının yanına gelmesini beklerken, az önceki o yumuşak boğa bir anda yerinden fırlayarak, müthiş bir hızla koşmaya başlamış. Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında, bir anda Europa korku ve hayret içinde boğanın sırtında ne yapacağını şaşırmış, adeta dili tutulmuş. Kımıldayamaz halde, ne bir şey söyleyebilmiş ne de ağlayabilmiş. İşin ilginç yanı boğa, karanın bittiği yerde deniz üzerinde de koşmaya başlamış. Bir süre sonra boğa görünümündeki Zeus ve güzel Europa tekrar bir adadan karaya çıkmışlar. O zaman Zeus gerçek görünümüne bürünmüş. Europa’ya sevgisini açıklamış. Birlikte güzel günler yaşamışlar. Akıllı ve güzel çocuklar dünyaya getirmişler.
Başlangıçta bize soğuk gelen, ilginç gelmeyen nesneler, kişiler ve olaylar eğer onlara farklı bir gözle bakarsanız güzel ve zevkli hale gelebilir. Bu şekilde hayatımızı daha mutlu bir hale getirebiliriz. Tam tersi bazen de olayların içine sonunu düşünmeden dalarız. Bize çok uygun ve karlı görünür. Oysa bazen gerçekler göründüğünden farklıdır, gerçeklikten uzak , romantik, ayakları yere basmayan duygusal ya da maddi yatırımlar pahalıya malolabilir. O yüzden önyargı ile hareket etmek ne denli uygunsuzsa, aşırı beklentili olmak ve sınırsız davranışlar da o derece zarar verici olabilir. Yani görünüşe aldanmamak gerekir. Bu nedenle hiçbir durum ya da kişi hali ya da tavrı nedeniyle küçümsenmemelidir.
Bir de tabii ki, Zeus gibi eğer bir hedefe kilitlenmişseniz o işi başarırsınız. Karar verip başlamak, o işi yapmanın yarısıdır. Belli bir süre bir işi yaptıktan sonra motivasyonunuz azalabilir. Motivasyonunuzu yenileyip,kuvvetlendirmek için sık sık geleceğe yönelik hayaller kurmalısınız. Kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapmalısınız. Tekdüzeliği kıracak farklılıklar oluşturmalısınız kendinizde ve çevrenizde. Tabii gene Zeus gibi ne yaparsanız yapın aktif olacaksınız, oyuncu olmaya çalışacaksınız olabildiğince, seyirci değil. Direksiyon sizde olacak. Ne yaparsanız yapın sorumlusu siz olacaksınız. Kurda sormuşlar boynun niye kalın diye, kendi işimi kendim görürüm demiş. Siz de hayatınızın dümencisi olun ve kendinizi olayların akışına bırakmayın ki, hayatı onurla yaşayın.
Son söz olarak Europa’sına yani Avrupa’ya Zeus aklını kullanarak kavuşuyor. Zeus kendisi ile barışık, çalışıyor, üretiyor, kendine güveniyor. Biz de önce kendimizin daha insancıl, mutlu ve adaletli bir toplum olmamız için kendimize çekidüzen vererek, kendimizden başlayarak daha sağduyulu, ince, kendimizi başkalarının yerine koyabilir , kendimize, çevremizdekilere, yasalara ve doğaya saygılı davranırsak, daha çok üretirsek Zeus haline gelebiliriz. Sadece kendimizin daha iyi ve üretken bir toplum olmamız bizi doğrudan Avrupa’ya sokacaktır.. Tanzimat fermanından beri peşinde koştuğumuz sevgiliye.
Günümüzde olduğu gibi, o zamanlarda da bütün kadınlar güzel,duygusal ve hassasmış. Hepsi bir yana, bunlardan bambaşka sevimlilikte bir Europa adlı kız varmış. Ancak bu sevimliliğinin çevresindekileri etkileyip, boş yere ümit vermemesi için erkeklerle arasına kabul edilebilir ölçüde mesafe koyarak kendi dostları arasında mutlu bir şekilde yaşarmış. Zeus bu sevimli kıza gönlünü kaptırmış. Gelin görün ki, mitolojik bir tanrı da olsa Europa’nın yanına yaklaşması ile, Europa onun yanından uzaklaşırmış. Fakat mitolojide çareler tükenmez. Zeus keskin zekasını konuşturarak, kendini herkesin seveceği uysal bir boğa şekline sokmuş. Doğruca Europa’nın yaşadığı yemyeşil kırlara gitmiş. Europa ve birbirinden sevimli kız arkadaşlarının yanına yumuşakbaşlı bir şekilde yaklaşmış. Boğa görünümündeki Zeus Europa’nın yanına gelince durmuş ve ona adeta beni sev diye bakmış. Boğa şeklindeki Zeus adeta bir kedi gibi davranarak, kuyruğunu neşe ile sallayıp, yere çökmüş. Europa da arkadaşlarına “ haydi gelin, bu tatlı hayvanın sırtına binerek kırlarda gezelim, o kadar uysal ki, sanki bir kuzu gibi , üstüne üstlük hepimizi sırtına alabilecek kadar da güçlü” diyerek eğilmiş olan hayvanın sırtına binmiş. Arkadaşlarının yanına gelmesini beklerken, az önceki o yumuşak boğa bir anda yerinden fırlayarak, müthiş bir hızla koşmaya başlamış. Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında, bir anda Europa korku ve hayret içinde boğanın sırtında ne yapacağını şaşırmış, adeta dili tutulmuş. Kımıldayamaz halde, ne bir şey söyleyebilmiş ne de ağlayabilmiş. İşin ilginç yanı boğa, karanın bittiği yerde deniz üzerinde de koşmaya başlamış. Bir süre sonra boğa görünümündeki Zeus ve güzel Europa tekrar bir adadan karaya çıkmışlar. O zaman Zeus gerçek görünümüne bürünmüş. Europa’ya sevgisini açıklamış. Birlikte güzel günler yaşamışlar. Akıllı ve güzel çocuklar dünyaya getirmişler.
Başlangıçta bize soğuk gelen, ilginç gelmeyen nesneler, kişiler ve olaylar eğer onlara farklı bir gözle bakarsanız güzel ve zevkli hale gelebilir. Bu şekilde hayatımızı daha mutlu bir hale getirebiliriz. Tam tersi bazen de olayların içine sonunu düşünmeden dalarız. Bize çok uygun ve karlı görünür. Oysa bazen gerçekler göründüğünden farklıdır, gerçeklikten uzak , romantik, ayakları yere basmayan duygusal ya da maddi yatırımlar pahalıya malolabilir. O yüzden önyargı ile hareket etmek ne denli uygunsuzsa, aşırı beklentili olmak ve sınırsız davranışlar da o derece zarar verici olabilir. Yani görünüşe aldanmamak gerekir. Bu nedenle hiçbir durum ya da kişi hali ya da tavrı nedeniyle küçümsenmemelidir.
Bir de tabii ki, Zeus gibi eğer bir hedefe kilitlenmişseniz o işi başarırsınız. Karar verip başlamak, o işi yapmanın yarısıdır. Belli bir süre bir işi yaptıktan sonra motivasyonunuz azalabilir. Motivasyonunuzu yenileyip,kuvvetlendirmek için sık sık geleceğe yönelik hayaller kurmalısınız. Kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapmalısınız. Tekdüzeliği kıracak farklılıklar oluşturmalısınız kendinizde ve çevrenizde. Tabii gene Zeus gibi ne yaparsanız yapın aktif olacaksınız, oyuncu olmaya çalışacaksınız olabildiğince, seyirci değil. Direksiyon sizde olacak. Ne yaparsanız yapın sorumlusu siz olacaksınız. Kurda sormuşlar boynun niye kalın diye, kendi işimi kendim görürüm demiş. Siz de hayatınızın dümencisi olun ve kendinizi olayların akışına bırakmayın ki, hayatı onurla yaşayın.
Son söz olarak Europa’sına yani Avrupa’ya Zeus aklını kullanarak kavuşuyor. Zeus kendisi ile barışık, çalışıyor, üretiyor, kendine güveniyor. Biz de önce kendimizin daha insancıl, mutlu ve adaletli bir toplum olmamız için kendimize çekidüzen vererek, kendimizden başlayarak daha sağduyulu, ince, kendimizi başkalarının yerine koyabilir , kendimize, çevremizdekilere, yasalara ve doğaya saygılı davranırsak, daha çok üretirsek Zeus haline gelebiliriz. Sadece kendimizin daha iyi ve üretken bir toplum olmamız bizi doğrudan Avrupa’ya sokacaktır.. Tanzimat fermanından beri peşinde koştuğumuz sevgiliye.
Mitolojik Hikayelerden Prometheus...
Prometheus ve ateşin insanlığa kazandırılması
Prometheus ve kardeşi Epimetheus mitolojide titanlar olarak adlandırılan insan ya da mitolojideki tanrılardan olmayan yaratıklarmış.
Prometheus balçığı kullanarak insanı meydana getirmiş. Ancak ilk dünyaya ayak basan insan o denli zayıf, güçsüz ve çaresizmiş ki her şeyden korkuyor, doğadaki tüm yırtıcı hayvanlara yem olmaktan kurtulamıyormuş. Ayrıca ne bulursa meyve, sebze, bitki kökleri ve çiğ et şeklinde lezzetsiz dahi olsa yemek zorunda kalıyormuş. Kışları karanlık mağaralarda titreye titreye yaşamaya çalışıyormuş. Başlangıçta Prometheus eserinin bu şekilde güçsüz olacağını, heba olacağını düşünememiş olduğundan hemen duruma müdahale etmiş. İnsanlar akıllarını kullanmalılarmış, tıpkı kendisi gibi. Ancak bunun için kendisinin, ne pahasına olursa olsun son bir yardımının gerekli olacağını düşünmüş. Ateşi ve dolayısı ile uygarlığı insanlığa kazandırarak ...
Prometheus bir volkanın içinde yaşayan ateşi kullanarak madenleri eritip, oluşturan becerikli tanrı Hephaistos’un yanına gelmiş. Onun sahip olduğu ateşten bir kıvılcım alarak, ateşi insanlara ulaştırmış. Ancak bu olaydan sonra insanlar tanrıları dikkate almamaya, tapınmamaya, saygısızlık etmeye, kibirli olmaya başlamışlar. Bunun üzerine Zeus kendisinden habersiz olarak ateşi çalıp, insanlara veren ve onların dünyaya , diğer canlılara ve tanrılara saygısız olup, dünyayı yaşanmaz hale getiren bu canlıların mimarı Prometheus’a çok kızmış. Kafkas dağlarının tepesinde yalçın kayalıklara zincirler ile bağlatmış. Kışın ve gecenin soğuğu bir yandan, yazın sıcağı bir yandan Prometheus burada bağlı olarak kalırken, bunlara ek olarak her gün bir kartal gelerek Prometheus’ un ciğerini didik didik ederek yiyormuş. Zeus kendisinin reva gördüğü bu işkenceye daha fazla dayanamayıp, Prometheus’u affederek, Olimposa ölümsüzler arasına almış.
Tarihin her döneminde birileri kendilerinden sonrakiler için kendilerini feda etmişlerdir. Sadece kendilerinden sonrakileri de değil, kendi eserleri için de kendilerini korkmadan ileri sürmüşler , haklarını savunmuşlardır. Nitekim Namık Kemal bir dizesinde ....Usanmaz kendini insan bilen halka hizmetten demiştir. Atatürk Çanakkale Savaşları sırasında düşman kuvvetleri karşısında çok zayıf oldukları bir mevkide askerlerine ...size ölmeyi emrediyorum demiştir. Kendimizden sonrakilerin, çocuklarımız ve torunlarımızın bizim yaşantımıza göre daha iyi bir şekilde yaşamaları ( bizim dedelerimizden daha iyi koşullarda yaşadığımız gibi), bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmemeleri için biz de var gücümüzle çalışıp, birbirimize sevgiyle yaklaşarak onlara daha güzel ve barış içinde bir dünya bırakmalıyız. Bu dünyanın ve ülkemizin Prometheuslara ihtiyacı var.
O günden sonra insanlar daha iyi beslenerek, daha sıcak ortamlarda kalarak ve uygarlıklarını yükselterek bu günlere gelebilmişler.
Prometheus ve kardeşi Epimetheus mitolojide titanlar olarak adlandırılan insan ya da mitolojideki tanrılardan olmayan yaratıklarmış.
Prometheus balçığı kullanarak insanı meydana getirmiş. Ancak ilk dünyaya ayak basan insan o denli zayıf, güçsüz ve çaresizmiş ki her şeyden korkuyor, doğadaki tüm yırtıcı hayvanlara yem olmaktan kurtulamıyormuş. Ayrıca ne bulursa meyve, sebze, bitki kökleri ve çiğ et şeklinde lezzetsiz dahi olsa yemek zorunda kalıyormuş. Kışları karanlık mağaralarda titreye titreye yaşamaya çalışıyormuş. Başlangıçta Prometheus eserinin bu şekilde güçsüz olacağını, heba olacağını düşünememiş olduğundan hemen duruma müdahale etmiş. İnsanlar akıllarını kullanmalılarmış, tıpkı kendisi gibi. Ancak bunun için kendisinin, ne pahasına olursa olsun son bir yardımının gerekli olacağını düşünmüş. Ateşi ve dolayısı ile uygarlığı insanlığa kazandırarak ...
Prometheus bir volkanın içinde yaşayan ateşi kullanarak madenleri eritip, oluşturan becerikli tanrı Hephaistos’un yanına gelmiş. Onun sahip olduğu ateşten bir kıvılcım alarak, ateşi insanlara ulaştırmış. Ancak bu olaydan sonra insanlar tanrıları dikkate almamaya, tapınmamaya, saygısızlık etmeye, kibirli olmaya başlamışlar. Bunun üzerine Zeus kendisinden habersiz olarak ateşi çalıp, insanlara veren ve onların dünyaya , diğer canlılara ve tanrılara saygısız olup, dünyayı yaşanmaz hale getiren bu canlıların mimarı Prometheus’a çok kızmış. Kafkas dağlarının tepesinde yalçın kayalıklara zincirler ile bağlatmış. Kışın ve gecenin soğuğu bir yandan, yazın sıcağı bir yandan Prometheus burada bağlı olarak kalırken, bunlara ek olarak her gün bir kartal gelerek Prometheus’ un ciğerini didik didik ederek yiyormuş. Zeus kendisinin reva gördüğü bu işkenceye daha fazla dayanamayıp, Prometheus’u affederek, Olimposa ölümsüzler arasına almış.
Tarihin her döneminde birileri kendilerinden sonrakiler için kendilerini feda etmişlerdir. Sadece kendilerinden sonrakileri de değil, kendi eserleri için de kendilerini korkmadan ileri sürmüşler , haklarını savunmuşlardır. Nitekim Namık Kemal bir dizesinde ....Usanmaz kendini insan bilen halka hizmetten demiştir. Atatürk Çanakkale Savaşları sırasında düşman kuvvetleri karşısında çok zayıf oldukları bir mevkide askerlerine ...size ölmeyi emrediyorum demiştir. Kendimizden sonrakilerin, çocuklarımız ve torunlarımızın bizim yaşantımıza göre daha iyi bir şekilde yaşamaları ( bizim dedelerimizden daha iyi koşullarda yaşadığımız gibi), bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmemeleri için biz de var gücümüzle çalışıp, birbirimize sevgiyle yaklaşarak onlara daha güzel ve barış içinde bir dünya bırakmalıyız. Bu dünyanın ve ülkemizin Prometheuslara ihtiyacı var.
O günden sonra insanlar daha iyi beslenerek, daha sıcak ortamlarda kalarak ve uygarlıklarını yükselterek bu günlere gelebilmişler.
Mitolojik Hikayelerden Kibirli Davranışlar...
Niobe ve kibirli davranışların sonuçları:
Niobe Lidya kralı Tantalos'un kızı imiş. Babası gibi aşırı gururlu ve kibirli bir karakteri olan prenses , altı kız altı erkek olmak üzere on iki çocuk sahibi olmakla övünürmüş ( tabii o zamanlar enflasyon falan yok, insan sayısı da az, bolluk içinde her yer, çocuk okutma ev alma derdi yok). Tabii ki her anne çocukları ile övünür ancak Niobe çevresindeki diğer anneleri de kendinden aşağı görürmüş, onların çocuklarını kendi çocuklarından daha az sayıda ( şimdiki genel tavrın aksine) ve çirkin diye küçümsermiş. Bu aşağılamadan Artemis ve Apollon'un annesi Leto da nasibini almış. Prenses Niobe « Benim on iki tane birbirinden akıllı ve birbirinden güzel çocuğum var. Benim ve soyumun geleceği garanti altında, birine bir şey olsa diğerleri varlığımızı sürdürür »diye düşünüyormuş. « Leto da kimmiş, onun sadece iki çocuğu var, onun dişiliği bu kadar diyormuş ( sevgili mankenlerimiz o dönemlerde yaşasalardı işsiz kalmışlardı demek ki). Leto bu sözlere çok üzülünce , durumu çocuklarına söylemiş. Apollon ve Artemis de bu durum karşısında Niobe'nin tüm çocuklarını oklarıyla öldürmüşler. Niobe onların cansız vücutları başında o denli üzülüp ağlamış ki, gözlerinden kanlı yaşlar dökülmüş. Artık daha fazla ağlayamayan, adeta buz kesilen Niobe , Zeus'a bu acıdan kurtulmak için kendisini taşa çevirmesi için yalvarmış. Zeus da onu kayaya çevirmiş. Manisa ilimiz sınırlarında bu boynu eğik kadın şekilli kayayı görebilirsiniz, ister inanın ister inanmayın bu kayanın bir tarafı yılın hangi mevsimi, günün hangi saati olursa olsun nemlidir, adeta sessizce akan gözyasları gibi.
İnsanlar sahip oldukları kültürel, manevi, sosyal değerleri, kişilik yapıları ile ön plana çıkmalıdırlar. Kibir insanı kemiren olumsuz özelliklerden biridir. Kırkpınar güreşlerinde pehlivanlara şöyle seslenilir ‘ alta düştüm diye yerinme, üste çıktım diye sevinme’. Hayatta her an her şey olabilir. Daima kafamızın üzerinde bir saç teline asılı duran kılıç olduğunu düşünmemiz gereklidir. ( Demokles’in kılıcı). Kimin ne zaman ne olacağı belli olmaz. Varsıllar ( maddi ve manevi olarak tüm yetileri, kendilerine ait olan şeyler yönünden) sahip olduklarıyla böbürlenerek, diğer insanları eksiklikleri ya da yoksullukları nedeniyle küçümsememeli, yoksullar ( maddi ve manevi tüm sahip olunan özellikler şeklindeki bir yoksulluk) da kendilerinden, gelecekten ve hayattan ümit kesmemelidir. Her insan kendi başına bir zenginliktir. Her insandan mutlaka öğrenebileceğimiz bir şeyler vardır ( örnek almak ya da almamak yoluyla). En büyük zenginlik, çevresine ışık saçıp bundan haz duyulan kültürel zenginliktir. Daha iyi bir toplum olmamız birbirimizi daha iyi anlamamıza, tanımamıza, sevgi ve anlayışla yaklaşmamıza bağlıdır.
Niobe Lidya kralı Tantalos'un kızı imiş. Babası gibi aşırı gururlu ve kibirli bir karakteri olan prenses , altı kız altı erkek olmak üzere on iki çocuk sahibi olmakla övünürmüş ( tabii o zamanlar enflasyon falan yok, insan sayısı da az, bolluk içinde her yer, çocuk okutma ev alma derdi yok). Tabii ki her anne çocukları ile övünür ancak Niobe çevresindeki diğer anneleri de kendinden aşağı görürmüş, onların çocuklarını kendi çocuklarından daha az sayıda ( şimdiki genel tavrın aksine) ve çirkin diye küçümsermiş. Bu aşağılamadan Artemis ve Apollon'un annesi Leto da nasibini almış. Prenses Niobe « Benim on iki tane birbirinden akıllı ve birbirinden güzel çocuğum var. Benim ve soyumun geleceği garanti altında, birine bir şey olsa diğerleri varlığımızı sürdürür »diye düşünüyormuş. « Leto da kimmiş, onun sadece iki çocuğu var, onun dişiliği bu kadar diyormuş ( sevgili mankenlerimiz o dönemlerde yaşasalardı işsiz kalmışlardı demek ki). Leto bu sözlere çok üzülünce , durumu çocuklarına söylemiş. Apollon ve Artemis de bu durum karşısında Niobe'nin tüm çocuklarını oklarıyla öldürmüşler. Niobe onların cansız vücutları başında o denli üzülüp ağlamış ki, gözlerinden kanlı yaşlar dökülmüş. Artık daha fazla ağlayamayan, adeta buz kesilen Niobe , Zeus'a bu acıdan kurtulmak için kendisini taşa çevirmesi için yalvarmış. Zeus da onu kayaya çevirmiş. Manisa ilimiz sınırlarında bu boynu eğik kadın şekilli kayayı görebilirsiniz, ister inanın ister inanmayın bu kayanın bir tarafı yılın hangi mevsimi, günün hangi saati olursa olsun nemlidir, adeta sessizce akan gözyasları gibi.
İnsanlar sahip oldukları kültürel, manevi, sosyal değerleri, kişilik yapıları ile ön plana çıkmalıdırlar. Kibir insanı kemiren olumsuz özelliklerden biridir. Kırkpınar güreşlerinde pehlivanlara şöyle seslenilir ‘ alta düştüm diye yerinme, üste çıktım diye sevinme’. Hayatta her an her şey olabilir. Daima kafamızın üzerinde bir saç teline asılı duran kılıç olduğunu düşünmemiz gereklidir. ( Demokles’in kılıcı). Kimin ne zaman ne olacağı belli olmaz. Varsıllar ( maddi ve manevi olarak tüm yetileri, kendilerine ait olan şeyler yönünden) sahip olduklarıyla böbürlenerek, diğer insanları eksiklikleri ya da yoksullukları nedeniyle küçümsememeli, yoksullar ( maddi ve manevi tüm sahip olunan özellikler şeklindeki bir yoksulluk) da kendilerinden, gelecekten ve hayattan ümit kesmemelidir. Her insan kendi başına bir zenginliktir. Her insandan mutlaka öğrenebileceğimiz bir şeyler vardır ( örnek almak ya da almamak yoluyla). En büyük zenginlik, çevresine ışık saçıp bundan haz duyulan kültürel zenginliktir. Daha iyi bir toplum olmamız birbirimizi daha iyi anlamamıza, tanımamıza, sevgi ve anlayışla yaklaşmamıza bağlıdır.
Mitolojik Hikayelerden Narsizim...
Mitolojide narsisizm:
Eski Yunan mitolojisine göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden , davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi.
Size narsisizm sözcüğünün köken aldığı narkissos'un mitolojik öyküsünü aktaracağız.
Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce farkedemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler de bu şekilde kendilerine aşık, hep önde olmak, en gözde olmak isteyen, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler.
Eski Yunan mitolojisine göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden , davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi.
Size narsisizm sözcüğünün köken aldığı narkissos'un mitolojik öyküsünü aktaracağız.
Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce farkedemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler de bu şekilde kendilerine aşık, hep önde olmak, en gözde olmak isteyen, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)